Ana Sayfa Röportajlar "2023'TE CHP İKTİDAR OLACAK

"2023'TE CHP İKTİDAR OLACAK

CHP Parti Meclisi üyesi Ercan Karakaş, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar:"Darbeler en çok da sola vurmuştur...AKP'de metal yorgunluğu başladı...Türkiye, Ankara kriterlerine döndü...Erbakan tanka çıkmalıydı...Başbakan'a Cumhurbaşkanlığı statüsü de yetmiyor...CHP listeleri ahbap-çavuş algısı yarattı...CHP, üyelerini ihmal ediyor...Müjde Ar, hayatıma büyük renk kattı...Alevi meselesi Türkiye'nin en kolay meselesi"

Giriş Tarihi: 29 Ekim 2012 Pazartesi 12:22

"Bugün 29 Ekim...Cumhuriyet aşığı birinden başkasıyla gider miydi bu röportaj? Cumhuriyet ki: Adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir...Adalet ki haksızları terbiye eder...haksızlık ki onu kendi içinde arar...kendi içi ki görünür bir cihettir...cihet ki siyaset vesilesidir...siyaset ki memleketi idare etme sanatıdır...sanat ki, ustalıktır, marifettir...mârifet ki iltifata değil Ercan Karakaş'a tabidir"


“AİLEDE OKUYANLAR İLGİ GÖRÜRDܔ

1945 doğumlusunuz. Çanakkaleli, büyük bir aileden geliyorsunuz. Bizim bildiğimiz ağabeyleriniz, Osman ve Erol, Erdost Karakaş…Ve Dr. Celal Karakaş olmak üzere sevdiğiniz yeğenleriniz. Bu kalabalık içinde kayboldunuz mu, yoksa hep fark edilen bir çocuk muydunuz?

Aile çok kalabalıktı ama o zamanlar herkes bir arada yaşıyordu, herkes birbiriyle gayet yakındı ve tek çatı altındaydık ama sonra okul dönemi başlayınca ailede okuyanlarla okumayanlar arasında bir ayrışma oldu. Okuyanlar fazla çok ilgi görüyor. Biz annemizden, babamızdan okuyan kardeşler olarak o ilgileri gördük. Okuyanlar biraz daha beğeniliyordu, seviliyordu ya da ailenin diğer fertlerine örnek gösteriliyordu. Büyük bir aileydik ve gerçekten bir arada yaşama vardı o zaman. Yine de aile içi dayanışma, yardımlaşma oluyor, bayramlarda mutlaka bir araya geliniyor. Babamın otobüsçülük dışında bir işi de çiftçilikti. Dolayısıyla bir ayağımız köydeydi. Okul dönemlerinin dışında, tarım, bağ işleriyle ilgilenirdik. Güzel bir dönemdi.

“AİLE OLARAK CHP TARAFINDAYIZ”,

“CUMHURİYET GAZETESİ BİZİM EVE GELİRDİ”

Mesela Fatih Çekirge,  sizin için, “Hayatını sosyal demokrasiye adamış bir insandır” demişti. Sosyal demokrasi ailede mi başlar, bir ülke o seviyeye gelmek için nasıl bir yöntem izlemelidir?

Benim babamın CHP’de faal bir durumu yoktu ama Cumhuriyet değerlerini benimseyen bir insandı. Aile de; modern, çağdaş bir aileydi. Çocukluğumdan hatırlıyorum, Cumhuriyet Gazetesi eve geliyordu(Bir çok CHP’li ailede olduğu gibi) O gazeteye ilkokul çağlarında biz de bakmaya başladık. Büyüklerin birbirleriyle konuşmalarından bir şeyler duyuyoruz. Çanakkale Belediye Başkanı Reşat Tabak vardı, torna ustasıydı, yüksek öğrenimi yoktu ama CHP’liydi ve babamın da arkadaşıydı, bizimkilerin otobüsleri vardı, onların da tamirhaneleri vardı, Reşat amca 68-80 arası Belediye Başkanlığı yapmıştı, geçenlerde anma töreni de yaptık, babamın Reşat Tabak gibi arkadaşlarıyla yaptığı konuşmalardan, Çanakkale’deki arkadaşlarıyla olan ilişkilerinden CHP ve siyasete ilgi duymaya başladım. Merak oradan uyandı. Ama bu klasik anlamda, sosyal demokrasi merakı değildi, Türkiye siyaseti var, Demokrat Parti var, CHP var, gerginlik var, biz aile olarak CHP tarafındayız…İlk etkileşim böyle başladı. CHP’nin daha sonra ortanın soluna açılımı, ülkede ‘sosyal demokrasi’ tartışması çıkması, benim Almanya’da 10 yıl kadar Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nde bulunmam, sosyal demokrasi fikrinin bende daha da yerleşmesine ve bir toplumun yönetilmesinde asıl çözüm olduğu fikrini bende sağlamlaştırdı. Dolayısıyla sosyal demokrasinin tarihine, değerlerine, ilkelerine eğilmeye başladım.

“CHP, ORTANIN SOLU KAVRAMI İLE 1965’TE TANIŞTI”

Sizin de dediğiniz gibi siyasete, Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nde (SPD) başladınız. Sonra SHP saflarında bulundunuz. Ve 2001’de istifa edip, 2008’de dönüş yaptığınız CHP. Solda bütünleşme umudunuzu CHP karşılayabiliyor mu?

CHP, 89 yıllık bir parti. CHP’nin ‘Ortanın Sol’u’ kavramı ile tanışması 1965 yılında oldu. İsmet İnönü, 65 seçimlerine giderken dedi ki: “Biz CHP’li olarak ortanın solunda bir partiyiz” Niye dedi, ona bakmak lazım. Türkiye, kentleşmeye başladı, iyi-kötü bir sanayileşme oldu, işçiler sendikalaşmaya başladı, bu arada İşçi Partisi gibi( Behice Boran, Çetin Altan’ların içinde olduğu) ve ses getiren bir parti ortaya çıktı. CHP, ortanın solu kavramına uygun bir yapıya büründü. Klasik, Cumhuriyeti kuran, Cumhuriyetle anılan, programında 6 ok olan bir parti, birden “ortanın solundayız” dedi.  Bülent Ecevit bunun içini doldurdu. Ortanın solundayız, dendiği zaman Demirel de, Adalet Partinin başındaydı, hemen yapıştırdı: “Ortanın solu, Moskova yolu” diye. Tabi Türkiye’de müthiş bir anti-komünizm var, herkes komünizmden korkuyor, komünizm sadece üretim araçlarının, devlet kamuoyunda olduğu bir rejim değil, ahlakın da olmadığı bir rejim diye anlatılıyor, korku var…65 seçimlerinde partinin oyları düştü, çünkü sosyal demokrasiye doğru bir açılım yapıyorsunuz ama kendi içinizde yeteri kadar tartışmamızsınız, özümsememişsiniz, topluma da anlatamamışsınız. Bu suçlamalar CHP’ye yalnız içinden değil, içinden de geldi. Partinin geleneksel çizgide kalmasını isteyen Turhan Feyzioğlu gibi Kemal Satır gibi çok önemli siyasetçiler baş kaldırdılar. “Ne oluyor, CHP sosyalist mi, komünist mi, cumhuriyet değerlerinden vaz mı geçiyor oluyor” diye. CHP’den o zaman 48 milletvekili ve senatör istifa etti. Müthiş bir kopuş yaşandı. Ben şöyle düşünüyorum. CHP 90’ncı yılına giriyor, Almanya’da benim çalıştığım parti bu sene 149’ncı yılını yaşıyor, 150’nci yılında tekrar iktidar olacağını umut ediyorum. Peki niye bu partiler bu kadar yıl yaşayabiliyor? Darbeler de çok parti kapatıyor ama iktidar partisi 10 yıllık bir parti sonuçta.

“CHP’NİN ORTANIN SOLUNA AÇILIŞ SERÜVENİ HALEN DEVAM EDİYOR.”

“CHP’NİN YENİLENME BECERİSİ VAR”

Böyle köklü, tarihsel partiler hala 90 yıl, 150 yıl yaşayabiliyorsa bunun sebebi şudur, kendilerini değişen dünyaya göre gözden geçirip, yenileyebilmek. Yani bir yenilenme kapasiteleri var, yenilenme becerileri var. CHP’nin tarihine baktığınız zaman bu yenilenmelerde gecikmesine rağmen, yenilenmeyi başarmıştır. 27 yıl tek parti dönemi, kendi koşullarında zor bir dönem, ulus devleti yaratıyorsunuz ama sonra 1946’da kendisi çok parti rejimi getiriyor, demokrat parti kazanınca İnönü hükümeti devrediyor, daha sonra sosyal demokrasiye açılış formunda büyük bir yenilenme yaşıyor, 60’lı yıllarda Ecevit Çalışma Bakanı; işçi hakları, sendikal haklar, sosyal devlet kavramları giriyor, geniş toplumlara mal ediliyor. CHP’nin ortanın soluna açılış serüveni halen devam ediyor. Çünkü kök olarak oradan gelmediğimiz için, batıdaki sosyal demokrat partiler, işçi sınıfının içinden çıkmıştı, Marksist felsefe ile bütünleşmişti, öyle gitmişti bir süre, sonra onlar da onu revize etmişlerdi. CHP’de sosyal demokratlaşma süreci zaman zaman oturur gibi olmuştur ama bazen geriye gidişler de olmuştur. Zaten CHP’nin başarılı olduğu tarihlere bakarsanız, hep sosyal demokrasinin daha iyi anlaşıldığı dönemler olmuştur( 73’de birinci parti, 77’de birinci parti, 89’da bütün yerel seçimleri kazandığı dönemler) Yenilenme ve değişim süreci CHP’de devam ediyor. Aslında bu çağda sürekli oluyor, bitmiyor, biterse siz de bitiyorsunuz.

“HÜKÜMET, ALEVİLERİN TALEPLERİNE KULAK TIKIYOR”

Peki bu yenilenme sürecinin içine hangi değişimleri katmak lazım, bugüne kadar üzerinde çalışılmamış bir şey var mı? Ki siz Kültür Bakanı iken,  Şeyh Şaban-ı Veli Haftası ve Kastamonu Evliyalar Haftası mukabilinde türbe ziyaretleri yapmıştınız. İnancı korumak, CHP’nin 6 okundan bir tanesi neden değil sizce? İslam, Milliyetçilik ve laiklik kadar önemli değil mi bu ülkenin değerleri açısından?

Sosyal demokrat politikalarının bazı temel değerleri var, evrenseldir, bize göre, bir toplumla sınırlı değildir, her yerde geçerlidir. Yenilenme ve değişme şudur, o temel ilkelerin rehberliğinde ülke meselelerine çözüm üretmek, yeni programlar yapmak. Temel değerleriniz kalır, siz toplumun taleplerine göre bütün politikalarınızı gözden geçirebilirsiniz. Onlar ta Fransız devriminden geliyor; özgürlük, eşitlik, dayanışma, demokrasi, barış…Sosyal demokrat yada sol partilerin, merkez sağ partilerinden bir farkı da, toplumun tümünün refahı için uğraşırken, emek kesimlerine (maaşlı, ücretli) öncelik vermesidir. Demokrasi, eşitlik dediğiniz zaman bu aynı zamanda inançların da eşitliğini sağlar. Laiklik dediğiniz zaman, herkesin inancını özgürce yerine getirmesini kapsar. Ama devlet ve din işlerinin, batıda büyük mücadelelerden sonra kilise ve devletin ayrılması gibi bunların birbirinin içine girmemesini savunur. İnsanlar inançlarını özgürce yaşamalılar. O inançların sınırlandırılması veya bazı inançların asıl inanç sayılması, ötekilerin yok sayılması sosyal demokrasi anlayışında yoktur. Örnek, aleviler geniş bir kitle ama bugünkü hükümet, Alevilerin bu taleplerine kulak tıkıyor. Eğer siz, siyasal çoğulculuğu savunuyorsanız, inanç çoğulculuğunu da savunmanız lazım. Çünkü biz, “Çoğulcu demokrasi” kavramını kullanıyoruz. Bu görüş partide çok konuşuldu ve yer etti.

“AKP, İNANÇ ÇOĞULCULUĞUNU ÖZÜMSEYEMEDİ”,

“ALEVİ MESELESİ, TÜRKİYE’NİN EN KOLAY MESELESİ”

Alevi Çalıştaylarına siz de katıldınız. Türkiye neden, cemevlerinin ibadethane sayılması konusunun bile üstesinden gelemiyor gibi duruyor?

Sayın Başbakan ile biz aynı dönemde burada il başkanlığı yaptık. O zaman Körfez savaşına karşı beraber etkinlikler de yaptık. Kişisel bir tanışıklığım da var fakat AKP’ye bir bütün olarak baktığınız zaman, inanç çoğulculuğunu çok özümsemiş değiller. Hatta yer yer Aleviliği bir sapma olarak gördüklerini söylüyorlar. Bu tabi çok büyük bir yanlış. O çalıştaylar bir umut yarattı. Faruk Çelik, “Gelin konuşalım” dedi. Taha Akyol da yazmıştı:” Alevilerin talepleri konusunda hükümet adım atmak istiyorsa ki, istiyor, asıl yapması gereken şeye yönelmesi lazım: kendi kadrolarına ve tabanına “İslam’ın sunilerden ibaret olmadığını” anlatması lazım, milyonlarca alevi kitlesinin de bu inançta olduğunu söylemesi, ikna etmesi lazım, dolayısıyla bu çalışmayı eksik bırakıyorsunuz” demişti ki, ben buna aynen katılıyorum. Alevi meselesi, Türkiye’nin en kolay meselesi. Şaşırtıcı bir şey oldu, o çalıştaylar devam ederken, MHP, alevi meselesi ile ilgili 12 maddelik bir çözüm önerisi yayınladı yani bir şeyler yaptı, CHP’nin programına baktığınız zaman alevi talepleri büyük ölçüde karşılanıyor. Zorunlu din derslerinin kalkması var, cem evlerinin kabul edilmesi, Madımak’ın müze olması, diyanet işlerinin yapısının daha özerk olması, bütün inanç kurumlarının sivil topluma devredilmesi….bunların hepsi var. Bir uzlaşma olsa, 1 haftada gerekli yasalar çıkar, alevi yurttaşlarımız da rahat ederler.

“İSTANBUL’A GÖKDELENLER İÇİN GELMİYORLAR”

“İstanbul değişir, Türkiye de değişir" sloganı ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığınız da söz konusu oldu. Şimdi o söz yerini buldu mu, İstanbul ile Türkiye değişti mi?

Biz gelirsek demiştim, o sözü söylerken…İstanbul, çok önemli bir şehir, 7000 yıllık bir tarih…Müthiş tarihi ve kültürel varlıklarımız var(camiler, müzeler, Topkapılar) ben bunların yeteri kadar korunmadığını düşünüyorum. İstanbul’da daha çok alışveriş merkezi, daha çok gökdelen zihniyeti var. Eskiden İETT garajı olan, hava gazı olan yerler boşalır boşalmaz oraya gökdelenler dikiliyor. İstanbul kenti, dünya için bir marka. Batıda olan aynı tarz binaları burada daha çok yaparak ve her boşalan alanı inşaat için kullanarak, İstanbul’un batı ile yarışması bana absürt geliyor. İstanbul’a gelenler de gökdelenler için gelmiyor. Ayasofya için geliyor, Topkapı Müzesi için geliyor, Süleymaniye için geliyor, Boğaz için geliyor. Bunları iyi korumamız lazım. Eskiden İETT garajı olan yere, içinde kültür alanları olan bir park yapılabilirdi, Şişli ve çevresinde 2 milyon insan yaşıyor, yürüyüş mesafesinde bir park yok. Bu tür yerler park olsa, İstanbul daha kıymetlenir. Uçaktan inerken bakıyorsunuzdur, yeşil alanlar, mezarlıklar, Osmanlının bize miras bıraktığı Gülhane, saray bahçeleri vs…yeni bir şey ilave etmemiş. Halbuki dünya kentleri, Paris’e, Berlin’e nereye inerseniz inin, bina kadar yeşil görüyorsunuz. Literatürde, bir kentte kişi başına 15 metrekare yeşil alan yoksa o kent iyi yaşanan kent olarak görülmüyor. İstanbul bir taraftan da değişiyor.

“TOKİ’Yİ, BATIDA BAŞLATAN ‘SOL’ DUR.”

O yıllarda, İstanbul’un plansız ve çarpık bir biçimde büyüdüğünü düşünüyordunuz. Ama şimdiki kentsel dönüşümü de olumlu görebiliriz.

Haliç’in kurtarılması güzel bir şey. Metronun tünelini, 89-94’te ilk bizim belediye dönemimizde başlatmıştık. Bunlar güzel şeyler; Büyükşehir’in ulaşım sorununu çözmek, yeşil alanını arttırmak ama kentsel dönüşüme itirazımız var. Kentsel dönüşüm olsun, eski binalar modernleşsin ama bunu yaparken de oradaki kültürü ve birlikte yaşamı yok etmeyelim. Sulukule…İnsanlardan tapuları alındı(Fatih Belediyesi meclis üyeleri de var) o insanlar biryerlere gönderildi, modern konutlar yapıldı ama oranın sakinleri, oraya ruh veren, orayı orası yapan insanlar artık yoklar. Şimdi Okmeydanı’nda kentsel dönüşüm yapılıyor, buna dikkat etmek lazım. Vatandaşlar, kentsel dönüşüme, “Tamam” diyorlar, sadece oturdukları apartmandaki komşularından ayrılmak istemiyorlar. 40 yıllık beraberliklerinin bozulmasını istemiyorlar. Bunlara dikkat ederseniz, şehre fazla yüklemezseniz,  insanları sürmezseniz bu olur. Örneğin, Murat Karayalçın döneminde Ankara’da da Dikmen Vadisi vardı, yüzlerce gecekondu. İşe şöyle başladılar, önce sosyal hizmetliler ve psikologlar bu gece konduları birbir ziyaret ettiler, ellerinde projeler daha sonra maket yapıldı. “Bakın sizin gecekondunuz buradan kalkacak ama gördüğünüz fotoğrafta burası modern kent olacak. Ve kaybettiğinizden daha çok alanda yer sahibi olacaksınız” dendi. Bu ikna çalışması(tabi sözde ikna olmuyor sonra bunların sözleşmeleri var)yapıldı ve ben şaşırdım, ilk defa bir gecekondu yıkımı şölenle yapıldı, davullar, zurnalar…Şimdi vatandaş, tapulara onların adına şerh konulmasını istiyor. O konmuyor. Vatandaş da bir güvence istiyor. Kentsel dönüşüme karşı değiliz. Kentlerin yenilenmesi, modern yapılara kavuşması, insanların dar gelirli de olsalar insanlık onuruna uygun bir konutta oturması, zaten sosyal demokrasinin bir değeridir. Bizdeki TOKİ’yi, batıda başlatan ‘Sol’ dur. 77’de 87’de yapılan belediye evlerini hala da yapmaya devam ediyorlar. Hem konut piyasasında aşırı yükselmeyi önlemek için, hem dar gelirli gurupların daha kolay barınması için o konutlar halen sosyal demokratlar tarafından yapılıyor.

“SADECE EKONOMİK RAKAMLARIN İYİ OLMASI YETMİYOR”

“FEDERAL ÜLKELER BİLE KÜLTÜR BAKANLIĞI KURUYOR”

Bir sosyal demokrat olarak, Kültür Bakanlığına da el attınız. Kültrü, turizme kurban etmeyelim, dediniz. Şimdi kültürel değerlerimizin politik temsili adına kaygılarınız var mı?

ANAP’tan, DYP’li, SHP’den, MHP’den Kültür Bakanı yapılmış arkadaşlarla biz bir araya geldik, kültür ve kültürel varlıklar, herhangi bir ticari amaca kurban gitmemeli. Temel felsefe bu. O yüzden turizm bakanlığı ile birleşmesin dedik.  Turizm daha çok alan açmak istiyor, oteller yapmak istiyor ama bunları yaparken doğal çevreyi bozmamak gerekiyor. havayı, suyu, toprağı kirletmemek ve kültürel varlıkları yüklememek gerekiyor. Gittik o zaman hükümetin bakanı Erkan Mumcu idi. Ben Kültür Bakanlığına daha çok bütçe verilmesi gerektiğini düşünüyorum, belediyeler yasa ile kültür sanat işlerinde yükümlü kılınmıştır(şehir tiyatroları, sanatsal faaliyetler) %5 ile %10 arasında bütçe ayıran belediyeler var. Almanya federal sistem, kültür ve eğitim işlerini eyaletlere bırakmışlar, 15 yıl öncesine kadar Kültür Bakanlığı yok, Schröder Yeşiller Partisi hükümeti Kültür Bakanlığı kurdular çünkü kültür giderek önem kazanıyor, eyaletler farklılar gösteriyor ve bunları koordine eden bir üst yapıya ihtiyaç duydular. Kültür Bakanlığı, federal ülkeler de bile kuruluyor. Biz daha çok bütçe ayırmalıyız, yerel yönetimleri de teşvik etmeliyiz. Bir tiyatro kuruyorsunuz, Diyarbakır, İzmir tiyatrosunu merkezden yönetiyorsunuz, bunları oradan yönetmek daha kolay. Ama tabi kapatmamak koşuluyla. Osmanlının kurduğu büyükşehir tiyatroları kapatılmak isteniyor, bence kültür, sanat yaygın olmadığı zaman insani gelişiminizi tamamlayamıyorsunuz. Sadece ekonomik rakamların çok iyi olması yetmiyor,  eğitim iyi olacak, çevre temiz olacak, ulaşım iyi olacak, kültür sanat hizmetleri olacak…o yüzden kültürün daha çok önemsenmesi lazım.

“MÜJDE AR’I, MÜJDE AR OLARAK SEVDİM”

Kültür’den sanata…İsmail Cem’in, TRT Genel Müdürü iken, Halit Refiğ’den, Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’ eserinin çekilmesini istemesi üzerine tanıştık Bihter karakteri ile. Siz Müjde Ar’ı oyunculuk yeteneği ile mi sevdiniz? Bihter’in cazibesine kapılmış mıydınız?

Bu kritik soru. Müjde Ar’ı, Müjde Ar olarak sevdim. Ama tabi ki sinema oyuncusu olarak hep taktir etmişimdir. Oynadığı roller, yaptığı filmlerin içeriği hep dikkatimi çekmiştir, orada özellikle kadın rolünün öne çıkması, cesur işlerdi o zaman için. Bütün bunlar nedeniyle beğendiğim, sevdiğim bir insandı. Halit Refiğ ile de tanıştım, çok da sohbetler ettik, o günkü Aşk-ı Memnu ile bugünkü çok farklı şeyler. O günün olanaklarıyla 4 bölüm yayınlanan bir diziydi ve hala anılıyor.

“MÜJDE AR HAYATIMA HAREKET KATTI”

Aslında tanışma öykünüz… Ankara’daki Müjde Ar’ın programını izlemeye gittiğinizde, Sezen Aksu’nun en ufak mimiğinizi gözden kaçırmayarak “Sen sahneye çıktıktan sonra Ercan Bey ağzına bir lokma koymadı. Aç kalktı adamcağız masadan” demesi üzerine bu ilişki start almış. Ankara’da başlayan bu ilişki Paris’teki evlilikle resmiyet kazandı ve bugün de huzurla devam ediyor…Müjde Ar, kimliğinize, statünüze nasıl bir renk kattı?

Müjde Ar o zaman Uğur Yücel ile kabare yapıyorlardı. Ankara’ya geliyorlardı zaman zaman. Çok politik iğnelemeler de vardı. Aydın Güven Gürkan ile gittik, Sezen Aksu ile izledik…Oyundan sonra bir araya gelindi, yemek yedik, tanışıklık orada oldu. Daha önceden bir çok sinema galasında, törende karşılaşmışlığımız vardı, Nokta Dergisinin ödül törenlerinden birinde, Aydın Güven Gürkan ödül almıştı, Müjde Ar ödül almıştı, orada ayak üstü sohbetimiz olmuştu ama asıl tanışma, Ankara’daki o oyundan sonraki bir araya gelmede yaşandı. Müjde Ar, hayatıma büyük renk ve büyük hareket kattı.

“SİYASİ PARTİLERİN EN BÜYÜK EKSİĞİ, PARTİYİ BİR OKUL GİBİ ÇALIŞTIRMAMALARIDIR”

Hayatınıza diğer açıdan renk katan, 1994 yılında kurulan “Sosyal Demokrasi Vakfı”var.  Bu vakıf, bir çok partinin başaramadığı neyi başarıyor? Partilerin yapamadığı neyi yapıyor?

Avrupa’daki sosyal demokrat partilere baktığımız zaman, partilerin yapamadığı şeyleri vakıf kurarak yaptırdığını görüyoruz. Çünkü partinin bir rutini var, siyasi, iktidar mücadelesi yapıyor, kongreler yapıyor, sık sık seçimlere hazırlanıyor, kampanyalar düzenliyor…bu rutin içinde parti, siyasi eğitim, araştırma konularına yeteri kadar önem veremiyor. O yüzden partiler, örgüt olarak işlerini yaparken, yan kuruluşlar oluşturuyorlar. Türkiye’de biz kurana kadar siyasi vakıflar bilinmeyen bir şeydi. 80 öncesinde Ecevit, bu boşluğu görmüş. Altan Öymen, Mustafa Üstündağ, Almanya’ya geldiler, ben de hem partide çalışıyorum hem de orada soysal demokrat halk dernekleri federasyonu kurduk. Güçlü bir örgüt kurduk, ziyaretleri benim başkanlığıma denk geldi. Düşünce buradan çıktı, 12 Eylül araya girdi, Erdal İnönü, sözel politikanın dışında, yazılı politikaya önem veren bir insandı, onun önderliğinde bu çalışma tekrar hızlandı. Önce 90’lı yılların başında TÜSES kuruldu. TÜSES, ilk yıllarında partilerin yararlanacağı çok sayıda rapor (Kadın-erkek eşitliği, sendika, işsizlik, çevre vs)çalışmaları yaptı, bu arada TÜSES, çok daha akademik ve İstanbul ile sınırlı kaldı, onun için biz 50 kadar arkadaşla bir araya gelerek SODEV’i kurduk, ben öncülük ettim. Sosyal demokrasi konularına yoğunlaştık. Ortanın soluna 65’te başladık ama henüz tam olarak, sosyal demokrat değerlerine bağlı bir siyaset anlayışını oturtabilmiş, ona uygun bir örgüt modeli sağlamış değiliz. Sağlamış olsak bile böyle bir vakıfa gerek var çünkü değişim ve yenilik süreklilik arz eder. Neler yaptık, mesela Türkiye’deki siyasi partilerin en büyük eksiği( buna bizim parti de dahil) partiyi aynı zamanda bir okul gibi çalıştırmamalarıdır. Mesela Batıdaki literatürde sosyal demokrat partiler derler ki, “Parti aynı zamanda kadro yetiştirmenin bir okuludur” Parti çalışmasının iki yönü var, bir bilgiye dayalı, teorik yönü var, bir de günlük pratik beceriler kazanma(kongre yönetme, miting yapma, organizasyon yeteneğine sahip olma, hakla ilişkileri iyi götürme)  Biz CHP’de parti okulunu 2 yıl evvel kurduk, onun bütçesini tüzükle gösterdik, alt yapısını yaptık, şimdi 1 milyon üyeye ulaşacak eğitim programları başlamış durumda. Almanya’daki parti okulu 1906 yılında kuruldu.  Büyük bir boşluk var. Eğer siyasi partilerin görevi, kadro yetiştirmekse kendi içlerinde sürekli, yaygın eğitim yapmaları lazım. SODEV, partilerin yapamadığını, kendi imkanları ile yapıyor, mesela 13 yıldır Bilgi Üniversitesinde, program yapıyoruz, 1000’in üzerinde insana sertifika verdik, siyasetin temel kavramlarını (devlet, demokrasi, toplum, kuvvetler ayrılığı vs ) birinci derste, sonra sosyal demokrasinin tarihini, tartışmalarını, ayrışmasını veriyoruz, sonra CHP içinde sosyal demokrasinin ortaya çıkışı, dününü, bugününü, yarınını konuşuyoruz, sonra ekonomi, küreselleşme, kültür, kadın-erkek meselesi dahil bütün bu dersleri veriyoruz.  7 yıl boyunca bir sosyal demokrat dergi çıkarttık, Türkiye’de tekti.  Sosyal Kent kavramı bizim için önemli, bunun için akademisyenlerle birlikte 400 sayfalık bir kitap yaptık. Yeter ki insanlar, belediye, yerel yönetim modellerini kavrasınlar, daha bilgiye dayalı tartışmalar yapılsın.

“MİLLETVEKİLLERİNİ GENEL BAŞKANLAR BELİRLEMEMELİ”

“Çağdaş Parti Örgütlenmesi - CHP ve Örgütsel Yenilenmenin Temel İlkeleri” isimli kitaplarınız var. Sizin ideolojik niteliğin yanı sıra örgütsel yapı üzerinde durma nedeniz, CHP’nin eksikliğini duyduğu bir mesele olmasından mı yoksa siyaseten önemine dikkat çekmek için mi?

Türkiye siyasi kültüründe siyasi partiler( CHP’de dahil) üyeye, örgüte, programa, çözüm önerilerine dayanan partiler olarak görülmüyor, lider partiler olarak görülüyor. Osmanlı’dan bu yana tek adam, en üstte bir lider ve onun söyledikleri her şeyi belirliyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan, hele sosyal demokrat partilerde söz konusu olmayan, “Milletvekili adaylarını Genel Başkan’ın belirlemesi” Bu demokrasiye aykırı. Çünkü demokrasi kavramı tek başına kullanılmıyor; özgürlükçü, katılımcı, çoğulcu demokrasi şeklinde kullanılıyor. Demokrasinin bu özelliklerinin hayata geçmesi lazım. O yüzden örgütsel yapının halkın bir parçası olan üyelere dayalı olarak işlemesini, partilerin çözüm önerilerine aşağıdan yukarıya insanları katarak, tartışmalar oluşmasını savunuyorum.

“BİZDE HERŞEY LİDERE ENDEKSLİ”,

“CHP; ÜYELERİNİ, ÖRGÜTLERİNİ İHMAL EDİYOR”

Örgütsel yenilemenin temelinde, yıllardır delegenin her zaman sağduyulu olduğu fikrini savunuyorsunuz. CHP delegesi neden tam oluşamıyor ya da partisinin bir organı haline gelemiyor?

Delege demeyelim de…Siz partiyi üye, örgüt, program partisi olarak nitelemezseniz, lider partisi anlayışı hep öne çıkıyorsa,  o zaman üyelerinizi, örgütlerinizi ihmal ediyorsunuz demektir. Örneğin onların eğitimini yapmayarak, onlara söz hakkı tanımayarak, onların parti politikalarının belirlenmesinde katılım imkanı vermeyerek…orayı ihmal ediyorsunuz, sonra da dönüp diyorsunuz ki, “Orada henüz böyle bir olgunluk yok” Tavuk-yumurta meselesi. Lider çok önemli ancak liderler gelip geçicidir. Herkes fani; ya ölüyor, ya da başarısız oluyor gidiyor. Batı’da 2 seçimde başarısız olan gidiyor, zorlamadan gidiyor. Bizde ise her şey lidere endeksli. Ben diyorum ki, lider çok önemli ama lider kadar partinin iyi bir programa sahip olması, çözüm odaklı bir parti olması, üyelere dayalı olması, kadro yetiştirmeye önem vermesi, muhalefette ise gölge kabine gibi bir kurum olarak iktidara daha iyi hazırlanması, bilgi temelinde siyaset yapmaya önem vermesi de önemli….Siyasi kültürümüzde bunlar çok eksik.

“MYK’DA NEDEN OLMADIĞIMI HALA ÖĞRENEMEDİM”,

“AKP VE MHP’DE TEK ADAM KÜLTÜRÜ VAR”

Lider algısına çok karşıydınız. Öyle ki hayatınız boyunca Baykal ve çevresindekilerin hizipçi tavırlarına, siyasetlerine karşı mücadele ettiniz. Sonra onlarla aynı çizgide adınızın geçmesine üzüldüğünüzü belirttiniz. Listede neden olmadığınızı öğrenebildiniz mi?

Öğrenemedim hala…CHP’de zaman zaman tabanın da zorlamasıyla liste oluşmasıyla taban katılabiliyor. CHP’nin başarılı olduğu seçimlere bakarsanız (1973, birinci partiyiz ön seçimle milletvekili belirlenmişti, 1977 de öyle…Ben 1991’de milletvekili oldum ön seçimle belirlenmiştir, 89 belediye seçimleri ön seçimle belirlenmiştir)ön seçimlerin böyle bir faydası da var. Adayınızı, tabanla, üye ve örgütle birlikte belirlediğiniz zaman o insanların motivasyonu artıyor, seçime daha hızlı giriyorlar, heyecanla seçimin bir parçası oluyorlar. Ama onların hiç fikrini almadan, yereldeki yetişen insanlara bakmadan, liyakata bakmadan, savakat arayışı ile tepeden belirliyorsanız, heyecan, motivasyon gidiyor. Fransa’da 4 Cumhurbaşkanı adayı çıktı, parti “Bunu nasıl 1’e indireceğiz?” dedi. “Parti üyeleri yetmez(221)” dediler. “Partinin seçmenleri de gelsin, ön seçim yapsın” dediler, 2,5 milyon insan başvurdu, ön seçim yaptılar, batıdaki trend budur: Olabildiğinde kararlara daha çok insanı katmak. Orada hal böyleyken, biz henüz üyeleri ve örgütleri  katamıyoruz.  Tabi AK ve MHP’de durum daha da vahim. Orada tek adam kültürü var. Biz de ö seçim zaman zaman oluyor. Ama bunu kural haline getiremedik. Türkiye siyasi kültüründe genel merkezlere, kontenjan yetisi tanınması gerekebilir, orada bir sorun yok. Bizim anlayışımıza göre parti üyelerine, partinin yukarısı kadar önem verilmesi gerekiyor. Üye, örgüt, program, lider. Kadroların bir bütün olması lazım.

“CHP, MİLLETVEKİLİ ADAYLARI BELİRLEMEDE DEMOKRASİYE UYGUN DAVRANMADI”,

“CHP’DEKİ SEÇİM HANGİ KRİTERLERE GÖRE YAPILMIŞ BİLMİYORUZ”

“CHP LİSTELERİ AHBAP-ÇAVUŞ İLİŞKİSİ ALGISI YARATTI”

Listelerden açıklandıktan sonra konuşmuş olmanızı, daha sonradan ‘Hata’ olarak ifade ettiniz. Bu olgunluk ile aslında CHP’nin ihtiyacı olan bir olgunluk muydu, bunu kendiniz için mi yaptınız?

Hata olarak bakmıyorum. “Kol kırılır, yen içinde kalır” ilkesine karşıyım. Partimiz o dönemde, milletvekili adaylarını belirlemede bizim ilkelerimize, demokrasi anlayışımıza uygun davranmamıştır. Bu benim listede olup olmamamla ilgili değil, ben bir sistem savunuyorum. O sistemin, demokratik ve katılımcı bir sistem olduğunu savunuyorum, bu uygulanmamıştır, uygulanmayınca bir boşluk daha olmuştur, mevcut seçim hangi kriterlere göre yapılmıştır, bunu bilmiyoruz. Bir çok partinin milletvekili, belediye başkanı belirlemede kriterleri vardır, bir parti der ki, “Benim milletvekili göstereceğim adayın en az 3 yıl parti tecrübesi olması lazımdı” ya da Belediye Başkanı adayında daha evvel yerel yönetimlerin içinde bulunmuş olması şartını arar.

Hatta '18 yaş' yeterli der..

Evet 18 yaş kafi der ama hiçbir kriter koymadan, adeta ahbap-çavuş ilişkisi ile liste yapıldığı algısı yaratılıyorsa, burada oturup düşünülmesi lazım. Bizim gibi partilerde esas olan, birikimdir, deneyimdir, liyakattir, erdemliliktir, sadakat ve kişisel ilişkilerin burada rol oynamaması lazım.

"YÖNETİM VEYA YER DEĞİŞİKLİKLERİNİN KASETLE OLMASINA KARŞIYIM"

Baykal yönetimini, siyasi etikten yoksun tam bir 'entrika kültürü' yaratmıştır'' şeklinde eleştiriyordunuz. Ardından gelen Kılıçdaroğlu’nu partiye getirenin yine kendi içindeki komplolardan mütevellit olması savını nasıl yorumluyorsunuz?

Ben yönetim veya yer değişikliklerinin kasetle olmasına karşıyım. Deniz Baykal, bu partide uzun yıllar Genel Başkanlık yaptı, çok eski bir partili, kendi çizgisinde büyük deneyimi olan bir insan. Ama bizim Baykal döneminde karşı karşıya gelmemiz, parti çoğulculuğu içinde olmuştur. Biz partinin program partisi olmasını, kendi iç işlerinde demokrasiye uygun davranmasını savunuyorduk. Mesela görevden alma konusunda, Genel Başkanlar ya da yakın çevresi bir yönetimi beğenmiyorsa, o yönetimi görevden alır, bendeniz o dönemde birkaç kez görevden alındım. Bunun yanlış olduğunu söyledik. İstanbul’da 200 bin üye var, bu üyelere bağlı bir delegasyon oluşuyor sizi seçiyor, hiçbir gerekçe göstermeden siz görevden alınıyorsunuz, sebebi bildirilmiyor, “Uyumsuzluk” deniyor, olabilir, eğer biz demokrasiyi savunuyorsak, parti içinde de çoğulculuğu savunmamız lazım. Modern, çağdaş partilerde kanatlar vardır ama bunlar hizip değildir, hizip başka bir şeydir. Hizip, bir kişinin etrafında kümelenmek, o kişiyi bir yerlere taşımak için parti içi işbirliğidir, guruplaşmadır. Kanatlar ise, fikir kanatlarıdır, sosyal demokrasinin ‘sol’, ‘ılımlı’ yorumlarını yaparak, partiye canlılık, dinamizm kazandırır. Parti içi gurupların dergileri olur tartışma platformları olur, bakış açıları zenginleşir ama Türkiye siyasi kültürü içinde hizipler var. Siz bir kişiyi partide bir yere getiriyorsunuz,  siz onu getirdiğiniz için o da sizi kollamış oluyor. Halbuki partide her üyenin, partinin herhangi bir kademede görev alma şansının eşit olması lazım.

“AKP’NİN, TÜZÜĞÜNDE GÖREV SÜRELERİNİN 3 DÖNEMLE SINIRLANDIRILMASINI OLUMLU BULUYORUM”

Hürriyet “ Gitmeyen başkanlar, bitmeyen adaylar” başlıklı bir haberinde sizin isminizi kullanmıştı. Sizin bitmeyen sevdanız nedir?Kılıçdaroğlu da bu kategoriye girer mi?

Hürriyet Gazetesi beni iyi izleyememiş. Ben Türkiye’de, Genel Başkanlığının, Belediye Başkanlığının hepsinin 3 dönemle sınırlanmasının mücadelesini veren bir insanım. Son tüzük değişikliğinde bunun önergesini de verdim. Bana bunun söylenmesi için böyle bir şeye öncülük etmem lazım. AKP'nin tüzüğünde sadece bu noktayı olumlu buldum. Parti içi demokrasi, liyakata göre yükselme tam işlemediği için, hiç değilse aşağıdan gelen gençlere yer açmak için, bu işi 3 dönem yapanların bir ara vermesi, kenara çekilmesi fikrine katılıyorum. 3 dönem sonra biraz da rutinleşiyorsunuz, heyecanlar kayboluyor. Ben 2 dönem seçildim, şu anda Kılıçdaroğlu dahil 3 dönemdir milletvekilliği yapan çok arkadaşımız var içeride. Bitmeyen adaylar konusunu ben üzerime alınmıyorum. Önemli olan burada ilkeyi ortaya koymaktır, ben bugünün Türkiye siyasi kültürünün şartlarından, bütün partilerin milletvekili adaylarını 3 dönemle sınırlamasında yarar görüyorum. Aynı şekilde belediye başkanı adaylarının da, parti tabanı tarafından yapılacak ön seçimlerle belirlenmesini istiyorum. Genel merkezde de belli bir kontenjan ayırarak. Bunun demokratik olduğunu, daha iyi sonuç verdiğini, partinin ilkeleriyle daha tutarlı olduğunu savunuyorum.

“AK PARTİYİ TEBRİK EDİYORUM, GERİ ADIM ATMADI”,

“ BAŞBAKANA CUMHURBAŞKANLIĞI STATÜSÜ DE YETMİYOR”,

“BAŞKANLIK SİSTEMİNİ DOĞRU BULMUYORUM”

Taraf’ın yayınladığı Metropol anketine göre halkın çoğunluğu Abdulah Gül’ü Cumhurbaşkanı görmek istiyor, Sabah’ın yayınladığı Genar anketine göre ise, Tayyip Erdoğan öne geçiyor. Sizce Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması, 3 dönem sonunda geri çekilmesi anlamına gelir mi?

AKP’de 72 milletvekili 3 dönemi doldurdu, Başbakan da buna dahil. Son kurultaylarında tüzük değişir diye bekleniyordu, değiştirmediler. Tebrik ediyorum kendilerini, geri adım atmadılar. Milletvekilliği bitiyor ama Sayın Başbakan kendisine yeni bir yer hazırladı, bugünkü Cumhurbaşkanlığı statüsü de yetmiyor, Başkanlık, yarı Başkanlık istiyor ki, Türkiye toplumunda olmaması gereken bir şey. Çünkü zaten biz lideri kurtarıcı gören bir toplumuz. Lidere sadakat gösteren bir toplumuz. Bu çoğulculuğu boğuyor, engelliyor. 600 yıllık Osmanlı var, yukarıdan aşağıya gidiyor. Başkanlık sistemini ben doğru bulmuyorum. Ne Obama, ne Sarkozy milletvekili adaylarını belirleme yetkisine sahip değil.   Milletvekili adaylarını bir genel başkan ve dar çevresi kriterleri topluma açıkça ibraz etmeden, kendisi belirliyorsa ve hükümeti kuruyorsa, o zaten Başkan’dan daha çok yetkilere sahip demektir. Milletvekilini belirliyorsunuz, bakanları belirliyorsunuz, Cumhurbaşkanlığını belirliyorsunuz, sizi kim denetleyecek? Halbuki demokrasilerde kuvvetler ayrılığı vardır, hükümet, yürütme, yasama ve yargının birbirinden bağımsız olması lazımdır. Eğer hükümeti kuran Başbakan, 350 milletvekilini kendisi getirdiyse, tek başına seçici oysa, hükümetini denetleyemez. Denetleyebilmesi için o milletvekilinin başka bir şekilde seçilmiş olması ve Başbakan’a karşı da eleştirilerini özgürce dile getirmesi lazımdır. Türkiye’de bu yok. Onun için mecliste, partilerin milletvekilleri hep aynı oyları kaldırır, indirirler. Bu bana uyan bir şey değildi. Örneğin, gurup başkan vekiliydim, İnönü ile yan yana oturuyoruz, bir oylama vardı, İnönü “Evet” oyu kullanıyor, ben de “Hayır” demişim. Bir gazeteci de bunu çekmiş, espriyle “Bu kadar da demokrasi fazla” diye yazanlar oldu. Niye Genel Başkanın, başkan vekili bir oylamada aykırı oy kullanıyor! O kadar doğal ki! Çünkü hayati bir konu değil, bir Anayasa değişikliği değil, daha evvel gurupta konulan, görüşlerimizin alındığı bir konu değil. Bu mecliste galiba ilkti, olay olmuştu. Parti disiplini bizde var, meclisteki herhangi bir konuda nasıl oy kullanacağınızı, önceden kendi gurubunuzda saatlerce tartışarak, her fikri dinledikten sonra milletvekilleri ona uymak zorundadır, uymayan disiplin cezası alır, ama böyle bir kararınız yoksa, Genel Başkanın tersi bir oy da kullanabilir, hiç kullanmayabilirsiniz de. Demokrasi zor bir iş.

“MUHALEFETİN BİRİNCİ GÖREVİ İKTİDARIN YANLIŞLARINI TOPLUMLA PAYLAŞMAKTIR”

Sizin de bildiğiniz gibi, "CHP için, ’eleştirip, alternatif söylemez’ yönünde bir algı var. Onun yanına,”Demokrasiyi, özgürlükleri ve onun gereği olan anayasa değişikliklerini engelliyor.’ fikrinin yerleşmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Türkiye siyasi kültüründe muhalefet partileri, asıl muhalefeti iktidarın icraatlarına yaptığı eleştirilerle yapıyor fakat bütün dünyada, ana muhalefetin birinci görevi, hükümetin yaptıklarını büyüteç altına alıp, orada gördüğü yanlışları toplumla paylaşmaktır. Bir ana muhalefet, iktidarı eleştirmeyecekse, görevini yapmıyor demektir. Fakat bu yetmez. Aynı zamanda eleştirdiği konulara alternatifler sunması lazım. Alternatifleri sunabilmek için de, program partisi olmak lazım.

“AK PARTİ KONGREDE SİYASET ÜRETMEDİ”

Sayın Başbakan kongrede konuştu, herkes açılımlar beklerken, 65 maddelik bildiri ortalıkta dolaştı, konuşulmadı, tartışılmadı. Dolayısıyla siyaset üretilmemiş oldu, Kılıçdaroğlu o boşluğu gördü. Göreve gelince dedi ki, “Biz, eskiden olduğu gibi sadece eleştirmekle yetinmeyeceğiz, aynı zamanda eleştirdiğimiz konularda alternatifler üreteceğiz” Gerçekten 20-30 ana konuda da raporlar çıktı. Fakat buradaki eksiklik şu, o raporu kendi tabanınızda uzmanlarla, sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla belli bir zaman sürecinde tartışarak, oluşturduğunuz zaman, işte o zaman siyasetin esas belgeleri haline geliyor. Ama merkezde, dar bir kadroya “rapor alındı” diye yazdığınız zaman  kimsenin de haberi olmuyor. Genel olarak Türkiye siyasetinin çözüm üretmeye yönelmesi lazım. Kurultaylar oluyor, Genel Başkanlar 2-3 saat konuşuyor, sonra bazı konuklar konuşuyor, sonra son iki döneminin merkez yönetiminin raporu dağıtılıyor, bu rapor üzerine söz alanlar deniyor( AKP'nin son kongresinde kimse söz almadı, bizde Altan Öymen yönetiyordu, 30 kişiye söz  verdi) sonra seçimlere geçiyoruz, bu kurultaylar halkın ilgisini çekmiyor. CHP’nin de öyle, ötekiler de öyle…

Batı nasıl yapıyor kurultaylarını?

Mesela biz CHP’nin görevlisi olarak, Almanya Sosyal demokrat partisinin kurultayını izledik, 4 gün sürdü, 400 kadar konu gündemdeydi, bir kısmını genel merkez gündeme alıyor, bir kısmını partili eyalet il örgütleri getiriyor, böylece kurultaya baktığınız zaman, toplumun genelindeki işsizlik, vergi, ne varsa orada konuşuluyor. Ve bazılarının kararları alınıyor, böylece karar üretme mekanizması çalışıyor. Eskiden CHP’de, tek parti döneminde bile o günün koşullarında bir dilek sistemi vardı. Partinin mahalle örgütleri, kurultaya dileklerini bildiriyorlar yazılı olarak. O bile tabandan gelen isteklerin oraya kadar ulaşması demekti. Bugünkü Türkiye siyasi işleyişinde bunlar da kalktı. Kurultaylar, genel başkanların konuşması, 3-5 kişinin usulen konuşması ve seçimlere geçilmesi…bundan başka bir şey yok.

“KONGRELERİN GÖRSEL TARAFI ÖNEMLİ DEĞİL”

Ama yine de görsellik açısından bile CHP kurultayları, AK Partinin kurultayları kadar görkemli, hazırlıklı olmadığı için çok amatör karşılanıyor…

Görsellik çok önemli değil. Başbakan için özel tribünler yapıldı….bizde de bir zamanlar yapılıyordu, Baykal balkondan indi, konfetiler atıldı…onlar işin görsel tarafı, ben içerik tarafına bakıyorum, salon mütevazi olsun, gelen insanların önünde tartışacakları meseleler olsun. Salonlar da büyüdüğü için, her parti aşağı yukarı bir düzen kuruyor. Kurultayda kararlar alınıyor mu ona bakmak lazım.

“CEZAEVİ KOŞULLARI HİÇ İNSANİ DEĞİL”

CHP, son olarak “Hapishaneler raporundan” çıkartmaya hazırlanıyor. Tutuklu sayısının 2002’de 59 bin civarında iken, şimdi 130 bine ulaştığına dikkat çeken Kılıçdaroğlu, ‘Türkiye’de azınlıklara karşı hoşgörüsüzlük kültürü var’ diyor, katılıyor musunuz?

Cezaevleri gerçekten Türkiye’nin önemli bir sorunu. Oradaki koşullar hiç insani değil. Bizde şöyle bir algı var, “Bir adam ceza aldıysa insanlık hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılır” Ceza çeker ama bulunduğu o mekanlarda bir insan olarak temel haklarını kullanabilmesi lazım. Şanlıurfa’daki cezaevindeki çocukların kaldığı yerler dehşetti. Oraya giren adam masum ise, suçlu çıkacak. Öyle koşullar yaratıyorsunuz ki, 20 kişilik yerde 60 kişi kalıyor.  Oraya giden insanları yeniden topluma kazandıracak bir konsept olmazı lazım.

“TUTUKLU MİLLETVEKİLLERİNİN MECLİSTE OLMASI LAZIM.”

Tabi Ergenekon tutukluları da payını almalı bu rapordan…

Tutukluluk süresi çok uzun. Anayasaya göre, bu suçlarından dolayı içeride olan milletvekilleri için yargılama devam edecek, ceza alırlarsa da çekecekler. Dolayısıyla artık deliller toplandı, duruşmalar oluyor, milletvekillerinin mecliste olması lazım. Ama yargılamaları devam etmesi lazım. Tutukluluk süreleri ve yargılama usulleri de Türkiye’de büyük huzursuzluk yaratıyor, bunun da çözülmesi lazım.

“2023 YILINDA CHP İKTİDAR OLACAK”,

“AKP HÜKÜMETİNİN METAL YORGUNLUĞU BAŞLADI”

Doğan Hızlan’ın tabiriyle, İstanbul-Hakkari Kültür Hattı'nın baş mimarı olarak, ‘İnsan Hakları 2000' projesini hayata geçirmiştiniz. Tayyip Erdoğan’ın, 2023 hatta 2071 vizyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz? O kadar uzun vadeli projelere AK Partinin ömrü yeter mi sizce?

Bence yetmez. 2023 yılında biz iktidarda olacağız. Bize yakışır. Cumhuriyeti kuran bir parti. Konferanslara gidiyoruz. Şunu anlatıyorum arkadaşlarımıza: “Atatürk, kendi döneminin koşulları içinde büyük bir yenilikle bize bir cumhuriyet kurmakta önderlik etmiş. Fakat bir şey daha yapmış, demiş ki: “Türkiye toplumunu, çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmaktır bizim görevimiz” Bizim onu yapmamız lazım” Çağdaş uygarlık dünyanın neresindedir? Çağdaş uygarlık değerleri Avrupa merkezli Batı’da yoğunlaşmıştır, CHP’nin Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkartmayı aklından hiç çıkartmaması lazım. Bunlar; insan hakları, tam demokrasi, hukuk devleti, kadın-erkek eşitliği, özgürlükler, sosyal devlet, farklı inançlara, farklı kimliklere saygıdır, dayanışmacı, hoşgörülü bir toplumdur, çevreyi, doğayı tahrip etmeden gelişmesini sürdürebilen bir toplumdur. Bunlara ulaşmak için bizim programlar yapmamız lazımdır, bu programların daha iyi olduğuna halkı inandırmamız ve bu yolla halkın güvenini kazanmamız ve iktidar olmamız gerekiyor. Siyaset böyle bir şey. Sadece liderlerin atışması ile, polemik yaparak olmuyor. Ben CHP’nin 2023 yılına doğru, böyle bir çizgide başarılı olabileceğini düşünüyorum çünkü AKP hükümetinin metal yorgunluğu başladı zaten.

“SURİYE KONUSUNDA NEDEN TARAF OLDUĞUMUZU ANLAMIYORUM”

Gerek iç politikada, gerek dış politikada, komşularla sıfır sorun politikasında bayağı geriye gidişler var, komşumuz Suriye ile silahlı çatışmada niye bir taraf olduğumuzu anlayamıyorum. Amerika gelir, Irak’a, Afganistan’a girer, kolay da çıkamaz, çıkarken de 100 binlerce insan kaybolur, oraya silahla, topla demokrasi gelmez ama biz komşularımızla birlikte yaşayacağız, komşularımızda diktatörlüğün kalkmasını hepimiz istiyoruz ama kendi tarihimizden biliyoruz ki, dışarıdan biri onu oraya koydu diye olmuyor demokrasi, oradaki iç dinamikler, o iç dinamiklere komşu ülkelerin siyasi yollarla yardımcı olması, böyle değişecek toplumlar. Bence CHP için bir fırsat var, bir 2023 vizyonu ortaya koyup, çağdaş uygarlığa eriştirmektir. Kararlı olmak lazım.

“DARBELER EN ÇOK DA SOLA VURMUŞTUR”

Türkiye’de darbeler dönemi bitmiştir, hiç kimse darbelerden medet ummasın. Zaten bu darbeler en çok da sola vurmuştur. O çok konuşulmuyor. 12 Mart, 12 Eylül silindir gibi geçmiştir. Cumhuriyeti kuran CHP’yi kapatmıştır, bütün partilerle birlikte. O yüzden darbelerin çözüm olmadığını bütün CHP’lilerin, yurttaşlarımızın görmesi lazım. Halka güvenen, demokratik politikalarla CHP’nin yürümesi lazım. Başbakan “Bunlar, Sivas’ın ötesine gidemez” diyordu, gerçekten bir dönem Doğu ve Güneydoğu  çok ihmal edildi, Kılıçdaroğlu geldikten sonra gittik, orayla bağlar epeyce kopmuştu ama insanlar o seyahati yardırgamadılar, ilgi de gösterdiler. Bir an evvel kendi iç işleyişimizi, daha demokratik, katılımcı hale getirirsek, üretkenliğimiz de artacaktır diye düşünüyorum.

“28 ŞUBAT’TA BEN OLSAM İSTİFA ETMEZDİM”

“ERBAKAN, 28 ŞUBAT’TA DİRENMEDİ”

“ERBAKAN YELTSİN GİBİ TANKIN ÜZERİNE ÇIKMALIYDI”

Darbeler en çok solu vurmuştur dediniz de, 28 Şubat’ta bir darbe midir sizce, Çiller ile geçmişiniz var. en çok mağdur olan taraf kimdi sizce?

28 Şubat da bir darbe fakat ötekilerin yanında….ötekilerde bir de el koyma olduğu için parti kapatma vs

Diğerlerinin yanında masum mu kalıyor?

Masum kalıyor değil, o da demokrasi dışı müdahaledir ama Başbakan Erbakan…siyasetçilerden de biraz direnme kültürünü geliştirmemiz lazım. Ben Bakanlıktan istifa etmiş bir insanım.  Sebebi de kültür bakanlığı ile ilgili değildi, sebebi, biz halka DYP-SHP hükümeti olarak, basın toplantısı ile bir hükümet protokolü programı sunduk, onlardan bir tanesi de Güneydoğu’da büyük sorun olan olağanüstü halin kalkmasıydı, sonra hükümet oldu, birkaç yıl geçti kalkmıyor, sonuç olarak sizin yapacağınız şey, hükümet programına ters olan bir şeyi değiştirmeye çalışırsınız, gücünüz yetmez, kamuoyuyla paylaşırsınız, çekilirsiniz. Ama bir Başbakan’ın Milli Güvenlik kurulunda başka mekanizmalara baskı yapılması halinde çekilmemesi, direnmesi ve bunu halka gösterme görevi de var diye düşünüyorum. Erbakan direnmedi. Ben olsam istifa etmezdim. İstifa etmek için, hükümeti kurduğunuz parti, ortağınızla karar verebilirsiniz ama milli güvenlik kurulu istedi diye bir Başbakan’ın istifa etmemesi lazımdı. En azından Boris Yeltsin’in Moskova’da yaptığı gibi, tankın üzerine çıkabilmesi lazımdı.

“TÜRKİYE’DE VERGİ ADALETİ YOK”,

“MİLLİ GELİR ARTIŞI GÜZEL AMA ADALETLİ BİR PAYLAŞIM YOK”

Siz AK Parti döneminde bir ekonomik büyüme olduğunu kabul ediyorsunuz fakat bu büyümeden kimlerin pay aldığını sorguluyorsunuz. Sizce borçlanma, kriz gibi kavramlarımın yerine ne geçti?

Sosyal demokrasinin en önemli özelliklerinden bir tanesi, liberal, bireysel, siyasi hakların yanı sıra sosyal ve demokratik alanda alt gelir guruplarını güçlendirmek. O yüzden milli gelir artışı bir çok ülkede oluyor, bizde de oluyor, AKP’den önce Cumhuriyetin ortalama milli geliri %5’tir. AKP’ninki de, %5 küsur. Ama bu milli gelir artışından alt kesimler; çalışanlar, emekliler, dar gelirliler yeterli payı alamıyor. Bunun göstergeleri var. Türkiye’de toplanan vergilerin %70’i dolaylı vergilerden. Dolaylı vergi demek, aldığınız bir tekstil ürününe en varlıklı kesimle, en fakir kesim de aynı vergiyi ödüyor demek. Hâlbuki sosyal demokrasinin savunduğu şey, insanların gelirine uygun vergi ödemesidir. Türkiye’de vergi adaleti yok. Bu vergi sistemi alt ve üst gelir gurupları arasındaki uçurumu daha da arttırıyor. Neoliberal ekonomik politikaları bu uçurumları arttırdı. Dünya gelişiyor, üretim artıyor, milli gelir artıyor ama adaletli paylaşılmıyor. 2008 finansal ekonomik krizinden sonra “Devlet bu işlere çok karışmasın, zaten serbest piyasa her şeyi dengeliyor” diyenler bile “Aman şu bankayı kurtaralım, şu mortgage’ı kurtaralım, devlet devreye girsin” diye bir kamu fikri ortaya çıkmaya başladı. Bu sosyal demokrasi fikrine yaradı tabi. Nitekim Fransa’da iktidar oldular, Almanya’da gelecek sene muhtemelen olacaklar, İngiltere’de yerel seçimleri kazandılar, Hollanda’da bir gelişme var…Sol’un sosyal adalet projesi ve devletin adalet sağlanması için liberal ekonomiye müdahale fikri artık çok yadırganmamaya başladı. Türkiye’de milli gelir artışı güzel ama adaletli bir paylaşım yok.

“HÜKÜMET BELEDİYELERİN SAYISINI ÇOĞALTMALI”

CHP’nin her şehir için ayrı projesi var bu yerel hamle, partiye sürekli bilgi akışı sağlamak için düşünülmüş gibi. Bu, CHP’nin yerel seçim başarısını nasıl etkiler. Başbakan Haliç konuşmasında, CHP’li belediyelerin başarısızlığına dikkat çekti. Önümüzdeki yerel seçimlerde CHP, nasıl bir sonuç bekliyor?

CHP, yerel seçimlere ciddi bir hazırlık başlattı. “Yerel seçimler 2014 strateji programı taslağı” diye bir program taslağı yaptık, iyi bir hazırlık başladı. Biz de ölçüyoruz. Bizim 530 belediyemiz var, son 2,5 yılda ne yaptı, performanslar nasıldı, topluma vaat ettiğimiz şeylerin ne kadarını yaptık hepsine bakıyoruz, kamuoyu araştırmalarıyla bunları öğrenmeye çalışıyoruz. Tam bunları yaparken, AKP hükümeti çok yanlış biçimde, 88’de Özal’ın yaptığı gibi hiçbir sağlam gerekçeye dayanmadan, Anayasayı değiştirelim, yerel seçimleri 6 ay öne çekelim tartışması getirdi, Cumhurbaşkanından döndü, hala belirsizlik var, arkadan onunla da yetinmedi 13 ili büyükşehir belediyesi yapma yasa tasarısını getirdi. Ama onunla sınırlı olsa, belki sorun olmayacak, bu arada 1500 belediye kapanıyor, halbuki yerel yönetim, yerel demokrasinin güçlenmesinin aracı. Eğer biz merkezi hükümetin yetkilerini yerele vermek istiyorsak, bunu sadece 29 ilde belediye meclisin üzerinde konumlandırdığımız anakent büyükşehir belediye başkanlarına vermememiz lazım. Yetkilerin çoğunu meclislere vermememiz lazım. Belediye meclislerinin, belediye başkanını denetleyebilecek bir işleve kavuşması lazım. Bugün Fransa’da 40 bin belediye var. Bizde 2.950 belediye var, 1.500’ünü kapatıyoruz, yani halka en kaliteli hizmet, en alt belediyelerde daha iyi oluyor. Batıdaki gelişmeye ters bir şey yapıyoruz. Halka en yakın belediye, hakla en iyi hizmet götüren belediye olarak kabul ediliyor çünkü halk kendi sokağıyla, parkıyla ilgilenenleri yerinde denetliyor. Hükümetin yapması gereken, belediyelerin sayısını azaltmak değil çoğaltmak. Büyükşehirlere köyleri de katıyor, büyükşehir o köye nasıl ulaşacak bilmiyorum, o köylerin yanındaki belediye daha çabuk ulaşır. Bence çelişkili bir politika güdüyor.

“YERELDE TEK ADAM MODELİ OLMASIN”

Biz yerel yönetimlerin güçlenmesini istiyoruz, merkezin bir çok yetkisinin, adı konularak, bütçedeki payıyla beraber yerele devredilmesini istiyoruz, belediye başkanlarının her şeyi belirlemesini, yerelde de tek adam olmasını istemiyoruz, belediye başkanını daha iyi denetleyebilmesini istiyoruz, anakent belediyelerinin altındaki ilçe belediyelerinin daha çok yetkiye sahip olmasını istiyoruz. Böyle projelerimiz var.

Kürt sorununa gelince…“Kürt sorunu”nun bir “demokrasi sorunu” olduğunu savunuyorsunuz.

Kürt meselesiyle 20 senedir ilgilendim, görüşlerimi kitap haline de getirdim. Bu meselenin esası şudur, biz eğer Türkiye’de çağdaş bir demokrasi kuracaksak, bu demokrasinin insan haklarına ve özgürlüklere dayalı olması lazım. Böyle bir demokraside, farklı inanç gurupları, etnik kimlikler, farklı kültürler eşit olmalılar, kendilerini ifade etmekte zorlukla karşılaşmamalılar. Bugün Türkiye’de tam demokrasi yok. Hükümet, istediği kadar “İleri demokrasi” desin, ben ileri demokrasiden çoktan vazgeçtim, normal batı ülkelerindeki demokrasiye biz ulaşabilmiş değiliz. Nitekim Avrupa Birliğinin son raporu da, bunu bir bir sayıyor.

"KÜRT SORUNUNDA BAZI İLERLEMELER VAR"

Tabi Kürt meselesinde yeni bir boyut daha var, terör meselesi. Bir PKK gerçeği var. Bir taraftan Kürtlerin taleplerine çözüm üretmeliyiz. Eskiden Kürt yok” diyorduk, kart kurt hikayeleri vardı, yayın yapamıyorlardı, belli ilerlemeler oldu, ama yapılması gereken çok şey var daha. Dil konusunda var, koruculuk konusunda var…İnsanların yıllar önce boşaltılan köylerin geri gitmesi, desteklenmesi var…Yerel yönetimlerin meslek öğrenme, dil kursu açma dahil bazı konularda yetkilenmesi var…Bunlar da sorunun çözümünü yumuşatır. Diğer taraftan PKK ile terör meselesini çözmek içinde bir şeyler yapma zorunluluğu var. Her savaşın sonu barıştır. Kolombiya’da 50 yıldır benzer bir sorun var, Oslo’da görüşmeye başladılar. Bu konuda cesur adımlara ihtiyaç var.

“TÜRKİYE, ANKARA KRİTERLERİNE DÖNDܔ

Kılıçdaroğlu, “AK Partinin Avrupa Birliği ile uzaktan yakından ilgisi yok” demişti.

AK Parti ilk dönemlerinde Avrupa Birliği projesini önemsediğini söyledi, CHP’nin de desteği ile bir çok Anayasa değişikliği yapıldı. CHP, o dönem iyi bir şey yaptı, AKP’ye ilk 4 yılda çıkarttığı Avrupa Birliğine uyum yasalarının tamamında mecliste oy vermişler. Avrupa’dan sorumlu Bakan arkadaşımızı dinliyorum. Zaten Başbakan da söyledi: “O kadar bizi zorlarlarsa biz de Ankara kriterlerine döneriz” Türkye, Ankara kriterlerine dönmüş durumda. Ankara kriterleri, çok muğlak kriterler, evrensel demokrasi kriterleriyle uyuşmuyor. Avrupa Birliğini çok abartmayalım, olmazsa mahvoluruz demeyelim ama Avrupa Birliği, Türkiye’nin daha çağdaş, daha demokratik bir düzlüğe gelmesinde bir şekilde ölçü. Ayrıca ekonomik ilişkilerimizin, 5 milyon insanımızın orada yaşıyor olmasının, tarihsel bağlarımızın, 1960’tan beri ortaklık anlaşmasıyla bu sürecin bu kadar ilerlemesinin sonunda süreci bırakmamak lazım.

“AB PROJESİ TAVSADI”

“TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİNE SOLCULAR DEĞİL, MUHAFAZAKÂRLAR KARŞI ÇIKIYOR”,

“DAVUTOĞLU, AB KONUSUNDA DOYURUCU ŞEYLER SÖYLEMİYOR”

Avrupa Birliğinde, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanlar kimler, solcular değil, sosyal demokratlar değil, yeşiller değil. Muhafazakar partiler ,milliyetçi partiler karşı çıkıyor. Bu da gösteriyor ki, aslında muhafazakarlık tarihsel olarak içine kapanma halindedir.  Öbürleri daha evrenseldir. Sosyal demokratların dayanışma fikrinin uluslararası boyutu olmazsa, o olmaz. Avrupa Birliğinin solcuları, Türkiye’nin üyeliğine, “Türkiye’nin ayrı dini vardır, ayrı coğrafyadadır” diye bakmıyorlar. “Acaba biz Türkiye ile aynı değerlerde bir olacak mıyız” diye akıyorlar. Dolayısıyla Avrupa Birliği projesinin bayağı tavsadığını düşünüyorum. Hükümetin bundan epeyi uzaklaştığını görüyorum ve bunu yanlış buluyorum. Dış işleri Bakanının stratejik derinlikle ilgili kitabı var, söylemleri var, izliyorum ama Avrupa Birliği konusunda doyurucu bir şeyler söylediğini göremiyorum. Ortadoğu’ya, İslam ülkelerine yönelmiş durumda. Elbette yönelecek ama Avrupa birliğine yöneldi diye dünyaya ilişkisini kesmiş olmayacak. Üye olma hedefini bırakma gerekçesi izah edilmeye muhtaç.

hulyaokur /haberx.com

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star