Ana Sayfa Siyaset 70′lerden bu yana; Urfa ve Kürt Mücadelesi

70′lerden bu yana; Urfa ve Kürt Mücadelesi

Eski belediye başkanı, Feridun Yazar… Abdullah Öcalan ile ilk karşılaşmasını, belediye başkanlığı yaparken kendisine düzenlenen suikastı, kendisinden önce başkanlık yapan Kadir Barut’u, Belediye Başkanı Fakıbaba’yı, 12 eylül darbesini ve Urfa’nın şimdiki halini Gazete İpekyol’a anlattı.

Giriş Tarihi: 9 Ekim 2013 Çarşamba 18:51
70′lerden bu yana; Urfa ve Kürt Mücadelesi

>> Halk mevcut belediye başkanı Kadir Barut’tan yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle şikayetçi ve gitmesini istiyordu. Başkan ben olduktan sonra hiçbir yolsuzluğunu bulamadım adamın. Bir sürü de yatırım yapmıştı…

>> Maraş’ta üç kişi yakalanmıştı. Apocu, PKK ismi falan yok o zaman. Üç genç partiye gelip bu iki gencin serbest bırakılmasını istedi. Yakalananlar Kemal Pir ve Halil Çavgun’du. Ondan sonra öğrendim ki, partiye gelen üç gençten birisi Apo’ymuş

>> Belediyenin tam olarak Fakıbaba tarafından yönetildiğini hiç duymadım. Hep başka isimler söyleniyor. Falanlar yönetiyor, filanlar yönetiyor deniliyor. Ben tanığı değilim Ama böyle dedikodular var. Bu biraz da onun kimsesizliğinden kaynaklanıyor

>> Meclisi de toplayıp kararlar alacaktım. İş makinaları almak için. Sabah evden çıkarken iki kişinin silahlı saldırısına uğradık. Eşim iki yerden yaralandı. Ben hemen kalbimin oradan darbeyi aldım. 12-13 yerden bağırsağım delinmişti

Kendi ifadesiyle Feridun Yazar kimdir?
1944 yılında Urfa‘da doğmuşum. Enteresandır ben şehir merkezinde doğmuşum. O sıralar evimiz şehirdeymiş. İlkokulun birinci sınıfını Vatan İlkokulu’nda, öbür sınıfları Büyük Ördek Köyü’nde bitirdim. Dere varmış orda çok ördek olduğu için Ördek diye geçiyor. Herkes ava gittiği için onun adı öyle kalmış. Biz Elazığ’dan gelen bir aileyiz. Sanırım 1860′lı yıllarda gelmişiz. Ortaokul ve liseyi Samsat Kapı’daki şimdiki Atatürk Lisesi’nde okudum. 1964′te üniversiteye girdim. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne. 1968 işgal, boykot hareketlerine Deniz Gezmiş’lerle beraber katıldım. Ben oranın icra komitesi üyesiydim. Aynı zamanda 67-68′de Urfa Yükseköğrenim Derneği Başkanlığı yaptım. Daha sonra 1971′de Devrimci Doğu Kültür Ocakları, kısa ismi ile DDKO dediğimiz davadan dolayı 12 Mart müdahalesiyle cezaevine girdik. Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’nda 90 kişiyle beraber yargılandık. 73′te çıktım. 76′da askere gittim. 77′de belediye başkanı oldum. 79′da suikasta uğradım. 12 Eylül’de bizi tekrar içeri aldılar. Bir yıl hücrede olmak üzere üç yıla mahkum olduk. Onları bitirdik. 1988′de SHP ile Halkçı Parti, SODEP’le birleşmesinde burada il başkanlığı seçimine girdik ve il başkanı olarak seçildim. 1989 yılında yedi milletvekilinin Kürt Konferansına katılması ve SHP’den ihracı üzerine, engellemeye çalıştık, olmadı, kesin ihraç edildiklerinde SHP’den istifa ettik. 1990′da HEP’i kurduk. İlk kurucularındanım. 1991′de aralık ayıydı herhalde, HEP Genel Başkanı oldum. 92′nin sonbaharında HEP Genel Başkanlığı’ndan ayrıldım. 93′te Beka’ya gittik. Ateşkesin uzatılmasını sağlamak için elimizden geleni yaptık. Abdullah Öcalan ile görüştük. İlginçtir bunu da söyleyeyim. Biz oraya resmen gittik. Gizli falan gitmedik. Açıkça gittik ve biz gittiğimizde Türkiye Büyük Elçiliği bizi karşıladı. Bizi misafir etmek istedi. Ama biz onlara dedik ki, sonra size geleceğiz, biz şu anda ateşkes için oraya gitmek istiyoruz. Ondan sonra 94′te DEP milletvekillerinin tutuklanması olayında milletvekillerinin avukatlığını yaptık. DEP’in kurucusu olduğum parti meclisine girdim. Sonra HADEP ve DEHAP Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum. 1998′de 8′inci maddeden tekrar mahkum olup, Suruç Cezaevi’nde dokuz ay yattım. 2004′te burada SHP ile olan ittifakta SHP adayı olarak DEHAP adayı olarak seçimlere katıldık. 22 bin 800 civarında oy aldım. 1995′te DTP’nin bütün kuruluş çalışmalarını yürüttüm. Türkiye’deki bütün çalışmaların başkanlığını yaptım il il gezerek. Daha sonra kurucusu olduğum öbür görevleri almadım. O günden sonra da biraz partinin dışında kaldım. Fakat 2011′den bu yana arkadaşlar ısrarla gelip burada milletvekili seçimlerini desteklememi istediler. Onları kıramadım, geldim. Faydalı da olduğumuza inanıyorum. Şimdi DTK’nın daimi meclis üyesiyim. Diplomasi ve diyalog komisyonuna üyeyim aynı zamanda. BDP’nin de 15 kişilik siyasi danışma kurulundayım. Toplantılar yapıldığında çağırıyorlar.

Neden Feridun Yazar?
Feridun Yazar, gerek Urfa‘nın önemli bir sürecinde gerekse de Kürt mücadelesinin seyrinde önemli roller oynadı. Özellikle 12 eylül döneminde belediye başkanlığından alınarak cezaevine konuldu. Bu sebeple 12 eylül darbesinin yıl dönümüne denk getirmek istediğimiz bu röportaj görüşmenin uzaması nedeniyle bugünlere sarktı. Röportajdan amaç, darbeyle giden bir başkanın tamda darbe yıldönümünde adının tekrar başkan olarak anılmasıydı. Darbe yıldönümü geride kalınca hem geçmişte yaşananları anmak hem de nasıl bir mücadeleden buraya gelindiğini konuşmak istedik. Bunun için en doğru adreslerden birisi o dönemin tanıklığından da öte önemli görevlerde bulunmuş olan Feridun Yazar’ın eviydi…

Urfa belediye başkanlık serüveniniz nasıl başladı?
1969′da Hilvan’da yapılan bir Doğu Mitinginde yaptığım bir konuşmadan dolayı 12 Mart Döneminde cezaevine girmiş, iki yıl ceza almıştım. 1973′te çıktım. Cezamızı bitirdik çıktık ve avukatlık hakkım elimden alınmıştı. Er olarak beni askerliğe götürmeye çalışıyorlardı. Af çıkacak diye biraz kendimizi sakladık, arayıp arayıp bulamadılar. Çok da sık aramıyorlardı zaten. Ondan sonra af çıkınca avukatlığa yeniden başladık. 76′da askere gittim. Askere gittiğimde Nafiz Şansal CHP il başkanı ben de il sekreteriydim. Dört aylık kısa dönem askerlikten sonra döndüğümde partili arkadaşlar belediye başkan adayı olmamı istediler. Daha doğrusu parti tabanı çok istedi. Konuşmalar falan biraz halkı etkilemişti. Ondan sonra Bekir Bozanoğlu İstanbul’dan getirildi. Parti içerisinde rakip olduğumuz bir gruplaydı. İşin başını da Gani Demirkol çekiyordu, senatörümüzdü. Benim “Kürtçü” olduğumu, Kürtçülük yaptığımı, komünist olduğumu partide yayarak aday olmamı engellemeye çalıştı. Hatta veto etmeye uğraştılar. Müfettiş gönderdiler. Fakat bütün bunlar bir işe yaramadı. Sonuçta ön seçime Bekir Bozanoğlu’yla karşı karşıya girdik. Ben 122, Bekir bey de 20 oy aldı. Dolayısıyla ben aday oldum. 77 seçimlerinde çok zor şartlar altında, yani şöyle söyleyeyim size; Urfa‘nın eskileri çok iyi bilir, Kapaklı Pasajı’nın karşısında Asfalt Caddesi’nin köşesinde Işıklar’ın bir dükkanı vardı. Gazete ve kitap satarlardı. Çok meşhur bir yerdi ve Urfa‘da en fazla gazetenin satıldığı yer orasıydı. Öğrenciler de hep orayı kullanırdı. Lise o yukardaydı. Düşünün orada Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet Gazetesi aldıklarında MHP’li militanlarca zincirle dövüyorlardı. Kimse bu gazeteleri alamıyordu. Bu şartlar altında biz seçime girdik. Toprak tarım reformu MHP’li Bakanın elindeydi. Aldığımız o günkü bilgilere göre, 600-700 civarında MHP’li militan getirip toprak reformuna yerleştirmişlerdi işçi veya memur olarak. Altlarında araba, bellerinde silah, devletin de gücü arkalarında ve bu şekilde aleyhimizde çalışıyorlardı.

O dönem belediye başkanı kimdi?
Aday olduğum zaman Urfa‘da Kadir Barut belediye başkanıydı. Bağımsız seçilmişti; ama Adalet Partisi’ne geçmişti. Necmettin Cevheri adalet bakanıydı. Dolayısıyla hava o taraftan yanaydı. Ama 5 Haziran seçimlerinde, 77′de, sanırım 216 mı, 214 milletvekili çıkarmıştı CHP. Ecevit’in başbakanlığı bir umut vaat etmeye başladı. Bunun üzerine de 11 bağımsız denilen Adalet Partisi’nden istifa eden 11 bağımsız milletvekili hepsi bakan olması koşuluyla Cumhuriyet Halk Partisi’yle hükümet kurdular. Güneş Motel’deki olay. Bu işin içinde Mustafa Kılıç vardı. O 11 kişinin içindeydi, organizatörlerdendi. Rahmetli Şerafettin Elçi vardı. İkisi de bakan oldular zaten. 11-12 aralıkta galiba belediye seçimleri yaklaştığında biz bütün gücümüzle çalışıyorduk. Gerçekten ciddi bir çalışma vardı ve ilk defa Urfa‘da kenar mahallelerde oy almaya çalıştık. Şu anda AK Partili olan aşiretler var bu aşiretlerin hepsi bizdeydi. O günün koşullarında bize oy verdiler. İyi bir bağ kurmuştuk. Öğretmenler, memurlar, aydınlar, avukatlar, doktorlar, mühendisler aşağı yukarı yani Urfa‘nın elit tabakasının tümü o gün taşın altına elini soktu ve herkes bütün gücüyle çalıştı. Sarayönü’nde bizi kurşun yağmuruna tuttular. Yetkin Pasajı’nın üstü toprak reformuna ait bir binaydı ve orda çalışıyorlardı. Oradan bizi kurşun yağmuruna tuttular, binanın içinden. Bir iki tane genç yaralandı. Böyle birkaç defa kurşunlanma olayımız oldu. Aradan uzun zaman geçti tabi. Tam olarak hatırlama şansımız yok ve bu şekilde seçimlere girdik.

Halk mevcut başkanı istemiyor muydu?
Evet. Şimdi sorun şuradaydı. Gerçekten halkın bir değişime ihtiyacı vardı. Ben şu anda farkındayım, Kadir Barut aslında köken olarak MHP’li idi. Sonra Adalet Partisi’ne geçti. Ama ben onun yerine gidip belediye başkanı olup görev yaptığımda ne kadar araştırdıysam da adamın bir yolsuzluğuna rastlamadım. Gerçekten rastlamadım. Oysa yolsuzluk yaptığı söyleniyordu. Allah nur içinde yatırsın, vefat etti. Hatta çok kişi bana sorardı. Bunun çok yolsuzlukları olduğu söyleniyor. Ben de yalan söylüyorlar diyordum. Biz bir şeyine rastlamadık. Adam hiçbir yolsuzluk yapmamış.

Neden böyle bir izlenim vermişti?
Adam yalnız bir adamdı. Zaten en büyük sıkıntısı oydu. Yalnız olduğun zaman Urfa‘da, güçlüler onu yönetmeye başlar. Bazı kabadayı gruplar tehdit etmişler adamı. Bazı zengin, kendisine destek verenler, karşılığını beklemişler, istemişler falan. Şimdi bunlar dedikodu şeklinde dolaşınca, kim bilir buna ne yaptırmışlardır ihtimalleri ortaya çıktı. O nedenle hakkında böyle şeyler söyleniyordu.

Kadir Barut başarılı mıydı?
Bir sürü yatırım yapmıştı. Mesela soğuk hava deposu, şimdi yıkılıp iş hanı yapılan AVM yapılan eski otogar, hep onlar onun eseriydi. Bitmek üzereydi ben geldiğimde. Eksikliklerini tamamladık, hepsi onun eseriydi. Çalışma sistemini kendi kendine göre çalıştırmaya çalışmış, kendi kendine göre bir şeyler yapmaya çalışmış; ama izin vermemişler, fırsat vermemişler. Örneğin işçi alacaksa bunu direk halktan alamamış, birileri zorlamış, birileri getirip dayatmış galiba. Biraz da sahipsizlikten, kimsesizlikten kaynaklanan bir durum olduğunu ben bizzat fark ettim. Yani iki tane akrabasını yanına almıştı, ben gittiğimde istifa etmişlerdi. Çağırdım, dedim kardeşim benim için istifa etmenize gerek yok. Ben size dokunmam. Ben sizin ekmeğinizle oynamam. Siz hangi kadrodaysanız, gidin kadronuzda çalışın. Dediler ki, başkanım çok sağ olun, teşekkürler. Kalmadılar, gittiler. Tabi o kendilerinin tercihi. Yediremediler kendilerine. Tabi kendilerine hiçbir şey söylemedim. Onun için şu anda mesela bu günkü durumda ben bu Fakıbaba’yı da ona benzetiyorum.

Ben de oraya gelecektim. Fakıbaba’nın da aşiret gücü yok…
Yok. Onun için de muktedir değil. Belediyenin tam olarak Fakıbaba tarafından yönetildiğini ben Urfa‘da hiç duymadım. Hep başka isimler söyleniyor. Falanlar yönetiyor, filanlar yönetiyor deniliyor. Ben tanığı değilim. Ama böyle dedikodular var. Bu biraz da onun kimsesizliğinden kaynaklanıyor veya gerçekten bir şey söyleniyorsa biraz da doğruluk payı var gibi. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye bir söz vardır ya. Onun için Urfa‘da güçlülere karşı durabilecek olan bir yapıya sahip olmak lazım.

Ama Fakıbaba söylemlerinde hiç kimsenin kendisine güç yettirmeyeceğini söylüyordu.
Tabi bunlar biraz ayrıntılı şeyler. Belki bir aşireti yoktur, kimsesi yoktur falan filan. Ama Urfa feodal bir yapı. Urfa‘da bir feodalite var. Bir aşiretler yapısı var. Güçlü adamlar var. Silahlı adamlar var, çok adamı olanlar var. Onlar rahat bırakmazlar adamı. Üstüne giderler. Onlara karşı koyacak bir durumu varsa bir şey diyemem. Ama koyamadığı belli yani. Çok fazla karşı koyamadığı, başkası tarafından yönetildiği açıkça belli. Onun için ben belediyenin hiçbir gayrimenkulünün kalmadığını düşünüyorum. Çoğu satılmış. Partide belediye başkanı olabilirsin; ama başkanlık erkini yürütemezsin. Böyle bir yürütme oldu mu, olmadı mı bilemiyorum. Bunlar kişisel durumlar. 2004′te beraber seçime girdik, hiç hakkında bir şey söylemedim. Bana dediler ki, sen aleyhinde hiçbir şey konuşmuyorsun. Dedim ki, adamın hiçbir şeyi yok ki, adam daha yeni aday. Belediyede çalıştı şu yolsuzluğu yaptı, şurada şunu yaptı, burada bunu yaptı diyemem dedim.

Başhekimlik yapıyordu…
Hastane baştabipliğinde hastalar memnundu. O bölgedeki insanlar memnundu. İnsanlar memnunsa bu kötüdür diyecek halim de yok yani. Onun için söylenecek bir şey yok. Ama Ahmet Bahçıvan için söylenecek tonla şey var. Tabi biraz propagandayı yaparken de inandırıcı olmak gerekiyor. Kara çalarak, iftira ederek propaganda yapılmaz. Bu bize yakışmaz.

Bahçıvan için de ilk dönem için söylenecek bir şey yoktu değil mi?
E tabi eğer bir adam sıfırdan geliyorsa, partisine söylersin veyahut da adamın kişisel olarak yaşamında bir şey varsa onu söyleyebilirsin. Yani geçmişinde yolsuzluk varsa.

Peki siz hem feodal bir yapıdan geliyorsunuz hem de demokratik bir mücadeleniz var. Urfa‘ya bakıldığında o zaman aşireti olmayan, aşiret mensubu olmayan veya kaba bir gücü olmayan kimsenin aday olmaması mı gerekiyor?
Hayır öyle demiyorum aslında. Dengeyi kurabilirse sorun yok. Dengeyi kuramadığı zaman sorun oluyor.

Çok bilgili, çok birikimli, çok donanımlı; ama arkasında bir gücü yok. O zaman bu muvaffak olamaz mı Urfa gibi bir yerde?
Urfa gibi bir yerde bu görevi yürütmek kolay değildir.

Yoksa tehditlere boyun mu eğer?
E tabi öyledir. Şimdi halka bir hizmeti var mı belediyenin? Direk olarak dar gelirli halka verdiği bir hizmet var mı?

Doğrusu Fakıbaba’nın dar gelirli kesimlere yönelik çok büyük projeleri yok ama belediye olarak mahallelerine ilk defa hizmet götürdü, parke taşı falan döşedi. Bu da o insanların hoşuna gitti.
Şimdi bu tabi ki hoşlarına gider. Ben de ilk defa bu siyah taşları Bağlarbaşı’na döşediğimde Bağlarbaşı uçuyordu. Niye biliyor musun? Kadir Barut demişti ki, yağmur olsam sizin üstünüze yağmam. Onlar da bana oy verdiler. Ben de onları yapınca uçtular. Yani bizim halkımız büyük yatırım, büyük istemlerde bulunmadığı için, iki şey ister; yolum olsun, kanalizasyon, suyum olsun, yada bir tane oğlumu işe al. Başka bir şey istemezler yani.

Fakıbaba bunun da ötesine geçip bu insanların içine giriyor. Temizlik işçisinin elinden süpürgeyi alıp kendisi yerleri süpürüyor, kahvede oturup insanlarla simit yiyip, çay içiyor…
Olabilir. Sıcak diyaloglardır, çok da başarılı şeylerdir. Bizim zamanımızda biz evimizden çıkıp belediyeye gidinceye kadar hangi köşede bizi vuracaklar diye düşünürdük. Yani ben belediyeden çıkıp evime gittiğim zaman şoförüme bile hangi yoldan gideceğimi söylemiyordum.

Bu çatışmalı durum hizmete de engel oldu o zaman?
Gayet tabi. İniyordum belediyeye, şu arabayı hazırlayın diyordum. Biniyordum, nereye gideceğimi söylemiyordum. Arabaya biniyordum, yanıma korumalarım da biniyordu. Diyordum filan yere gidiyoruz. Şoför o zaman öğreniyordu. Benim akrabalarım da o zaman öğreniyordu. Söylemiyordum kimseye.

Can güvenliği yoktu yani?
Tabi. Sürekli yer, yol değiştiriyorduk. Şimdi makamda oturuyorum, telefon geliyor, diyorlar ki, Haşimiye Meydanı’nda seni vurmuşlar. Günde yüz defa böyle söylenti çıkıyordu. Bakıyorsunuz çok seven dostlar geliyor. Ya dediler seni kahvede vurmuşlar. Böyle şeyler yaşadım.

Siz o zaman karşı tarafı sinirlendirecek bir duruş sergiliyor muydunuz? Mesela politik çıkışlara devam ediyor muydunuz başkanken?
Belediye başkanlığında mı? Hayır, hayır. Öyle bir şey yoktu. Olay şuydu. Benim seçimimden sonra o zamanki adıyla Apo’cular olan bugünkü PKK, Urfa‘ya girdi. Başkanlığımdan iki, üç ay sonra girdi. Yani şöyle diyebilirim. Ben aralık ayının 11-12′sinde seçildim. Aralık 77, 78′in mart veya nisanında eylemler, olaylar başladı. Olayların başlamasını da şöyle öğrendik: Şimdi MHP’liler var, solcular var. O zaman sendikalar var. PKK bu MHP’li militanlara saldırdı. Memurlar var. Adam memurdur; ama memurluk yapmıyor, militanlık yapıyor. Bu tip şeyler. O onlardan, o onlardan derken Urfakan gölüne döndü. Gün oluyordu ki, günde 2-3 kişi ölüyordu. Ölümsüz geçen bir günü hatırlamıyorum. Benim de soldan gelmiş olmam, 12 Mart döneminde Kürt hareketinden dolayı Diyarbakır Cezaevine girmiş olmam, karşı tarafın, karşı grupların benim aleyhimde propaganda yapmasına neden oldu. Ve insanlar ben seçilince bu hareketler başladı zannetti. Bütün PKK’nin yaptıklarını bana mal etmeye başladılar. Onun için de benim vurulma nedenim de bu. Halbuki benim o zamana kadar eylemler olduğu sırada ben ne PKK’yi biliyordum, ne tanıyordum, ne bana geliyorlardı, ne de gidiyorlardı. Bir sürü insan işe aldım, sonradan cezaevine girdikten sonra 12 Eylül’de baktım içinde birkaç tane PKK’li varmış. Sonra mı olmuşlar, biz alırken mi PKK’li olmuşlar onu bilmiyoruz.

Vurulma olayınız nasıl gerçekleşti?
Bu konuda bazı işaretler almıştım. Bu PKK’nin eylemlerinin karşılığında beni vurma çalışmaları yapıldığını, bir plan yapıldığını duyuyorduk.

PKK hareketini engellemeye yönelik mi yapıldı saldırı?
Yani güya onlara göre beni vururlarsa, PKK bitecek. Onu hesaplayanlar, böyle hesaplamış. Yanlış bir hesap tabi. Bunun karşılığında beni vurmayı kafalarına koymuşlar. O zamanın meşhur militanı Ferhat Tüysüz, Adana Otogarında yakalanıyor. Adana Sıkıyönetimine ifade veriyor. Soruyorlar kendisine nereye gidiyordun? Ne yapıyordun? Silahıyla yakalandığı için, ben Urfa Belediye Başkanı’nı öldürmeye gidiyordum, şekilde ifade veriyor. O ifadeyi verince, o ifadeyi buradaki Urfa‘da sıkıyönetim komutanlığına gönderiyorlar. Buradaki sıkıyönetim komutanı da beni çağırdı. Dedi böyle bir ifade onun için haberin olsun. Kendine dikkat et. Bir şeyler yap. Hatta seni korumaya falan alalım dedi. Boş ver dedim. Bir şey çıkmaz dedim. O şekilde Hürriyet Gazetesi de bunu yazmıştı. Sonra bir ay geçti aradan. Ben Ankara’daydım, geldim. Cuma günü sabahtı. Meclisi de toplayıp kararlar alacaktım. İş makinaları almak için. Sabah evden çıkarken iki kişinin silahlı saldırısına uğradık. Eşim iki yerden yaralandı. Ben hemen kalbimin oradan darbeyi aldım. 12-13 yerden bağırsağım delinmişti.

Saldırıya uğradığınızda eviniz neredeydi?
İpekyol’daydı. Ana caddenin üzerinde.

Siz karşılık verdiniz mi?
Ben de ateş ettim onlara. Birinin sırtına kurşun değdi, düştü. Ama yanındaki onu kaldırdı. Bir apartman mesafesi kadar bir yerde bir fırın vardı, bizim evin altında beyaz bir Renault, bir polis arabası olduğu büyük ihtimaldir, oradan arabaya bindirip kaçırdılar. Muktim Şelli’nin özel bir kliniği vardı. Oraya geldik, orada ameliyat oldum. Ondan sonra düzelmedim. Ertesi gün helikopterle Diyarbakır Tıp Fakültesi’ne götürüldüm. Diyarbakır Tıp Fakültesi’nde tekrar ameliyat oldum. 15-16 gün yattıktan sonra taburcu oldum ve tekrar göreve başladım. Urfa‘da çok enteresan bir şey var. Bunun nasıl planlandığına dair, Diyarbakır Cezaevi’ndeki bir itirafçı daha sonra bize anlattı.

Kimlerin vurmak istediğini söyledi mi?
Urfa’nın bir köyünde, isim sahibi bazı aileler bir araya gelmişler. Eğer biz bunu ortadan kaldırırsak, bunu öldürürsek bu olayları engelleriz. Yani PKK’yi bitiririz, Apo’cuları bitiririz, demişler. Hatta adam bana dedi ki, sen vurulup iyileşip tekrar göreve geldikten sonra üç kere daha geldik seni vurmaya. Ben içindeydim. Ama çok iyi korunuyordun, yaklaşamadık. Adana Emniyet Müdürü, o zaten öldü Cevat Yurdakul aynı gün, aynı saatte, ikimizin suikastı da öyle. Bir de Bitlis Belediye Başkanı, ona da bir tane bomba attılar. Bomba galiba arabanın altında patladı. Adam büyük bir zarar görmedi. Üçümüze aynı gün, aynı saatte. Zaten belli bir plan dahilinde olduğu da açıktı. Adana’da saat sekizi beş geçe falan emniyet müdürünü vuruyorlar. Beni Urfa‘da evimin önünde vuruyorlar ve aynı saatte. Bitlis Emniyet Müdürü’ne bomba atıyorlar. Bunun direk bir noktadan yapılan hareket olduğu açıkça ortada ve hala da katilleri bulunmadı.

Başka suikast girişiminde bulundular mı?
O zaman Cafer Kaya, Kısas’ta Alevi bir arkadaşımız namus olayından dolayı cezaevine girmişti. Kavgadan dolayı. Mersin Cezaevi’nden bana mektup yazmıştı. Mektup da dosyadadır. Birisinin aracılığıyla gönderiyor. Öyle postayla falan değil. Tanıdık biri üzerinden. Diyor seni öldürmek için MHP’li iki milletvekili 500 bin liralık bir çek bana verdiler. Ben çeki bozdurdum, yedim, harcadım. Kendine dikkat et. Kendi beni vurmadı diye, paralarını da yedi diye, bu sefer onu da öldürmeye kalkıyorlar. Ben diyor kaç kere Urfa Vilayetinin orda, heykelin orda, sen valilik makamına girerken, dış kapının önündeyken ben seni vurmaya çalıştım; fakat araya vatandaşlar girdi. Seninle merhabalaştılar, benimle senin arana o vatandaşlar girdi. Kalabalık oldu ve ben de tedirgin oldum, kaçtım. Böyle şeyler anlatıyordu. Böyle çok teşkilatlı bir şekilde beni, bizi vurmak istedikleri açıktı.

12 Eylül Darbesi’ne kadar devam etti o zaman bu saldırı girişimleri?
Evet tabi. Ondan sonra tedbirimizi aldık. Güvenlik açısından bana iki tane polis verdiler. Üç gün gelip, gittiler. Üçüncü günün sonunda, her birinin elinde bir akrep, gelip dediler ki, biz istifa edeceğiz. Polislikten istifa edeceğiz. Biz sizi koruyamayız. Uzak mesafeden ateş edildiği zaman, biz vurulacağız. Bizim çoluk, çocuğumuz var. Bizim istihbaratlarımıza göre o iki polisin dediğine göre mutlaka size ateş edecekler dedi. Onun için başkanım ya bizi sıkıyönetim komutanına söyleyin bizi buradan alsın ya da biz istifa edeceğiz dediler. Dedim siz zaten korkudan yaşayamıyorsunuz, beni nasıl koruyacaksınız. Tugay komutanına, valiyle beraber gidip konuştuk. Durum böyle böyle. Nasıl yapalım, nasıl edelim? Sonra jandarma komutanını da çağırdılar. Nasıl bir koruma sistemi oluşturalım, diye. Ben dedim ki, benim akrabalarıma ruhsatlı silah verin. Onlar beni korusun. Dost olsun, bu yabancıyla olacak bir şey değil. Dediler ki, biz senin akrabalarına böyle bir şey verirsek, herkes bunu talep eder. Bir sürü insan var böyle. Milletvekili de gelir ister, müdür de gelir ister. Biz bir şey yapamayız. Biz o zaman şöyle yapacağız. Sen istediğin kadar akrabanı al, silahlarını ver. Ama biz aramayacağız. Yani seni, yanındakini, ekibini görmeyeceğiz.

Belediyecilik hizmetleriniz nasıldı?
Yani koşullarımız öyleydi. Çok zordu; ama buna rağmen Urfa‘da birçok yol açtık. Balıklıgöl’ü temizledik, yeniden düzenledik. Eyyübiye’de yol açtık, Kamberiye’de yol açtık. 12 Eylül Caddesi’ni Kadir Barut başlatmıştı, ben açtım.

O zaman yol açmak çok büyük bir problemdi, karşınıza aileler çıkıyordu değil mi?
Çok, çok büyük bir problemdi. Her şey çıkıyordu; ama ben hiçbir sıkıntı çekmedim. Ben gidip vatandaşla oturup, konuşuyordum. Diyordum ki, belediyenin parası yok. Biz buradan geçeceğiz. Senin evin avlulu, şu avluyu bize ver. Bir kat çık. Ben bir kat diyordum o bir buçuk kat çıkıyordu. Biz de göz yumuyorduk. İşin doğrusu bu. O belediyeyi idare ediyordu, biz de onu idare ediyorduk. Bu şekilde vatandaşla bir bağ içerisine girdik. Asfalt şantiyesini kurduk. Bütün iş makinalarını getirdik. Tabi o iş makinaları çürüdü, çalışıp çalışmadıklarını bilmiyorum. Yeni makinalardı. Romanya’dan o makinaları alıp getirdik. 800 civarında işçi ve memur aldık.

Kaç çalışanınız olmuştu?
3 bin personel vardı. Hiçbirinin maaşını da aksatmadık.

O zaman Urfa‘nın nüfusu kaçtı?
Resmiyette 110 bin civarındaydı; ama gayri resmi 150 bin civarındaydı.

Köyden kente göç falan…
Devam ediyordu tabi. Mesela en çok Siverek, Karacadağ tarafından göç geliyordu. Bunun sebebi de o bölgede PKK ile çatışmalar çok yoğunlaştığı için köylüler şehre akın ediyordu, kaçıyorlardı. Hatta Eyyübiye’nin o tarafında biz onlara bir mahalle oluşturduk. Planlamasını yaptık, hazine arazisi, gecekondu; ama yollarını yaptırdık. O şekilde buraları kendilerine bedava verdik. Yapın dedik, yaptılar. Hala o mahalle öyle duruyor.

Öcalan’la o zaman görüşüyor muydunuz? Dostluğunuz nasıldı?
Öcalan’la o zaman ciddi bir görüşmemiz yoktu.

Siz başkanken o hangi konumdaydı?
O buralarda hareketin başındaymış. Ben belediye başkanıyken, Deniz Baykal da enerji bakanıydı, buraya gelmişlerdi. Belediyeye geldiler. Belediyeden sonra da partiye gittik hep beraber. Biz Deniz Baykal’la il odasındayken, Yıldız Meydanı’na yakın çok eski bir binaydı, birisi geldi, dedi ki, üç tane genç gelmiş. Seninle görüşmek istiyorlar dedi. İlçe odasında oturuyorlar dedi. İlçe odasına girdiğimde üç kişi oturuyordu. Hiçbirini tanımıyordum. Dediler ki, bizim iki tane arkadaşımız Maraş tarafından yakalandı, buraya getirildi. Devrimci arkadaş dediler. Apocu, PKK ismi falan yok. İşte buna sahip çıkılmasını istiyoruz. Mümkünse serbest bırakılsın. İsimlerini sordum. Dediler Kemal Pir, Halil Çavgun Hilvanlı. Ondan sonra öğrendim ki, gelen üç gençten birisi Apo’ymuş.

Arkadaşları adına Öcalan’mı konuşuyordu?
Yok, o hiç konuşmuyordu. Öylece oturuyordu. Hiçbir şeye karışmıyordu. Öbür iki genç konuşuyordu. Esas birisi konuşuyordu, öbürü de eksik kalan şeyleri tamamlıyordu. Dedim ki bunu serbest bırakma şansımız yok. Öyle bir gücüm yok. Ben belediye başkanıyım. Milletvekili arkadaşlar dediler. Onlara da söyleyin dedim. İsterlerse onlar da yardım etsin dedim. Celal Paydaş vardı, Allah rahmet eylesin, o oradaydı. Onu çağırdık, o da geldi. O da benim gibi elimizden geleni yaparız dedi. Ama illa bırakılacak diye bir garanti veremeyiz. Sonra ben alay komutanına, emniyet müdürlüğüne söyledim. Jandarmadaydılar. Yemek de gönderdik kendilerine.

Maraş’ta yakalanıp Urfa‘ya mı getirdiler?
Evet. Bırakmadılar. Sonra cezaevine koydular. Cezaevini delip, kaçtılar.

Urfa Cezaevine mi?
Evet. Cezaevini delip, kaçtılar. Herhalde o delme işinde dışarıdan destek aldılar. Öyle bir durumları olmuştu. Ben 12 Eylül’de içeri girdiğimde bu olay karşıma çıktı.

Yardım ettiğiniz için mi?
Yardım ettiğim ve güvenlik güçlerini PKK ve Apocularla mücadele etmelerine engel olduğum gerekçesiyle. Dediler bunlar gelip sizinle konuşmuş. Olduğu gibi anlattım. Aynı size anlattığım gibi. Dedim böyle böyle geldiler, oturup konuştuk. Yani ben onların kim olduğunu bilmiyordum. Bu isimleri verdiler. Bu isimler de doğru. Alay komutanıyla da görüştüm, yemek de gönderdim.

Öcalan ile gelen diğer iki genç kimdi?
Onlar çıktı ortaya. Biri Hayri Durmuş, birisi de Salih Kandal’mış. Yargılandığım dosyada çıktı ortaya. Birisi de Apo’ymuş. Daha sonra Apo’yla 1993′te Beka’da karşılaştık. Ateşkesin uzatılmasında. Biz altı kişilik bir heyet olarak gittik. Ben, Ahmet Türk ve Hatip Dicle…

Parti başkanıyken mi?
Parti başkanlığından ayrılır ayrılmaz. Benim yerime Ahmet seçildi. Ben başkan yardımcılığına geçtim. Ama beraber gittik. Gidip görüşme teklifi ilk benden kaynaklandı. Onun için gittim. Beka’da gördüm. Sonra Şam’da beraber yemek yedik. Hatırlıyor musun dedi, partiye gelmiştik. Dedim o zaman çok gençtin, ben seni tanımıyordum. Sohbet ettik. Yanında bir, iki tane genç vardı. Urfalıydılar, korumalardı. Bana çok saygılılar falan, ben de şaşırdım. Dedim niye bunlar bana bu kadar saygılılar? Meğerse bunlar burada tutuklanmışlar, ben de avukatlıklarını yapmışım, serbest bırakmışım, çekip gitmişler. 2001′de de Öcalan kendisi çağırdı. Kendisinin isteği üzerine Beka’ya gittim.

Ne görüştünüz orada?
Urfa’yı soruyordu. Urfa çok önemli bir şehir dedi. Urfa için şunu söylemişti. Aramızdaki konuşma, diyalog aynen şuydu:Urfa çok dilli, çok etnik yapılı, birlikte yaşam kültürüne sahip bir şehirdir. Çok önemli bir şehirdir. Bunun için oraya sahip çıkmak gerekir. Ben de dedim ki, başkanım şöyle diyebiliriz: Dünyanın bugün varmak istediği sosyal ve siyasal yaşamı, ortak yaşam kriterlerini Urfa bin yıldır yaşıyor. Çok güzel bir cümle dedi aynen öyle. Dedim Urfa‘da aşırı bir milliyetçilik olmaz.

(Kaynak: Gazeteipekyol)

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star