Ana Sayfa Röportajlar “AK PARTİ, CHP’DEN DAHA ÇOK ATATÜRK’E SAYGI GÖSTERİYOR”

“AK PARTİ, CHP’DEN DAHA ÇOK ATATÜRK’E SAYGI GÖSTERİYOR”

Ünlü gazeteci Leyla Umar, Hülya Okur'a konuştu. Röportajın çarpıcı başlıkları ise şöyle:"Ezan yüzünden tokat yedim... Kaddafi öpecek diye çok korktum... Baykal, samimi Atatürkçü değil... AKP, CHP'den daha fazla Atatürk'e saygı gösteriyor... Abdi İpekçi, kahve falında ölümünü gördü."

Giriş Tarihi: 5 Aralık 2011 Pazartesi 03:48
“AK PARTİ, CHP’DEN DAHA ÇOK ATATÜRK’E SAYGI GÖSTERİYOR”
O ki, ebediyetin muhbiri, müjdecisi, o ki iletişimin kaşifi, ilancısı, o ki kendi haberinin hem dellalı, hem seyircisi, o ki yabancıların keşşafı, o ki medyanın en sahici göstericisi…Dizinin dibinde geçirebilirdim saatlerimi…Fakat müridi olmaya hazır olduğum o kadın, hocam dememe bile müsaade etmedi…kulağına gazeteci olacağı üflenen, ruhunu gazeteciliğe teslim eden, kucağından düşürmediği sevdasını bir an olsun yere bırakmayan bu insandan öğrenecek çok şeyimiz var. Onun evinin ve kalbinin sıcaklığını bu röportaja hapsettim, size düşen bu havanın dağılmasını önlemek. Onun şefkati hepimize yeter diyor, Leyla Umar ile sizi baş başa bırakıyorum.

HÜLYA OKUR- URFAHABER



“BİZ ZENCİ BİR AİLENİN İÇİNDE, DÜNYANIN EN MUTLU YILLARINI YAŞADIK”

Atatürk’ün soy adını verdiği mutasarrıf Mithat Alam’ın torunu, Türkiye'nin ilk kadın belediye meclis üyesi Mihriban Umar’ın ve bir çok dil bilen tüccar baba İhsan Umar’ın kızı olarak dünyaya geldiniz. Dünyaya açtığınız göz, neler gördü?

İş adamı diyelim, tüccar değil. Büyükbabam annemin evlenmesine son derece sinirleniyor, haber vermeden evlenmesine. Aslında annem, büyükbabama kırılmış çünkü annemin annesi, annemi doğururken ölmüş. Annem 18 yaşına geldiğine, bir de bakıyor, babası evleniyor. Kılıç Ali’nin (Atatürk’ün en yakınındaki bir bey) kız kardeşi ile. Altemur Kılıç’ın da babası. Anneannem ölünce, ben doğmuşum, Leyla koyuyor onun için adımı. Anneme de Mihriban adını koyuyorlar. Evinde zenci bir aile varmış. Atatürk, büyükbabama diyor ki, “Bu kız doğdu şimdi, senden ricam sana öyle bir aile vereceğim ki, bende de çalışıyorlardı, beş çocuklu bu zenci aile sana hediyem olsun, altında bir kat var sen onlara bak, kadın da çocuğuna baksın” Ablam da var. Biz zenci bir ailenin içinde, dünyanın en mutlu yıllarını yaşadık. Annem İzmirli, çok güzel yemek yapardı, Fakat Samsun’a büyükbabamın işi dolayısıyla gidiyor, ve o evlenince kızıyor annem, babam komşusuymuş, büyükbabama sormadan, annemle evleniyorlar. Bi hayli küsüyorlar. Sonra büyükbabam, babamı tanıyınca hayran oluyor. çok seviyor ama o sırada araba kazasında ölüyor.

“HİÇ BİR ZAMAN PARAM OLMADI”

Selçuk Gerede ilk flörtünüz, mühendis Mehmet Ali Ekşigil ilk eşiniz, ikinci eşiniz Refik Erduran. Oğlunuz Adnan Bey kadar ilk ve tek kalan başka ilkleriniz ya da sonlarınız oldu mu?

Bir daha evlenmem. Deli olmak lazım onu söylemek için. Eğer kendi yaşımda(82), dayanılmayacak kadar akıllı, zeki, bir de paralı olursa çok memnun olurum. Çünkü ben hep parasızlarla evlendim. Paralı, sosyetik, şımarık birkaç erkek peşime düştü doğrusu ama ben katiyen kabul etmedim, ille aşık olacağım!. Nitekim, Refik’e de oldum, 5-6 sene kadar yaşadım ve evlendim. Beni herkes öyle zannederdi. Sosyetik hiç değildim. Ben kendi paramı yediğim ve kimseden almadığım için çok mutlu oldum. Kocasız para gelmez kadınlara. Ancak senin gibi benim gibi çalışarak kendini geçindiren insanlar için hayat çok zordur. Ben bu evi alıncaya kadar kaç sene yaşadım? Amerika’da çok güzel evlerde oturdum ama hepsinde ucuz evler bularak, kendi mağrifetimle oldu. Param olmadı hiçbir zaman. Olacağı da yoktu. Şimdi normal. Hasta olsam kendi paramla bakılabilirim.



“BEN HAYATIMI BABAMA ADADIM”

Anılarınızın kitabında, 1964 hem kadınlık, hem analık hem de zevcelik armağanı aldığınız bir yıl. Peki hayatınızı bir tek kendinize mi borçlusunuz?

Bana öyle bir armağan sunulmadı. Refik böyle bir armağan vermedi. Ben hayatımı babama adadım. Çünkü babam; dört dil bilen, son derece çalışkan, girdiği yerde devamlı saygınlığı olan, herkese iş bulan, herkese iyilik yapan bir babaydı. iki çocuğunu çok güzel eğitti. Bana hiç kimse bir şey öğretmedi. İki flörtüm oldu. Çok yakışıklı, dünyanın en güzel adamlarından biri olan Selçuk Gerede. Babası Amerika’da büyükelçiydi ve herkes bayılırdı, buraya geldi, o da bana bayıldı, ben de ona bayıldım. Babam beni her zaman Üsküdar Amerikan’da bırakırdı, sonra da eve gelirdi, yatılıydım yani. Bir gün babama dedim ki, “Ders çalışacağım arkadaşımla, onun için erken çıkıyorum” Babam çünkü saatlerimi söylüyor. Selçuk ile buluştum, sinemada, elele oturuyoruz( o zaman yaptığım en büyük çapkınlık ama Selçuk’un gözlerindeki güzellik, kültür, dört dil…bana neler öğretiyor), bir de baktım, babam arkamda. Üsküdar’da yatılıyım ya, gelirdi, duvardan atlatırdı, Selçuk’un omzunda, çünkü o kadar geç kalırdım. Sonunda Selçuk da öldü, ben de istemediğim bir şekilde, beğenmediğim birisiyle evlendim. Ama Refik için söyleyemem. Refik’e aşık oldum, hiç ayıp değil. O da bazı ufak tefek saydığı düşkünlüklerini affetmemi istedi. Yaşadığı bir sürü aşk olayı oldu, ben de onun için ayrıldım.

“3 YAŞINDA, “GAZETECİ OLACAĞIM” DEDİM”

Gazetecilik yıllarına geçersek, Abdi İpekçi, ‘‘Leyla'dan kattiyen gazeteci olmaz, o sadece dans edebilir!’’ demiş. Fakat çocukken size sorulduğunda, “Ben gazeteci olacağım” dermişsiniz. Sizdeki cevherin ve isteğin bu kadar geç fark edilmesi nedendi sizce?

Vallahi bilmiyorum. Babam Zonguldak’ta çalışıyordu. İşçiler kömür taşırlardı. Bir de devamlı beyaz örtünün altında birisi yatıyordu. Meğer onlar göç altında kalarak ölenlermiş. Bunlar nedir?” derdim, “Sen bakma oraya” derdi, çünkü onun üstüne annesi geliyor, bağırıyor, o zaman 3 yaşındaydım. Sonra maden ocaklarına giriyor ve ölüyorlar, dediler. İşçiler beni öyle seviyor ki. Çünkü ben evden onlara durmadan yemek kaçırıyorum. Annem bir gün yakaladı, tokadı patlattı. İşçiler bana sorduğunda, ne olacaksın? diye. Nasıl gelir insanın aklına, 3 yaşında, ‘Gazeteci olacağım” demek? Demek ki varmış bir şey. Erciş’te enkaz altında kalanlar için o kadar acı çektim ki, hastaydım o gün, çocuklara bilet hazırlamalarını söyledim, bırakmadılar. Ben çocukluğumdan beri, solcu muyum? Bilmiyorum. Solcu da değilim, solcuyum, davranışlarım solcu, sosyetik kadınlarla beraber yemek de yedim ama hiçbir zaman onlara benzemedim. Kimse, Leyla havaya girip, kendini sosyetenin rüzgarına kapıldı diyemez. Sosyete yazarı oldum ama hiçbir zaman istemedim. Fakat Abdi İpekçi o kadar ısrar etti ki, “Yapacaksan doğru yap” dedi. O sırada Milliyet’in de sahibi geldi, Ercüment Karacan. O da tutturdu ve benim adım, “Dedikodu Yazarı” oldu.



“ABDİ İPEKÇİ’NİN ÖLÜMÜNE BENİM KADAR ÜZÜLEN OLMADI”

Azize Bergin, Miliyet Gazetesine, Ercüment karacan sayesinde muhabir olarak başlamanızdan söz ederken,   “Ercüye şöyle dedim, böyle dedim” dediğinizi, bir süre sonra bu hevesten vazgeçeceğinizi sandıklarını ama yanıldıklarını söylemiş. Bu meslekte sizi yılgınlığa düşüren anlar oldu mu? Bırakıp gidemeyeceğiniz yönü ne oldu?

Ercüment’e, hayatımda bir gün “Ercü” demedim. Onu Cemile hanım söylerdi kocasına. Azize Bergin’in ismini hatırlıyorum, yüzünü hatırlamıyorum. İlk sosyete yazarı Müşerref Hekimoğlu vardı. Beni yerlerin dibine sokup çıkardı. “Kim oluyor o sosyetik kadın?” diye. Ben sosyetik değilim, Büyükada’da, annemin bir evi vardı, gittik orada kulüpte kaldık, kulüpte de Bakanlar, harika orkestralar, çocukluk arkadaşım Abdi. Hala çok severim. Ölümünde benden başka bu kadar üzülen olmadı. Karısı bile kollarımda bayıldı, onu ben götürdüm hastaneye, utansınlar. Beni yıldırmak için bazılarının yapmadıkları kalmadı. Utanırım şimdi söylemeye. Kalbimi kıracak kadar ıstırap verdiler. Bana bir tek iyiliği, o sırada çocuğum 2 yaşında ve boşanmışım ve bırakacak kimsem yok, getiriyordum gazeteye, Sami Kohen yardımcı olurdu, sütünü içerir, altını değiştirirdi. Sami ile oğlumu geçen gün bir davette tanıştırdım, “Ben az mı senin donunu değiştirdim” dedi, oğluma.

“ABDİ İPEKÇİ, “LEYLA İÇİN ÇALIŞIYORUM” DEDİ”

Zeyyat Gören, Vedii Evsal, Sami Kohen, Fethi Pirinççioğlu, Meryem Abigail, Necati Zincirkıran, Muammer Kaylan gibi ’Beyoğlu muhabirleri’ ekolünden geliyorsunuz. Bu ekolden hareketle herkesten ayrıldığınız nokta nedir?

Bana Abdi dedi ki, “Beyoğlu ile başlarsın, Hilton’a gidersin, Hilton’daki köşeye gidersin ve ben de aranıza geldim, dersin.” Müşerref Hekimoğlu’na emanet etti ama anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdi. Geldi, daha bismillah, kadın demez mi, “Bizim aramıza geldi ama biz onu kendimize layık görmedik” benzeri şeyler yazdı. Fakat bunlara rağmen ben hiç aldırmadım, hiç kimseye belli etmedim, bir arkadaşımı gördüm, gelenlerin listeleri var. Dedim ki, “Bak kimseye söyleme, birileri varsa onları bulmak istiyorum, hangi odada hangi ünlü var” “24 numaraya çık” dedi. Kapısını çaldım, kadın açtı, ne istiyorsunuz? dedi, buz gibi! Dedim ki:”Ben bugün gazeteci oldum. Acaba sizinle röportaj yapabilir miyim?” çok ünlü biriydi, ismini hatırlamıyorum. Odaya gir, dedi. Girdim, o giriş o giriş. Röportajı yaptım, arkadaşlara gözükmeden doğru bab-ı aliye. Dolmuşla hem de, para da yok. Arabalar da yollamıyorlar. Şimdi ‘dıt’ desen araba yolluyorlar bana. Şimdi 80 küsür yaşımda mutluluktan uçacağım neredeyse. Gittim, o haberi yazdım, Abdi’ye getirdim, koydum önüne. (Abdi deyince gözüm yaşarıyor çünkü ben vardım ölüm yolunda, yıkattırmayı…hepsini ben yaptım) Abdi çok memnun oldu. öyle hale geldim ki, Abdi büyük yerlere davetli olunca, “Şunu şunu şunu konuşturacaksın benim için, soracakların da bunlar” diyorum, Abdi’ye. Abdi yazmıştı bir yazısında. “Leyla için çalışıyorum” diye.



“KADINLARIN SALDIRISINA UĞRADIM”,

“MÜŞERREF HEKİMOĞLU HAYATIMIN İÇİNE TÜKÜRDܔ

Siz mesleğin ilk kadın gazetecilerindensiniz. Mesleğe ilk başladığınızda; ev, mutfak, çocuk, moda gibi konularla sınırlı tutulmaya çalışıldınız mı? bu kadın imgelerinin dışında kalmayı nasıl başardınız?

Kadınların bana saldırmalarına ne diyebilirsin? Vallahi saldırdılar. Eziyet ettiler, alay ettiler. Ben hayatımda kimseye durup dururken kötülük yapan bir kimse değilim. Bir kul da dese ki, “Leyla da şu işi yaptı” diyemez. Ben sahiden işimi severek yapan bir insanım. Gazeteci olacağım diye tutturmuşum küçüklüğümde, demek ki insanın beyninde bir şey kuruluyor. Neden acaba gazetecilerle oturup kalkıp, azar işittim. Hayatımın içine tükürdü, Müşerref Hekimoğlu, ona rağmen öldüğünde ağladım çünkü hakikaten faydası olmuş, yazı yazmış bir kadın. Ama benimle uğraşmasının nedenini anlamadım. Belki de o zaman çok gençtim, erkekler peşimde koşuyordu. O da olabilir ama benim ne günahım var?

“BENDE DE ACAYİP BİR GAZETECİLİK SEZGİSİ VAR”

Selahattin Duman,  “Bu kadında “uçan kuşun kanadından hile sezen” eşkıya sezgisi vardır..”diye yazmıştı. Röportaj için seçtiğiniz isimlerde bu duygu ile mi yola çıkarsınız yoksa gündem mi belirleyici olur?

Ne komik adam şu Selahattin Duman. Onunla eğlendiğim kadar keşke herkesle eğlensem. Bende de acayip bir gazetecilik sezgisi var, bu doğru. Bu bir hastalık. Yani ben şimdi buradan çıksam, birkaç kişiyle röportaj yapabilecek kadar bilgiye sahip değilim ama adamın kişiliği, gözlerindeki bakış, benimle konuşması veya yanındakine hareketlerinden esinlenirim. Deli dersiniz, uğraşırım. Gece kalkarım bakarım buralarda gezinenler kim diye? Öyle tuhaf taraflarım var. Sezgilerimle hareket ederim ama çok da acı çekerim.

“AK PARTİ BENİM TARZIM DEĞİL”

Hayat, Akbaba, Akis Dergileri, Londra’da BBC, Cumhuriyet, Milliyet, en son Vatan Gazetesi derken hala yorulmaz yolcu olarak röportaj yazarlığına devam ediyorsunuz. Gücünüzü nereden alıyorsunuz, sizi ve fikirlerinizi ayakta tutan ne?

Ben dediğim gibi 3 yaşında gazeteci olacağım diye bağıran bir kadın. Milliyetçiyimdir. Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde ayakta saygı duruşunda durulur ya bir dakika. Ben Atatürk’ün öldüğü günden bu yana o anda ayakta beklerim. Burada terbiyesiz insanlar yürür. Benim acayip bir şekilde memleket sevgim var. Ama hangi memleket? Benim kafama uygun insanların yönettiği memleket. Bu hükümet, AK Parti benim tarzım değil. Neden? ben din ile devlet işlerinin karıştırılmasına tamamen karşıyım. Ben bu hükümetten dinden başka bir şey dinlemedim.



“EVİME GELEN MEĞER KILIÇDAROĞLU İMİŞ” ,

”KILIÇDAROĞLU EVİME GELDİ… …SIRTIMI DÖNDÜM”

Tesadüfe bakın. Bir akşam Müjde Ar telefon etti, “Leyla birisini getireceğim sana ama kusura bakmazsan seni tanımak istiyor” dedi. Karı-koca geldiler, bir bey yanlarında, kısa boylu, efendi, burada da oturdu. Konuşuyoruz ama adam hiç konuşmuyor. Ben de baktım ki, konuşmuyor, sırtımı döndüm Müjde ile konuştum. Oğlum da geldi, bir adam misafir geliyor diye. Ama tanımıyoruz gelen kişiyi. Oğlum bana “Git konuş” şeklinde bakış atıyor ama adam öyle oturdu. Meğer şimdiki CHP Başkanı Kılıçdaroğlu imiş. Ama hiç konuşmadı. Nasıl şaşırdım. Oğlum, “Bunu nasıl yaparsın anne?” dedi, yaptım işte. İşimi severek yapıyorum. Bu dünyanın en musibet insanıyla da röportaj yaparım. İşimi seviyorum.

“ATATÜRK’ÜN HATIRINA SUSUYORUM”,

“ATATÜRK'E ÖLÜNCEYE KADAR MEKTUP YAZDIM”

Ak Partiye yakın hissetmiyorum dediniz de, Kılıçdaroğlu’nun mensubu olduğu CHP için ne düşünüyorsunuz?

Ona da kalbim tamamen kapalı. Atatürk’ün hatırına susuyorum. O kadar. Atatürk, büyükbabamın nikahını kıymış. Kılıç Ali’nin kız kardeşi büyükbabama, “Lütfen onunla evlenin” demiş. Atatürk, medeni ilk nikahını kıyıyor büyükbabamın. Ben Atatürk’e inliyorum. Anneme yalvarıyorum. Her hafta Atatürk’e mektup yazdım, ölünceye kadar: “Atam ilkokul öğrencisi Leyla Umar’ım, sizi görmek için ölüyorum” Ve hepsini kendi postamla yollarım. Tabi vermiyorlardı, eminim. Çünkü Atatürk onu göreydi, mutlaka beni çağırırdı. Onun kucağındaki hınzır, pis kız Ülkü, sınıfımdandı, Ülkü’yü uyandıramazdık yatakhanede, o kadar tembeldi, hep ağlardım; ”Atatürk’e söyleyeceğim senin nasıl tembel olduğunu” diye.

“AK PARTİ, CHP’DEN DAHA ÇOK ATATÜRK’E SAYGI GÖSTERİYOR”,

“DENİZ BAYKAL’IN SAMİMİ ATATÜRKÇÜ OLDUĞUNA İNANMIYORUM”

Peki CHP Atatürk’ün emanetine sahip çıkıyor mu?

Bana kalırsa hiç çıkılmıyor. Ne yapılır söyle bakalım, diyeceksiniz. Atatürk’e gösterilen saygıyı bulamıyorum. Ak Parti daha akıllı davranıyor. Kurnaz demeyelim de akıllı. Atatürk’e daha çok saygı gösteriyorlar. Deniz Baykal’ın samimi Atatürkçü olduğuna inanmıyorum. Benim inandığımı söylüyorum. Benim sevdiğim kişiler arasında Atatürk’ü sevenler kimler diye düşünüyorum, mesela Mehmet Barlas. Ama çok az kaldı.



“DENİZ BAYKAL’DA HİÇ Bİ RŞEY BULAMADIM”

Deniz Baykal’a, bir abla şefkatiyle ‘Bu seçim tahminlerinden sonra, eğer 28 Mart’ta da aynı sonuçları alırsan CHP’nin başında durmaya devam edecek misin?’ diye sorduğunuzu belirtmiştiniz.

Ben mi sormuşum? Çok eski. O zaman çok severdim Baykal’ı. İnanırdım. Hatta Almanya’ya gelmişti, ben de o sırada Almanya’daydım bir röportaj için. Almanlar sevindiler, alkışladılar vs. Bir Türk, hakikaten cin gibi konuşuyor da ama sonra baktım hiçbir şey bulamadım onda. Onun için onu da sildim kalbimden

“TAYYİP ERDOĞAN’A KARŞI HİÇBİR ANTİPATİM OLMADI”,

“ERDOĞAN’IN ANNESİNİN VEFATINDAN DUYDUĞU ÜZÜNTÜ ÜZERİNE MEKTUP YAZDIM”

Kendisine abla şefkatiyle yaklaştınız ama Tayyip Erdoğan’a karşı ne kadar müsamahalı olurdunuz?

Erdoğan ile hiç tanışmadım. Ben, memleketin dinciler tarafından idare edilmesinin karşısındayım. Ne Amerika’nın dincilerini beğenirim, ne İngiltere’nin. Tayyip Erdoğan’a karşı hiçbir antipatim olmadı. Çünkü bu annesini seven bir adam. Annesini sevdiğini hiç söylemeden övdü, ben de tesadüfen televizyonu açmışım, bir de bakıyorum, gözlerinden yaş akıyor ve ağlıyor bu adam. Annesine ağlıyor. O kadar hoşuma gitti ki, o sırada da karşı taraftakilerin abuk subuk şeylerine çok kızıyordum. Oturdum ona mektup yazdım. “Size o kadar büyük bir sempatim yoktu ama doğrusu çok şaşırdım ve çok mutlu oldum. Böyle insani bir davranışınızın olması beni çok etkiledi. Annenizi kaybettiğiniz için çok üzgünüm” diye yazdım. Çünkü görüyorum, titriyor adam. Ama bana cevap vermedi, belki de vermemişlerdir. Görürsem söylerim ama. Onu da söyleyeyim.



“FİDEL CASTRO BENİM İÇİN SARAYDAKİ DAVETE GİTMEDİ”

II. Jean Paul’ü Vatikan’da ziyaret ettiğinizi söylemeniz üzerine, Papa 16. Benedikt "Biz de bekleriz" demiş. Prezentasyonlarınızı güçlendiren şey, referanslarınız mı oldu?

Hayır, referans başkasının seni tanıtması değil midir? Ben kimlerle röportaj yaptıysam hepsini kendim ayarladım. Mesela akıllı davrandım da. Mesela Fidel Castro geliyor, dediler ki, yemekteyiz, hiç unutmam. Bir restorantta Mehmet Ali Birand gibi basının yıldızları var. Bana dediler ki, “Leyla sen şimdi gizli gizli gidersin Fidel Castro ile yaparsın” Mehmet Ali Birand dedi ki, “Sen benden önce röportaj yaparsın diye ödüm kopuyor” dedi. Dedim ki, “Ben tabi ki uğraşacağım ama yaparım diye bir şey olur mu? ben ona birkaç kere mektup yazdım zaten” dedim, Mehmet Ali, ölüyor üzüntüden ben onu atlatırım diye. Geldiler, Güneri Civaoğlu ile. Bir de baktım ben Fidel ile buluşuyorum, yukarıdan aşağıya bakıyorum, bunlar havaya bakıyorlar ki, ben orada mıyım diye. Ve ben orada 2,5-3 saat kaldım. Fidel için sarayda davet verdiler. Gitmedi davete, görmüyor musunuz Leyla ile ne kadar eğleniyoruz, diye. Biz orada köfte yapımına kadar birlikte bir çok şey yaptık, ondan sonra dost olduk. Amerika’ya davet etti, gittim.

“ARAPLARI ÇOK SEVERİM”,

“FEVKALADE DİNDARIM”,

“EZAN SESİNDEN RAHATSIZ OLDUM DİYE TOKAT YEDİM”

Fidel Castro’yu palamut balığına alıştırdığınızı biliyoruz. Bu tür jestler, sadece sizin mi, yoksa İslam’ın temsiline de katkı sağladı mı?

Oldu tabi. Bütün Arap ülkelerinin başkanlarıyla röportaj yaptım. Onları da çok güzel ifade ettim, met ederek yazı yazdım. Ben çünkü Arapları da çok severim. Anneannemin ülkesi Şam, orada doğdu. Ben de oraya gittim, hastalandım 3 ay yattım bütün Şamlılar, benim büyükbabamın kim olduğunu, evini hepsini biliyorlar. Geldiler, beni alıp gezdirdiler. Fevkalade dindarım. Şu şekilde dindarım; namaz kılmayı öğrenmem, Arapça da öğrenemem. Arapça öğrenecek kadar vaktim ve aklım yok. Ezan çaldığı zaman içimin cız ettiğini hissediyorum, sanki bana bir şey söylüyormuş gibi. Ezan okuduğunda heyecan duyuyorum fakat bir gün eşeklik ettim. Burada birisi benimle televizyon programı yapıyor, “Mahalleden memnun musunuz, kimler ne yapıyor, Leyla Hanım buradan memnun olmadığınızı söylediler” dediler. Dedim ki, “Memnunum ama burada öyle bir ezan okunuyor ki, saat 4:30’ta. Uyanıyorum o sesle. 6 tane hoparlör açıyorlar, uykum gidiyor, iş yapamıyorum. Yoksa ben bayılırım Kuran okunmasına. Mısır’a gittiğim zaman ilk işim, oranının Kuran’ını dinlemek. Çünkü hiçbir zaman rahatsız edici bir şey yapmıyorlar onlar. Gel de bir gün kal, sabah 6:00’da nasıl uyanıyorsun? Bunu dedim diye, şuradan bir adam geldi, bana “Orospu” diye bir tokat attı, tuttular, o şimdi birini de öldürmüş, hapiste yatıyormuş.



“KADDAFİ BENİ ÖPECEK DİYE ÇOK KORKTUM”

Peki tanışmanız 1983 yılı Turgut Özal dönemine denk gelen Kaddafi ile Vatan Gazetesinde de bir haberiniz yayınlanmıştı. Akıbetine baktığınızda hak etmediğinizi düşündüğünüzden eminim ama onun sonunu görebilmiş miydiniz?

Valla ben o adamı anlamadım. Birkaç saat konuştuk. Bir çadır kurmuş. Tuhaf bir adamdı. Karşı duvarda oturuyordu, ben şimdi bekliyorum, bunlar geldi, Özal dedi ki, “Sizden ricam kaybolmayın, her yere girersiniz, dükkanlara bakarsınız, siz beni bekleyin, biz namaz kılacağız, sonra sizi tanıştırayım, bu röportajı kaçırmayın, hiç birine verdirtmiyorum sadece size verdireceğim” dedi. Düşünün ne kadar önemli bir şey. Mehmet Ali, deli gibi dolanıyor. Özal ile çadıra girdik. Adam kanepede oturuyor, diyorum ki, “Şimdi bu adam gelse yanıma, öpse beni, napıyım ben, bağırıyım mı, çağırıyım mı?” ben bunları düşünüyorum. Deli gibi bir şey. Bir tuhaf bakıyor. Sonra geldi geldi, hiç konuşmuyor. Yanıma oturdu, eğildi kulağıma, “Eyvah öpecek” napıyım vurayım mı diye ben hala onlara hazırlanırken, dedi ki, “Tansu Çiller ne yapıyor?” bunu yazdım, manşet oldu. herhalde aralarında bir şey geçti, çünkü ben sonra Ankara’da bir davette, kocasıyla Tansu Çiller’e rastladım.”Leyla Hanımcığım ne kadar met etmişsiniz siz beni” dedi, dedim ki, “Yanlışınız var, o met etti sizi” Sonra karı-koca gittiler, kızdılar herhalde, anladı alay ettiğimi. Adam(Özer Çiller) dedi ki:” Minnettarım size, Tansu da kendisini alt edecek birisini buldu ya karşısında, ben de bunu gördüm ya, yaşayın Leyla Hanım”

Peki Kaddafi’nin sonuna üzüldünüz mü , linç edilerek öldürülmesine?

O tür Arap ülkelerinde her şeyi düşünebilirim, yapabilirler diye.

“İDİ AMİN AYRI BİR BELA BENİM İÇİN”

Dünyaya açılmanız İdi Amin röportajıyla oldu. Ona prim vermek sonradan pişmanlık duygusuna itti mi sizi?

Ben ona prim vermedim ki, babamın oğlu değil ki, seveyim. Hatırlamıyorum adam hakkında ne yazdığımı. İdi Amin ayrı bir bela benim için. Herkes İdi Amin’i istedi ama ben sesimi çıkartmadan bekledim. Ve bir çadırdaydı bunlar, kızlarıyla. Evvela bunlara gidip de, “Röportaj verin” denmiyor, ayıp oluyor, çünkü ayakkabıyı çıkarttırdılar, bazı şeyleri giydirmediler. Ben de naptım? Kızlarını buldum, kızlarıyla konuştum, tabi onlar da beni alıp çadıra götürdüler. Yani hiç kimse giremedi. Kızlar istedi, babamızla tanıştıralım diye. Benim efendice davranmam hoşlarına gitti herhalde. Çünkü yapıştılar, “Kimseye vermeyeceğim” demiş. Beni görünce, adam bir yumuşak, ayakkabılarımı çıkardık, yan yana oturduk. İnanmazsınız, ödüm kopuyor, ya adam öpmeye kalkarsa diyorum.



Yine aynı şeyi düşünüyorsunuz. Hep bir taciz korkunuz var.

Korkuyorum Arap memleketlerinde bir sürü şey oluyor.

“ERGENEKON TUTUKLULARI İÇİN HALK Bİ RŞEY YAPMIYOR”

Basın Özgürlüğü için Beyoğlu yürüyüşüne katılanlar arasındaydınız. Basının özgürlük açısından zor bir sınavdan geçtiğini biliyoruz. Ergenekon tutuklusu gazeteciler, özgürlüklerinin cezasını mı çekiyor sizce?

Geçen hafta oradaydım. O kadar acı çektim ki, arkadaşlarım vardı. Aziz Yıldırım’ın kardeşleri, kızları vardı. Aziz Yıldırım, çok aziz dostum değil ama çok iyi tanıyorum. Ama ona dayı dedikleri yeğenleri var, fevkalade insanlar ve çok acı çekiyorlar. Metris’e gittim ben. Ergenekon tutuklusu gazetecilerin durumunu ayıplıyorum, acı çekiyorum onların namına. Deseler ki, sen de gideceksin, vallahi onlarla beraber olursam gideyim. Halk da utansın. Halk da hiçbir şey yapmıyor ama. Halk ne yapabilir? Gidip de orada bağırmakla olmuyor ki. Biraz fedakarlık etmek lazım. Mesela yürüyüşler iyi bir şey, ben hepsine katıldım. O kadar acıdım ki o gün. Bir tane kız 19 yaşında, “Baba buradayım baba buradayım” diyor, o kadar kötü oldum ki, düşünün babalar, benim tanıdığım paşalardan bazıları orada. hepsi ağlıyor ben de ağlamaya başladım tabi. Hiç hoşlanmıyorum bu durumdan. Böyle şey olmamalı.

“GAZETECİLİK, HÜKÜMETİN ALEYHİNDE YAZI YAZMAKTIR”

İlhan Selçuk için düzenlenen gösterilerde gazete yöneticileriyle temasa geçip, geçmiş olsun mesajı sunmuştunuz. Bu konularda duruşunuzu en çok gazetecilik mesleğinden doğan hassasiyet mi belirliyor? Yoksa insanlık mı?

İnsani. Yani ben İlhan Selçuk ile arkadaş değildim. Yazılarını da bayılarak okumazdım ama bir gazeteci bütün hayatını buna vermiş birine çirkin bir muamele yapıldı. Halk oraya gitti, ben de gittim İlhan’ın yanında oturayım da, pasta gibi şeyler hazırladım, o kadar üzüldüm ki, İlhan’ın düşeceği bir durum muydu? Kim bunu düşünebilir? Ne yaptı adam? Hükümetin aleyhinde yazmış! Gazetecilik bu. Amerika’ya gitsinler, adamlar neler yazıyorlar. Sekreterine sulanmış diye adamı rezil ettiler. Berlusconi, Bush, Clinton….bizim memlekette kaldırılamıyor bu. halbuki bilmelisin bu işe girdiğin zaman neler başına gelebilir. Mesela zavallı Kılıçdaroğlu, biz burada otururken bir şey dese. Şimdi Allah aşkına ben ne bileyim.

Ne zaman oldu bu olay?

Geçen sene galiba. Müjde getirdi. Müjde benim sevgili arkadaşım. “Leyla çok aziz dostumuz var, senin de tanımanı istiyoruz” dedi, ben evlerine giden gelen biri zannettim. Müjde, benimle röportaj yapmam için getirmiş hınzır. Burada gelin-güvey gibi oturuyoruz.



“ABDİ İPEKÇİ SUİKASTTEN BİR GÜN ÖNCE BAKTIĞI FALDA ÖLÜMÜNÜ GÖRDܔ

Abdi İpekçi'nin kızı Nükhet İpekçi İzet:“Hepimiz ortak bir haysiyet, ortak bir hakikat ihtiyacı içindeyiz” dedi. Sizin için ortak haysiyet, ortak hakikat konusu nedir?

Niçin haysiyet konusu olsun? Bir sürü insan daha öldürüldü. Benim Abdi en yakın arkadaşımdı hayatımda, kızı da elime doğdu. Amerika’dan gelmiştim, ölmeden bir gün evvel, Abdi beni karısıyla yemeğe (Salacakta bir et lokantasına)götürdü. “Çin’den geldim, fal kartları var elimde, size fal bakayım” dedi. Derdi faldı. Bayılırdı, kahveyi ille kapatayım, siz bakın, derdi. Öyle çocuk gibi sevinci vardı. Açtı falı, dedi ki, “Evde yangın var.” Sibel de nasıl her şeyden korkar. “Hih evde yangın mı var?” titremeye başladı, gözlerinden yaşlar, telefon et, evde yangın varmış. Halası vardı evinde, ettim, baktım neşeli, al bak dedim. Bir gün evvel evde yangın çıkacağını söyleyen fal, hadi işte buyurun Abdi’nin vurulması! Gel de inanma. Abdi’nin inanmasına da inandım. Nükhet, elimde büyüdü ama bazen tuhaf şeyler de yazar.

“ABDİ İLE BİRLİKTE DANS HEVESİM DE GİTTİ”

Abdi İpekçi suikastinin olduğu gün, siz eşi Sibel İpekçi’de akşam çayında imişsiniz. O korkunç gerçekle yüzleşmesi anına tanık oldunuz. Peki bu suikastin tam ortasında kalmak, sizin hangi duygularınızı köreltti ve yönetti?

Akşam evindeydim. Beni mahvetti. Benim ülserim var. Abdi ile adada büyüdük. Yazları devamlı dans etmeye bayılırdık. Abdi’nin karısı ve Refik otururdu, hiç dans etmezdi. Bunlar seyreder, biz Abdi ile çok güzel dans ederdik, o gitti , benim dans hevesim de gitti.

“BABAMDAN VE ABDİ’DEN SONRA HRANT’A AĞLADIM”

Dink duruşmalarına da katıldınız. Dink’in açıklamalarının, dünya görüşünün ya da onun hedef gösterilmesinin ardındaki tüm ayrıntıların hepsinin savunucusu musunuz?

Ben Dink’i çok iyi tanıdım. Ne büyük şansmış onu tanımak, onu da biliyorum. Hayatımda babamdan ve Abdi’den sonra en çok ağladığım insan o oldu. Çok büyük ayıp ettiler, arkasından abuk subuk konuşuldu. Olamazdı böyle bir insan. Düşünün o çocuk yuvasında büyüyen, kimsesiz bir çocuğun ne kadar memleketini sevdiğini. Bir gece evvel beraberdik. O kadar başka bir insandı ki, Onun aleyhinde bir laf edenlerden nefret ediyorum.

“TÜRKİYE’Yİ İYİ BİR HALKI OLAN BİR ÜLKE OLARAK GÖRÜYORUM”

Yaptığınız röportajlarda ortalama nasıl bir Türkiye algısı vardı?Siz en çok Türk milletinin hangi özelliğini ortaya çıkma gayreti gösterdiniz, Türkiye’nin belirleyici kimliklerinin hangisinin üzerinde durdunuz, mesela Atatürk’ün mü?

Türkiye’yi iyi bir halkı olan bir ülke olarak görüyorum. İyi derken, hakikaten iyi. Ben memleketim diye demiyorum ama Türkiye’nin insanları, çok iyi insanlar, gidiyorum, öbür ülkelere bakıyorum, böyle bir yakınlık görmüyorum. Benim şahsıma yaptıkları değil, insanlara gösterdiklerini kastediyorum. Buradan izliyorum. Sokağımda bile görüyorum. Yabancı bebekleri görürsem gidip seviyorum, anasını babasını da davet ediyorum, onlar da hiç bir şey bilmiyorlar, köfte yesinler, şu bu. Röportaj yaptığım insanlar arasında o kadar muhtelif şeyler var ki, mesela aptal bir adam, Türkiye’yi met etmeye başlıyor, anlıyorsun ki, hiç bir şey bilmiyor. Anlatıyor bir şeyler. Benden evvel bir şeyleri okuyup öğrenenleri de takdir ediyorum, hatta burada kitaplarım varsa vermeye başladım. Hiç olmazsa öğrensinler diye.



“BEN KÜRT DEĞİLİM AMA KÜRT OLABİLİRDİM”

Peki Türk halkının ikiye bölünmesine ne diyorsunuz? Türk-Kürt ayrımına?

Çok kızıyorum, ayıplıyorum. Bundan 25-30 sene evvel, çok sevdiğim bir kadın arkadaşımın evindeydik. Garsonu vardı, zengin bir kadın. Havuz kenarında oturuyoruz, garson bir yere bir şey döktü. Kadın, adama bağırmaya başladı: ”Aptal Kürt” diye. Ben çıldırıyordum. Adam ağlamaklı oldu, gitti öbür tarafa, O hanıma dedim ki, “Sen nasıl yaparsın, ne demek Kürt?” “Sen zaten benim kafamda değilsin” dedi, o gün bugündür biz görüşmüyoruz. Geçen gün kızı geldi, çok da akıllı bir kız. Dedi ki; “O gün bende vardım Leyla teyze, o kadar üzüldüm. Ama maalesef aynı kafada, hizmetkârlarını azarlıyor, Kürt mürt almıyor” dedi.  Çok yakın dostlarım Kürt. Ömrümde böyle ayırmak kadar ağrıma giden bir şey olamaz. Ben Kürt değilim ama Kürt olabilirdim. Bunlar kavga da edecekler, öyle görünüyor. Ben şurada sevdiklerimi göreyim, gazeteye gitmek eğlence oldu artık benim için, alay ediyorum, bir şey yazamıyorum, istediğim bir şeyi yazamıyorum, zaten istediğim de kalmadı, ne yazacağım?Hakikaten sen şimdi doğru söyle ben ne yazacağım? Ne yazsam memnun olursun?

Ben, dış ilişkiler konusundaki öngörülerinizi bilmek isterim.

Çünkü ben niye Türkiye’yi batırıp çıkartayım Allah aşkına? Zaten neyi çıkartayım?

“SEMRA ÖZAL’I SONRADAN SEVDİM”

Peki ‘Geride Yazılar Kaldı’ adlı kitabınız, oldukça ses getirmişti. Semra Özal’ın Özal’ın köşkte bir kahvaltı masasını dağıtması konusu Korkut Özal’ı davacı olmaya götürdü. Sizin için meslek sırrı nedir? gazeteci sohbetlerinin gizliliği konusunda nasıl bir bilinç taşımalıdır?

Evvela Semra Hanımdan hiç hoşlanmamıştım. Şıngır mıngır şeylerle geziyor, etrafında bir sürü yalakalık edenlerle falan. Fakat Semra Hanımın çok iyi bir kadın olduğunu Turgut Beyin bir daveti sırasında anladım, onu çok sevdim. Her davette ayrı masalarda olsak da yanında oturdum, o kadar sevdim. Meslek sırrı konusunda ise, biri bana derse ki, asla yazma, yemin ediyorum, bir gün düşünüp de yanlış bir şey yazmadım. Bana saygı duymuş söylemiş.

“KEŞKE FLÖRT EDEBİLSEM”

Bu kitapta yerli ve yabancı şöhretlerle görüşmelerinizin perde arkasını nakletmediğiniz, büyük aşkınızla anılarınızı sulandırdığınız, özel kalması gereken hususlar konusunda yersiz yüklemelerde bulunduğunuz eleştirilmişti.

Ben oturup aşkımı nerede yazdım Allah aşkına? Yok, ben deli miyim? Ben ne Refik için, beraber olduğum, evleneceğimi zannettiğim ilişkilerim oldu, fakat hiç kimseye arkasından veya yanında hiçbir yerde söylemedim. En yakın arkadaşlarım sınıf arkadaşlarım, iki tane. Gece açarım telefonu, anlatırım, şu şu işler var, üzüntüm var, derim, onlar da bana şunu yap, derler. Çocuk gibi hala okuldaki halimizi yaşıyoruz. Keşke flört edebilsem, keşke doğru dürüst bir adam çıksa yaşımda, kafa yapısı uygun bir adam. Mesela Refik ile hiçbir alakam yoktu, tipim de değildi, genç kızlığımdan beri beni arardı, Amerikan Kolejinden, Üsküdar Kolejini. Evvela hiç sevmedim fakat sonra aşık oldum. Çünkü öyle güzel şeyler yazdı ki bana. Ben de aptal romantiklerden olduğum için onları okudum, ağladım, okudum, ağladım…Kitapta bazı şeylerini yazdım.

Yazmışsınız ondan bahsediyorum.

Fena mı yaptım yani?

“FİDEL VE GORBAÇOV İLE RÖPORTAJ YAPTIĞIMA DEĞDİ”

Daha çok mesleki anılarınıza yer verseydiniz diye eleştirilmişsiniz

Aptallar. Mesleki anılarım….Fidel ile iyi oldu, hala Fidel yazılıyor. Fidel değdi. Gorbaçov ile aşk yaşamadım ama ona da değdi. Bilmem kimle tamam ama her şeyi de onların arzusuna göre mi yazayım?

“HAYATTA KENDİMLE ÖVÜNMEM”

Eski gazeteci Sara Korle’ye şimdiki gazetecileri nasıl bulduğu sorulunca, hatıralarınızı yazdığınız için size kızdığından, “Onu bunu gördüm, Castro’ya balık götürdüm” şeklinde böbürlenmelerin kendisinin gazetecilik anlayışına uymadığını söz etmiş. Övünmeyi, öykünmeye tercih ederdiniz sanırım?

Sara mı demiş bunu? Buna rağmen çok sevdiğim bir kadın, çünkü biliyor beni, gayet iyi tanır. Sende –aman onları tanıyorum da, gibi bir intiba uyandırdım mı? alakası yok. Her gördüğünde benimle iftihar ettiğini söyleyen bir kadın, o kadar da sevdiğim bir kadın. Sevdiğim için pişman değilim, keşke söylemeseydi, şimdi görsem bir şey söylemem, yalan çünkü. Hayatta övünmem kendimle. Ben kendimi şöyle biliyorum, insanları maalesef çok seven, hatta sevilmeyecekleri seven bir insan olduğum için, onları devamlı affettiğim halde mesela Sara’yı görsem, soğuk davranmam, giderim, derim ki, “Saracığım böyle bir şey okudum, ne dersin, dedin mi bunu hakikaten?” o derse ki, “evet söyledim” lütfen nedenlerini söyle, derim. Kızmam yani. çünkü ben 82 yaşındayım, o bana bunu yaptı, şunu dedi diye uğraşayım, ben mahalle kadını değilim.

“ÖLÜMÜMDEN SONRA YAKALARA TAKILAN RESMİM RUJLU OLSUN”

Peki şimdiki gazetecileri nasıl görüyorsunuz? Devamınız var mı?

Yahu devamım diyorsun, kendimin bulunmaz bir nimet olduğunu, benim arkamdan inşallah onlar da bana benzesin, diyecek kadar aptal bir kadın mıyım? Ben bilhassa yalvarıyorum ki, mesela Zafer Mutlu’ya: “Ölümden sonra yakalara takılan resmimde ne olur rujumu kırmızı yapmayı unutma” derim. Ben alay ediyorum, napıyım? Hepimiz öleceğiz, ölüyorum korkudan da, yalnız ölürüm diye daha da korkuyorum, oğlum da tımarhanelik olacak zavallı, benim burada yalnız yaşamamdan, bir kadın tuttu, bana baksın diye. Oğlum Kanada’da. Oğlum ve torunum üstüne yemin ediyorum, “Bir tek kişiye bilerek kötülük yapmadım” Kötülük yapacaklardan kendimi korudum ama sevdiklerimin hiç birinden de fayda görmedim ama sevgi gördüm.  Sevdiklerim beni seviyor, Allah’a şükrediyorum.

“REFİK’İN ESKİ EŞİNİN CENAZESİNE GİTMEM AYIPMIŞ GİBİ BAKTILAR”

Refik Erduran, hayatına giren kadınları yazmış“İblisler, Azizler, Kadınlar”

Hiç bilmiyorum, ne yazarsa yazsın. Söyleyeyim tekrar, 22 yıl az zaman değil . Refik gibi zekası, kişiliği enteresan bir adam çok az gördüm. Hakikaten her kadının ruhuna hitap eden yazılar yazar. Yastığının altına koyar. Eminim yalnız bana yazdığını zannettiğim zamanlarda başkalarına da yapıyordu. Onu öğrendim sonunda, ona üzüldüm ve ayrıldım. Refik’in eski eşi öldü, ben cenazesine gittim. Herkesten çok bana baktılar. Sanki gitmek ayıpmış gibi. Ama onun çocuğu ki benim çocuğumdan hiç ayırmadım, o da beni annesi kadar sever, onun çocuğu hatırına da gittim.

Burhan Felek Basın Hizmet Ödülünün sahibi olmuştunuz. Hizmette bulunduğunuz sektör sizin hakkınızı tam manasıyla ödüyor mu?

Bana para mı ödemesi lazım, varsa gideyim ödeteyim. Bu hizmetlerin karşılığı nedir Allah aşkına? Bana napacaklar? Para verecek değiller. Arada böyle ödül verecekler, o ödülü de aldım. Hatta geçen hafta bir ödül kağıdı geldi, telefon ettim, kusura bakmayın o gün işim var dedim, başkası ödül alacak, siz de arkadaşısınız diye çağırıyoruz, dediler. O zaman çok rahatladım ama yine de gitmedim.

“ECEVİT HAYATIMDA EN SEVDİĞİM POLİTİKACI.”

Ecevit’in makamında yaptığınız ziyaret sonrası, sizi yolcu ederken paltonuzu tutmaya kalkarak yaptığı jest, kendi paltosunu giydirip göndermesi üzerine, espriye dönüşmüştü. Kişilerin toplumsal büyüklükleri, kişileştirildikleri zaman kayıp mı oluyordu?

Ecevit hayatımda en sevdiğim politikacı. Olağan üstü bir insandı. Onu da Refik’e borçluyum. Onun sınıf arkadaşıydı. Ama hakikaten müthiş bir adamdı. Son röportajımız, Ankara’ya gidiyorum, bana telefon etti:”Leyla dedi, Allah aşkına sana ihtiyacım var, ne olur gel benimle röportaj yap” düşün, koskoca Ecevit, bana yalvaracak. Ama arkadaşım ne yapayım? Evine giderdim, kanepede horul horul uyurdu. Ona gidemedim. Bende bazı kasetler var. Ölmeden önce onları oğluma vereceğim, oğlum da dursun, o verir vermez. Mesela Ecevit ile bir röportajda dedim ki, ”Senin açlıktan ölmüş bir halin var” “Ne diyorsun, Rahşan duymasın, çok güzel yemek yapıyor” “Bana bak, sen beni Rahşan’ın çok güzel yemek yaptığına inanacak kadar aptal mı zannettin?” bir çöp vermezdi yemek için Rahşan, Ecevit’e. Bak yok oldu kadın.

“İYİ BİR GAZETECİ DEĞİLİM.”

Leyla Umar, hayattan ne umardı, umduklarını buldu mu?

3 yaşında bar bar, gazeteci olacağımı söylediğime göre onu buldum. İşte o da benim bütün hayatım oldu. akla gelir mi? demek ki öyle bir şeyler oluyor insanın içinde. Ve hiç pişman değilim gazeteci olduğum için. İyi bir gazeteci değilim. Daha ne iyi şeyler yapabilirdim.

“SOKAK RÖPORTAJLARI YAPAMADIĞIM İÇİN PİŞMANIM”

Öyle mi ne gibi?

Mesela daha çok röportaj yapabilirdim, daha önemli kişilerle de. Bir de sokaktaki kişilerle daha çok yapabilirdim. İçimdeki ukde, sokak röportajları oldu. Benim yaptığım en iyi şeyi Türkan Saylan’ın sayesinde tanıdığım çocuklardan birine yardım ettim, o kadar ızdırap çektim ki, sokakta büyüyor, gömleği yok, çırçıplak üstü.



hulyaokur/urfahaber

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık