Ana Sayfa Röportajlar "BU MECLİS, ANAYASA YAPAMAZ"

"BU MECLİS, ANAYASA YAPAMAZ"

Anayasa Hukukçusu İbrahim Kaboğlu, Hülya Okur'a konuştu: Röportajdan bazı çarpıcı başlıklar ise şöyle:" AKP, baş örtüsü konusunda ikircikli davranıyor...Atatürk olmasa 30'lara da vuracaklar...CHP seçenek olsaydı, AKP daha dikkatli davranırdı...Yeni anayasa en ciddi sorun, fren ve denge mekanizmaları...Atatürk Milliyetçiliği anayasadan çıkartılmalı...Van depremi ayrışma noktalarını açığa çıkardı.

Giriş Tarihi: 9 Kasım 2011 Çarşamba 00:43

HÜLYA OKUR- URFAHABER


“Bir insanda bir tek asabe(sinir) olmaması onu ne kadar özel kılar bilmiyorum ama ipek yolu gibi bir Arif, Çin Seddi gibi insan hakları savunucusu olunca, dünyada tek kalacağı muhakkaktır. Yay’ın iki ucundan geçen doğru bir çizgi gibi hayatı. Bir ucunda mesleği olduğu için değil, karakteristik özelliği sayıldığı için hakkıyla yaptığı işi, diğer ucunda ayaklarının basabildiği, başka yere gidemediği tek yer; memleketi. Onun için onun sevmenin ötesine geçtim ben. Anladım ve alkışladım…O yüzden şimdi sıra sizde…İbrahim Kaboğlu sizlerle…”



“ARADAN GEÇEN 40 YILA RAĞMEN, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ TEMELİNDEKİ ÖZ AYNI”

Artvinlisiniz, 1950 doğumlusunuz. Hayatınızı Münevver Hanımla birleştirmeden daha önce dünyaya neresinden bakıyorsunuz?

Artvinli olmak ve şu anda İstanbul’da bu söyleşiyi yapmak, iki açıdan yoğun bir bobinin geriye sarılmasını gerekli kılıyor. Bir zaman bakımından, iki mekan bakımından. Zaman bakımından uzunca bir zaman dilimi. Çünkü Artvin’den ayrılalı 45 yıl oldu. Gerçi sürekli gidip geliyorum, annemi düzenli olarak ziyaret etmeye çalışıyorum bir de mekan olayı var tabii, Artvin’den sonra okunulan okullar, görev yapılan farklı kentler, ülkeler dikkate alındığı zaman doğrusu, özel bir değerlendirme yapmam zorlaşıyor. Gençliğin verdiği bir hareketlilikle idealist bakış açılarının ötesinde, yaşananlar; sıkıntılarıyla, umutlarıyla doluydu. Dün Ankara Hukuk Fakültesindeydim, mezun olduğum fakülte. 86. Yıl dönümünü kutlamak amacıyla yapılan “Nasıl bir Anayasa?” panelinde konuşmacıydım. Orada hayatta olan hocalarımızdan söz alanlar oldu ve öğrencilerin yoğun sorularıyla karşılaştık, dedim ki:” 40 yıl önce burada biz öğrenci iken 12 Mart sonrası, 71 döneminde, sıkı yönetim ortamında, Anayasa hocalarımız göz altına alınırdı ve o fakülteye döndüğü zaman, biz coşkuyla karşılardık” uçaktan iner inmez, adliyeye gittim ve meslektaşımız Büşra Ersanlı’yı ziyaret ettim, aradan 40 yıl geçmiş fakat düşünce özgürlüğü temelinde Türkiye’de öz aynı devam ediyor, bu bunu gösteriyor. Gençlere yönelik olarak “40 yıl sonrasını düşünün, gelecek anayasa sizin için olacak(yapılabilirse), bugün yaşadığımız sorunları yaşamamak için birbirinize daha geniş açıdan bakın ve farklı düşüncelere saygı duyun, ancak farklı düşüncelerin yan yana gelmesiyle Türkiye gelişebilir ve bu kısır döngüden çıkabiliriz” diye fakültenin eski bir öğrencisi olarak tavsiyelerde bulundum. Türkiye’nin gündemi o kadar hızlı geçiyor ki, o zaman bu gündemde, kendinizi düşünmekten daha başka şeyler düşünüyorsunuz. Falan tarihte ben ne düşünüyordum diye düşünmek çok, Türkiye nereden geliyor, nereye gidiyor? diyorsunuz. Şunu hatırlıyorum, 12 Mart muhtırası verildiği günün akşamı, anayasa hukuku 1.sınıf öğrencisi olarak, not defterime bir takım yazılar düşmüştüm. O zaman insan kendini ülke endeksli düşünceye yönlendiriyor.

“TÜRKAN SAYLAN’IN DİNİNİ LAİK KESİM DE SORGULADI”

Hep ülkesi adına düşünmüş bir gençlikti yani…Akademik kariyerinizin yanında sizi besleyen sivil toplum örgütleri de oldu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkan Yardımcısıydınız ama bu göreviniz sürerken, belki de en zorlandığınız an, Türkan Saylan’ın annesinin Hıristiyan olmadığını ispatlayan belgeyi bir tv programında yanınızda getirdiğiniz halde ifşa edemediğiniz andı. Bunun gibi kendinizi ait hissettiğiniz yapılanmalar oldu mu? Bu dernek ve kuruluşlar sizi nereden nereye götürdü?

Öncelikle bu değindiğiniz konunun Türkiye’nin aslında, çözümde zorlandığımız ve bizatihi bizlerin zorlaştırdığı bir konu bu. Bunun verdiği acı gerçekten önemliydi. Çünkü bir kişi düşünün ölüm döşeğinde, laik Türkiye cumhuriyetinde, o kişinin annesinin kökeninin Müslüman olmayışı çok farklı çevrelerce sorgulanıyor. Ama dikkat edin bu sorgulayan çevreler,  mütedeyyin çevrelerle sınırlı olsaydı, o zaman; “Dinde her zaman fanatikler bulunabilir” denilerek, odağa oturabilirdi fakat bunu sorgulayan çevreler, aynı zamanda kendilerini laik olarak lanse eden çevreler. Demek ki bu bir, ulusal yara. Türkiye’de her ne kadar laik-anti laik çatışması olsa da bazı konularda her iki taraf İrrasyonalizm dediğimiz alanda buluşabiliyor. Bir kişinin cibilliyetinin sorgulanmasının ötesinde bir şey bu. Bu son derece önemli. Aidiyet açısından, beyin aktiviteleri açısından baktığımız zaman çağdaş yaşamda bulunduğum faaliyetler ve diğerlerini dikkate aldığım zaman benim yoğun faaliyette bulunduğum etkinlikler, insan hakları alanında oldu.

“AVRUPA KONSEYİ YERİNE ARTVİN’İ TERCİH ETTİM”

İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı idiniz

Evet. Ve İstanbul Avrupa İnsan Hakları Merkezi Başkanlığı. Türkiye barolar birliği insan hakları, araştırma ve uygulama merkezi kurucu başkanlığı gibi…bu açıdan mesaimin çoğunun bunlara harcadığım söylenebilir. Ve mesleki kuruluşlar da var. Ulusal ve uluslar arası alanda. Çağdaş Yaşamı Destekleme derneğinin burs verdiği kamuoyu tarafından biliniyor fakat eğitim hakkına sağladığı katkı yanında örneğin insan hakları konusundaki çalışmalarından pek söz edilmez. Türkan Saylan ile sabahın köründe Erzurumlara, Adanalara gidip, polislere insan hakları derslerini vermemiz ya da kahvehanelerde insan hakları projesini geliştirmemiz, uygulamamız gibi.  Etkinlikte bulunduğum, bizzat yöneticisi olduğum, yürütmesinde yer aldığım veya üyesi olduğum kuruluşlar arasında biri var ki mesela Borçka’nın İçkale vadisinin derneğine geçtiğimiz yaz üye oldum ve orada inşa edilecek olan heslere karşı da halkı duyarlı kılma çabasına katkıda bulunmayı amaçladım çünkü nasıl çadağ yaşamda özellikle doğudan gelen bir öğrencinin eğitim hakkı söz konusuysa, burada da o yörede yaşayan insanların sulh hakkı söz konusu yani, yaşam ortamlarının korunması söz konusu. Sadece insanların değil, yaşayan bütün canlıların yaşam ortamının korunması söz konusu. Ben geçtiğimiz yaz yurtdışı seyahatlerimin bir kısmını iptal ettim. Örneğin Almanya’daki Anayasa Hukukçularının Avrupa konseyinin yerine Artvin’i tercih ettim. Belki Türkiye’nin Anayasa arayışı hedef olarak var ama esasen insanların yaşam hakkı, çevrenin korunması, hak ve özgürlükler alanının iç içe geçmesi durumu var. İnsan haklarına bütüncü bakış açısı, özellikle uluslar arası etkinliklerin bilgi düzeyinde sağlamış olabilir ama bu kadar insan hakları ihlallerini derinden hissedebilmek, oradaki bir toplantıya hatta protestoya gidebilecek kadar bu konuda duyarlılık göstermek, belki de o bölgenin çocuğu olmakla doğrudan ilişki kurulabilir.



“AKP’YE OY VERMEDİĞİM BİLİNİR”

İnsan hakları konusu en hassas noktamız. Ama sizi insan olarak tanımlarken,  Ahmet Hakan şunu demiş: “Sosyal demokrat ama klasik CHP çizgisinde değil. Ödünsüz bir insan hakları savunucusu. 367 konusunda Erdoğan’ın önünü kesmek niyeti taşımıyor.” Gerçekten CHP çizgisinden bağımsız, hükümete çeşitli açılardan ket vurmayan, ortada duran bir hukukçu olarak tanımlanabilir misiniz?

26 Şubat 2003’de, AKP'nin ilk ayları, henüz Abdullah Gül hükümeti vardı, Ertuğrul Yalçınbayır da İnsan Haklarından Sorumlu Başbakan Yardımcısıydı. Bu tarih neden önemli? Çünkü insan hakları danışma kurulu ilk toplantısını o zaman yaptı ve 26 Şubat günü yaptığımız toplantıda, 64 üyenin oylarıyla bir başkan, iki başkan yardımcısı ve bir de raportör seçildi. Biz hemen ilk aldığımız karar konuşmasını şöyle yaptım: “ 2003 ve 2004 yılı Türkiye için çok önemli, Avrupa Birliği süreci, müzakere süreci açılacak mı, açılmayacak mı, Kopenhak kriterlerine kadar karşılandı, uyum yasa paketlerine kadar gündemde…bizim insanları çalışmamız da önem kazanıyor, o bakımdan bizim çalışmalarımıza iktidar mücadelesini karıştırmayalım” dedim. O sırada Türkiye ABD’ye, Irak için topraklarını açsın mı açmasın mı? tartışılıyordu, ilk kararımız açmasın yönündeydi. Hemen bunu Ertuğrul Yalçınbayır’a gönderdim. Basına verildi, iki sonra meclis iki oy farkla ‘Hayır’ dedi. Biz de: “Herhalde danışma kurulu olarak, bizim de bir katkımız olmuştur” dedik. Ben üniversitenin davetlisi olarak, oradan Paris’e gidecektim ve 2 hafta sonra Ankara’da Ertuğrul Bey ile buluşacaktık ve insan hakları dosyalarını açıp, çalışmaya başlayacaktık. Böyle bir heyecanla işe başladık. Ben işe başlarken, konumum belliydi, AKP’ye oy vermeyen bir kişi olduğum biliniyordu, sözlerimi de esirgemeden bunu yapıyordum. 21 Haziran 2001’de Fazilet partisinin kapatma kararının açıklayacağı gün, CNN Türk, programa katılmam konusunda ısrarcı davrandı, gittim, Abdullah Gül, partinin mağduru olma potansiyeli taşıyor, beni de uzman olarak çağırdılar. Mehmet Ali Birand, sözü bana verdi, ben Anayasa Mahkemesi kararını yadırgadığımı beyan ettim, açıkça.

“EŞİM İNSAN HAKLARI DANIŞMA KURULUNDAN İSTİFAMI İSTEDİ”

Siz AK Partinin kapatılmasına da aynı tepkiyi göstermiştiniz

Evet, aynı tepki. Yadırgadığımı beyan ettim. Ama o kadar programım o kadar sıkışıktı  ki, programdan ayrıldım. Ben İnsan Hakları danışma kuruluna aday gösterildiğim zaman, kendimle muhakeme yaptım. Arkadaşlara dedim ki: ”Bizim merkezimizde insan hakları var ve AKP’nin, insanları hakları alanında attığı her adımı destekleyeceğiz ve biz de önerilerde bulunacağız.”bu şekilde coşkuyla yola çıkmıştık.  Ben 2 hafta sonra gelip, Ankara’ya varıncaya kadar hükümet değişikliği olmuştu ve  Yalçınbayır, devrenin dışında kalmıştı. Sonra Yalçınbayır’ın yerine Gül geldi. Dış işleri bakanı oldu. onu ziyaretle işe başladık, ilk açılış konuşmasını yaptı, komisyonları oluşturduk, fakat tavırlar, politize olmaya başladı. Haliyle ben, hiçbir zaman buradaki görevimi aksatmaksızın, pazartesi akşamı geliyordum, Salı günü mutlaka dersine geliyordum, Çarşamba günü gittiğim oluyordu. Bir gece yorgun argın çok tatsız bir şekilde eve gelince, Münevver Hanım tepki gösterdi: ”Niye hala duruyorsun, bunlar seni çalıştırmazlar, istifa et” dedi. Dedim ki: “Belki de onu istiyorlar ama insan hakları çalışması kızıldığı zaman bırakılacak yer değil, ben gidebildiğim yere kadar gideceğim” dedim. Ama hakikaten çok dikenli oldu o yol.

“OY VERDİĞİM PARTİNİN YANINDA YER ALAMADIM”

Görevlerinizi yerine getirmenizde engeller karşınıza çıktı.

Çok ciddi ve etik açıdan sorunlu olan engeller çıktı. AKP’li olmak ya da onun karşısında olmak, tıpkı bir bilim adamı olarak anayasada, hangi doğruları görüyorsam, benim tutmadığım bir siyasal akıma karşı cephe almamam gerektiği gibi oy verdiğim bir partinin de yanında yer almamalıyım. Eğer yer alırsam bilinçli olarak, o zaman bilim adamlığımın, uzmanlığımın bir anlamı kalmaz. Yanlışlara düşmüyor muyuz? Her gün yapıyoruz ama önemli olan bilinçli olarak yapmamak. Hele hele bir alanda uzman olmanın ötesinde siz insan haklarını savunma idealini öne çıkartmışsanız, o zaman böyle bir yanlılığa kapılma hakkınız hiç yok.



“BAŞ ÖRTÜSÜNE EVET DİYECEĞİNİZ ZAMAN, SONRASI İÇİN KAYIT KONMALI”

Ak Partinin kapatılmasında bir ifadeniz vardı: “Kötü bir gerekçeyle partiyi kapatıp cezalandırmaktansa, çok iyi bir gerekçeyle kapatmayıp yol haritası çizmek daha iyidir."  Bugün bu haritada gördüğünüz kapalı yollar neler?

Kapalı yoldan çok soru işaretleri önem taşıyor. Ve bu soru işaretlerini hem benim gözlemlerimle hem de yurt dışında bana yöneltilen sorularda kendini gösteriyor. Mesela 2008 Anayasa düzenlemesi -baş örtüsü ile ilgili- şunu söylemiştim: “Üniversitede baş örtüsüne, ‘Evet’. Fakat üniversitede baş örtüsü için anayasal düzenleme yapmaya gerek yok ancak siz anayasa düzenleme yapma gereği duyuyorsanız, o zaman şunu da koymalısınız. Üniversitede baş örtüsüne evet diyeceğiniz zaman, sonrasında ne olacağına dair kayıt koymanız gerekir. Yoksa bir genç kıza üniversiteye buyurun dedikten, doktorasını, yüksek lisansını vs yaptırdıktan sonra asistanlığa alıyorum, baş örtüsünü çıkartın deme hakkım olamaz. Siz eğer, üniversitede baş örtüsünü istiyorsanız, o zaman kamu göreviyle ilgili bir kayıt koymanız gerekir. Koymadığınız zaman bugünkünden daha büyük kargaşalar ortaya çıkacak” diye görüşümü ortaya koyuyordum hatta bir akşam Bekir Bozdağ ile televizyon programında bile tartıştık. “Gerek yok” dediler. Hayır gerek var. Ben “Demokratik bir ülkede demokratik saydamlık ilkesi gereği, şu andaki yöneticilerimin Türkiye toplumunun geleceğini nasıl görüyorlar, nereye gitmek istiyorlar, bu konudaki niyetlerini bilme hakkım var” diyordum. Yapmadılar bunu, Anayasa Mahkemesi iptal etti.

“AKP, BAŞ ÖRTÜSÜ KONUSUNDA İKİRCİKLİ TAVIR SERGİLİYOR”

Aradan bir iki yıl geçti. Adana’da bir veli, ilkokula baş örtüsüyle göndermek istedi. Sonra kamu görevlerinde baş örtüsü ne olacak” dendi.  Önceki Milli Eğitim Bakanı, şimdi AKP Genel Başkan yardımcısı, “10 yıl sonra ne olacağına millet karar verir” dedi.  Şimdi açıkçası, bu bana şunu çağrıştırdı. Avrupalı liderler, kamuoylarını kompanse etmek için sergiledikleri tutum gibi ama Türkiye’nin Avrupa üyeliği kesin değil ki, popülist ve manipülatör bir yanıt veriyorlar. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı düzeyinde bulunan bir kişi, bir Başbakan yardımcısı ya da bir Başbakan söyleyebilmeli: “10 yıl sonra bir ikokul öğrencisi, ilkokula baş örtüyle gidebilecek mi, gitmeyecek mi?” Bu bizim çağdaş toplumda, özgürlük bakış açımızın bir kriteridir. Bu konulardaki AKP'nin ikircikli tavırları, özellikle bütün dünyaya yön verme cesaretini ve yetkisini özellikle Orta Doğu mekanında gören bir partinin liderinin veya liderlerinin ilkokula baş örtülü gidilip gidilmeyeceği konusunda açıklama yapmak bir kenara, açıklama yapanları da, geri planda durun, biçimindeki tavırları, beni insan hakları savunucusu olarak düşündürtmüyor değil.

“ÇOK YÖNLÜ ELEŞTİRİLER ALIYORUM”

Ben size soracaktım zaten… Türkiye’de reformların Avrupa’nın isteği ile gerçekleştirildiğini savunuyordunuz. Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki erkçi yapıyı Avrupa’da neden gösteremiyoruz? diye…değinmiş oldunuz.

Ali Bulaç köşesinde sizin "AK Parti'yi halk seçmemiştir" deyişinize yer vermiş. Bu, bu partiyi iktidara getiren milyonlarca insanın oyunu "nitelikli oy" kabul etmemenin bir başka ifadesi midir?

Ben ilk kez haberdar oluyorum. Benim hakkımda kötü şeyler yazıldı. Çok şükür farklı çevreler yazılıyor. Ali Bulaç gibi çok mütedeyyin çevrelerden olduğu gibi birkaç hafta önce ilginçtir Rasim Ozan yazmış ve tam tersine Yeni Çağ gazetesinde Arslan Tekin yazmış. Biri diyor ki, “Kaboğlu, Anayasa meclisi istemekle sosyalist…(bunlar Türkiye’de gazetecilerin düzeyini gösteriyor ama neyse)  vs…”Yeni çağdaki yazar da, “Bu bölücü adamın TBMM’de ne işi vardı” diye yazmış. Bir bakıma can sıkıcı. Türkiye’de köşe yazarı konumuna gelmiş kişilerin bu kadar sorumsuzca kalem oynatabilmeleri üzücü. Bu ülkenin bir aşığı olarak, yurt dışı olanakları varken, hadi ne olur terk et şu ülkeyi, başına bir şey gelecek uyarısı aldığımda bile ülkesini terk etmeyi düşünmeyen biri olarak bu tür yaftalarla karşılaşmak acı verici. İbrahim Kaboğlu adına değil, ülke adına üzücü. Gazetecilerin, tanımadıkları, kitabını okumadıkları, doğru dürüst dinlemedikleri bir insan hakkında kendilerince etiket kullanmaları. Bu, bugün de devam ediyor. Ali Bulaç’ın yazısından ilk kez haberdar oluyorum. Ben öyle bir cümle harcamadım. Yılmaz Dikbaş diye biri var ulusalcı. Dikkat edin, ne kadar çok yönlü eleştiriliyorum. Mesela Rasim Ozan, hükümeti alkışlamaya devam ediyor, o nedenle Taraf’tan, Takvim’e kaydırıldı. Öbür tarafta ise milliyetçi Yeni Çağ. Ama bir başkası ulusalcılık adına çağdaş yaşamda çalışmış olmamla, kahvehanerlerdeki insan hakları projesindeki 50 bin euro’luk Avrupa birliği yardımına el sürdüğümüz yokken neredense kendi kendine bulmuş onunla itham ediyor. Dava ettim, dava devam ediyor. Aynı kişi, “Türkan Saylan misyonerdir”  diye yazıyor. Bir kitabın arka kapağı önemlidir. Benim adımı kullanarak, hakkımda, İbrahim Kaboğlu, Kemalizm hakkında şunu söyledi yazmış. Ben o lafı etmedim. Bu şunu gösteriyor. Bir biçimde bana düşman. Belden aşağı vurarak, itibarımı düşüreceğini sanıyor.

“AKP’NİN, TEK PARTİ ZİHNİYETİNİ UYGULAMAYA GEÇİRECEĞİNİ SÖYLEDİM.”,

“PARLAMENTODAKİ PARTİLER TAM OLARAK DEMOKRATİK TEMSİLİ YETKİSİNİ YANSITIYORLAR”DİYEMEM”

Eleştirim vardı, insan hakları kurultayı düzenleyeceğiz, kurultay öncesi basın açıklamasında, AKP hükümetinin eğilimlerini, tek parti zihniyetini uygulamaya geçireceğini, 1950’li yıllardaki DP’nin girdiği politik çizgiyi çağrıştırır bir siyasete giriyor diye açıklamalarda bulunmuştum acaba ondan mıdır, ya da kongrenin ilk gününde %10 barajını eleştirmiştim. “%10 barajının olduğu bir yerde, tam temsili özelliğin ortaya çıktığı söylenemez” diye. “Milyonlarca oy, parlamento dışı kalmıştır ama  parlamentodaki partiler tam olarak demokratik temsili yetkisini yansıtıyorlar” dememi mi bekliyordu bu kişi?



“ATATÜRK OLMASA 30’LARA DA VURACAKLAR”,

” ORTA SAĞIN HESAPLAŞMA ZEMİNİ, 1940’LARIN CHP’Sİ”,

“AKP, SADAKA KÜLTÜRÜNÜ YERLEŞTİRMEK İSTEDİĞİ SÖYLEMELİ”

DİSK’in, Türk solundaki tıkanıklığa çare bulmak için verdiği konferanslara da katılmıştınız. Ülke politikaların uzunca bir süre daha merkez sağdan yürütülecek olmasının ne gibi zararları olabilir?

Türkiye’de tek parti orta sağın, ya da kendilerine muhafazakar demokrat diyen sağın, elinde yönetimin olması tabi ki demokrasinin sonucudur. Ancak iki nokta önemli. Birinci nokta, Avrupa’ya baktığımız zaman, bir alternas, siyasal dönüşüm var. Bu dönüşüm de genellikle, orta sağ ile orta sol arasındadır. Bu dönüşüm, uzun vadeli olarak ülkenin dengeli yönetimi açısından son derece önemlidir. Genel çerçeveye uygunluk bakımından, Türkiye için öyle bir dönüşüm temenni edilir. Tersine olsaydı da, söz konusu olmalıydı. Fakat Türkiye için ikinci konu şudur, sadece AKP değil, ANAP da, Demokrat Parti de öyle oldu. Baktığımız zaman 50’li yıllar, Adalet Partisi sonra ANAP, AK Parti, Türkiye daha çok orta sağ, biraz milliyetçi vurgu, kimisinde maneviyatçı vurgu, kimisinde piyasa ekonomisi vurgusu, orta sağ ekseninde fakat buna rağmen bu orta sağın hesaplaşma zemini, tek parti yönetimi, 1940’ların CHP’si. Atatürk olmasa 30’lara da vuracaklar da, o kadarına cesaret edemiyorlar. Bu siyasal etik açısından doğru bir şey değil. Ama benim bugün yaptığımın gerekçesini, 1940’lı yıllara dayandırmam, bana Türkiye’nin hedefleri açısından doğru bir politika gelmiyor. Açıkça ortaya koyarım, sadaka kültürünü bu ülkede yerleştirmek istiyorum, derim ama kaçamak sözlerle açıklamaya çalıştığım zaman kışın ortasında, Tunceli’nin göbeğinde buzdolabı dağıtmanın mantığını ortaya koymak, zor olur.

“SOSYAL DEVLET, DEĞİŞMEZ HÜKÜM OLMAKTAN ÇIKARILMALIDIR”

Ben son yazımda ‘Sosyal devlet de değişmez hüküm olmaktan çıkarılmalıdır” dedim. Bir parti sosyal devlet politikası izlemeyebilir. “Ben daha çok zenginlere çalışan bir parti olacağım, oyunuzu bana verin” diyebilmeli. Diyemediği için, inanmadığı halde ‘sosyal devlet’ diyor. Ama geldiği zaman sosyal devletin tam tersini yapıyor. Özelleştirme alabildiğine. Ben 25 yıldır, Avrupa devletlerine ders veriyorum. Bu kadar tek yönlü özelleştirmeye hiçbir ülkede tanık olmadım. Bizimkiler ne yaptılar, önlerdeki engeli kaldırmak için mahkemelerin yetkilerini daralttılar, siyasi alternatif yok. Gördünüz partileri, doğuya gittiğiniz zaman heyelanlarla karşılanacaksınız.

“CHP SEÇENEK OLSAYDI, AKP DAHA DİKKATLİ DAVRANIRDI”,

“AKP, ÜÇÜNCÜ DÖNEM ADAYLIĞINI KOYMASIN”,

“TÜRKİYE’NİN CİDDİ BİR SOL HAREKETE İHTİYACI VAR”

Uzun dönem iktidar için hep yıpratıcıdır. İkinci seçimden sonra mutlaka yıpranır. O bakımdan AKP, üç dönemden sonra aday olmayabilir. Adaylığını koymasın. Yıpratır çünkü. AKP, eğer önünce CHP’nin iktidar olma seçeneğini görseydi, daha dikkatli davranırdı. Ya da AKP, %10 baraj ile değil de, barajsız gelseydi, yine hükümet olacak çoğunluğu alırdı. Fakat AKP, bu kadar tepeden bakmazdı, bu kadar diğerlerini aşağılayıcı bir tavra girmezdi. Ya da 2007’de 367 sendromunda,  meclis başkanı, “Ben 184’ü bulurum, seçerim bal gibi” diye meydan okuma havasına giremezdi. Derdi ki o zaman: “Ben meclis başkanıyım, anayasa 367 de yazıyor. Bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yaparım, ama olmazsa da ikinci tura geçerim” derdi. Niçin bunu söylemeye gerek duymadı? Sadece ilgili başkanın, demokrasi kültürünün düşük olmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda, “Çoğunluk bende, siz azınlıktasınız, aldığınız oyun hesabını yapın, karşımda o kadar konuşun” yaklaşımıyla açıklanabilir bu durum. Bu kendisine özgü siyasal kültür yaratıyor ve çoğulcu siyasal kültürden, çoğunlukçu ve hakimiyetçi siyasal kültüre yönlendiriyor. O bakımdan siyasal seçenek çok önemli. Siyasal seçeneğin de bir sol seçenek olması son derece sağlıklı olur. Çünkü hep sağda dolandı…Türkiye’nin ciddi, çağdaş, sol, sosyal demokrat, özgürlükçü bir sol harekete ihtiyacını bu günde dile getirmek istiyorum.

“DİKEN BEN İDİMSE DİKEN KALMADI, SADECE GÜL KALDI”

2004 yılında “İnsan hakları yasalarını iyileştirdik ancak yeterli değildir. Kurumlar, reformlara henüz uyum sağlamadı" demiştiniz. İnsan hakları en zayıf olduğumuz nokta mı ülke olarak?

Tabi kurumsal düzenleme önemli. Kurumsal alanda ciddi sorunlarımızın olduğu açık. Üç örnek; biri içinde bulunduğumuz kurumdu, İnsan Hakları Danışma Kurulu. 2005 yılında istifa ettim, eğer sorun İbrahim Kaboğlu idiyse ben çekildim, önlerini açtım, diken ben idimse diken kalmadı, sadece gül kaldı, o zaman pekala hükümete sempati duyan insan hakları uzmanları var onlardan birini çağırabilirlerdi. Ve insan hakları danışma kurulunu işletebilirlerdi. Aradan 6 yıl geçmiş, 4643 sayılı yasa hala yürürlükte. Ama hiçbir biçimde hükümet, toplantıya çağırmadı. Bu kurumları işletme bakımından bir tür irade değil mi bu? ikinci örnek, danışma kurulu ne yapabiliriz diye tartışıp gündeme öneri geliştirici taslakları da alıyorduk,( azınlık raporuyla meşhur olduk ama onun perde arkası var)o zaman adalet bakanlığı temsilcisi, şimdi Yargıtay üyesi galiba, adalet bakanlığı, adli kolluk ne yapıyor, demiştim.  –Hocam bizim tasarımız var, dediler. O tasarıyı adalet bakanlığında getirttim, insan hakları danışma kurulunda tartıştık ve Türkiye’de kolluğun yerli yerine oturması için adli kolluğun kurulması gerektiğini biz kurul olarak saptadık ve aradan 7 yıl geçti ama adli kolluk yok, önemli bir kurumsal boşluktur ve şu anda da gündemde yok. Özellikle uzun tutukluluk dediğimiz alanın çözüme bağlanmasında da katkıda bulunabilecek önemli bir süreçtir. Yine kurumsal 3.örnek. 2004’te çıktı bu karar, istinaf-bölge mahkemeleri ile ilgili kanun. Bu tür kanunların uygulamaya geçilmesi için 1-2-3 yılı anladık ama 7-8 yıl geçerse ve siz bu mahkemeleri, “Dünyanın en büyük adliye sarayını kuruyoruz, buna gücümüz var” diye büyük törenlerle bu sarayları açtığınız halde burada ciddi bir irade zaafı var. Bir gazeteci veya bir hukukçu, “Nasılsa AKP anayasayı geliştirdi, o mahkemeleri uygulamaya geçirtmek için, anayasa değişikliği ile kendi yandaşı olan hakimleri atamak için bekledi” gibi bir açıklamada bulundu, tabi talihsiz bir açıklama. Özellikle Danıştay ve Yargıtay’daki telefon mesajıyla kitli oy kullanımı, maalesef bu tür kuşkuları haklı çıkartabiliyor.

“HÜKÜMETİN İNSAN HAKLARI DANIŞMA KURULUNU TOPLAMAMASI HAYIRLI OLDU”

Bu üç örnek kurumsal zaaftır. Bu kurumların işletilmesine de yansıyor. Tabi, İnsan Hakları Danışma Kurulunu toplayabilirdiniz de, insan haklarının önünü açsın diye değil de, hükümet politikasının meşrulaştırma aracı ya da yandaşlara ortam oluşturmak için kullandığınız zaman,  olmaması olmasından hayırlı denebilir. Adliye mahkemeleri de öyle. Anayasa Mahkemesinin, HSYK’nın durumu. Ben geçen sene, anayasa değişikliği konusundaki kuşkularımı getirdiğim gibi, bunu kitaba da döktüm, “Halk neyi oylayacak?”  diye.  2010 değişikliklerinin anlamını irdeliyorum. Anayasa yenilensin diyoruz ama anayasa da yapılan değişiklikler, hep farklı siyasi partilerce yapıldı. Hiçbir parti yok ki parlamentoya giren, bu anayasaya dokunmamış olsun. Anayasayı 25 yıllık zaman diliminde, çok farklı partiler, farklı biçimlerde değiştirdiler. Ben her seferinde nasıl olması gerektiğini eleştirmişim.



“BİR YARGIǒIN “TECAVÜZ EDİLEN KIZ, EDEN İLE EVLENİRSE DAVA SAYISI AZALIR”DEMESİ CİDDİ BİR SORU İŞARETİDİR”

Liberalizm ve sosyalizmin damgasını vurduğu 20.Yüzyıl anayasasından, insan hakları ideolojisinin hakim olduğu 21. Yüzyıl anayasasından söz ediyorsunuz.

Bir, anayasa değişiklerinin tümüne eleştirel baktım. Çünkü uyarmak gerekiyor. Ben uzman isem meclistekilerden anayasacı olmayı bekleyemeyiz. Onların uzmanları dinlemesini bekleyebiliriz. Anayasa bilgisi hepsinde olacaksa ben neden ömrümü burada geçireyim? O sıralardaki tartıştığımız meselede, keşke yanılsaydım, demişimdir, ama olmadı o kaygılar maalesef öne çıktı. Anayasa Mahkemesinin yapılanma tarzı, karar süreci ve HSYK’da şunun bile konuşulabilmiş olması: “Tecavüz edilen kız, eden ile evlenirse dava sayısı azalır” biçiminde üst düzey yargıçların bunu gündeme bile getirmiş olmaları çok ciddi soru işaretleridir. Bu açıdan 12 Eylül 2010 değişikliği üzerine yaptığım sorgulamanın çoğu isabetli oldu, çoğu kaygılarımı teyit etti. Yanıldım demek isterdim. Kitabımda bile yanlış yazdığım bölümü söylüyorum öğrencilerime. Benim yanılma hakkım var ama yanılgımı örtme hakkım yok. Keşke yanılsaydım.

“YETMEZ AMA EVETÇİLERİN YANILDIKLARINI SÖYLEMELERİNİ BEKLERDİM”

Referandumda, ‘Hayır’ kampanyası yürüten  sivil toplum kuruluşlarından “10 Aralık Hareketi’nin içindeydiniz. Bu panellerdeki hayır’ın, sıradan bir hayır olmadığı iddia edilmişti. Bugün toplumda yeni anayasa konusunda ortak bir görüş hakimken evetler mi sıradanlaştı?

10 Aralık hareketinin ben zaten içindeydim. 10 Aralık hareketi tavrını politik anlamda değil de gerekçeli hayır yönünde gösterdi. Ben bu sabah gazetelere baktım, Yetmez ama evet diyen meslektaşlarımın yazılarına baktım. Özellikle son tutuklamalar, Büşra Hanım ve Ragıp Bey’in de dahil olduğu…Ben şunu beklerdim, “Anayasa paketini destekledim fakat yanılmışız, anayasa değişikliği, özgürlükler ve demokrasi anlamında bize adım attırmadı, ama anayasa değişiklikleri iktidarın elini güçlendirdi” demelerini beklerdim ben. Ben olsaydım bunu derdim. Ben de sonuçta sorgularken, evet olumlu tarafları var ama olumlularla olumsuzları tarttığım zaman olumsuzlar ağır basıyor, diyordum.

“ANAYASA İKTİDARIN ELİNİ GÜÇLENDİRECEK, TEZİMDE HAKLI ÇIKTIM”

Ben yeni anayasa hedefine baktığım zaman, bu değişiklik geçerse eğer, yeni anayasanın önünü açmak yerine tıkayıcı bir  işlev görebileceğini söylüyordum. İktidarın elini güçlendirecek, tezimde haklı çıktım. Umarım ikincisinde yanılırım. Yeni anayasa konusunda karamsar bir konuşma yapma hakkım yok benim. Önemli olan mecliste oluşan az çok bir uzlaşma ortamının ileriye nasıl götürülebilir sorusuna olumlu yanıt aramak olmalı. Biz, Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği olarak, yıl sonuna kadar raporumuzu hazırlayıp, meclise sunmayı düşünüyoruz.

“YENİ ANAYASADA EN CİDDİ SORUN, FREN VE DENGE MEKANİZMALARI”

Bir önceki anayasa için hazırladığınız temel ilkeler raporunda üç kırılgan noktaya değinmiştiniz: Yurttaşlık, Laiklik ve Yönetim biçimi. Şimdi bu zorluluklar hala söz konusu mu yoksa yenileri mi mevcut?

Çok yerinde bir soru bu. Üç kırılma noktası geçerli. Anakara Hukuk’taki o büyük toplantıda da dile getirdim. Bu sadece Kürt sorununu çözmek anlamında değil, bütün Türkiye’nin sorununu çözmek anlamında bu 3 kırılma noktası çok önemli. Fakat ben buna bir 4.’üncüsünü de ekliyorum. “Fren ve dengeler mekanizması” Fren ve dengeler mekanizması, anayasanın tanımını belirleyen bir kavram. Fakat bizde fazlaca önemsenmeyen bir kavram. Mesela bazı arkadaşlar asker-sivil ilişkisini merkeze oturtuyor bazı meslektaşlar ama bugün bana göre asker-sivil ilişkisindeki dengeler, siviller lehine çözüme bağlandı. Bugünkü denge sorunu, yasama-yürütme ve yargı arasındaki denge sorunudur. Askeri, kışlaya sokabiliriz, ve büyük ölçüde soktuk da. Çünkü Türkiye toplumu, askeri kışlada görmek istiyor. Yeni anayasada DİSK için yaptığımız çalışmada askeri Yargıtay’ın, yüksek idare mahkemesinin üstünü çizebiliriz ve bunları Yargıtay-Danıştay içerisinde bir daire olarak düzenleyebiliriz, hiç kimse buna bir şey diyemez. MGK’yı anayasadan çıkartabiliriz de. Onu daha bir danışma niteliğinde bir ulusal savunma birimi olarak öngörebiliriz ama acaba yargıyı, yürütmenin vesayetinden çıkartabilir miyiz? bana en büyük sorun bu gibi görünüyor.  Askerlerin yaptığı anayasadan sonra 30 yıl geçtikten sonra o dönemi eleştire eleştire Adalet Bakanını onun üstünde tutuyorsanız, inandırıcı olamazsınız ve olmadı da…Onun için yeni anayasada benim gördüğüm en ciddi sorun, Fren ve denge mekanizmaları çerçevesi ve yargıyı bağımsız bir organ olarak tutabilecek miyiz?

“BU METNE ÖZGÜRLÜK METNİ OLARAK BAKMIYORUM”

Peki  Yargının yeni anayasa çıkartmak konusunda nasıl bir desteği var? zira sizin anayasa yargısı isimli bir kitabınız da bulunmakta.

Geçen dönemlerde, farklı zeminlerde kendi önerilerini ortaya koymuşlardı zaten. Yargının, özellikle yargı bağımsızlığı, adil yargılamanın nasıl tesis edileceği konusunda tarafsız bir organ olarak nasıl örgütlenebileceği önerilerine ihtiyacımız var ama yargı deyince aklımıza, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay geliyor. Oysa Malkara’da da, Beytüşşebap’ta da yargı var…onları yarı dernekleri, yargı örgütleri, yarı sendikaları yoluyla dinleyeceğiz. Ama ne oldu? Yargıçlar ve savcılar örgütlenmeye başladılar, benden de görüş aldılar fakat Adalet Bakanlığı onları nasıl kapatırım, seslerin kısarım diye faaliyete geçti. Bu süreçte yargı ikiye ayrıldı ve YARSAV’ın yanında Demokrat yargı derneği kuruldu ve Demokrat yargı, YARSAV’ın tersine olumlu bir tavır koydu, HSYK’nın oluşumu tamamlanıncaya kadar. Ne zamanki tamamen Adalet Bakanlığının güdümünde oluştu, işte o, Orhangazi Ertekin’in, ‘Yargı meselesi halloldu, eşekli demokrasi’ adlı kitabını yazdı, iyi ki yazdı çünkü Sayın Ertekin bana 12 Eylül akşamı, tv programına girmeden önce karşılaştığımız zaman hayranlık duygularını ifade etmişti. “Hocam siz bizim idolümüzsünüz, özgürlükler hukuku kitabınız bizi çok etkilemişti” cümlelerini sarf edince, -Peki şimdi?  “Son 2 yıla kadar” diye bir cevap verdi. Bu kampanyalar onlar için belirleyici olmuş gibi, ‘Hayır dedim, bu metne özgürlük metni olarak bakmıyorum, bana bu metni özgürlükte ilerleme olarak dayatmak isteyenlerin oyununa gelemem” şeklinde bir diyalogda bulunmuştuk. Ve bu kişi aradan 6 ay geçmeden bu kitabı yazdı, iyi ki yazdı. İbrahim Kaboğlu yazsaydı, bu kitapta ben haklı çıktım diye, onun değeri olmazdı. Ama bir  özellikle Anayasayı değiştiren bir Yargıç’ın yazmış olması bence çok anlamlı. Aslında anayasaya, anayasa ile görüşleri, YARSAV gibi Demokrat Yargı Derneği gibi derneklerin ortaya koyması gerekir. Bu kez YARGISEN sendika kurmak istedi, onu da yargı kapattı, yani onu da hemen kapattırdılar. Böyle bir ortamda siz aslında bu tür kuruluşların savunucuları, insan hakları savunucuları, ülkenin insan hakları sorunlarını çözmek için var olurlar. Ama kendilerini savundukları duruma düşürüldükleri zaman roller değişiyor. Bu bakımdan benim temennim, yargı organları, dernekleri ve sendikaları yoluyla görüşlerini beyan etsinler. Gönül ister ki, HSYK, “Bu yapı fazla güdümlü bir yapıdır, daha yargı bağımsızlığını sağlayıcı bir yapı olsun” desin, umut kesilmez.



“BU MECLİS ANAYASA YAPAMAZ”

Cemil Çiçek’in Yeni Anayasa görüşmelerinde içeriği ele almadan, usüle yönelik görüşlerini aldığı toplantının bir üyesiydiniz. Anayasa yapmak uzmanlık işidir dediğinize göre şu an bu iş, ehillerine bırakılmış durumda mı, içiniz rahat mı?

Cemil Çiçek’in bizlerin görüşünü alması çok önemli. Uzmanların önerisi doğrultusunda adım atma isteği, kayda değer. Uzlaşma komitesi  kurması da çok önemli. Fakat şu konudaki tereddütlerim giderilmiş değil. Onu da belirtmemde yarar var. Ben farklı seçenekleri öne sürdükten sonra, en sağlıklı yolu, bu meclisin yeni bir meclise yol açması, anayasanın 175. Maddesinde değişiklik yapılması, bu meclisin anayasaya giden yol üzerindeki dikenleri temizlemekle uğraşması( düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü) yeni meclisin de anayasa metnini hazırlaması ve bu şekilde anayasa üzerinde yoğunlaşmış bir meclisin anayasa yapması, bu meclisin de onu dengeleyici görev görmesi şeklinde, bana göre en uygun yol budur, görüşünü ortaya koyduktan sonra, meclis başkanı haklı olarak “Bu meclis dururken, benim yeni bir meclise ben durayım sen yap şeklinde kapı açmam uygun değil” dedi, haklısınız dedim, “Ama korkarım ki bu meclisin atacağı adımlar bizi yeni bir anayasaya götürmekten çok, yeni bir anayasa değişikliğine götürür.” Bu kaygımı muhafaza ediyorum. Uzlaşma meclisi komisyonu önemli fakat uzlaşma komisyonu şu anda hukuki alt yapıya sahip değil. Bu ancak birleşik krallık gibi demokratik geleneklerin yerleşik olduğu toplumlarda işletilen bir kurum. Bu bakımdan eğer işletilebilirse alkışlayalım. Ama bu alkış irademizi ortaya koyduktan sonra, rezervlerimizi de koymamız gerekir. Bir hukuki alt yapıya kavuşturulmadığı ve bunların hazırladığı teklif bütün partilerce imzalanmadığı sürece o zaman her an geri tepebilir. Anayasa Komisyonu, komisyon benim, diyebilir. Anayasa Komisyonunda orantılı temsil yetkisi geçerli. “Hayır sen yetkili değilsin” diyemezsiniz. Genel Kurula geldi, oylama gizli. Peki yeterli oy çıkmadığında kimden hesap soracaksınız. Bütün bunların yavaş yavaş aşılması gerekiyor. Bunların yanında en ciddi tartışma, yeni dediğimiz anayasa nasıl olacak?

“ASKER DEMOKRAT DEĞİL, YAPISI ÖYLE”

Bu konuda TÜSİAD’ın Yeni Anayasa çalışmalarına katıldınız. Peki önerilerden en çok hangisinin destekçisi yada muhalefeti oldunuz? “Vatandaşlık tanımında Türklük kavramına yer verilmemesi, cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması, nüfus kağıtlarında din hanesinin çıkarılması, din dersinin zorunlu ders olmaktan çıkarılması ve yüksek komuta kademesine atamaların TSK'nın göstereceği belli sayıda aday arasından sivil otorite tarafından gerçekleştirilmesi ve Genelkurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanması”

Önemli bir o konuya değindiniz. Benim esasen benim çok emek verdiğim, benim sorumluluğum altında hazırlanan rapor, DİSK raporudur. TÜSİAD’ın 12 toplantısından sadece 2’sine katıldım. Özellikle usul ile ilgili kısmına ve orada da zaten görüş ayrılığımız yazıldı. Çünkü Ergun Bey ve arkadaşları bu meclis yapabilir, diyordu. Biz ise, “Bu meclis yapamaz” diyorduk. Sonuç olarak öneriler listesinde benimsediklerim var tabi ki. Mesela yurttaşlık, din hanesi vs. büyük kısmına katılıyorum ama sondakilar son derece teknik konular. Anayasa Hukuku doçentliği, profesörlüğünün, uzmanlarca değil de politikacılarca yapılması gibi bir durum ortaya çıkar. Eğer askeri ile ilgili bit dsiplin varsa oradaki yükselmede, bir kişi yarbaylıktan, albaylığa terfi edecekse, hak etmişse, bunu politikaya bırakmanın ben bir mantığını göremiyorum. Ama burada önemli olan, askerin ve sivilin kendi işini yapması ve askerin ülke yönetiminde sivilin otoritesine tabi olması. Biz bunu sağladıktan sonra terfi, anayasanın konusu değil. Anayasa’da Milli Güvenlik Kurulu yerine, Milli Savunma diyeceksiniz. Milli Savunma dediğiniz zaman, orada, 10 bakanın ne işi var? Milli Savunmada kim bulunur; askerler, Milli Savunma Bakanı, Başbakan, gerekirse Cumhurbaşkanı bukunur çünkü ben nasıl ki ben üniversite yönetiminden sorumluysam, onun da varlık nedeni, Milli Savunma. General tabi olsun, otursun yerine, Başbakanın önüne diz çöksün, gibi söylemler, kulağa hoş geliyor ama bana göre sıradan ve hırs alıcı şeyler. Sonra asker, zaten demokrat değil, onun yapısı öyle. Ben sivil olarak ne kadar demokratım? Ben kendimi sorgulamıyorum. Esasen demokrat olması gereken sorgulamıyor, demokrat olması beklenmeyen, hiyerarşik düzende yetişen kişilerden demokratlığı bekliyoruz. Bu garip bir şey, alaturka bir şey.

“ÖYLE YASALAR VAR Kİ, ANAYASADAN DA GERİ”

1982 Anayasası için Cumhuriyetin 75'inci yılının heyecanını gölgelediğini söylemiştiniz. Şimdiki Anayasa cumhuriyetin 88’inci yılının heyecanına nasıl bir katkı sağlayacak dersiniz?

Yeni anayasayı savunduğumuza göre, 75’inci yıldan bu yana anayasa değişikliği yapıldı 2001, 2004 anayasa değişikliği kayda değer değişikliklerdi. 75’inci yılla, 88’inci yıl farklı bunu teslim etmemiz gerekir. Ancak yeni anayasa istediğimize göre ve bu anayasayı 12 Eylül ruhundan kurtaramadığımıza göre, o zaman bu görüşüm devam ediyor. Fakat, bilimsel dürüstlük açısından, din hanesinin çıkartılması saptamasından esinlenerek, anayasa şikayet ettiğimiz bir metin, doğru. Yasalar var ki, anayasadan da geri. Ama öyle uygulamalar var ki açıkcası anlaşılır gibi değil. din hanesi konusu.

“NÜFUSTAN DİN HANESİNİN ÇIKARTILMASI ÜLKEYE GELİR SAĞLAR “

12 Şubat 2010’da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, Türkiye’yi din hanesi nedeniyle, sözleşmeyi ihlal ettiği sonucuna ulaştı. Yaklaşık 20 ay önce. Ama Türkiye bu karar ı uygulamadı. Burada anayasal bir engel yok tam tersine, en kötü ihtimalle nüfus kanunu değiştirilecek fakat bana göre ona da ihtiyaç yok. İçleri Bakanlığı, nüfus müdürlüklerine bir genelge yayınlayacak. Diyecek ki: “Ekte, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararının Türkçe çevirisi yer almaktadır. Bu kararı Türkiye olarak uygulamak zorundayız, siz de nüfus müdürlükleri olarak, bütün nüfus cüzdanlarını düzenleyiniz” Burada devlete mali bir yük de getirmez. Bizim işimiz olduğunda, nüfus cüzdanının tutarı 1 liradır, bizden 2 lira alacak, 72 milyon da kasaya girecek. Harcama yerine devlete gelir gelecek. Bu bir zihniyet ve yaklaşım sorunu. Türkiye şu anda Alevilik-sunilik çatışmasını nasıl aşarım diye kıvranıyor. Nüfus cüzdanından çıkartacaksınız, o haneyi boş bırakacaksınız, rahatlatıyorsunuz, tıpkı yurttaşlık sıfatında rahatlattığınız gibi. Türkiye dediğiniz zaman zaten resmi adı, kimseye bir bedel ödemenize gerek yok. O bakımdan irade çok önemli. Bu iradenin ortaya çıkmaması, beni, yeni anayasaya giden yolda ciddi tereddütlere yönlendiriyor. Bu çok basit bir konu, din hanesini, Avrupa Mahkemesinin yardımıyla kaldırmamız gerekirdi, kaldırmıyoruz. Peki yeni anayasaya, zorunlu din eğitimi konusundaki maddede, eğer bir zorunluyu çıkartamayacaksak, en azından 61 anayasasında olduğu gibi ‘Tercihe bağlıdır’ diyemeyeceksek, o zaman buna yeni anayasa diyebilir miyiz?



“ANAYASA İDEOLOJİSİZ OLMAZ”,

“ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANAYASADAN ÇIKARTILMALI”

Yeni anayasa diyemeyiz ama sizin yeni anayasadan çıkartılması gerektiğine inandığınız bir konu var. "Atatürk milliyetçiliği".  Sadece "Atatürk milliyetçiliği"nden değil, her türlü milliyetçilik ve "resmî ideoloji"den arındırılmış bir toplum sözleşmesine ihtiyacımız yok mu?Ki siz,  “Anayasa ideolojisiz olmaz” da diyorsunuz.

Anayasa ideolojisiz olmaz, diyorum ama ora
YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star