Ana Sayfa Röportajlar “BU TERÖR DEĞİL, YOĞUN DÜŞÜKLÜKTEKİ BİR SAVAŞTIR.”

“BU TERÖR DEĞİL, YOĞUN DÜŞÜKLÜKTEKİ BİR SAVAŞTIR.”

Gazeteci-Yazar Selahattin Duman, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar:"Bunun adı terör değil, savaştır...İslamiyette hoşgörü yok...Dinç Bilgin'in delikanlı tavrını unutamam...Olaylar Gazze'nin kışkırtmasıyla başladı...Tayyip Bey, eğitimsiz, fukara kesime dayanmış...Tayyip Bey diktatörlüğünü ilan etsin...Biz birey değiliz kuluz...Arabesk milli bir müzik değildir, ithaldir..."

Giriş Tarihi: 8 Aralık 2012 Cumartesi 13:06
“BU TERÖR DEĞİL, YOĞUN DÜŞÜKLÜKTEKİ BİR SAVAŞTIR.”

"Onu şen ve keyifli bir kimse diye mi başlasam anlatmaya....yoksa gülünç  hale düşen ile kendisine gülünen insanlardan farkını mı koysam ortaya....yoksa ayıbını görmediği için şeytana maskara olan insanlardan ayrılma, nefsini ittiham edip kendi kusurunu gören insanlara yaklaşma çabasını mı vurgulasam evvela? Ben en iyisi onun şaka ile karışık mizahlı kelamlarının şifrelerini vereyim size...çünkü şaka, latife ve alayı bir arada kullandığı istiarelerine yakalanırsanız, durumunuz fena! Tilkinin eşeğe "Gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi...Güldüren cesareti ile Selahattin Duman huzurlarınızda..."



“KOZANOĞLU İSYANINDAN SONRA SÜRÜLEN KÜRTLERDENİM”

Konyalıyız, Afyon Liseliyiz. Amcanızı ve babanızı tutuklatan bir dede..Öldüğünde çantasında Celâl Sahir Erozan’ın şiirini bulduğunuz anneniz Nimet Hanım…ve annenize kavuşmak için 12 gün zor bekleyen doktor Abdullah Bey. Kız kardeşiniz Zarif Hanım. Ve kızınız. Hayatlarına girdiğiniz insanlar ve hayatınıza aldığınız insanlar Selahattin Duman’ı nasıl bir çocuk  ve insan yaptı?

Annem Konyalı. Adıyaman çıkışlı, Kozanoğlu isyanından sonra sürülen Kürtlerden. Kozanoğlu isyanları 1854’ten sonra Sultan Mecit’in İngilizlerle ilişkilerinden sonra meydana gelmiş bir isyan, Amerika’da 1860’ta  iç savaş başladığında, dünya pamuk üretimi riske girince, İngiliz endüstrisini döndüren şeylerden biri olan tekstil nedeniyle, İngilizler pamuk ekimi için Çukurova’yı gözlerine kestiriyorlar, işçilerin çalışması için yerli olması gerekiyor tabi, Kürt-Türk-Yörük ortaklaşa devlete isyan ediyorlar çünkü adamlar hayvancılıkla geçiniyorlar, 10 sene sonra Kozanoğlu isyanı başlıyor, Cihan nehri sağ tarafında Kürt aşiretler, sol tarafından Türkmen, Yörükler….devlet bunlarla uğraşıyor senelerce. Amerikan savaşı bitiyor, pamuğun önemi kalmıyor ama bunların davası bitmiyor. Tek  tek insanlar ikna edilmeye çalışıyor. Refahiye, İslahiye o amaçla kurulan yerleşme merkezleridir. Sonra Osmanlı devlet literatüründe ilk defa aşiret müdürlükleri kuruluyor. Cihan nehrindeki beyleri oraya sürüyorlar. Anne tarafından dedemin dedesi de Osmanlı’nın aşiret müdürü. Anne tarafı Cihanbeyli.

“KIZ KARDEŞİM BANA İSMİMLE HİTAP EDİNCE ANNEMDEN DAYAK YEDİ”

“BANA YABANCI DEVLETİN BÜYÜKELÇİSİ MUAMELESİ YAPILDI”

“BABAM: BUNUN DENGESİNDE BİR BOZUKLUK VAR” DİYORDU.

Babam doktordu, Afyon’da 17 sene kaldık. Hayatıma giren insanlar sorusuna gelince…Her biri aile içi konumuna göre değişiyordu. Annem sonsuz güven, sonsuz itimat ve sonsuz sevgisi ile beni her zaman bir numaraya koydu. Babamın da, kız kardeşimin da önüne. Kız kardeşimle de 1 yaş var aramızda. Bizim bir kız kardeşimiz de çocukken öldü. Kız kardeşim ilkokulu 4 senede bitirdi, ben koleje gittim. Ben ilkokula, İstanbul-Samatya’da başlamıştım, hastalanınca o da evde dersleri benimle beraber takip ederken öğrenmiş. Direk ikinci sınıfa kaydoldu. Ben koleje gidip hazırlık okuyunca, o ortabir oldu, benim önüme geçti, ben kolejde çakınca iyice geçti. Kızlar erkeklerden önce gelişiyor, boyu uzadı, devamlı aynanın karşısında taranıyor, ben ondan yaşça büyüğüm, hem sınıfça geriyim, hem de kısayım. Annem yere bez sermiş, üçümüze bezelye ayıklatıyordu. Kız kardeşim bana hep “Ağabey” der, hiç ismimi kullanmaz, orada kendi egemenliğini gösterme gayretine girdi ve: “Selahattin şunu uzatır mısın?” dedi bana, (1 saniye içinde insan ne kadar çok şey düşünebiliyormuş!) benim aklıma gelenler: Ağabeyliğim bitti, prestijim bitti, bana ismimle hitap ediyor derken, annemin sillesi kardeşimin suratına yapıştı. Ağzı yüzü kan içinde devrildi. Ondan beri hala ağabey diyor, “Kızım ağabey deme, ayıp ” diyorum, “Hayır diyemiyorum” diyor. Benim konumum buydu. Babam, benim çok hiperaktif, çok enerjik bir adam olduğunu bilirdi ama benim niye bu kadar değişik olduğumu çözemiyordu, bütün derdi bunu çözmekti. Babam çok ağırbaşlı bir adamdı; Osmanlıca bilir, binlerce beyti ezbere bilir, edebiyat, tarih, felsefe…televizyon seyretse bile elinde bir kitap olurdu, 90 küsur sene yaşadı, en büyük derdi, yaşlılıktan dolayı okuyamamaktı. Bir şeyin esprisini yaparken, baştan espri olduğunu söyleyecektin, ciddiye alırdı, annem çok zekiydi, babam çalışkan bir insandı, kardeşimi daha çok tutardı. Zaten babamın egemenliğini de hep onun üzerinde kullandılar, her şeyine karıştılar. Bana yabancı devletin büyük elçisi muamelesi yapıldı. İşlerime karışılmadı, hep ben onlara karıştım, önemli kararlarda hep ben etkili oldum. Beni çözemezdi, çok yetenekli olduğumu biliyordu ama “Bunun dengesinde bir bozukluk var” diyordu. Ben babama takılırdım: “Baba, sen vasat zekalıymışsın ama çalışkanlığınla hayatını kurtarmışsın, annem de zeki…ben nasıl dahi oldum?” Buna çok kızardı, espri olduğunu anlamazdı.

Bir de, “Tek çocuğunuz olmasın, soyunuz tükenmesin” diye serzenişte bulunmuş, siz de:  “Aman ne var tükenirse tükensin soyumuzdan Mozart mı çıktı sanki?” demişsiniz.

Kızım evlenmiyor, yiğenim de evlenmiyor. “Oğlum bunları evlendir” dedi. Bunların evlenmemesini de, benim kadınlarla gırgır geçen hikayelerim dolayısıyla, “Bu evlilik düşmandır, çocukları bu yüzden evlenmiyor” diyerek yorumluyorlar. “Baba dedim, bizim soyumuzdan Mozart mı çıktı, Bethoven mı çıktı, kurursa kurusun” dedim.

“SOYTARILIK YAPIYORDUM”

“TİYATROCU OLMAYI ÇOK İSTİYORDUM”

“GAZETECİLİK BENİM İÇİN ÇOK UZAK BİR HEDEFTİ”

“DÜĞÜNLERDE STAND-UP YAPIYORDUM”

Babanızın sizde göremediği yetenekler, yazarlıkta nasıl can buldu merak ediyorum. “İşini ciddiye alanlar ve hayattan kaytaranlar!” başlıklı bir yazınız vardı. Kendinizi zaman zaman toplum müfettişi olarak tanımlasanız da, yazarlıktan başka bir şey yapamaz mıydınız? Mesleki farkındalığınız ne zaman oluştu?

Mesleki farkındalığım, lise çağında oluştu. Herhangi bir memuriyetin, zanaatla ilgili işlerin bana uymadığını görüyordum.  Babam doktordu ama taşrada oturuyorduk, Turgay Şeren, Öztürk Serengil şehre geldiği zaman, şehrin yarısı arkasından koşuyor. İstanbul Paris gibi geliyor sana. O dönemin taşrasında bir gazeteye girmek aklıma bile gelmezdi, çok uzak hedeflerdi. Gösteri sanatlarına çok ilgim vardı, tiyatrocu olmak istiyordum. O dönemin ağır başlı insanlarının deyimiyle, “Soytarılık yapıyorduk” Soytarıydık. Lise çağında bir ekürim vardı, Kaynakçı Cemal orkestrası ile beraber düğün kovalardık, dünyada da patlayan pop trendine karşılık,  bazı arkadaşlar Kırmızı Karanfiller diye 4 kişilik bir gurup kurup, pop şarkıları söylemeye başladılar, kaynakçı Cemal orkestrası da, şehrin esnafından olan insanlardı, tek tabanca bütün düğünlere gidiyorlardı. Pazar bilgisi ile müzik bilgisini birleştirmeye karar verdik. Ben hızımı alamadım düğünlerde stand-up yapıyordum. Aklımda dil-tarihin tiyatro bölümü var, okulunu kazanamadım, gazeteciliğe geçmem de tesadüf oldum.

“YAZILARIMDAN YAPILAN TİYATRO OYUNUNDAN KAÇTIM”

Tiyatroyla gazeteciliğiniz arasında bir bağlantı kuruldu aslında. Köşe yazılarınız, “Dumanaltı Aşklar” adlı tiyatro oyununa dönüştürülmeye çalışıldı...Köşe yazılarınızın hatırlanma şeklinin, tiyatro olması sizin özel tercihiniz miydi?

Yok. Oyunu kuran, Hüseyin Avni Danyal’ın fikriydi. Hüseyin bir gün geldi, “Senin yazılarından oyun yapacağım” dedi, Ben, “Benim yazılarımdan oyun moyun olmaz” dedim, galaya çağırdı. En öne oturmadık tabi, salonun arkasına oturdum, seyredeyim, dedim. Birinci perdeden sonra tüydüm. Kaçmak için iyi yöntemdir. Çok başarısız oldu. Ama Hüseyin ile ilgisi yok. Çok yetenekli çocuk ama seçtikleri teknik kötüydü. Tek kişilik olunca, olay bir basamak aşağı iniyor. Herkes Genco Erkal değil ya da Nazım Hikmet’in şiirinden Kurtuluş savaşı destanını dillendirmiyorsun, zor. Ben tiyatroyu çok sevdiğim halde, tek kişilik oyunlardan azap duyardım. Tek kişilik deyince tüylerim diken diken olurdu. Gurup komedisi olsa belki olurdu, öyle yapınca ben kendim de tüydüm. Millet neden tüymesin?

“MELİH GÖKÇEK, ADAM GİBİ ADAMDIR”,

“ANKARA BELGESELİNİ TARİHE MERAKIMDAN YAPTIM”

Kaçamayacağınız bir şey yaptınız ve sonuna kadar izleyip izlettirdiniz.  “Kasabadan Başkente, Başkentten Metropole Ankara” belgeseli. Bizdeki belgesel mantığının, belgesel seyredeni cezalandırmaya dayandığı fikrine sahip olsanız da, 1920’lere ait gün ışığına çıkmamış sinema görüntülerini izleyici ile buluşturdunuz. Ankara belgeseli özellikle kimler içindi? Melih Gökçek’in desteği kendisine yönelik siyasi bakışınızı değiştirdi mi?

Belgesel türü benim çok sevdiğim bir tarzdır. Tarih ve sosyal hayatı geriye dönüp de gösteren belgeselleri, ışığa tutulmuş tavşan gibi bakar kalırım, çok severim. Fakat Türkiye’de yapılan belgeseller, hem sektöre iyi para verilmemesinden, hem bu işlerde iyi ekip yetişmemesinden, hem yapılan emeğin anlaşılmayacağının bilinmesinden dolayı gayet kötü. Mesela köy teması işleniyorsa, illa alttan biri saz tıngırdatacak, kafa ütüleyecek. Baygın müzik eşliğinde baygın bir ses konuşacak ki, seyreden 5. dakikada uyusun.  Biz farklı bir tarz getirmeye çalıştık, hareketli, dinamik, keyifli bir sohbet havasında işleyen bir yapı kurduk, çok güzel oldu. Ankara belgeselini yapma nedenim, tarihe meraklılığımdandır. Kız arkadaşım da çok iyi tarihçidir, Saadet Özen. Birkaç dil bilir, es yazı bilir, bir de dünyanın neresinde ne yatıyor bilir, uluslar arası isimlerin de çok ciddiye aldığı bir isimdir. Ben Ankara’da meclis muhabirliği yaparken, Zafer Mutlu ile beraber, onlar da meclis muhabiriydi, Yaşar Okuyan, Melih Gökçek….Melih Gökçek ile oradan bir aşinalığımız vardı. Biz başka yola gittik, o siyaset yoluna gitti. Başarılı bir Belediye Başkanı. Başarılı olmasa 20. Senesine giriyor. %56 oyla seçiliyor. Halkla ilişkilerini doğru yapamayan ve o yüzden de topluma antipatik gelen bir adam ama aslında öyle bir adam değil. Aslında Melih Gökçek; düzgün, adam gibi adamdır, güvendiğim bir adamdır.. Bu belgeseli kabul etti, kabul ettikten sonra, en ufak bir müdahale, ima, işe karışma, napıyorsunuz, kimle yapıyorsunuz gibi  bir tavır sergilemedi…teşekkür etti, paramızı verdi, o kadar. İşveren, çalışan arasında hiç görülmemiştir bir şeydir, onu tattık. Melih Gökçek’e, doğru bir iş götürdüğün zaman, tabi onun ideolojik tandansına da uyuyorsa (Nazım Hikmet’in hayatını yapalım diye Melih’e gidecek halim yok) içinde toplumun da yararlanacağı bir şey varsa, ona mutlaka “Evet” der, pazarlık yapmaz, içine siyasi kıtır koymaz. O belgeseli yaparken, 1920 Ankara’sının hiç görülmemiş görüntülerini bulduk, Ankaralı zengin, Fransız bir iş adamını 73 tane fotoğraf çekmesi için özel gönderdik, hatta onların içinde ilk bakanlar kurulunun resimleri var, sonra Mustafa Kemal’in Çankaya’nın bahçesinde Rauf Bey ile baş başa fotoğrafı var. Meclis binasının inşaatının görüntüleri var. Çok şeyi ortaya çıkardığımızı düşünüyorum. Ben Ankaralıyım, yüksek okulu da orada bitirdim, orada evlendim, askerliğimi de orada yaptım ama Abidin Paşa (Abdülhamit’in ünlü valisi Abidin Paşa’dan geldiğini) semtinin adının nereden geldiğini bilmezdim. O belgeseli görenler, Ankara’nın 120 senelik tarihini görecekler, üstelik bu tarihin bir tarafı yok, Mustafa Kemal var, tarafı değiliz, muhalifi var yanlarında değiliz, Abdülhamit var, düşmanı değiliz, işgalci güçler var onlara da kızmıyoruz, her şeyi çıplak gözle veriyoruz. Ankara ile ilgili el değmemiş görüntüler bulacağımıza inanıyorum. O zaman belgeseli yeni görüntülerle bambaşka yere götüreceğim.

İstanbul’un sahibi çok tabi…

İstanbul’da çok görüntülü malzeme var. Ankara, cumhuriyetin yapılanması içinde yeni bir şehir. Eski Osmanlı vilayeti ama çok fazla malzeme yok. Ankara’nın karanlık dönemi, teknolojinin gelişmediği dönemlere denk gelmiş, o yüzden fazla belge yok. Cumhuriyetten sonra, fotoğrafçılık merakı zaten Atatürk’ün kendinde var. Her kibrit çakışının resmini çektirecek kadar meraklı.

“DİNÇ BİLGİN’İN DELİKANLI TAVRINI İNKAR EDEMEM”,

“SABAH GAZETESİ ARKAMDA DURDU”

Melih Gökçek için doğru bir şey götürdüğünüz zaman onu değerlendirir, dediniz de…Sabah Gazetesine doğru şeyler götürememiş miydiniz? Bir yazı ile yaşanan kriz sonrası Sabah Gazetesi arkanızda durdu mu?

Arkamda durulmamazlık etmediler. Sona kadar durdular. Aydın Doğan bir “Atakürt” lafından Ahmet Altan’ı attı, üç telefona direnemedi, gazetenin tirajı 200 binden 25 bine düştü, yine Sabah Gazetesi arkada durdu. Dinç Bilgin’in oradaki delikanlı tavrını inkâr edemem. Sabah’tan ayrılmam da, kendi irademle, kendi arkadaşlarımla beraber başka bir mecraya girdik, başka gazete çıkartmak için patronu bekliyorduk, orada olmayacağını biliyorduk. Öyle bir konsept sonucu oluştu. Eğer arkamda durmadı derseniz, Sabah’a haksızlık olur.  Sabah benim sonraki mesleki haklarıma sahip çıkmadı. Logosundan, künyesine kadar hepsi benim marifetimdir. Ankara belgeseli yaparken, bir tek Sabah vermedi. Erdal Şafak’ a telefon açtım, rica ettim, tabi dedi, Hürriyet, Milliyet hepsi verdiler, bir tek Sabah’ta tek bir satır çıkmadı.

“GAZETE VE PATRON KAVGALARINA KARIŞMAM”

Arkanızda durmuş ama arkasını getirmemiş.

Erdal Şafak’tan istedik, arkadaşlığımızı test ettik, bir laf vardır, “Hacı dayının katırı, her yerde sayılır hatırı” derler, Allaha şükür, insanlarla kavga etmeme özelliğimden dolayı herkesle barışığımdır ben. Bana bir şey olduğu zaman herkes el atar. Çünkü Türkiye o kadar gazete kavgası görmüştür, patron kavgası görmüştür, karışmayan tek adamımdır, ne kendi patronumun aleyhine ne de bir başkasının aleyhine tek satır yazı yazmadım. Gaza da gelmedim, kışkırtmalara da gelmedim. “3 tane pu..tsunuz, 50 milyon dolar için anlaşırsınız, beni arada yersiniz” derdim.

“ÇIPLAK GÖZLE BAKTIĞIMDA VUKUATLARI GÖREBİLİYORUM”

Birand sizin için, “Adam serseri mayın gibi, kime vursa yok ediyor” demişti. Sizin insanların zaaflarını, gelişmemiş taraflarını yakalama ustalığınız nereden geliyor?

Ben değişik bakıyorum olaylara. İnsan bir bakar, bir de görür. Ben 8 km’lik parkuru havanın müsait olduğu her gün yaparım. Yine böyle bir yürüyüşüm sırasında  Taksim’de, metroya girmeden sigara içiyorum, genç bir çocuk geldi, beni tanıdı, iltifat etti, ben de okuduğu kitaplara baktım, “Ağabeyi ben sizin bu yazıları nasıl çıkarttığınızı merak ediyorum” dedi. “Bakmakla ilgili, sen bu Taksim meydanında ne görüyorsun?” dedim. “Bak şu Nijeryalı, eş cinsel, biri ile buluşacak, gelmemiş sinirleniyor, polisi görüyor, hemen bir tur atıyor, belli ki oturma izni yok” Çocuk benim çıplak gözle gördüğüm vukuatları sayınca şaştı. “Sen bakıyorsun sadece kalabalığı görüyorsun, ben ayrıntıyı görüyorum” dedim. Benim mesleğe getirdiğim de bu. Bunu da yaratan Zafer Mutlu’dur. Deniyordum, olmuyordu, köşe yazarlarının yazdığı gibi yazıyordum, tatsız tutsuz….vs Süleyman Demirel’in malum yurt dışı gezisinde, Hasan Cemal, Süleyman Beye küsmüş, Zafer de onu iknaya uğraşıyor, ben de odalarına girdim, “Buna sen git, bu nazlanıyor gitmiyor” dedi. Biz mecliste çalışırken en kızdığımız şey, gazeteci arkadaşların siyasetçilere akıl vermesiydi. Kulise ağır adam düşer, o insanlardan ne bir şey öğrenebilirsin, ne haber çıkartabilirsin, ne de onların sana faydası olur. Arada sırada Turan Güneş gibi, Derya gibi adam girer, o adam konuşsun biz de bir şeyler öğrenelim isterdik.  Onlar kimseyi konuşturmazlardı, kendi yüksek fikirlerini adamlara anlatırlardı. “Sen onların yaptığını yapma, farz edelim sen tatili bitmiş, Almanya’ya dönme hazırlığında yanlışlıkla uçağa binmiş bir işçi olarak  babanın uçağında ne görüyorsan öyle yaz” dedi. “Tamam” dedim, öyle devam ettik, patladı gitti.

“İNSANLARIN FİZİĞİ İLE UĞRAŞMAMAK GEREKTİĞİNİ ANLADIM”

Kimseyi durup dururken hedef alıp, yok etmeye çalışmadım. Öyle bir derim olmamıştır. Yazı yazmanın başında hep acemilikler olur, kendini fazla görürsün, kendini şımartılmış görürsün, o gazla birilerine bulaşırsın ama oralarda yaptığım hataları çabuk kavradım ben. Mesela insanların fiziği ile uğraşmamak gerektiğini anladım. Bu konu ile alakalı iki yazı yazmışımdır, hala pişmanlığını duyarım.

“BİR FUTBOLCUYA TİPİNDEN DOLAYI BULAŞMAKTAN PİŞMANIM”

Polemik yazılarının yanlış olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Polemik başka. polemik, düşünce üzerine yapılan bir kavga. Siz başka şey düşünüyorsunuz, ben başka şey düşünüyorum, birbirimizin sinirine dokunuyoruz, girişiyoruz birbirimize. Orada öyle değil, bir futbolcuya tipinden dolayı bulaştım, sana ne! Ama dersimi çabuk aldım, hiç tekrarlamadım, şimdi de daha şefkatli bir yerden bakıyorum.  Yazarken insanları kırmamak gerektiğini düşünüyorum. Biri hak etmediği bir yerde duruyorsa ve ben de onun tanıklığını yapıyorsam, gördüğümü çıplak yazdığın zaman, itibar resetlenmesi oluyor. Benim bir arkadaşım bir İtalyan restaurantı açmış, tanıtımını yapmak istiyor,  kızın hakkında güya övgü dolu bir yazdım, kız lokantayı kapatmak zorunda kaldı.

“TEK YAZIM RESTAURANT KAPATTI”

Cengiz Semercioğlu, dünyanın en iyi restoranı El Bulli’nin kapatma kararını almasına sizin neden olduğunu yazmıştı...bu o mu?

Hayır, El Bulli değil, çok eskidir bu. El Bulli benden etkilenmez ki. O hoşluk yapmış. Türkiye’den bir arkadaşımızın yeriydi. Övdüm, övdüm sadece şunu yazdım: “ Hesabı İngilizce eski orginal kitabın içine koyup getiriyorlar, İngiliz kütüphanesinden araklanmış gibi, açıyorsunuz kitabı fiyat dehşet, isterseniz orada yemek yeyin, isterseniz paranızla repo yapın” dedim. Tek söylediğim buydu ve bu espri batırdı. Şair Nef’inin de ölümüne sebep, bir tek esprisidir. Şair Nef’i bir veziri sık sık hicvettiği için, onun gazabına uğrar, ölüme mahkum ederlerken harem ağası bir kağıtla, kalemi getirir, bir af dilekçesi yaz da, seni affettirelim, Nef’i yazarken mürekkep damlar, ağız da siyahi ya, Nef’i der ki, “Efendim mübarek teriniz damladı” deyince adam kalkar, gider, çeneyi tutamadın mı? Tuluatçinin refleksini kullandın mı başın belaya girer.

“OKUYUCU GÜLMEKTEN YORULMASIN DİYE GAZA BASTIM”

“Okurun ilgisizliğinin sabit olduğu gün köşe yazmayı bırakırım.“ demiştiniz. Okurun ilgisini sabit tutmak için mi kendinizden ödün vermeye başladınız?

İlk yazılar çok komikti. Fakat şunu düşündüm, bir insan bir insanı sonuna kadar aynı tempoda güldüremez. Dost sohbetlerinde gülersiniz, sonra gülmekten yorulursunuz. Olay bu noktaya gelir diye, 5. Aydan itibaren kademeli olarak gaza bastım. Artık yazıda bir iki şirinlik oldu mu, yetiyor. Fazlası olayı deforme edecekti.

“ BAŞIMIZA GELEN TÜM OLAYLAR, KADIN MESELESİ”

Her türlü sosyal olayın sebebini “kadını meselesi” olarak neden açıklıyorsunuz? Size göre, Küresel ısınmanın da Kıbrıs Meselesi’nin aslı budur.. “Sizce bu teziniz neden ciddiye alınmıyor?

Kadın meselesi,  Anadolu’da yaygın bir tabirdir, “Karı meselesi” derler. Çok sevdiğim bir dayımın oğlu vardı, her şeyi karı meselesidir, diye açıklardı. Zaten bunu tez haline getirirken,  “Benim dayımın oğlu Raşit’in tezidir, her şey karı meselesidir” demiştim. Kıbrıs meselesinde muhakkak Cumhurbaşkanının karısı ile Başbakanın karısı birbiriyle kapışmıştır. Doğu’daki kan davalarına bakın, kan davalarının % 90’ı erkekler dövüşürler, erkekler ölürler, sonra dövüşmekten yorulurlar…kadını öldürmezler ama erkeği öldürürler, eğer bir aile bir aileye karşılık verecekse, gider erkeğini öldürür, burada cinsiyetinden gelen bir korunması var. Zavallı erkekler, kahveye gidemez, yola çıkamaz vs.

“KAN DAVALARINI KADINLAR BİTİRMEK İSTEMEZLER”

Kadın cinayetleri de var ama….

O da var ama averaj olarak konuşuyorum. Erkeklerin çoğu içten içe kan davasını bitirmek ister, birileri araya girse barışsak diye beklerler. Kadınlar bitirmezler. Bütün herkes razı olur, bir tane kadın razı olmaz, çocuğu ölmüştür, kocası ölmüştür, kardeşi ölmüştür razı olmaz, olay bir 30 sene daha gider.

“SİYASETÇİLER SIRADAN OKUYUCUDURLAR”

Özkök, sizin adınızı Türkiye’nin en tehlikeli muhalifleri arasında geçirmişti, kendiniz gibi zeki olan muhalif okuyucunuzla birlikte esprili bir şekilde iktidarları sorguladığınızı, yaptığınız ince esprilere iktidar sahiplerinin bile gülmek zorunda kaldığını yazmıştı. Sizin yapmaya çalıştığınız tam olarak bu mu? yoksa aslında gülmeleri en son isteyeceğiniz şey mi?

Yok öyle bir kaygım yok. Köşe yazımda eğer siyasi bir konuya dalmışsam, siyasetçiler gülsünler veya kızsınlar diye yazı yazmam. Türkiye siyasetinin önemli, önemsiz ne kadar figürü varsa, benim için sıradan okuyucudur. Patronumun hoşuna gitsin diye yazmam. Bir tek kendim mutlu olmak için yazarım, bir de okuyucuyu düşünürüm. Okuyucunun da akıllı olanını düşünürüm, aptalı zaten anlamaz. Zeki okuyucu aynen arı gibidir, çiçeğin polenini alır, onunla balını yapar kendisi. O değerlidir. Seni anlayabilecek olan insanın taktiri değerlidir. Ertuğrul, kendisi ile uğraştığımı düşünürdü. Bülent Ecevit de, kendisini sevmediğimi, kendisi ile uğraştığımı düşünürdü. Öyle bir şey yok. Başbakan iken gazetenin işi için gittik, bunamış, sabah getiriyorlar oturtuyorlar, Hüsamettin önüne imzalanacak resmi evrakları koyuyor, evde biraz uyutuyorlar, 3’te bir daha getiriyorlar, 4’e kadar biraz daha duruyor, hiç bir şeyden haberi yok, Türkiye’yi fiilen böyle bir adam idare etti. Birden bire, “Rahşan öldü bana söylemiyorsunuz” diyen bir adam.  Barışmaya gidiyorum, yaz günüydü, sekreteri şeker tuttu, gözüm şekere takıldı, ceketimin cebine 4-5 tane çaldım attım, kendisini çalsam görecek hale yok.  Ben kim, Bülent Ecevit ile uğraşmak kim? Adamdan komedi çıkıyor, onu kullanıyorum. Ağustos ayı olmasına rağmen Ecevit’e kışlık ayakkabı giydirmişler, ayakkabının altı 3 parmak kalınlığında lastik. Ben de şöyle yazdım: “Yokuş yukarı rahat çekmesi için traktör lastiğinden ayakkabı tabanı yapmışlar”

"ESKİ ATASÖZLERİNİ CANLANDIRMAYA ÇALIŞMAYI SEVİYORUM"

Türkçeye kazandırdığınız bir çok deyim var. “Azgın teke, obezler için "Amel-i manda"  “köşe yazarı = eşek, üstelik ... eşek” “Seyrek bıyıklı asabi şahsiyet” Hatta bir ara “G.. veremi” ismi bulmuşsunuz.. Bilimsel bulunmadı.. Kabul görmedi… “Seyrek bıyıklı asabi şahsiyet” deyiminin geçtiği yazılar eleştiri değil, tespitnamedir..” deseniz de bu sözlerin membaı hakikaten siz misiniz?

Yazıda kullandığım sözler atasözleri kitabına girdi. Folklorik değeri olan özlü sözlere merakım eski yazıyı öğrenmemle başladı.. 1920'li senelerde kurtulamadığım Halk Evleri Mecmuaları ciltleri vardı.. Kaç kez evden attım, bir şekilde geri geldiler.. Osmanlıca eski yazıyı öğrendikten sonra onları didiklemeye başladım.. yerel ağızlarla söylenmiş atasözlerini derleyen çalışmaları keşfettim.. Onları bir kenara toplamaya başladım.. Sonra bu merak gelişti.. Elimin altında gün yüzüne çıkmışı, çıkmamışı üç bine yakın atasözü var ki bunların bin kadarını yazılarımda kullandım.. Böylece gün ışığına çıktılar..

Daha fırsat bulup kullanmadığım iki bine yakın atasözü var.. Yazdığım konuya uyanı çıkarsa kullanıyorum, çıkmazsa kaderlerini bekliyorlar. Arada bir kendi uydurduklarım da oluyor..Misal, "Devenin talihsizi çölde dolanırken kutup ayısının sapığına rastlarmış.." diye uydurdum.. O günlerde karikatürcü milleti bu lafı çok sevdi, üzerine defalarca karikatür çizildi.. benim Talihsiz deve zaman içinde talihsiz bedevi oldu.. Bir de baktım ki Atasözleri Kitabına girmiş..Benim derlediklerimden en sevdiğim "Taşla yumurta kavga etmiş, tavuğun götünü şahit yapmışlar" lafıdır.. Bir iki kere yazılarımda kullandım ama nedense akıllarda kalmadı.. Böyle deyişler çok vurucu ve etkilidir.. İki mahkumun kavgasına tanık olmuştum.. Genç olanı yaşlı olana "Seni şöyle yaparım, böyle yaparım" deyip cinsel aktivite tarifinde bulunuyordu..Ak sakallı mahkum muhteşem bir cevapla susturdu onu.."El s..ni görmeyen kendininkini Cezayir tüfeği sanırmış.." dedi.. Kavga bitti..İşin sevdiğim tarafı, kültür çatışmaları arasında kim vurduya giden eski atasözlerini yeniden canlandırmaya aracı olmak.. İnsanlar yüz sene, iki yüz sene önce kullanılıp unutulan lafları, bin yıl sonra benim yazılarımda bulacaklar.. Dijital çağdayız.. Böyle bir avantajımız var... Umuyorum ki beni böyle anmış olacaklar..

“TAYYİP’İ LİDER YAPAN, TÜRKÇENİN PERİŞANLIĞIDIR”

“TAYYİP, İNSANLIK DEYİNCE SADECE MÜSLÜMAN ALEMİNİ ANLIYOR”


Tayyip Bey'in özelliği, yaradılıştan gergi, fukara dümbeleği gibi. Fukaranın pikniğe götürmek için, evinin bir kenarında sakladığı bir dümbeleği vardır, evde rutubetlidir, ıslanır ıslanır derisi gevşer, güneşe çıkar gerilir, vurduğun zaman da korkunç ses çıkarır. Kendi kendini gaza getirme özelliği var, konuşurken çok hisleniyor, hislenince inanıyor söylenene, siyaseten söylemesi gerektiği şeyleri bile söylerken, rolünü iyi yapan devlet tiyatrosu aktörü gibi çok fena havaya giriyor, o yüzden de sert bir üslup çıkıyor, aslında hatipliği de öyle bir şey zannediyor, aslında çok güzel konuşan bir adam, liderliğini diğerlerinden ayrı bir hale getiren Türkçenin perişanlığıdır. Türkçeyi toplum olarak bu kadar kötü kullanmaya başlayınca, Türkçeden bu kadar uzak kalınca, arada bir kalkıp bir adamın iyi laf etmesi, güzel konuşması çok önem kazanıyor. Bir de iyi hatip, imam hatiplikten gelme bir refleksi var, hem dinleyerek, hem konuşarak…iyi konuştuğu söylenebilir, son yılların iyi hatiplerinden bir tanesi. Bu onun çok büyük avantajı. Konuşmanın da bir şehveti vardır, dost sohbetinin de öyle, milleti güldürürsünüz, susacağınız yeri bilemezsiniz. Bir süre sonra milletin kafasını yemeğe başlarsınız. Millet saatine bakar, farkına varmazsınız. Sussa da gitsek derler, algılamazsınız. Tayyip Bey’in durumu öyle, konuştuğu zaman önünü, arkasını görmüyor, savuruyor, deviriyor, hoyrat! İnsanlık deyince sadece Müslüman alemini anlıyor.

“HERKES BAŞBAKAN GİBİ İÇKİSİZ YAŞAMAK ZORUNDA MI?”

“BAŞBAKAN, KAŞIKLA VERİP SAPIYLA ÇIKARTIYOR”

“BAŞBAKANIN AÇLIK GREVİNDEKİLERE SÖYLEDİĞİ SÖZDEN SONRA İNSANLIĞI TARTIŞILIR”

Başkalarının da duyguları olabileceğini, başkalarının da devletten şefkat bekleyebileceğini bilmiyor, onu maddi olarak gösterebiliyor da, bir bakıyorsun kimsenin yapmadığı şeyleri yapıyor, diğer taraftan bir laf ediyor, teşbihte hata olmaz ama “Günde bir bardak su verir, onu da arka ayağı ile vurur devirir” Kaşıkla verip sapıyla çıkartıyor, bu kadar hoyrat olma ya, bu kadar öfkeli olma, herkes senin gibi düşünmek zorunda mı, herkes senin gibi yaşamak zorunda mı, herkes senin gibi içkisiz yaşamak zorunda mı, sana ne benim Allah ile aramdaki ilişkiden? Çevre Bakanın hazırladığı yasaya bakıyorum, “Her bir yerde mescit yapılacak” Sitelerde, alışveriş merkezlerde….Namazını kılacak olan alışveriş merkezinde sürtmesin zaten. Cami yoksa alışveriş merkezinden çıkar, bir camide kılar namazını. Nedir bu gayretler? Senin memleketinde 68 tane insan, açlık grevine giriyor, adamları aşağılıyorsun. Şunu diyebilirsin” Devlet bu konuda pazarlık yapmaz, devletin tavrıdır” bu bir söylemdir. “Bunlar şov yapıyorlar” dersen, bu senin insanlığını tartıştırır. Siyasetçi olarak bunu da öğrenmen lazım. Oyların sana getirdiği sonsuz özgüven, aklına estiği gibi konuşmanı gerektirmez.

“TÜRKİYE’NİN YERİ, MISIR’IN ARKASINDAKİ SANDALYE”

“GAZZE ROKET ATTI, İSRAİL SALDIRDI”,

“OLAYLAR GAZZE’NİN KIŞKIRTMASIYLA BAŞLADI”

Gazze’de senin dış işleri bakanın kimi görse boynuna sarılıp ağlıyor, New York Times yazıyor, “Türkiye’nin uluslararası diplomaside özellikle orta doğudaki yeri belli olmuştur, Mısır’ın arkasındaki sandalye” En fazla gürültüyü sen kopartıyorsun, ateşkes yaparlarken sana kimse dönüp sormuyor, yine başka bir figür geliyor, senin önüne geçiyor, demek ki bağırarak, çağırarak olmuyor bu işler. Sen işin objektif tarafını da kaçırıyorsun, İsrail’i sevmeyebilirsin, düşman olabilirsin, bunlar anlaşılır şeylerdir, bunu İsrail de anlar. Ama o kavga İsrail saldırırken başlamadı ki, Gazze’den, İsrail’e, bir gecede 200 tane roket attılar. Öyle başladı. Suriye’de Resülayn kasabasında kavga oluyor. Kurşun sekmiş, öğretmenimiz yaralanmış. 3 tane mermi bizim tarafa düştü diye, sen uçakları kaldırdın, bombaladın Suriye’yi. Bir de senin ülkene 200 tane füze atsalardı ne olurdu, sen ne yapardın? O koltuğunu kaybetme. Siyasetin yanlışını eleştirmek bana düşmez, ben beğenmiyorsam zaten oyumu vermem ama objektif, inandırıcı bir devlet adamı olmuyorsun. Sen orada Gazze sokağında, elinde kaleşnikofla dolaşan bir Filistinli gibi taraf oluyorsun. Sen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak bu olamazsın,  soğuk kanlı bakacaksın olaya. Sen bileceksin ki olay, Gazze’nin kışkırtmasıyla başladı. İşi küfre dökmeyeceksin.

“TAYYİP BEY, TÜRKİYE’NİN EN EĞİTİMSİZ, EN FUKARA KESİMİNE DAYANMIŞ”,

“%50’NİN ÜZERİNDE OYU VAR, HALA BİR İLÇENİN OYUNU ÇALMAYA UĞRAŞIYOR”

İşte Marmara’yı vurdular, özür de dilemiyorlar, hadi sor hesabını. Bana kabadayılık ediyorsun, iş adamına kabadayılık ediyorsun, kafasını kaldırana mali müfettişlerini salıyorsun, kafasını kaldıran Belediye Başkanını hapse atıyorsun, Ak Partili belediyelerde hiç mi yolsuzluk yok? Hepsi ak kaşık. %50’nin üzerinde oyun var, hala bir tane ilçenin oyunu çalmak için yasa değiştiriyorsun, yönetimi başka belediyeye bağlıyorsun. Bunlar Tayyip Beyin misyonundan, yaradılışından kaynaklanan, siyaseten varlığından kaynaklanan, kendi etrafında oluşan mitolojiyi delen şeyler. Ben bunları gördüm. Üç defa Küba’ya gittim, iki gidişimde Castro tapılan bir adamdı, üçüncü gidişimde sokaktaki adamın, Castro’dan küfürle bahsettiğini duydum. Ve her tarafta polisi olan bir devlet de değil. Bıktırır insanı. Çavuşesku, dört gün evvel 200 bin kişiye konuştu, 4 gün sonra linç edildi. Kadafi….bunları hep düşüneceksin. Tayyip Bey, Türkiye’nin en eğitimsiz, en fukara kesimine dayanmış, “Ben onları mutlu edersem zaten devrilmem” diyor. Öyle olmuyor.

“ESAD GİTMEYECEK”

Arapların başına gelen baharsa bize düşen de “Arap Sonbaharı” oldu.. diyorsunuz. Esad’ın, Suriye’yi bıraktıktan sonra bir Lazkiye Cumhuriyeti kuracağını iddia ediyorsunuz.

Belli ki gitmeyecek Esad. Çünkü oradaki muhalefet El Kaideyi ve Müslüman kardeşleri teslim etti, aradaki dehşeti gördüler, daha beteri gelir. Olay ona döndü. CHP heyeti ile konuştukları gazetelerin iç sayfalarında kaldı, kimse çıkartmadı, Kemal Kılıçdaroğlu onu kullanmayı bilmediği için, adam diyor ki, “Biz burada artık laiklik kavgası veriyoruz, halk o tarafa yattı, siz de laik ülke olarak El Kaideye silah sağlıyorsunuz, o silahlar bir gün size dönecek” diyor. Farklı bir şey söylüyor.

“BAŞKANLIK SİSTEMİ, GELİŞMİŞ DEMOKRASİLERİN İŞİDİR.”

“TÜRKİYE’NİN EĞİTİM ORTALAMASI İLKOKUL 4”

“TÜRKİYE’NİN REFORMİSTLERİ; ABDÜLHAMİT, ÖZAL VE MUSTAFA KEMAL’DİR”

“TAYYİP, KENAN EVREN GİBİ DİKTATÖRLÜĞÜNÜ İLAN ETSİN”

Seyrek bıyıklı asabi şahsiyete, memlekette huzur bulmanın reçetesini sundunuz:“Bir.. Patronları bağırtmayacaksın..İkiii.. Fenerbahçe yönetimini bağırtmayacaksın.. Üüüç.. Köşe yazarlarını tahrik etmeyeceksin.. Gerisi kolay” Başkanlık sistemi ile tamamen mi kolaylaşır işi?

Başkanlık sistemi ile şahsi diktatörlüğünü kurar. Başkanlık sistemleri gelişmiş demokrasilerin işidir. Türkiye gibi bir ülkede, oyunu biri hatır için veriyorsa, biri 20 kağıda satıyorsa, öbürü kime verdiğini bilmiyorsa, Türkiye halkının yarısına yakını ciddi eğitimsizdir. Kadınlar için de ilkokul eğitiminin altındaki seviye %56. Türkiye’nin eğitim ortalaması ilkokul 4. Bu sistemde Başkanlık olmaz, Mısır olur. Mısır’a gittiğin zaman, milli geliri 1 doların üzerinde olan bir sürü adam, seni alkışlıyor. Başkanlık sistemi şunun için pratik, bürokrasiyi aradan kaldırıyorsun, işler hızlı yürüyor vs. Bunu Abdülhamit de denedi.  Abdülhamit de bilmiyordu ki, parlamento ile beraber işler çok yavaşlayacak. Abdülhamit, Türkiye coğrafyasının, son 200 senede gördüğü 3 tane reformist adamdan biridir. Biri Abdülhamit’tir, biri Mustafa Kemal’dir, biri Turgut Özal’dır. Yapıyı değiştiren adamlardır bunlar. Saltanatın ilk 10 senesi müthiş bir gelişmedir. Ve o da hep söyler, “Parlamenter varken yapamazdım” Çünkü bir karar alacak, parlamentoya girecek, komisyonlara girecek…Ama Abdülhamit II.Meşrutiyeti ilan ettiği zaman, kolunda Ahmet Rıza ile meclise gittiği zaman, milletvekilleri yerlere kapaklandılar. “Parlamentodan bunu mu anlıyorsunuz?” diye dalgasını geçti adamlar. Tayyip’in de yapmak istediği bu. Bir kere senin milletvekilin ağzını açamıyor be! Bir terör yaratmışsın, Bakanın yanına sokulamıyor, 30 metre mesafeden bakıyor sana. Demokrasi yapıyorum diye kandırıyor. Rahat ol Kenan Evren gibi, diktatörlüğünü ilan et. Senin arkadaşın Esad’a kızıyorsun, babasından miras kaldı Suriye. Babası devretti. Ne demokrasi diye beni uğraştırıyorsun? Hukuku özelleştirmişsin, mahkemeye gittiğim zaman başıma ne geleceğini biliyorum, içinde bir parça siyaset varsa hayatta lehime karar çıkmaz, Yargıtay’ı da özelleştirmişsin, her şeyi özelleştirmişsin, kanundan nizamdan bahsediyorsun. Rahat ol! Zeki Alasya’nın bir filmi vardı, 7-8 çocuk vardı, karısıyla seks yapacak, Çocuklara “Yorganı çekin” diyor, babası da gözleri görmüyor, “Ben de çekiyim mi diyor?” “Yok baba sen aç gözünü, rahatla” diyor. Sen de onun gibi yap, rahat bırak kendini, ne demokrasi  ile uğraşıyorsun ya?

“DEMOKRATİK YOLLA SEÇİLEN TEK CUMHURBAŞKANI, KENAN EVREN’DİR”

Zaten Parlamento üç kişi tarafından seçiliyor, dün Deniz Baykal vardı, bugün Kılıçdaroğlu var, Bahçeli’nin, Tayyip Beyin yaptığı listeye kim itiraz edebiliyor? Benim istediğim adam o listelerden bir tanesine giremez. “Şu adamı İstanbul’dan milletvekili yapın deme şansım yok, benim yok partinin dahi yok, üç tane adamın iradesi ile seçilen bir meclis, aynen tek partinin özelliği, tek partide meclisi yüksek idare kurulu seçiyor, Cumhuriyet Halk Fırkasının tüzüğünde vardı. 26. Maddede “değişmez genel başkan” Mustafa Kemal, ebedi Genel Başkan, öldükten sonra da Genel Başkan. Mustafa Kemal meclisi seçiyordu, mecliste Mustafa Kemal’i seçiyordu. Şimdi sen de öyle yapıyorsun, ben neyim, ben bir figürüm, benim oyum neyi değiştiriyor, sana versem de öbür tarafa versem de aynı, sonuçta 3 kişinin hazırladığı bir liste. 12 Eylül’ü yargılıyorlar. Kenan Evren, Türkiye’nin gördüğü en demokratik yolla seçilmiş Cumhurbaşkanıdır. 5 kişi seçti Kenan Evren’i. Milli Güvenlik Konseyi. Şimdi hep 3 kişinin seçtiklerinden gidiyoruz. Ahmet Nejdet Sezer 4 kişi. Hangisi daha demokratik? En çok oy katılımı açısından Kenan Evren daha demokratik.

“TÜRKİYE DEMOKRASİYİ, SADECE 1965-1969 ARASINDA YAŞADI”,

“BİZ BİREY DEĞİLİZ, KULUZ”

Başımızı çevirdiğimiz her yerde “Kenan Evren” tabelası görmemizi, demokrasiye olan yatkınlığımız olarak açıklamıştınız. Böyle bakarsak, demokrasinin zararları çok. Hatta  “İleri demokrasinin son durağında yas!” başlıklı bir yazınız vardı. Ampül Partisi, Kafa Tokuşturanlar Partisi, Altı Kazık Partisi… doğru yolu halk olarak nasıl bulacağız, demokrasi istemiyorsak, seçilenlere razı olmayalım mı?

Bu partiler olmasa yerine yenileri gelecek, önemli olan senin birey olman. Birey onuruna sahip olman. Birey onuruna sahip değilsen, partinin adı, altı kazık olmuş, çift kanatlı teyyare olmuş bir şey fark etmez. Türkiye insanı, çok kısa bir sürede yakaladığı birey olma onurunu çok hızlı kaybetti. Kulluk kavramı nedir? Padişah insanların sahibidir, insanlar onların kullarıdır. Çünkü padişah halifedir, Allah’ı temsil eder, insanlar onların kullarıdır, fiili olarak kölelik statüsü yani. Cumhuriyette birey oluyorsun, çünkü kendi katılımınla yarattığın bir devlet tipi. Ama bizim yarattığımız devlet cumhuriyet tipi, bir avuç askerin(Mustafa Kemal ve arkadaşlarının) yarattığı devlet tipidir, halkın hiçbir katılımı yoktu. O zaman cumhuriyetin kulları olduk. Türkiye’de insanların bireyliğinin tadını çıkarttığı tek dönem hatırlıyorum ben, 1965-1969 arasıdır. Orada bile askeri müdahaleler vardı, 12 Mart vs…işin gene suyu çıktı. Anayasa değişiklikleri lüks geldi, ilk defa sivil toplum dernekleri kuruldu, sendikalaşma oldu…4 senelik bir dönemdir, bütün Türkiye’nin gördüğü bu dönemdir. 100 küsur senelik demokrasi maceramızda böyle demokrasi yoktur. 4 senesi vardır. 1961 iktidarından sonra yapılan seçimlerde, partiler bir ön seçim sistemi ile girerdi, Adalet Partisi, adaylarını Uşak’taki adaylarını 8-10 bin delege ile belirlerdi. Şimdi o refleks bile kayboldu ortadan. Öyle bir seçim bile yok, dilekçeni yazıyorsun gönderiyorsun Efendine, Efendin seni sevmiyorsa seni iyi bir yere koyuyor, zaten konuşma hakkın yok, kuluz biz, birey değiliz. Birey olamadığımız için böyle itilip kakılmamız normal, kurtulmamızın çaresi yok.

“TÜRKİYE, AMERİKA’NIN OYNADIĞI ROLÜ OYNAYAMAZ”

Ergenekon davası için, “İki vakte kadar tersini görürüz. Bu akıl değişmezse bir de bakarız ki bugün yargılayanlar yarın sanık sandalyesinde oturuyor.” dediniz. Türkiye’nin yaşadığı karmaşanın temelinde ne var sizce? Dün abi dediğimizle yarın neden sevgili oluyoruz, dün tepede olanlar bugün düşkünler. Bu aslında tam biz olamadığımızdan mı, yoksa aslında bizi bize bırakmadıklarından mı? Dışarıdan yönetildiğimiz teorilerine ne diyeceksiniz?

Yok canım.Dünyanın bir dengesi var, o dengenin içinde bir parçasın sen. Sen oradaki önemine göre, mali gücüne göre, nüfusuna göre, coğrafyadaki yerine göre, asker sayına göre bir figürsün, o değeri alırsın veya değerinden kaybedersin ama sen asla Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in oynadığı rolleri oynayamazsın. Hayvanlar aleminde, fil, gergedan, su aygırı kapışıyorlar, sen de tavşansın, “çıkın lan karşıma, dağıtırım burayı” diyorsun. Bu değişmez.

“TANSU ÇİLLER, ECEVİT’İN BUNAKLIĞINDAN DAHA BETERDİ”

“27 Mayıs benim ilk ihtilalimdi.. İlkokulu yeni bitirmiş bir çocuktum..” diyorsunuz, bir de Meclis Darbeler Komisyonu tarafından sorgulanan Tansu Çiller’in cezai ehliyetinin bulunmadığına dair birkaç anekdot paylaştınız.

Tansu Çiller ile ilgili bir hikaye daha var, utandım anlatamadım. Bu Erzurum’da konuşuyor, sarhoşun biri bağırıyor, “Bıdığını yerim senin” diye. Bıdık nedir bilmiyor, yanındakilere soruyor ama onlar utanıyorlar, bıdık kadının cinsel organı. “Efendim ciğerini yerim” anlamında söylüyorlar, diyor. “Bacınızın bıdığı size kurban olsun!”  Ecevit’in bunaklığından daha beterdi Tansu Çiller.

O dönemleri bir gazete yöneticisi olarak yaşamış ve birçok olayın tanığı olmuş biri olarak Tansu Hanımı her şeyin dışında tutuyor olmanızın nedeni nedir?

Lehine tanıklık yapıyorum, ceza ehliyeti yoktur diye.


“12 EYLÜL’ÜN YAPILDIĞI GÜN,  KENDİMİ ÇOK RAHATLAMIŞ HİSSETTİM”

“İHTİLALİ YARGILAYAMAZSIN”


28 Şubat için Erbakan’ın lehine tanıklık edebilir misiniz? Birilerini dışında tuttuğunuza göre darbelerin esas sorumlusunu biliyorsunuz.

Erbakan’ı ben yakından tanımıyorum, birkaç defa seçim gezisine katıldım, özel hayatını değerlendirecek bir durumum yok ama Mesut Bey, Tansu Hanım, Tugut Bey ile özel hayatta da beraber olabildiğimiz insanlardı. O yüzden onlar hakkında bir kestirimim olabilir. Darbeler, tarihçilerin sosyologların işidir. Ama 12 Eylül döneminde 30 yaşında bir adamdım, karım hamileydi, babasının evinde kalıyordu, evimden onlara gidip dönerken, 3-4 defa yolum kesildi. Defalarca ölümden döndüm. Askere o dönemlerde çok karşı bir adam olduğum halde, 12 Eylül’ün yapıldığı gün,  kendimi çok rahatlamış hissettim. Üzerimden ölüm tehlikesinin kalktığını hissettim. Ki ben militanım o zaman, arandım, tutuklandım, hapse girdim, ona rağmen rahatladım. Benim kanım, 12 Eylül darbesini yapanlar, bu işi gayet sistemli ve planlı yaptılar, delil aramaya gerek yok, Türk ceza kanunun infaz sistemi ile bu işi çözemezsin, aynen tipik Amerikan jürisini getireceksin, koyacaksın, onların yargıladığı gibi yapacaksın, jüri kanaatini verecek, zaten darbe kararını verir, bunlar ölümlere, katliamlara bilerek müdahale etmediler, memlekette kan gövdeyi götürsün de, bizim yapacağımız ihtilal meşruiyet kazansın, bunu gayet hesaplı yaptılar. Ben dahil o rahatlamayı hissettim, o rahatlıkla gittim hapiste yattım bir sene. İçeride hayatımın en mutlu zamanlarını geçirdim. Nazlı Ilıcak ağlar ya, 60 gün hapiste yattı, gündüz evine geliyordu, akşam yatmaya gidiyordu, zindanda bilmem kaç gün diye onun tefrikasını yaptı. Öyle değil, mutluydum içeride. O bir iç savaştı, onun bitmesi lazımdı, bitti. Darbeyi yasaklayacak bir hukuk yoktur. İhtilalı yargılayamazsın, ihtilal zaten kendi hukuku ile beraber geliyor. Kenan Evren’i nasıl yargılayacaklar, o getirdi hukuku, başardı, başarmasaydı Talat gibi asacaklardı. Talat’ı astılar, Talat’ın suçu, başarısız olmak, öbürlerinin ödülü de başarılı olmak. Onun için 12 Eylül’ü ayrı yere koyuyorum. 12 Mart’ın da üniversiteliler olarak işin b…unu çıkartmıştık. Orada taraftım ben ama o zaman dahi, içinde olduğum halde, mahalle baskısının içinden çıkamadığım bir durum vardı. Ama biliyordum ki içten içe, bizim yaptığımız iş, iş değildir, soytarılıktır. Üniversitelisin, ülkeyi değiştirecem diyorsun, annen baban para vermese üç adım gidemiyorsun. Hayat bazen öğretiyor insana. Türkiye Gazeteciler sendikasının Anka şubesinin yönetimine seçildim, sendikaya bir tane kütüphane yapacaktık, bir senemizi aldı, laf söylemenin ne kadar kolay, iş yapmanın ne kadar zor olduğunu o zaman anladım. İş yapan birinin daha fazla söz söyleme hakkı var. İş yapacaksın ki, karşıdaki eksik yaparsa uyaracaksın, hiç yapmamışsan o kadar iddialı, taraf, militan olmayacaksın.

“İSLAMİYETTE HOŞGÖRÜ YOK”

“TÜRK TELLAKLARININ İÇİNDE OĞLANCILIK ÇOK YAYGIN”

“YARİM GİYMİŞ BEYAZ AZİYE CUMA NAMAZINDAN GELİR, OĞLANCI TÜRKÜSÜDÜR”

“ALLAH’I SİNEMADA OYNATTILAR”

Üniversite öğrenciliğinize gittiniz de… Bir zamanlar, kazık atan ilahiyatçılar için sarfettiğiniz ‘‘Seccadelerini çalıp intikam alın’’ sözleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencilerini çok kızdırmıştı. Kendinize geçilmeyecek sınırlar çizmez misiniz? Mesela din konusu ne kadar şaka kaldırır sizce?

Dünyanın her konusu şaka kaldırır. Amerikan sineması İsa ile dalga geçen film yapıyor, George Burns’a oynattılar. Allah olarak sinemada oynattılar. Toplumun bunu algılamasına bağlı olan bir şey. Müslüman toplumlarda bu hoşgörü yok, İslamiyet’te hoşgörü yok. İslam, söyleminin tam tersi bir gidişatta olan bir din. Hoşgörü eylemle olur, biri bir şey söylediği zaman hakaret edip, köpüremezsin. İnternet dediğimiz olay, 3 milyar insanı her gün söz söyleme konumuna getiriyor, hiçbir yazacak yer bulamazsan, bir portala giriyorsun, orada yazıyorsun. Belayı çıkartan biziz, kızan biziz, köpüren biziz. Sınır, Türkiye’de var. Ben bu işi Amerika’da yapsaydım, ya da Belçika’da yapsaydım başka bir şey olurdu ama burada yapınca başka oluyor. Bir adam film senaryosu yapıyor, adam hamamda tecavüze uğruyor, Ooo tellaklar ayağa kalkıyor, “Türk tellakları böyle olamaz!” Nasıl olacaktı ki Türk tellakları, tellakların arasında oğlancılık yok mu, yaygın olarak var. Adam çıkmış, “O kaytan bıyıklarını nereme sürem?” diye türkü söylüyor. “Yarim beyaz aziye giymiş Cuma namazından gelir” Yarim dediği oğlan işte, oğlancı türküsü. Bir erkeğin bir erkeğe yazdığı şarkı. Gazetelerin üçüncü sayfalarını Japonlar mı dolduruyor? Her gün tecavüz haberi. İnsanların sapkınlıkları vardır, hangi dinden, hangi mezhepten olursa olsun vardır, bir toplumun içinde domates kasası gibi çürüğü de olacak. İyisinden veya kötüsünden bakarak genelleme yapamazsın. Kişiliğine laf söyleniyorsa kabul et, kişiliğine söylemiyorsa hoşgörü ile bak. Hoşgörüyü, yukarıdakiler aşağıdakilere öğretebilir, aşağıdakiler yukarıdakilere öğretemez. Mustafa Kemal kendisi için yapılan karikatürleri hoş görebilseydi başka bir şey olurdu, Menderes, İsmet Paşa hoşgörü gösterebilseydi başka bir şey. Aralarındaki en mülayim siyasetçi Özal’dır. Dalga geçilebilirdi.

“BU TERÖR DEĞİL, YOĞUN DÜŞÜKLÜKTEKİ BİR SAVAŞTIR.”

“TERÖR, 20 KURTULUŞ SAVAŞI DEMEKTİR”

Domates kasası örneğini verdiniz de… “Bu toprağın insanları Türküyle, Kürdüyle huzur istiyor.. Medeni şartlarda eşit olmak istiyor.. Anayasa önünde bir olmak istiyor..”Sizce Öcalan’ın serbest bırakılıp, siyasi parti kurması önerisi bu eşitliğin bir parçası mı?

İki türlü bakacaksın. Öcalan’ın durumu değişik. Türk ceza kanununa göre, suç işlemiş bir insan, ölümlere sebebiyet vermiş, devlete isyan etmiş, hapis yatıyor. Toplumun Türk  kesimine göre “Canavar belli kesimine göre de “Milli Kahraman” bir de zaman içinde bu adamla ilişki içinde olan yabancı devletler var. Onlar da çok önemli bir siyasi figür gibi görüyorlar. Mandela’ya bakar gibi bakıyorlar. O da bir gerçek. O zaman doğru bir tavır koymak lazım. Çocuğu ölmüş, kardeşi ölmüş adama, “Sen Öcalan’a kızma” diyemezsin. Veya öbür adama, “Sen bunu ne kadar fazla seviyorsun, sevme, böyle şey olur mu?” da diyemezsin. Ama sen devlet olarak başka türlü bakabilirsin. Devlet, duygusal değildir, gayet mekanik bir mantıkla düşünür. Devlet, benim insanım bu sonuçtan yarar görür, ne zarar görür ikilemi içinden bakar. Öcalan’ı hafif bir ceza ile, taraftarını tatmin edecek bir konuma getirirsem ne olurum? Bugüne kadar verdiğim cezalar deforme olur mu, tarafından bakarsın, bir siyasi açıdan bakarsın, bir de sonuca ulaşmak için bakarsın. Bunlardan birine karar verdiğin zaman zaten sorun çözülür. Daha tehlikeli olan, kararsızlıktır. Hem akan kanı, şiddeti durduramıyorsun, sıkıştığın zaman el altından MİT’i gönderiyorsun, geçici olarak ateşkesler sağlıyorsun, hem de aynı konumda tutmaya gayet ediyorsun, o da onu kabullenmiyor ve bir çözümsüzlük. Cesur bir siyaset bunun çözümünü bulur. Ya da bu Öcalan’ı bırakıp, Doğu’nun başka bir sözcüsünü muhatap alın. Ortada belirsizlikler var. Öldürerek çözülmüyor, senin cenazelerin geliyor, ayrıca o ölenler de bu Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı. Nereden baksan, 50 bin PKK yandaşı adamlar ölmüş, 30 binin üzerinden devletten olanlar veya devletin güvenlik güçleri ölmüş. 80 bin kişi!...Bu 80 bin kişi, Kurtuluş savaşında kaybettiğimiz insanın 20 katı. 20 tane kurtuluş savaşı yaşamışız gibi ölü vermişiz. ve o olaya terör diyorsun, savaş!...Terör, bir fikri duyurmak, bir sonuca dikkat çekmek için yapılan şiddet eylemidir. 1 defa 2 defa yapılır, sürekli olmaz. Bu terör değil, yoğun düşüklükteki savaştır. İsrail ile Arapların üç büyük savaşı var, orada bile bu kadar ölü vermedi. Sen buna nasıl terör diyorsun? Bir kere söylemini değiştir. Tarifin dahi komik oldu. Sen kendi olaylarına doğru dürüst tarif koyamazsan, çözüm de bulamazsın.

“İŞLER GÜÇLER VE YALAN DÜNYA DİZİLERİNE BAYILIYORUM”

Merakınızı uyandıran diğer konulara geçelim…"Dizi dediğin dağdaki keçi her bölümün sivridir kıçı" diyorsunuz. Ardı ardına final yapan diziler  neden refüje çıkıyorlar? izleyici kitlesi nereye kaydı sizce?

Türkiye’de eğitim düzeyine göre beyni farklılık gösteren geniş bir kesim var. Klasikleri, operaları seyretmez. Ölçüyü şöyle al, Nokta Dergisi, her sene yılın sanatçılarını seçerdi, en komiklerde her sene “Nokta ile Virgül” birinci olurdu, en berbatları onlardı. Genel beğeniye uyuyordu, halkın algıladığı seviyeye uyuyordu. Ben Ulus Gazetesinde çalışırken, Cumhuriyet Gazetesi masamda dururdu, Ali Ulvi Milliyetçi cepheyi eleştiren bir karikatür yapmış, (Adalet Partisi ile MHP ayrı koalisyonun içindeydi) Adalet Partisinin simgesi at, MHP’nin simgesi kurt. Kurt, atın vücudunun yarısını yemiş. At önden beden olarak duruyor, arkadan kemikleri duruyor, kuyruğu üzerinde. Adam geldi güldü. Ne anladın, niye güldün, dedim. Dedi ki: “İt, beygiri yemiş” olaya öyle baktı, o yüzden de Nokta ile Virgül birinci oluyordu. Metin ile Zeki dereceye giremedi. Dizilerde milletin belli bir beklentisi var. Dizinin önemli aparatlarından bir tanesi, seyirci ile kendisini buluşturduğu zaman onu alışkanlığa sevk etmek. Saçmalıklarını bilir, sonucunu tahmin eder ama yine de seyreder. Alışkanlık, devamlılık getirir. Ama performans çok düşüyorsa, gider. Bu sene iyi diziler var, İşler Güçler ve Yalan Dünya’ya bayılıyorum. Gayet güzel, hiç düşmüyorlar. Behsat Ç. Müthiş kötü bir performansla çekilmesine rağmen. Doğru düzgün cinayet hikayesi bile yazamıyoruz. Yabancı polisiyelerden birini adapte de edemiyor. Abdülhamit yaptık, kimse seyretmedi, çünkü mantığımız onu yapmaya müsait değil, tempo yakalayamıyoruz, diğer taraftan sektör kendini müthiş aştı.

“ARABESK, MİLLİ BİR MÜZİK DEĞİLDİR, İTHALDİR”

Fazıl Say’ın, arabesk müziğin, Türk milletinin değerini aşağıya çektiği yönündeki fikirlerine ne diyeceksiniz? “Bir topluma müzikle işkence yapma  fikri!” (Hayat paylaşınca güzel)ni ele alan köşe yazılarınız oldu.  Tezleriniz birbirini tutuyor gibi…?

Fazıl Say’ın kendi içinde tutarlılığı ve haklılığı vardır. Onu eleştirenlerin de tutarlılığı ve haklılığı vardır. Olay arabeskin ne olduğudur. Arabesk, milli bir müzik değildir, ithal bir müziktir. Temelinde Arap ezgileri vardır, son derece zevksiz ve kalitesiz bir müziktir. Bana bir insanın boğazlanması gibi gelir. Rahatsız eder, manasız gelir. Ben kişisel olarak dinlemem ama bunu dinleyen insanları yargılayamam. Kendi içimden küçümserim. Ama bunu dışarı vurduğum zaman, başka bir kavga başlatma sebebidir. Ben müzisyen değilim, benim dinlediğime de kimse karışmıyor. 1934’e kadar Türkiye radyolarında Mustafa Kemal, Türk sanat müziğini yasakladı, kendisi dinliyordu, hatta Hafız Yaşar’ı çağırıyordu, çok iyi bir hafız olduğu halde ona gazel okuyordu.  Bu olay eğitimle ilgili. İt, beygirin kuyruğunu yemiş, mesele oraya gelir dayanır.

“BEN BİR YERE KAÇMIYORUM”

Oğuz Aral sizin için, “7 yıldızlı Arabistan otellerinde, Rio Karnavalı'nda, Newyork'un 4 sezon Aşevi'nde ve bilumum Avrupa şehirlerinin bilumum dilberlerini seyran edip duruyor. Gidecek yer bulamayınca da Bodrum'a kaçıyor.” diye yazmış. Kaçış planlarınızda daha çok unutmak istediklerinizin mi yoksa hatırlamak istediklerinizin mi etkisi vardı?

Ben bir yere kaçmıyorum. Önce dünyayı merak ediyorsun, geziyorsun, dolaşıyorsun, ben 3 defa dolaşmış sayılırım dünyayı. Dünyada Türkiye’den başka zevk alınacak yer mi yok, var ama paraya bağlı. Ben artık herkesin gittiği yerler değil de, küçük bir Yunan adasında 4-5 gün kalayım, orada balık tutayım, denize gireyim.

“YAŞ İLERLEDİKÇE ÖLÜM OLAYINA İDAM MAHKUMU GİBİ BAKIYORUM”

Birinci ameliyattan yirmi dört saat sonra dünyayı “gönül gözüyle” seyrettiğinizi yazmıştınız. Ölümün gizeminin aklınızı hep meşgul ettiğini biliyoruz. Ölümden korkuyor musunuz?

Sen bunu korkuya yorumladın öyle mi? Gençken vardı, insanın yaşı ilerleyince azalıyor, bir kabullenme hali geliyor. İdam mahkumlarında vardır o, infaz anına kadar korkar korkar, dar ağacının altındaki sehpayı götürdüğü zaman üç tane şey olur: ya kendini kaybeder, veya korkudan çırpınır, ya şaşkın tevekkülle gider, boynunu uzatır, hiç itiraz etmeden sallanır. İnsanlar, yaşı ilerledikçe ölüm olayına idam mahkumu gibi bakıyoruz. Dar ağacını görüyorsun, yapacak bir şey olmadığını biliyorsun, hiç olay çıkartmadan sakin sakin yürüyorsun.

Babanız da ne kadar yaşamak istediği sorulunca, 3-4 gün kafi demiş.

Evet.

hulyaokur/haberx

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık