Ana Sayfa Röportajlar “CHP, Türk Siyasetine‘Elveda’ Demeli”

“CHP, Türk Siyasetine‘Elveda’ Demeli”

Eski Büyükelçi, siyasetçi İnal Batu, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar:"Dış işleri mensupları, Monşer tabiriyle rencide olmuştur... Komşularla sıfır sorun, tam bir fiyaskodur...Keşke Arap Baharı hiç olmasaydı...MİT krizi, büyük bir devlet krizi...CHP, solun önünü tıkıyor...Kılıçdaroğlu Başbakan imajı yaratamadı...Oslo görüşmelerini doğru buluyorum...Bağış'ın İsviçre çıkışının temeli yok

Giriş Tarihi: 17 Şubat 2012 Cuma 04:29
“CHP, Türk Siyasetine‘Elveda’ Demeli”
"O bizim zahirimizdi...Neşv ü nemâ bulup, geliştikten sonra Türkiye'nin etrafına sarılmış bir bitki idi adeta...Ve hariciye olarak kalmayıp memleket meselelerinin iç yüzüne de indi derinliği...Işığımızı aksettirip bize gösterdiği için bir aynaydı aynı zamanda. Dış yanı sağlam bir gözleme siperiydi bizim için...İsmi, cismi, içi, dışı, herşeyiyle İnal Batu sizlerle..."

HÜLYA OKUR



“BİR AİLE HAYATI ÇOK İSTİYORDUM”

1936 Ankara doğumlusunuz. Eşiniz Nevra Hanım, oğlunuz Arda ve kızınız Pelin Batu hayatınıza girene kadar neyin arayışını duyuyordunuz? Nasıl bir çocuk olarak bildiniz kendinizi?

Ben ileri yaşlarda evlendim. Evlilik tarihim 1972, yani 36 yaşında evlendim. Çok fırtınalı bir hayatım oldu, oradan oraya...Genç bir dış işleri memuru olarak, Washington, ardından sıcak Afrika’nın Gana’sında 3,5 yıl, şark hizmeti dediğimiz, mahrumiyet bölgesi hizmeti. Oradan dönüşte eşimle tanıştım. İrlanda’da memurdum o zaman, başka memur yoktu, kendi kendimi de evlendiremeyeceğime göre Paris’e gittik evlendik. Londra daha yakındı ama İngilizler izin vermezler yabancıların kendi yasalarına göre evlenmelerine…Bir aile hayatı çok istiyordum, evlilik beni çok mutlu etti. Çocuklarımı da çok seviyorum. Kızım bayağı bir isim yaptı Türkiye’de. Artık bana yavaş yavaş, “Siz Pelin Batu’nun kızı mısınız?” diyorlar. Çok bozuluyorum. Sizin nesliniz öyle diyor çok şükür. Benim neslim de “Siz İnal Batu’nun kızı mısınız?” diyorlarmış. Öyle dengeliyoruz işi. Oğlum da çok başarılı. Üniversitede öğretim görevlisi. Kendi özel işleri de var; hukuk, ekonomi, uluslararası ilişkiler bürosunda çalışıyor. Gayet dengeli, sağlam, birbirine bağlı çekirdek bir aileyiz.

“EN ZOR, EN UZUN GÖREVİM, LEFKOŞE OLDU.”,

“BANA ATİLLA’NIN GAYRİ MEŞRU TEMSİLCİSİ DENİYORDU”

Diplomatlık kariyerinizi; Lefkoşe, Prag, Birleşmiş Milletler, İslamabad, Roma Büyükelçisi olarak tamamladınız. Bu görevlerin hangisi sizi zorladı? Hangisi bırakamayacağınız kadar özeldi?

Şimdi onu bir sıraya koyalım. Lefkoşe, İslamabad, Prag, Birleşmiş Milletler, Roma. Arada da iki tane müsteşar yardımcılığım var. En çok zorlayan Lefkoşe oldu. Çünkü orada bir devlet kuruldu. Ne yidüğü belirsiz, federe devlet denen bir yere atandım. Dünyada böyle bir şey yok. Federe devlet olması için, federasyon olması lazım. Büyükelçi miyim, değil miyim? Büyükelçi gider güven mektubu verir. Klasik bir büyükelçi olmanın kuralları vardır, o kuralların hiç birine uymayan bir görev yaparken oradan Türkiye’nin ilk Büyükelçisi olarak ayrıldım. On yıllarca Gettolarda yaşamış, baskılar altında katliamlara uğramış, yoksul, dağınık bir toplumun bir devlet haline gelmesine tanık oldum ve bunun sıkıntılarını, zorluklarını yaşadım. Bir de Türkiye’den gelenlerle uyum sorunları.  Yani en zor, en uzun görevim, Lefkoşe oldu. Bir de küçücük bir toprak parçasında yaşıyorsunuz, biz diplomatlar alışığız, seyahat ederiz, komşu ülkelere gideriz. İzin de almadım ben hiç. 5 yıl şimdiki KKTC sınırları içinde yaşadım. Güneye gitsem tutuklanırdım zaten. Bana: ”Atilla’nın gayri meşru temsilcisi” deniyordu. Rum radyoları her gün saldırıyorlardı. O yüzden en zor görev yerim Kıbrıs oldu.

“KKTC İLANI GEREKLİYDİ”

16 Kasım1983’te Türkiye Cumhuriyeti KKTC’yi tanıdığında, oraya atanan ilk büyükelçi idiniz. Denktaş’a güven mektubunu da sundunuz. Özal’ın KKTC’nin ilanına karşı çıktığını biliyoruz. Sizce KKTC konusundan hareketle, “ Türklerin en büyük düşmanı Türkler oldu” diyebilir miyiz?

Özal karşı çıkmazdı. Şu oldu: KKTC’nin ilanına takaddüm eden öncesi ve hemen sonrasında, Başbakan olmuş olsaydı, anlayışla karşılardı ve desteklerdi. Ama şöyle bir büyük ayıp işlendi kendisine. Askeri yönetim var…Seçimler de olmuş…Özal, seçimi kazanmış. Dünyanın en saçma sistemi var bizde. Başbakan olabilmek için önünde uzun bir süre var, iki üç hafta Başbakan olunamıyor. KKTC’nin ilanını, Ankara’dakiler, bu süreye  rast getirmişler. Ve sonra dehşetle gördüm ki, rahmetlinin bundan haberi yokmuş. Kucağında bulmuş yani. Mehmet Ali Aydınlar’ın, şike davasını kucağında bulması gibi. Onu affedemedi, beni hemen çağırdı. Başbakan olduktan sonra ilk gördüğü kişilerden birisi benim. Orada anladım ki, fena halde gücenmiş. Haklı olarak tabi! Ben de dilim döndüğünce KKTC ilanının niye gerekli olduğunu anlatmaya çalıştım. Ben hala inanıyorum ki KKTC ilanı gerekliydi, yararlıydı, o sayededir ki iki, eşit devlet yıllardır müzakere yapıyorlar. Biri tanınmamış ama hiç olmazsa bir devlet ünvanı var, Cumhurbaşkanı var, Başbakanı var, meclisi var, Yüksek Mahkemesi var, demokratik kurumları olan bir ülke ile başka bir devlet, Güney’deki Rum Cumhuriyeti müzakere ediyor. Bu olmasaydı, devlet ile federe kanadı, ne yidüğü belirsiz, bu bile KKTC’nin kurulmasının yararlı ve gerekli olduğunu gösteriyor.



“KKTC KONUSUNDA TÜRKİYE ELİNDEN GELENİ YAPMIŞTIR”

Denktaş sonrası Kıbrıs’ın akıbeti konusunda ne diyeceksiniz?

Denktaş’tan çok, Türkiye’de kim iktidara geldiyse, herkes birbirinden çok akıllı, becerikli ya, her hükümet öbürünün yaptığını bozmuş son yıllara kadar, kendi modelini uygulamaya çalışmış. Aşırı devletçi bir model, sanayi kurmaya çalışmış. Kuzey Kıbrıs bir sanayi ülkesi olmaz. Ve çok beceriksiz bir iskan politikası uygulanmış, doğru insanlar gönderilmemiş. O zaman ki iş gücü açığını kapatmak için, Osmanlı’nın 500 yıl evvel yaptığından çok daha beceriksiz bir iskan politikası uygulanmış. O da Anadolu’dan gelenlerle, orada yaşayanlar arasında çeşitli uyum problemleri yaratmış. Ama buna rağmen gelişme baş döndürücüdür. KKTC ilan tarihine bir bakın, o zamanki rakamları inceleyin, şimdiye bakın, baş döndürücüdür. Turizmde 5 yıldızlı oteller ormanı haline geldi Kıbrıs. Yanmış, yıkılmış, bombalanmış birkaç Rum oteli vardı. En çok para getiren ürün, narenciye, bahçede tuzlanıyordu. Sonra Anadolu’dan iş gücü getirildi, kurtarıldı. Telekomünikasyon sistemi kuruldu, et kombinaları kuruldu, hava alanı yapıldı, Girne Limanı gibi modern bir liman yapıldı. Yapılanları hiç kimse küçümsemesin. Ve ben iddia ediyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti elinden geleni yapmıştır. Oradaki yöneticiler, kıt devlet deneyimlerine rağmen, iyi niyetle ve dürüstlükle çalışmışlardır ve kaydedilen mesafe önemlidir, kimse bunu yatsımasın.

“KIBRIS’TAKİ GÖREVİM, BİR NEVİ VALİ GİBİYDİ”

Lefkoşa’da görev yaptığınız 1979-84 arasında büyükelçilerin Girne’deki yazlık konutu Villa Fırtına’nın deposunda, elde kalmış bir miktar mozaik pano bulmuştunuz. Büyükelçilik yaptığınız ülkeler arasında o ülkelerin tarihlerine veya gerçeklerine dair sırlara ulaştığınız oldu mu?

Ben başka ülkelerde hep yabancı oldum. Yabancı bir büyükelçinin temsilcisiydim. Kıbrıs’taki görevim, tam bir yabancı ülke temsilciliği gibi değildi. Bir nevi Vali, Bayındırlık Bakanı, Tarım Bakanı, Başbakan Yardımcısı gibi bir görevdi. Afrika’yı saymazsak, hepsi asırlardır yerleşik, kurulu düzeni olan ülkelerdi. Benim bulunduğum yerlerden yeni kurulan devlet, bir tek bu.

Siyasi kariyerinizi ise, Dışişleri Müsteşar Yardımcılığı, 22. dönem Hatay Milletvekili olarak görev yaptınız.

Bir de tabi CHP Genel Başkan Yardımcılığım var, o benim için çok önemli.

Oktay Ekşi, ağzından çıkanı bilen, kişiliğiyle Dış İleri Bakanlığı makamını dolduracak biri olduğunuzu ifade eden bir yazı yazmıştı.

Ben bu ifadeyi bilmiyorum, benim sözcülük görevimi çok başarıyla yaptığımı ifade eden bir yazısına rastladım. Beni Dış İşleri Bakanlığına layık görmüşse, büyük teveccüh göstermiş, saygılarımı sunuyorum. Çünkü ben Oktay Bey ile aynı dönemde siyasette bulunmadım,  o politikaya girdiğinde, ben zaten bir dönemdir yoktum.

“DIŞ İŞLERİ MENSUPLARI, “MONŞER” YAKIŞTIRMASIYLA, RENCİDE EDİLMİŞTİR”

Sizce dış işlerinin bugünkü boşlukları neler? O makam doluyor mu?

Dış işleri mensupları, “Monşer” yakıştırmasıyla, rencide edilmiştir, kırılmıştır. Çok talihsiz bir çıkıştı. Sayın Başbakan maalesef, aklına geleni hemen söyleyen ve zaman zaman çok kırıcı ifadeler kullanabilen bir kişi. O çok yanlış oldu, hala bu yarayı benim meslektaşlarım taşıyor. 50 küsür arkadaşımızı biz şehit verdik. İyi çalışan bir kurumuzdur, şu ülkenin başarılı kurumlarından biriyizdir, böyle Monşerler diye küçümsenmemiz büyük bir talihsizlik olmuştur, onu burada kaydedeyim.



“BÜROKRASİ İLE SİYASİ İKTİDAR ARASINDA DANIŞMA YOK”

İkincisi bürokrasi ile siyasi iktidar arasında daha az danışma olduğunu zannediyorum. Yapılan işlerden onu görüyorum. Yani Dış işlerine danışılsaydı, kesinlikle yapılmayacak çıkışlar yapılıyor. Mesela bir tanesini hemen söyleyeyim, Sayın Başbakan sonradan düzeltti ama “Türkiye’de vizesiz çalışan Ermeniler bunun bedelini öder” gibi bir laf, çok yanlış bir laftı. Türkiye’yi çok zayıf düşürecek bir laftı. Sonra Fransa ile bu inkar yasası krizinin ilk aşamasında çok sert, aşırı tehditkar ifadeler kullanıldı, o da senato aşamasında düzeltildi, sonra Ermeni açılımı diyelim….Özü itibariyle doğru fakat Azerbaycan ile gerekli koordinasyon yapılmadığı için ters sonuçlar veren, Azerbaycan ile Türkiye’nin arasında gerginlik ve güvensizlik yaratan ve sonra da çark edilince bundan, suçlu taraf gibi gözüken bir ülke oldu Türkiye. Çünkü protokollerde bu yok. İşgal altındaki Azeri topraklarının tahliyesi protokole konmamış, Azerbaycan’a da bilgi verilmemiş, Azerbaycan, toptan saldırıya geçince, bizim de panik içinde “Ermenistan o topraklardan çekilmeden bu protokolleri onaylamam” çıkışımız, Türkiye’yi haksız duruma düşürmüştür.

“KOMŞULARLA SIFIR SORUN” POLİTİKASI CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK FİYASKOSUDUR”

Bir de “Komşularla sıfır sorun” politikası tam bir fiyaskodur. Dış politikada, Cumhuriyet tarihimizin en büyük fiyaskosu, “Komşularla sıfır sorun” dur. Şimdi ne oldu? Sorunu olmayan sıfır komşu konumuna neredeyse düşüyoruz. Bu hükümet, KKTC ile bile kavgaya girdi. Son derece yanlış bir büyükelçi ataması yapıldı, o toplumu kırmış geçirmiş, o topluma hakaretler eden, bir diplomasisi olmayan birisini büyükelçi atadı, sokaklarda gösteriler oldu. Azerbaycan ile bir ara kavgaya girdik, hala o güvensizliğin izlerini görüyoruz. Yani iyi gidiyordu ama sonra tam bir çöküş oldu. Başka bir güncel örnek, “Kaddafi dayanacak, yıllarca kalacak” zannedildi ve ona göre ”Nato’nun orada ne işi var, direnişçilere silah verilmesin” gibi çıkışlar yapıldı, sonra dönüş yapıldı alel acele. Suriye’de de bunun tam tersi yapıldı. Yani Kaddafi uzun yıllar dayanacak hesabı da yanlıştı, Esad hemen gidecek hesabı da yanlıştı. E iki yanlış da bir doğru etmiyor, şimdi onun sıkıntılarını yaşıyoruz.

“AKP, DIŞ İLİŞKİLERDE, CHP’NİN YAPAMAYACAĞINI YAPIYOR “

Ama zannedilmesin ki ben çok başarısız buluyorum, iyi niyetli, faal, özellikle insan hakları konularında, Nazım’a vatandaşlık verilmesi, haklarının verilmesi, sürgüne gidenlerin dönmesi konularında da son derece ilerici buluyorum. Ve maalesef, dış ilişkilerde, ana muhalefetin yapamayacağı bazı şeyleri yapıyorlar. Rusya ile ilişkiler başarılıdır, Balkan politikası başarılıdır, Afganistan ile Pakistan arasında bir koordinasyon onları bir araya getirme, ev sahipliği yapma başarılıdır, yani başarıları da burada sıralayalım…

“IRAK İLE İÇ SAVAŞ TEHLİKESİ VAR”,

“İSRAİL İLE KANLI, BIÇAKLI OLMAMIZ YANLIŞ”

Olumsuzlardan hatırladığım… Başbakanın, Davos çıkışını herkes kahramanlık olarak yorumlarken, siz, Türkiye’nin tarafsız, güvenilir ve bölgedeki güçlerin itibar gösterdiği bir ülke konumunun kalmadığı fikrinde oldunuz. Bugün gelinen konjonktürde haklı çıktığınızı düşünüyor musunuz?

Davos, özü itibariyle haklı bir çıkıştı ama kullanılan üslup itibariyle yanlıştı. Başbakan’ın uslüp sorunu var. “Sen adam öldürmeyi çok iyi bilirsin” gibi, maksadını aşan sertlikte…Dediğim doğrudur, doğru çıktı. Çünkü Suriye ile İsrail arasında, arabuluculuk yapabilen, İran ile İran ile Batı arasında bir tampon olan bir ülke iken şimdi İsrail ile neredeyse düşman ülke haline geldik. Suriye ile de düşman haline geldik. Bu Arap Baharı döneminde, Irak ile büyük potansiyel sorunlarımız var. Mezhep, iç savaş tehlikesi var. Bir de İsrail ile böyle kanlı bıçaklı olmamız son derece yanlış.

“MAVİ MARMARA, TÜRK DIŞ POLİTİKASININ KARA BİR SAYFASIDIR”

Ben, Davos’tan çok, Mavi Marmara’nın, Türk dış politikasının son derece kara bir sayfası olarak görüyorum. İsrail özür dilemeliydi, tazminat vermeliydi ama bu olay hiç olmayabilirdi. Yani diplomasi devreye girmedi, sokulmadı. Washington araya sokularak, Mavi Marmara gemisinin, İsrail gemilerinin escortluğunda, kan dökülmeden bir yere malını boşaltması sağlanabilirdi. Bu yapılmadı. Denecekti ki, “Ben Gazze’deki yarım bekleyen kardeşlerime yardım göndereceğim ama bunu yaparken, İsrail’in uygulamalarını biliyorum, hem bu yardım oraya ulaşsın, hem de kan dökülmesin” İsrail diplomasisi ile çözülebilirdi. İsrail’de aklı başında insanlar var, İsrail’de herkes çılgın, ırkçı, faşist bir Netenyahu veya Liberman değil. Orada da Türkiye’nin değerini bilen unsurlar var. Bir hafta içinde bunun diplomatik hazırlığı yapılırdı, Mavi Marmara gemisi, İsrail gemilerinin escortluğunda, Eşad limanına gidip malını boşaltırdı. Şimdi Suriye ile açıkça,  Irak ve İran ile potansiyel olarak büyük anlaşmazlıklar, çatışmalar, çatışma süreci olan bir ülkenin bir de bölgenin başka önemli ülkesi olan İsrail ile ilişkilerini koparma noktasına getirmesinin doğru olduğuna beni kimse inandıramaz. Bakın şimdi, Güney Kıbrıs ile el ele verdiler, bize meydan okuyorlar. Piri Reis miydi o gemi? Ne oldu? Bizim sondajımız var mı? Hani hemen biz de orada sondajı yapacaktık. Kulelerimizi dikecektik. Amerika- İsrail ve Kıbrıslı Rumların ittifakı ile karşı karşıya kaldık ve hiçbir şey yapamadık.

“BİR ÇOK ÜLKE İLE DÜŞMAN İKEN DIŞ POLİTİKANIN BAŞARISINDAN SÖZ EDİLEMEZ”,

“İSRAİL, GÜNEY KIBRIS’TA BİR DENİZ ÜSSÜ ALACAK”,

“DAVOS ÖNCESİ İLİŞKİLERİMİZ OLSAYDI, TÜRKİYE DAHA ÖZGÜVENLİ OLURDU”



Şimdi İsrail’in Güney Kıbrıs’ta bir deniz üssü alacağına dair çok ciddi işaretler var. Kıbrıslı Rumlar, İsrail, Suriye, Irak ve bu füze kalkanı ve Suriye yüzünden ilişkilerimizin gerginleştiği İran ve Ermenistan çemberi düşünün.  Bu kadar ülke ile düşmanca ilişkileri olan bir Türkiye’nin başarılı bir dış politikası olduğunu söylemek mümkün değildir. Çok cephede birden savaşmayacaksınız. Ben iddia ediyorum ki, şu dönemde, bizim Davos öncesi ilişkilerimiz olsaydı, Suriye ile ve Amerikan kongresi ile, dolayısıyla Yahudi lobisiyle….Türkiye’nin bu bölgede bambaşka bir özgüveni olurdu. Çok daha rahat hareket ederdik, iş birliği yapardık. Bu arada faşist, Siyonist İsrail yönetiminin o gemide kan dökmesini ve arkasından da özür dilememesini ve tazminat ödememesini nefretle kınıyorum.

“BAŞBAKAN GECE YATTIĞI ZAMAN, KEŞKE ARAP BAHARI HİÇ OLMASAYDI” DİYOR.”,

“ARAP BAHARI OLMASAYDI, MISIR VE SURİYE BU DURUMDA OLMAZDI”

Siz, ABD-Türkiye ilişkilerini hep farklı bir gözle okudunuz ve “NATO’ya üye olan Türkiye, ABD’nin kilit müttefiklerinden ve Washington’ın stratejik ortağı. Türkiye’yi diğer Ortadoğu ülkeleriyle aynı kefeye koymak hata olur” dediniz. Bu durumda Türkiye Arap Baharı ile kat ettiği yolda zaman mı kaybetti sizce?

Arap Baharı bize rağmen olan bir şey. Burada bir itirafta bulunayım, gece yattığı zaman Sayın Erdoğan, Sayın Davutoğlu ve ben, mütevazi eski bir diplomat olarak:”Keşke Arap Baharı hiç olmasaydı” diyorum. Türkiye’nin çıkarları açısından bunu söylüyorum. Belki de o hakların çıkarları açısından hatta. Arap Baharı olmasaydı, Mısır’da bugün yaşadığımız barut fıçısı olmazdı ve Hüsnü Mübarek gibi önemli bir liderle dostluk ve işbirliğimiz devam ederdi. Şimdi; ne olduğu belirsiz bir gelecek. Arap Baharı olmasaydı, Suriye’de de bunlar olmazdı. Suriye’de de halk, Esad’a karşı kalkışmazdı. Nerede her sene Libya’dan gelen Milyar dolarlar? Uçtu gitti. Bütün dış yatırımlara, para getiren, iş getiren örnek bir ülkeydi Libya. Kaç bin Türk oradan ekmek yiyordu. Arap Baharı bu işte. O halklar için iyi mi oldu, onu da tarih yazacak, Tunus halkı için iyi olmuş gibi gözüküyor. Ama Yemen yandı, yıkıldı iç savaş gibi. Bahreyn’de sünni kral, şii çoğunluğu ezdi, Suriye’nin tam tersi….çifte standartı görüyor musunuz? Suriye’de, alevi azınlık, sünni çoğunluğu eziyor diye bağırıp çağırıyoruz, Bahreyn’de sünni kral, şii çoğunluğu ezince görmezden geliyoruz. Suriye’ye demokrasi gelsin diyen ülkelere bakın siz.  Ama tabi Esad’ın da sokaklarda kan dökmesi, ava çıkar gibi tanklarla, toplarla kendi vatandaşlarını öldürmesi büyük bir trajedidir tabi. Ama Arap Baharı olmasaydı, belki o da olmayacaktı, en azından şimdi olmayacaktı.

“İSRAİL, ESAD’IN SİLAH ZORUYLA DEVRİLMESİNİ İSTEMEZ”

“RUSYA VE ÇİN VETOSUNDAN HERKES MEMNUN”

Davutoğlu, Humus'da odaklanmak üzere şiddetin Suriye'de artıyor olmasından kaygı duyduklarını belirtmiş, insani yardım planı girişimini başlattıklarını ifade etmişti.  Bu yardım planından kasıt ne olabilir, Libya’da olduğu gibi bir operasyon mu?

Hayır. Benim iddiam, Amerika, İngiltere, Fransa, İsrail, biz.. nasıl olsa Rusya ile Çin veto hakkını kullanacak diye gizli bir sevinç duyuyoruz. İtiraf etmiyoruz bunu ve bilakis Rusya ile Çin’e saldırıyoruz. Ben iddia ediyorum ki, bugün İsrail dahi, Suriye’de Esad’ın silah zoruyla devrilmesinden memnun olmaz, Amerika da olmaz. Amerika saklamıyor ki bunu. “Askeri müdahaleye karşıyız” diyor. Esad gidecek, ne olacak? Radikal, Sünni, Batı aleyhtarı bir rejim gelirse ve İsrail düşmanı bir lider gelirse ne olacak? Esad hiç olmazsa, Golan tepeleri konusunda boynunu eğmiş, İsrail ile barış görüşmeleri yapmış biri. Fanatik, Hizbullah, Hamas tipi bir rejim geldiğini düşünün. Bundan İsrail de çekinir, Amerika da..Onun için timsah gözyaşları döküyorlar. Rusya ile Çin’e bağırıp, çağırıyorlar, niye veto ediyorsun diye, aslında memnunlar. Libya’dan çok farklı durum. Çünkü biliyorlar ki, Rusya ve Çin Esad rejimini bırakamaz. Halbuki Kaddafi, bırakabilirdi ve bıraktı.

“CHP’NİN ESAD YÖNETİMİNE ARKA ÇIKMASI YAKIŞI KALMADI”

CHP’nin Suriye’deki gelişmelerle ilgili, Esad yerine hükümeti eleştiriyor olmasını, “Baas rejimine yakınlık duymak CHP'ye yakışmaz”  diyerek eleştirmiştiniz. Gerçekten sizin tabirinizle CHP, bir 'sol parti' olarak gördüğü için mi Esed yönetimini eleştirmeme yolunda?

Muhalefet etmek için muhalefet ediyorlar. AKP’nin Suriye politikasını eleştirmek çok doğaldı ve görevidir ana muhalefetinin ama bunu Esad rejimini arka çıkarak yapmak, onlara hiç yakışmayan bir tutumdur. Meslektaşım Faruk Loğoğlu, uluslararası bir konferans yaparak akıllıca bir çıkışta bulundu. Yoksa Esad’a heyetler göndermek, “Biz karışmayalım, bırakalım öldürsünler” demek yakışmaz.

“MİLLETVEKİLLİĞİNİ HAKKIYLA YAPAMADIM”,

1999 seçimleri öncesi, CHP’den aday olmuş, İzmir’de yüksek oy almanıza karşın, parti baraja takılınca, meclise girememiştiniz. Sonra Hatay Milletvekili olarak karşımıza çıktınız. CHP Milletvekilliğiniz sırasında halka ulaşmak ve sorunları çözmekte ne kadar pratiktiniz? Milletvekilliğini hakkıyla yaptınız mı?

Milletvekilliğini hakkıyla yapamadım. Çünkü ben 1999’dan, 2002’ye kadar İzmir’de politika yaptım. Genel Başkan yardımcısı olarak, İzmir politikasında ağırlığı olan bir kişiydim.  İzmirli CHP’lilerin Ankara ile ve ülke ile sorunlarını çözmede, İzmir’de politika yapan en kıdemli CHP’liydim. Hala çözemediğim, ve aklıma gelen tahminleri de kovduğum bir nedenle, basından önce öğrendim, Hatay’dan aday olduğumu. Hatay benim, öğrenci gezisinde bir kere gördüğüm bir yerdi. Dış işlerinde, ikinci kâtip olarak tayin olduğumda dahi iyi-kötü bir görüşüm alınırdı. Hadi İzmir’den beni kaydırmak istemişler, bana bir danışılsaydı. Mesela baba memleketimden aday olabilirdim. Onun mahcubiyetini taşıdım ben. İlk gün gittim basın toplantısı…Hatayla ne ilginiz var, Hatay’a ne zaman geldiniz gibi sorulara muhatap oldum. Ben buna layık değildim. Hep bunun ezikliğini taşıdım. Ama elimden geldiği kadar hizmet etmeye çalıştım, her ay Hatay’a gittim, havaalanı bile yoktu…



“BEN DOĞUŞTAN CHP’LİYİM.”

Eflatun’un dediği gibi “ İyi insanlar devlet idaresine talip olmuyor, politikaya girmek istemiyor. Bunun için iyileri cezalandırmak gerek. Ama bu zaten kendiliğinden oluyor. Politikaya girmek istemeyen iyiler, kötü insanlar tarafından idare edilmek suretiyle cezalandırılmış oluyorlar.” Siz de kendi partiniz bünyesinde bunu mu yaşamış oldunuz?

Ben her şeye rağmen politikaya girmiş olmaktan, son derece mutluyum. Bir daha hayata gelsem, yine politikaya girerdim ve yine CHP’den girerdim. Ben doğuştan CHP’liyim. Babam da CHP milletvekilliği yapmış. Bütün hayatım boyunca CHP’li oldum ve saklamadım. Memurken dahi saklamadım ben bunu. Milletvekili olana kadar Türkiye’de 10 tane vilayeti biliyordum. Vaktim yoktu. Politika sayesinde, bütün Türkiye’yi tanıdım

“DYP’YE KATILMA TECRÜBEM ÜÇ HAFTA SÜRDܔ

Hep CHP’liydim, dediniz ama  Baykal yönetimini başarısız bulduğunuz için CHP’den istifa edip, ANAP-DYP birleşmesine destek olmak için DYP’ye katılmıştınız, bu sizin için nasıl bir kargaşa veya arada kalmışlıktı?

Bu acı tecrübe sadece 3 hafta sürdü. İsmini vermek istemediğim, çok sevdiğim, güvendiğim insanlar, DYP sola açılıyor, Hikmet Çetin, Celal Doğan gelecekler ve bu sayede oyların % bilmem kaçının çöpe gitmesi söz konusuydu. Sola açılmış bir parti meclise girecek, oylar çöp tenekesine atılmayacak ve bu ülke Tayyip- Baykal kavgasından kurtulacak. Fevkalade güzel bir düşünceydi. Bir girdim ki, birleşmeyi hiç düşünmemişler, birbirine hiç güvenmeyen iki insanla karşılaştım, bütün işleri hangi ilde liste başını ben alırım, sen alırsın kavgası olan insanların içine girdiğimi görür görmez aday olmadım, birkaç hafta içinde bıraktım ve politikaya da elveda dedim. Çok iyi niyetle girdiğim bir şeydi, ne sola açılma oldu, ne birleşme oldu, hiçbir şey olmadı.

“KILIÇDAROĞLU, BAŞBAKAN İMAJI YARATAMADI”,

“CHP KONUSUNDA HER GÜN YENİ BİR HAYAL KIRIKLIĞI YAŞIYORUM”,

“MİT KRİZİ, BÜYÜK BİR DEVLET KRİZİ”,

“CHP, MİT KRİZİNDEN YARARLANAMIYOR”

Deniz Baykal, MYK dışında bıraktığında, buna sebep parti politikalarını eleştirmeniz gösterilmişti. Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinde eleştiriden öteye geçen şaşkınlıklarınız, bu da olmaz dedirten dediğiniz şeyler oldu mu?

Bu dönem hiç iyi bir dönem değil CHP için. Bir türlü Kılıçdaroğlu, seçimleri kazanacak ve ülkeye Başbakan olacak imajını yaratamadı. Keşke yaratabilmiş olsaydı. Taksi şoförüyle konuşun…Yemek yerken komşu masalara kulak kabartın…Bir kişi bana “CHP çok iyi gidiyor, iktidara yürüyor, Kılıçdaroğlu mükemmel bir Başbakan olacak, bu ülkeyi Tayyip’ten kurtaracak” lafını bir kere işitmedim. Her gün bir gaf! Şu son çifte kurultay rezaleti…Olacak iş mi? Tansu Çiller için tutuklama emri gafı! Kardeşim senin önüne yanlış not vermişler kabul, niye açıklıyorsun, alkışlar vs…Niye Çiller’i orada teşhir ediyorsun? Sana ne yani? Sen orada bir CHP toplantısındasın. Bakarsın nota, bir tarafa koyarsın. Alkışlayanları da son derece kınıyorum. Çiller, eski bir Başbakan için yakalama emri deniyor,  alkışlıyorsun, bunlar olacak işler değil. Referandumda oy kullanamamış olması…Maalesef dışarıdan izleyerek, her gün yeni bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Son anketlere baktık, %20…Bu günlerde yaşadığımız MİT krizi, büyük bir devlet krizi. Bir siyasi partinin hatasının çok ötesinde, Türkiye’yi temellerinden sarsan büyük bir devlet krizi yaşıyoruz ama CHP bunundan yararlanamıyor.

“CHP İÇİNDEKİ KAVGaLAR BAYKAL DÖNEMİNİ BİLE AŞTI”,

“ÇİFTE KURULTAY REZALETİ BAYKAL DÖNEMİNDE OLMAZDI”

Buna doğru argümanları kullanmaması, doğru politikaları geliştirememesi mi yoksa ülke yönetmek konusunda Tayyip Erdoğan’ın üstün performans göstermesi mi sebep?

AKP’nin bazı başarıları var tabi. Türkiye’de çok şeyler yapıldı. Bunları görmezden gelmek mümkün değil. CHP’yi zayıflatan, liderinin bir türlü o Başbakan adayının ‘İşte Başbakanınız’ dedirtememesi. Parti içinde bitip tükenmeyen kavgalar. Baykal dönemini bile aştı bu. Çifte kurultay rezaleti Baykal döneminde olmazdı.

Sarıgül ve Baykal’ın hesaplaştığı XIII. Olağanüstü Kurultay çok gergin geçmişti. Siz de gözyaşlarınızı tutamayarak salondan ayrılmıştınız. Bugün partinin düştüğü duruma hala ağlıyor musunuz?

Artık ağlamıyorum da, üzülüyorum diyorum. O ağlama, ani bir duygu patlamasıydı. O sandalyeler havada uçuyor, millet birbirinin kafasını, gözünü yarıyor, partililer orada meydan savaşına girmişler…

”CHP, SOLUN ÖNÜNÜ TIKIYOR”,

“CHP, TÜRK SİYASETİNE ‘ELVEDA’ DEMELİ”

CHP’nin geleceği adına yapılması gereken ne sizce?

Ben çok ciddi bir söylemde bulunmak istiyorum: ”CHP, solun önünü tıkıyor” Halk sol deyince bunları görüyor ve soldan kaçıyor. Türk siyasetine çok önemli katkılarda bulunmuş, çok önemli partiler, devirlerini tamamlamışlar, İttihat Terakki, Demokrat Parti…Bence artık CHP  de, Türk siyasetine ‘Elveda’ demeli. Yerine gerçek sosyal- demokrat, yep yeni, yıpranmamış, kadın ağırlıklı insanlar Türkiye’yi yeni ufuklara taşımalı. Önünü tıkıyor. Muhalefet diyorsunuz, CHP. Başka olabilecek muhalefetlerin önünü tıkıyor. Sol diyorsunuz, solun önünü tıkıyor, sol değil çünkü. Türkiye’yi kanatan Güneydoğu’da çözümün önünü tıkıyor, 35 yıldır, büyük bir trajedi yaşıyoruz, ona da bir çözüm üretememiş. Dış Politika diyorsunuz, bir alternatif olamıyor. Ayıp değil ki bu! Belki 10 sene sonra AKP diye bir parti olmayabilir. Yeni arayışlar, yeni partiler olmalı, diyorum ben.



“ÖSYM VE YSK ÇOK BÜYÜK HATALAR YAPTILAR”

22. dönem yemin töreninde,  Mecliste lidersiz bir yemin töreni yapılmıştı. Avrupa Sosyalist Partileri toplantısı için Varşova'ya gitmeniz dolayısıyla bulunamamıştınız. Bu dönem milletvekilleri de, tutuklu bulunan vekiller adına yemin törenini protesto ettiler. Sizce tutuklu vekillerin meclis tarafından göreceği tek irade bu mu olmalıydı?

O bir cinayet. O insanların hücrelerde yıllardır yargılanıyor olması, bir hukuk, insanlık faciası. Onlar mecliste olmalılardı, yemin etmediler. Türkiye’de bazı kurumlar çok büyük hatalar yapıyor ve siyasi iktidara yakın diye yakayı sıyırıyorlar. Bir tanesi bu ÖSYM. ÖSYM Başkanının hala o koltukta oturuyor olmasını bana nasıl izah edeceksiniz? Bu seçimler arefesinde fevkelade beceriksiz, zikzaklı tutumları yüzünden Türkiye’yi krizlere sürükleyen, sokaklarda cam çerçevelerin inmesine, bankaların tahrip edilmesine yol açan Yüksek Seçim Kurulu hala orada oturuyor. ÖSYM ve YSK çok büyük hatalar yaptılar. Tutuklu milletvekili hususunda en önemli sorumlu, YSK’dır. Müsaade ediyor adamların aday olmasına, seçildikten sonra mazbatalarını veriyor. Büyük hatalar yaptılar, sonra da susup kenara çekildiler.

Öcalan’ın İtalya’da kaldığı sıralarda, siz de Roma Büyükelçisiydiniz.  Öcalan krizi zamanında İtalya Başbakanı olan D’alema’nın sizi kızdıran tavrını, Öcalan’ı Türkiye’ye vermemesi değil ona bir VIP (Çok Önemli Kişi) ve bir ulusal kurtuluş hareketi lideri muamelesi yapması ve İtalya dışına çıkarmaması olarak açıklamıştınız.

Yapacaktı hatta aklı sıra bir Kürt konferansı tertip edip, orada Türkiye’yi yargılayacaktı. Bir önemli müttefik, tarihi dost bir ülkeyi yargılamak? Kuş beyinli bir adamdı. Sokak eğlenceliğinden gelme, uluslararası ilişkiler hakkında bilgisi sıfır, bir oyla güven oyu alamaması ihtimali varken, Başbakan oldu, şanssızlık.

“ULUDERE’DEN AMERİKAN İSTİHBARATI MI SORUMLU?”,

“SÜPER DEVLETLER, PKK’YI YANINDA TUTMAK İSTER”

Peki PKK’nın ABD tarafından desteklendiği iddialarına ne diyeceksiniz? Öcalan hala hangi ülkeler tarafından VIP muamelesi görüyor dersiniz?

Süper devletler, dünyadaki her hareketle ilgilenirler. Onları yanlarında tutmaya çalışırlar. Amerika da öyledir…Rusya da zamanında öyleydi. Belki şimdi de…süper güç olmaya soyunuyoruz ya. Bunda yadırganacak bir şey yok. Amerika tabi PKK ile ilgilenecekti. Kimdir bunlar, ne istiyorlar, nasıl yararlanabilirim, bunların başarı şansı nedir, ben bunları İran’a karşı kullanabilir miyim? Ama bunda Amerika ölçüyü kaçırdı maalesef. Silahlar falan. Sonra istihbarat iş birliği gibi dönüşler yapıldı. Son bu Uludere konusunda derin kuşkular var, o istihbarat nereden geldi? Yani istihbarat yardımı derken, 34 vatandaşımızın öldürülmesinden sorumlu acaba Amerikan istihbaratı mı? Yalanlandı gerçi ama o da yürümedi, kanlı baskınlar oldu. Bunlar hep Amerika’nın bizle istihbarat işbirliği yaptığı döneme rastladı, ondan evvel de çok şımarttılar tabi. İran’a karşı kullanmak için yardım ettiler. Büyük devletler kaçınmaz bundan. İngilizler de mutlaka PKK ile ilgileniyorlardır. Başkasına kaptırmak istemezler. “Belki orada Kürt devleti kurulur, Kuzey Irak’ta önemli hale gelirler. Ben onlarla düşman olmayayım, ben onların içine gireyim, yanımda tutayım” endişesi, süper devletlerin günlük politikaları gereğidir.

“HİÇBİR ZAMAN KÜRT AYRI OTOBÜSE BİNSİN, AYRI OKULDA OKUSUN” DENMEDİ.”

Alt kimlik- üst kimlik tartışmasında “Bizdeki etnik grupları ABD'deki zencilerle mukayese etmek yanlış. ABD'de zencilere layık görülen muameleye Türkiye'de kimse layık görülmemiştir.” diye bir yorumunuz olmuştu. Kürtler neden haklarından mahrum olduğunu söylüyor o zaman?

Görülmedi tabi. Hiçbir zaman Kürt ayrı otobüse binsin, ayrı okulda okusun” denmedi. Kendi dillerinde eğitim yapamıyorlar. Keyfi olarak isimler değişmiş, kırk asırlık köylere saçma sapan isimler verilmiş, çocuklarına Kürtçe isim verememişler, bir Dersim faciası, Ağrı isyanı var. Çok kan dökülmüş oralarda.

“GÜNEYDOĞU SORUNUNU HALLEDEMEMİŞ BİR TÜRKİYE, DEMOKRAT OLAMAZ”

“AB yolu başkent Ankara ve Diyarbakır da dahil olmak üzere bütün Türkiye'den geçer” şeklinde bir yorumunuz olmuştu.

Onu Mesut Yılmaz söylemişti. Güneydoğu sorununu halledememiş bir Türkiye, ne örnek ülke olur, ne büyük ülke olur, ne demokrat olur. Gerçek anlamda hiç bir şey olamaz. Biz bu sorunu barış ve demokrasi yoluyla çözmezsek, örnek ülkeyiz, ileri demokrasi lafları havada kalır ve kahkaha ile gülerler. Bunu bilelim ve gülünç olmayalım en azından. Her gün dağlarında çatışma olan bir ülkeyiz. Bazı dağlara gidip de birilerinin Türk bayrağı diktiği, yakılan köylerde bunları yaşadık. Böyle bir ülke ne demokrat bir ülkedir ne örnek bir ülkedir. O faili meçhul binlerce cinayet falan.

“MİT OLAYININ İŞ GÜZAR SAVCILARI AÇILIM ÜMİTLERİNİ ZAYIFLATTI”

Barış için atılan adımlara ne diyeceksiniz?

Bayağı yol alıyorduk biz bu konuda. Açılım fevkalede haklıydı. Bir Habur rezaleti oldu, hükümet paniğe kapıldı, o panik hala devam ediyor. Hele bu son MİT olayında işgüzar savcıların yaptıkları, bütün açılım ümitlerini iyice zayıflattı.



“YARGIDA ÇİFTE STANDART VAR “,

“TUTUKLU VEKİLLER VARKEN, HÜKÜMETİN, HALKIN İRADESİNE DUYDUĞU SAYGIYA İNANMAM”

MİT soruşturması Savcılarının görevden alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kişiye özel yasa çıkartılmasına karşıyım. Görevden alınır,  niye alınmasın? Bu kadar önemli bir konuda Başsavcılık hala haber vermemiş, sızmış. Ben çifte standarta karşıyım. Deniz feneri konusunda ve bu konuda cezalandırılıyor Savcılar ama başka büyük haksızlıklar yapan Savcılar olunca da, “Biz yargıya karışmayız” deniyor. Tek başına bu olay olsa Türkiye’de, sadece bu Savcı kabahat işlese de görevinden alınmış olsa, alkışlarım ama taraf tutuluyor. Deniz Feneri ve bu son hadise bir tarafta, öbürleri bir tarafta.  8 Milletvekilinin tutuklu olmasını hala engelleyemiyorsan, ben senin samimiyetine, tarafsızlığına, demokratlığına, halkın iradesine saygı gösterdiğine ben nasıl inanırım?

“TÜRKİYE BİR KRİZLER ÜLKESİ”,

“DEVLET, MİT OLAYINDA BÜYÜK YARA ALDI””

Peki DEVLET- MİT ve PKK üçgeninde kalan olaylar bizi nereye götürür?

Büyük bir yara aldı devlet. Fakat Türkiye bir krizler ülkesi. Kriz oluyor, zannediyorsun ki, dünyanın sonu geldi aradan bir hafta geçiyor, başka bir kriz çıkıyor, bir önceki unutuluyor. Ben ona güveniyorum yoksa olan şey, fevkalade vahim. Demokrasinin temelinde, Kuvvetler ayrılığı diye bir ilke var. Yürütme- Yasama-Yargı. Yargıya çifte standartlı davranılıyor artık, bunu görmemek mümkün mü?

“DEVLET LAÇKA.  SINIRLARIMIZ LAÇKA” ,

“OSLO GÖRÜŞMELERİNİ DOĞRU BULUYORUM”

Oslo Görüşmelerini doğru buluyor musunuz?

Oslo görüşmelerini doğru buluyorum. Ama katılanlarının listesinin, bütün ayrıntılarıyla basına sızdırılmış olmasını da devletin büyük bir zaafı olarak görüyorum. Bakın hükümetin demiyorum, “devletin” diyorum. Devlet laçka.  Sınırlarımız laçka. Futbol mesela. Ben Fenerbahçe üyesiyim. Şarkıcı Demet Akalın ile ilgili küfürlerin şike iddianamesinde yer almasının izahını bana birileri yapsın. Bu kadar laubalilik olmaz. Davalılardan dosyada adı geçen iki kişi, telefonla Demet Akalın aleyhine küfürlü konuşmalar yapmışlar. Bunun şike iddianamesine girdiği bir ülkede ciddiyet nasıl olur ya? Ben bu memlekette neyin ciddiyetine inanacağım. Bu MİT davası da öyle. Kim bilir ne ilgisiz şeyler var orada? dinlemeler vs…

“AYDINLAR’IN FENERBAHÇE BAŞKANLIĞINDAN SÖZ ETMESİ, SOĞUK BİR ŞAKA”,

“AYDINLAR, TÜRK FUTBOLUNA BÜYÜK KAN KEYBETTİRDİ”

1907 Fenerbahçe derneği toplantılarında bulunarak, Fener için dev zirvelerde buluştunuz. Aydınlar mevzusuna bakılırsa Fenerbahçe’de bir bölünme mi var?

Fenerbahçe’nin, Yüksek Divan kurulu üyesiyim. Ve eski yöneticiyim. Aydınlar’ın namuslu, iyi niyetli, ve iyi bir Fenerbahçeli olduğuna inanıyorum fakat bu kriz başından beri bu kadar kötü yönetilebilirdi. 3 Temmuz’da başladığımız noktadayız. Hiçbir şey yok. Tam tersine bu ülke her konuda bölünmüş. Şimdi bu kriz kötü yönetildiği için; Fenerliler, Galatasaraylılar…büsbütün birbirine düşman oldu. Bu krizi son derece kötü yönetti, zaman kaybettirdi, Türk futboluna büyük kan kaybettirdi. Bir insanın iyi niyetli olması da yetmiyor. Son açıklamalarını da yadırgadım. Bu kadar rezaletten sonra, sen hala Fenerbahçe’ye Başkan olmaktan bahsediyorsan, ben sana “Pes” derim. “Çok yıprandın sen kardeşim, aziz dostum Aydınlar, senin Fenerbahçe Başkanlığından söz etmeni ben soğuk şaka olarak görebilirim, bizim de şakalarla uğraşacak halimiz yok” Türk futbolu hakikaten bir uçurumun dibine yuvarlanmak üzere.

“AZİZ YILDIRIM’IN HESABI….”

Peki Aziz Yıldırım’ın alacağı ceza, Fenerbahçe’ye nasıl yansır?

Yasa çok açık. Başkan bir suç işlemişse, cezasını kulüp de görüyor. Sen kulübün tüzel kişiliğini temsil ediyorsun. Nasıl bir ülkede bir Başbakan bir hata yaparsa, onun cezasını o ülke çekerse, burada da bir suç varsa kulüp çekecek, bunun çaresi yok. Şike yapılmışsa, o takım küme düşecek. Yasa çok sarih. Aydınlar onu kurtardıydı, UEFA’yı da razı etmişti ama Aziz Yıldırım çıktı bir açıklama yaptı Metris’ten, yöneticiler hemen dönüverdiler. Onlar yalvarmışlardı aslında, bizi küme düşürmeyin de, puanımızı silin, diye. Yalvaran insanlar bir baktık, Aziz Yıldırım açıklama yapınca, onlar da “58. Maddede hiçbir değişiklik istemiyoruz” diyorlar. Neden? Çıkar, intikam…Aziz Yıldırım şunu düşündü: Bu yasa uygulanmaz, şikeye teşebbüs eden teşviklerin hepsi düşmezse, puan silmeye gidilirse, benim kupamı alacaklar yani okkanın altına bir tek ben gireceğim, şampiyonluk elimden gidecek, Avrupa’ya gidemeyeceğim ve Trabzon bundan yararlanacak” Hepimiz belki elele tutuşup, gitmeye kalkarsak, hepimizi nasıl olsa düşürmezler, ben de o arada kurtulurum, diye bir hesap yapılmış herhalde, benim izahım bu. Tabi artık yargı el koymuş, bize diyecek bir şey kalmadı.

“EGEMEN BAĞIŞ’IN BU İSVİÇRE ÇIKIŞLARININ TEMELİ YOK”

“İSVÇİRE’YE KARŞI TUTARSIZLIK İÇİNDEYİZ”

Yıllar önce Chirac'ın, Fransa Ulusal Meclisi'nin sözde Ermeni soykırımı konusunda kabul ettiği yasayı onaylamasını” Kanlı geçmişlerini örtmeye çalışıyorlar” diye yorumlamıştınız. Peki bugün kabul edilen bu yasa tasarısının ardında aynı gerçek mi var? Egemen Bağış için yürütülen kampanyaya ne diyeceksiniz?

Egemen Bağış’tan başlayalım. Benim bir Bakanım için soruşturma başlatan, eski parti liderimi yargılayan, Türk tarih kurumu Başkanı için de bunu yaptılar. İsviçre’de inkar yasası var tabi. Biz ne yaptık, Ermeni protokollerine kime ev sahipliği yaptırdık, İsviçre’ye. 2 ay evvel, Türkiye’de büyükelçiler konferansı oldu. Bütün Türk Büyükelçileri toplandı, şeref konuğu kimdi, İsviçre Dış İşleri Bakanı. Böyle bir tutarsızlık olabilir mi, önce onu eleştiriyorum. İnkar yasası yapmış, tarafsızlığını yitirmiş, niye orada toplanıyorsun Ermenilerle, ülke mi yok? Niye büyükelçiler konferansına bir tane yabancı Bakan çağıracaksın, o İsviçreli Bakan oluyor. Tutarsızlık iliklerimize işlemiş her konuda. O nedenle Egemen Bağış’ın bu İsviçre çıkışlarının temeli yok. O zaman niye çağırttın, onların dış işleri bakanını, ders verdirttin büyükelçilerine? Bu son olayda iki şey ön plana çıkıyor , Ermeni lobisi oyları, iki, Sarkozy’in iflah kabul etmez, Türk ve İslam düşmanlığı. Adamda ikinci bir karakter haline gelmiş. Ben 38 yıllık diplomasi hayatımda ve sonra 9 yıllık siyasi hayatımda, “Türk dostu, Türk düşmanı” laflarını hiç kullanmadım. Yanlış bulurum. Birisi ne Türk dostudur, ne Türk düşmanıdır. Çıkarlar ne gerektiriyorsa, yabancılar onu yapar. Ama bu adam gerçekten hasta, hasta ruhlu bu adam. Herkesten fazla Fransız. Bir de bunun ataları Macaristan’da Osmanlı’ya karşı, Yahudilik, Macarlık….en fazla ben Fransızım, en Hıristiyan benim diye ortaya çıkmış.

Türk dostluğunu kabul etmiyorsunuz ama Egemen Bağış, Türk-Amerikan Dostluk Grubu'na CHP’den gönderilecek kişinin Onur Öymen’in yerine sizin olmanız gerektiğini söylemişti bir basın demecinde.

Ben ılımlı bir CHP’liydim belki o anlamda söylemiştir yani her şeyi eleştirmeyen….

“DOSTLUK GURUPLARI, GÖSTERMELİK, SEYAHAT ETME ARACI”

133 kişiye ulaşan Türk-Amerikan Dostluk Grubu'na 5 üye daha eklenirse ABD Kongresi'nde en büyük grup haline gelecek. ABD’de bulunmuş, önemli dostluklar kurmuş bir bürokrat olarak bu grubun faaliyetlerini yeterli görüyor musunuz?

Bu dostluk guruplarının bazılarında ben de bulundum; fonksiyonsuz, göstermelik şeyler. Yani ne yurtdışındaki Türk dostluk gruplarının, ne de yabancıların bir gerçekçiliği yok. Mesela Fransa’da çıkan yasa milletvekilliği kanadında ilk onaylandığında, sonra senatodan döndü, hiç unutmam, 7 kişi aleyhte oy kullanmıştı. Bir araştırdım, Dostluk Gurubundan 15-20 tane Fransız var, onlar dahi gidip Türkiye için oy kullanmamışlar. Ben bunu İtalya’da yaşadım. Çok kötü durumdaydık. Dalema’nın saçmalıkları yüzünden, Türk- İtalya ilişkileri dibe vurmuştu,  ve çok açık bir haksızlık yapılıyordu Türkiye’ye. Orada da Dostluk gurubu vardı, beş kuruşluk bir faydalarını görmedim ben. Yani bu dostluk gurupları, seyahat etme aracı.

“TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ DİBE VURMUŞTUR.”,

Türkiye'nin 1959 yılında başlayan "Avrupalı olma" macerasında, 1977-1978 yılında kaçırdığı fırsatları saymazsak aldığı mesafeyi yeterli görüyor musunuz? Şu sıralar pek Avrupa Birliği üzerinde durulmaması neden sizce?

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri dibe vurmuştur. Bir karanlık tünele girmiştir, o tünelin ucunda da bir ışık görülmemektedir. Kaldı ki Avrupa’nın kendi içindeki sorunlar da Avrupa Birliğinin geleceği hakkında Türkiye’de ciddi kuşkular yaratmıştır. Türk halkı, çok haklı sebeplerle Avrupa Birliği üyeliğine ne güvenmekte, ne de önem vermektedir artık. 31 Fasıldan bir tanesi açılabilmiştir, 13 tanesi açılmıştır kapanamamıştır, bu fasıllardan bir kısmı Kıbrıs barajına takılmıştır. Öbürleri bu Sarkozy dostumuzun tam üyeliği çağrıştırıyor gibi saçma, tabi tam üyeliği çağrıştıracak diye bloke edilmiştir, yürekler acısı bir durum vardır ortada.

Kardak krizini soramadım. Fikir sizden çıktığı halde başkaları sahiplenmeye çalıştı.

Bir Albay çıktı. Belki o da aynı fikre sahipti ama haberimiz yoktu ki, gece ben oradaydım, Albay yoktu ki orada.

“NATO, GİDEREK ÖNEM KAZANIYOR”

Bildiğim kadarıyla, NATO Ortaklıkları Alt Komitesi Başkan Yardımcılığı görevinde de bulundunuz. Türkiye’nin NATO üyeliği hakkında ne diyeceksiniz?

NATO giderek önem kazanıyor. Herkes NATO üyeliği önemini yitirdi, diyor ama Avrupa Birliğinde tam bir çıkmaza giren Türkiye, NATO üyeliğine verdiği önemi sürdürmelidir. Ve bu füze kalkanı kararı da doğru bir karardır.



YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık