Ana Sayfa Röportajlar EROL GÜNAYDIN: "NESNELERE CAN VERMEK İSTERDİM"

EROL GÜNAYDIN: "NESNELERE CAN VERMEK İSTERDİM"

Tiyatronun sevilen sanatçılarından Erol Günaydın, 2007 yılında Hülya Okur ile bir röportaj gerçekleştirmişti. "Usta tiyatrocu Erol Günaydın'ı merak edenlere..."başlığı attığımız sohbette Erol Günaydın'a ait çok özel şeyler bulacaksınız...Anısına

Giriş Tarihi: 15 Ekim 2012 Pazartesi 18:18
EROL GÜNAYDIN:

“YÜZÜNDEKİ ÇİZGİLERE DİZDİM SANDALYELERİMİ. TEK BAŞIMA KURULDUM KARŞISINA. SAĞ ELİNİ  GÖĞSÜNE, SOL ELİNİ  BELİNE KOYARAK SELAM VERDİ SEYİRCİSİNE. GÖZLERİNİN YARAMAZ BİR ÇOCUK GİBİ ÜZERİME ZIPLADIĞINI HİSSETTİM. AYAKLARI, BİR HORON FOLKLORCUSUNUN ÇAPULASI İÇİNDEN, BİR ŞEYLER SÖYLÜYORDU SANKİ BANA. YAKALADIĞIM TEK RİTMİ, GÜLÜŞÜYDÜ. BOYNUNU ÖNÜNE EĞDİĞİNDE ARTIK ÇOK GEÇTİ…YÜZÜ YERE DÖNMÜŞTÜ VE BENİ DÜŞÜRMÜŞTÜ. ORADA KALMAK HARİKAYDI. BİR İNSANIN SADECE YÜZÜYLE BİLE BİN OYUNCUYU BEYNİNDEN  ÇIKARMASINI KAÇ KİŞİNİN AKLI ALABİLİRDİ Kİ?”

1933’te Trabzon-Akçaabat’ta doğan Günaydın, içindeki diğer insanı çıkartarak, arkadaşlarını korkuttuğu ilk anı nasıl anlatır?


Valla içimdeki insanı çıkardığım zaman, karşımdaki insanlar kahkahalarla güldüler. İçimdeki insan çok komik bir çocuktu. Karadenizli olmaktan kaynaklanıyor olabilir.


Çocuk şey diyebilirler mi?Nasıl yapıyor bunu başkasının kılığına nasıl girebiliyor ?


Daha sonraları oldu ama. Daha sonra Galatasaray da okurken arkadaşlarıma onları gösterince hayret ettiler. Renkten renge girip bu taklitleri yapıp değişik taktikler. Kız memesine kadar taklitler duvar afişleri daktilo taklitleri fotoğraf makineleri yani akla gelmedik taklitler. Hatta altı 7 eylülde, atılan buzdolabı’nın içinden eşyaların nasıl yere düştüğünü bile yapardım çocuklara. Onun için bunlar hep şaşarlardı nasıl birdenbire bu hale girebiliyorsun diye. Onlar hakikaten şaşarlardı. Birden bire gelirdi. Yap desem yapamazdım ama birden bire içimden gelir ve yapardım. Ve görürdüm. Dolaptan düşen domatesi bile çok güzel seyrederdim. Onları gözümün önüne getirerek birden bire çıkardı yani bende şaşardım nasıl oldu diye yaparken kendi kendime şaşardım nasıl oldu diye.


Nakliyeci bir babanın oğlusunuz. Bir gün hastalığınızda dışarı çıkamıyorsunuz diye odanızın duvarını maviye boyayıp, uçurtmayı da duvara çivileyip, ipini elinize veren bir baba. Bu kadar çocuk olmayı başarmış bir baba, baba olmayı ne kadar başarmıştı size göre?


İyi bir babaydı. Bana da çok düşkündü. Yalnız tabi çok büyük bir hastalığa yakalandım. Zatürree falan her şey üstümden geçti yürümesini bile unuttum. Yeniden yürüdüm yani. Ayakkabı aldığım zaman ayakkabılara bakardım yeniden yürüsem de bunları giysem diye. İşte o uçurtmaları yaptım. Eğlenceliydi yani o da bir çocuk gibi bir adamdı. Çünkü bahçemize her geldiğinde tavuklar, civcivler, hindiler yani ne kadar şey var getirirdi bana . Bahçe böyle hayvanat bahçesi gibi kuruluydu yani. Muhakkak oyuncaklar getirirdi. O yüzden oyuncaklara çok düşkünümdür. Hani Sunay Akın’a diyorum: “Bir gün akşama kadar senle oyuncaklarla oynayalım” diye. Benimde vardır oyuncaklarım. Çocuklarımı hep oyuncaklarla büyüttüm. İşte o çocukluktan gelen bir şeylik var işte. Duramamazlık var boyna oraya koşuyorum buraya atlıyorum. Ama şimdi içimde çocuk var ama vücudum gitmiyor yani yaşlanmışım aslında hoplamak zıplamak istiyorum. Kafamın içinde o çocuk var. Mesele benden daha küçük böle biraz iriyarı adamlar var nasılsın falan diyince teşekkür ederim amca iyiyim demek geliyor içimden.


hehehehe. Onlarla aynı yaşıt göremiyorsunuz kendinizi.


Evet.


Babanız tiyatrocu olmanızı maymunluk olarak nitelemiş. Peki maymunların, insanların ataları olma teorisine dayanarak sormak istiyorum; oyunculuk kabiliyetini ilk olarak annenizin karnından izlediğiniz dünyaya mı borçlusunuz?


Valla beklide ona borçluyum. Yani çünkü yetenek bir şey oradan geliyor yani yetenek. Anamın karnından çıktım ben ne tiyatro biliyorum ben ne bir şey. Fakat zamanla gelişti birden bire tiyatrocu oldum yani. Nederler hani DNA’mızda var böyle bişi yani . Bilemiyorum nerden kaynaklandığını ama benim ailemde çok matrak esprili fıkra dolu insanlar var mesela dedem çok matrak bir adammış. Annemde de var matraklık çok hoş dilini hiçbir zaman düzeltememiş Karadenizlilikten kurtulamamış..şöyle bir kadındı; yani esprili, matrak, mizah dolu...Her şeyi açık açık söylerdi konuşurdu yani. Hiç çekinmez sakınmaz aklına ne gelirse pat diye söylerdi Onun için belki onlardan kaynaklanan bir şeyler vardı yani ilk oradan olabilir. Çünkü oradan başlıyor bu iş. Genetik.


Babanızın soyadı Kiziroğlu 'ymuş aslında. ''Deli Kizirler'' dedikleri için kızıp, ''Deli sizsiniz'' diyerek,”Günaydın” soyadını almış. Kiziroğlu gibi ağa, molla, efendi vurgusu olan soyadını, eli silah tutan bir adam olarak daha soft ve pozitif bir ifade biçimi olan “günaydın’a” nasıl bırakmıştır?


Ondan sıkılmış demek ki. Mollalığı ağalığı efeliği sevmemiş ve üstelik kizirler dedikleri sülalede o kadar kavga dövüşler vurdi vurildiler varkı onlardan bıkmış onun için günaydın çok mütevazı bir soyadı sonra babam çok Atatürkçü bir insandı o Türk dili çıkınca da Atatürk’ün söylediği sözlerden hemen günaydını benimsemiş almış. Onun için öyle oldu babam çok meraklıydı, Atatürk’e hayrandı yani hatta ben çocuktum 1937 de Trabzon’a beni götürdü. Omzuna aldı Atatürk Trabzon’a gelmişti bir açık arabada geçerken seyrettim gördüm yani onu gören insanlardan bir tanesiyim.


Trabzon Akçaabat’tan 8 yaşında İstanbul’a geldiniz. Elinde bavulu, Süleymaniye camisi önünde şehrin büyüklüğü arasında şaşkınlık yaşayan bir doğu göçmeni ile neydi farkınız?


Doğu göçmeninden farkımız biz buraya biraz bilinçli geldik şaşkın değildik. Yani tabi İstanbul’u görünce şaşırmamak elde değil ama gideceğimiz bir adres vardı, yeri vardı belliydi yani akrabalar vardı ve sonra bide kocaman bir kamyonla geldi kamyona hemen işler bulundu. Sanki tanıdık bir mahalleye gelmiş gibi geldik hakikaten bir mahalleye yerleştiğimiz zamanda herkes komşular falan tanıştı onun için pek fazla şaşırmadık. Ama tabi İstanbul’a gelişimiz ve İstanbul’a o köprüye bakışımız İstanbul’un o iki taraflı saraylar, villalar, köşkler o kadar şaşırttı ki ne kadar güzeldi İstanbul. Erguvan renkleri içinde iki boğaz böyle. Hayranlıkla bakmıştım. Ama şimdi bakamıyorum.


47 yıl önce askerliğinizi Ağrı’da yedek subay öğretmeni olarak yaptınız. Orada Türkçe’yi düzgün kullanamayan, aksanı küçük yaşta büyükleri gibi olan çocuklar ve sınıflarına tiyatronun taşınması adına siz müthiş bir yenilikmişsiniz. Tiyatroyu bir doğu şehrinde kurup, o çocukların içerisinden sadece ses sanatçısı çıkmamasını hiç düşündünüz mü?


Valla düşünmedim ben yalnız ses sanatçılarıyla uğraşmadım çünkü ses sanatçısı o devirlerde benim için önem taşımıyordu. Yani tiyatro vardı bir tek benim için.


Yani doğudan sadece ses sanatçıları çıkıyor ya oraya bir tiyatro kursaydınız tiyatro oyuncuları yetiştirseydiniz.


Oyuncu olarak ben sadece Ağrı lisesinde “Cevat trenin paydosu” oyununu sahneye koydum onlarla çalıştım onları çalıştırdım. onlar ekip olarak turneye de çıktılar. Oralarda çok sükse yaptılar, çok beğenildiler, çok başarılı oldular yani bunu yaptığım içinde çok mutluyum. Sonra Diyadin de de kaymakamın icat ettiği bir bayram günü “Diyadin’in kurtuluşu” diye. Halbuki ne kurtuldu ne etti savaş bile olmamış orda. Orada işte şenlikler yapılırken çocuklara bir takım folklorlar, bir takım şarkılar danslar filan yaptırdım. Benim yaptığım şeyler bu kadardı. Zaten ben aslında oraya gittiğim zaman bu işleri değil de bu işleri zaten yapıyordum. Onları tanımak, oraları görmek bilmek, onların adetlerini öğrenmek, şarkılarını dinlemek için daha çok emek verdim ve bir de sınıfta çocuklara marafin dersini tedrisatını anlatamayacaktım çünkü öğretmenlik yapmadım ilk defa yapıyorum ben orda meddahlık yaptım çocuklara. Çocukları aldım; Diyadin’e indirdim otobüse bindirdim. Ağrı Erzurum kara trenler, vapurlar, İstanbul boğaz köprüleri, uçaklar bütün bunları anlattım. Bayılıyorlardı hep benim sınıfıma geliyorlardı. Ve tabi ki yanık türküler söyleyenlerde vardı onların kendilerine has Kürtçe türküleri var. Her türkü bir masal anlatıyor. Onların türküleri dinlediği zaman ağlıyorlar. Acıklı türküler var. İşte dağda iki aşık dolaşırken, bir geyik vururlar, geyik uçuruma düşer, alıyım derken can havliyle çırpınan geyik, birden aşığı uçuruma sürükler, aşık kızın saçlarına asılır, ağıt yakarlar birbirlerine, sonra düşerler, öldükleri yerde bir gül biter, her sene gelip geyik onu yer. Bunlar böyle şeyleri çok seviyorlar, bende dinlerdim o masalları. Ama yani bir türkücü çıksın da bilmem ne olsun diye hiç düşünmedim. O zamanlar bu kadar türkücü yoktu. Şimdi başladı şarkı, türkü modası


Yok zaten siz bir türkücü çıkaramazdınız bir meddah çıkarırdınız.


Zaten tercümanımda vardı yanımda İsmet Atabaş diye yanımda, lisede. Takıntılı bir çocuk vardı; o kürtçeyi iyi bildiği için bana da tercümanlık yapıyordu. Yani onun için orda bir pyes koydum ama çok yetenekli çocuklar vardı çokta başarılı oynadılar lise o temsili. Sonra vali seni buraya aldıralım dedi ama ben şehirde bürokratlardan hiç hoşlanmam dedim boş ver köyler daha güzel.


Orda kaldınız.


Evet köyleri gezdim.


"Bir Kadın Değildi, Gölgesinde Oturduğum Ağaç” diyen hocanız Ahmet Kutsi Tecer gibi hiçbir kadına iki mısra atfettiniz mi?


Etmedim galiba ben kadınlara şiir falan söylemem ben otururum düşüncelerimi hayallerimi falan anlatırım yani şiir tarafım yoktur.


Aşk mektubu yazdınız mı hiç?


Aşk mektuplarını çok güzel yazardım. Yani ağrıdan çok güzel aşk mektupları yazdım. Çünkü orda insan durup dururken hayallere aşık olur. Bir sevgilim yoktu ama varmış gibi mektuplar yazardım. Romantik tarafım çoktur. Hala da öyleyim yani ben hiçbir zaman teknoloji ile barışamadım. Aklımda ermiyor onlara. Ben hala çiçekleri,ağaçları, böcekleri, kuşları, ay ışığı, mum ışığı, yakamozlar bütün aklım buralarda doğada çevre de hele de şimdi kirletiyorlar diye ısınma var ya küresel ısınma öldürüyor içim mahvoluyor çok üzülüyorum. O güzel ağaçlar yeşillikler üzülüyorlar ağlıyorlar gibi sanki sesleri çığlık çığlığa bana geliyor gibi hissediyorum.


Sanat hayatına okulda Dümbüllü’nün taklidini yaparak başladınız. Peki sahne tozuna Dekor boyayarak, ışık tesisatını elden geçirerek, kostüm dikerek karıştığınız anlar oldu mu?


Dekorla uğraşmalarım oldu. Duygu Sağıroğlu dekorları yaptığı zaman, ben onunla gece sabahlara kadar oturur dekorun yapılışını izlerdim. Ona yardım ederdim yani şunu ver, bunu ver, şunu şuradan taşı, dik tut diye. Yani dekora yardım ederdim. Aksesuarları duvara falan yerleştirirdim yani çok severdim. Böyle galadan önce tiyatronun dekorunun hazırlanması sabahlamamız, yemekler, memekler alırız gece yeriz onları muhabbetler ederiz. Sahnede sabahlamak kadar güzel bir şey yoktur. Hazırlık safhası müthiştir tiyatronun.


Meddah geleneğinin temsilcisi olarak sormak istiyorum: Meddah , masallarda olduğu gibi cin, peri, dev türünden doğadışı yaratıklara, destanlardaki gibi insanüstü gücü olan kahramanlara, bugünkü standup şekliyle belde aşağıya vurmalara yer veren bir tür müdür?


Hayır. Meddah o büyük kahramanlara da fazla yer vermez. Yani evet önce ilk başladığı zaman Battal oğlu, yok bilmem Battal gazi gibi böyle bir takım kahramanları Anadolu da sazlarla, anlatmışlar ama sonra sonra meddahlar şehre doğru değişmiş. Bu iş bir tiyatro türü haline gelmiş. Karakterleri çıkarmışlar o zamanlar zaten çok çeşit insanlar var Lazlar var, Arnavut var, Rum var, Ermeni var hepsi o kadar dolu İstanbul. Bu taklitler İstanbul’un meddahlarının repertuarlarına girmiş. Taklitlerle mesela boğazının köprülerinin üstünden karşıya kadar geçerken, adam köprü taklidi yapıyor. Bütün o satıcıları konuşturuyor, insanları konuşturuyor, çeşitli satıcılar var. Yahudiler var ve köprünün üstünden geçer gibi oluyorsun. Karşıyaka’dan. Bunlar böyle güzel. Bir de; anlattıkları karakterleri çizerek baya bir piyes oynar gibi çeşitli karakterlerle oyun yansıtıyorlar. Tiyatro oynuyorlar ama bittiğinde de muhakkak içinde bir kıssadan hissesi var. Sonra okuma yazma az olduğu zaman o devirler azdı zaten. Bunlar köy köy Anadolu’ya turneye çıktıkları zaman; bir yandan repertuarlarındaki oyunları oynarlar, bir yanda da yazılı çıkmış bazı hikayeleri okuyarak seyirciye anlatırlardı. Onun için meddah çok ayrı bir tür çok ayrı bir insan. Müthiş yetenekli, taklitçi dekorunu bile tarif ederken oynayarak anlatan bir insan yani. Onun için böyle devler masallar da anlatabilir ama ben hiçbir zaman meddahın repertuarında masal görmedim. Zaten bizim asıl meddahlarımız; anneannelerimiz, dedelerimiz, nenelerimiz. Bize keloğlan masallarını anlatan onlar. Çocukken düşerdik kucaklarına keloğlan masalları, dinle Allah dinle. Onun için bizdeki sanat böyle doğuyor yani. O zamanlar radyomuz falan yoktu. Pışpışlamadan önce oturup bir varmış, bir yokmuş diye başlarlardı yani. İşte meddah onlardı. Keloğlanın sesini yaparlardı. Haydutun, kralın seslerini çıkartırlardı.


Günümüzün meddahlığı, şovmenlik maskesi altında kaldı. Peki tek kişilik gösterilerin, Ekip çalışmasından daha üstün tarafları var mı? Yani size verilen rollerde kendinizden adamlar çıkarmayı mı, etrafınızdaki adamları öne çıkartmayı sevdiğinizi söyleyebiliriz?


Valla etrafımdaki adamları da öne çıkartmaktan hoşlanırım ben. Benim hiç kıskançlığım ve bencilliğim yoktur. Çünkü etraf ve kendim o güzel insanlar da ortaya çıkarsa daha başarılı olursun. Yoksa tek başına sipsivri kalırsın ortalarda. Milletin gözü sende olur kusurlarını ararlar. Halbuki insanlarla bölüşülmeli bir şey. O bölüşmek kadar güzel bir şey yoktur. Şimdi stand up’çılar ve şovmenler çıktı. Şimdi meddah dedirtmek istemiyorlar. Çünkü eskimiş olarak kabul ediyorlar onu. Eskileri giymekle eskimez ki!...Söylemekle eskimez. Onun için bu geleneği neden inkar edip, kabul etmiyorlar hayret ediyorum. Hala Amerika’da şovmen stand up dedikleri zaman, sanki daha büyük bir paye mi veriyor şovmenlik bunlara. Ayrıca da ben çok kızıyorum. Komiklik yapıp güldürüyorlar. Komiklik çok zor bir iştir. Güldürmek çok zordur ve çok başarılı bir şeydir komiklik. Komik dediğin zaman, komiksin dediğin zaman alınıyor. Çünkü komikliği kendisi kabul etmiyor. “Komedyen” desinler istiyorlar. Ama komedyen demek, o demek değildir ki. Komedyen çok başka tiyatro bilgisi olan, donanımı olan bir insandır sanat bakımından. Bunlar yalnız sadece güldürüyorlar onun için bunların adı komiktir. Komiği de hiç küçümsemesinler çok güzel bir laftır komik. Ama kabul etmiyorlar. Çünkü neden? Bunlar sadece güldürü yapıyorlar. Toplumsal taşlamaları yok, meddah gibi karakterleri, çeşitli insanların taklitleriyle, ortalığa getirip de, bir takım mesajlar, öğütler veren bir tarafı yok.Biz sadece para kazanalım diyorlar. Onun için güle güle kazansınlar, güle güle harcasınlar.


Kalp yetmezliği ile hayatını kaybeden eşiniz Güneş Günaydın, dünyanızdan çekilen güneş kadar ışıksız, yüzünüze doğmayan gün kadar gülüşsüz mü bıraktı sizi?


Evet birazcık öyle bıraktı. İçim çok buruk ama kızlarım yaşama gücümü verdiler. Onlar buralarda ufak ufak yakamozlarla parlayıp bana bakıyorlar. Kız çocuklarını da ben bu yüzden çok seviyorum.


Kızlarınız Gülfer , Fatoş ve Ayşe’yi, seyircilerin içine yerleştirsek, hemen seçmeniz ne kadar zamanınızı alır? Oyunculuğunuzda çırpılan ellerin dostlarınıza mı? Ailenize mi? Seyircilere mi ait olması sizi mutlu eder?

Bir saniyemi alır. Seyircilere ait olması beni mutlu eder. Çünkü seyirciye oynadım ben bu işi. Dostlarım beni tanıyor biliyor. Ama tanımayan, bilmeyenlerin de alkışlarını almak çok büyük bir zevk. Ben zaten oyun oynarken, hepsinin değil, içinden iki üç tanesinin beni anlaması yetiyor. İki üç kişiye oynarım. İki üç kişi anladıysa o bana yetiyor. Öyle patırdısız gürültüsüz bir hayat yaşadım 50 yılı. Sanat hayatımda öyle geçti yani.


Bütün Anadolu'yu demir asa demir çarık dolaştım. Her tiyatronun çivisinde bir anım vardır.'' Diyorsunuz. Buna göre; Tuğla, demir ve çimentoyu; seyirci, oyun ve oyuncu olarak hangisiyle eşleştirirsiniz?


Ne tuğladır, ne çimentodur seyirci. Çok başka bir can o yani. Ben onları eşleştiremiyorum. Benim iç dünyamın insanları onlar. Onların nefesleri var. Hiç havadan sudan perdeden söz etmiyorsunuz. Valla ne demirdir, ne tuğladır. Olsa olsa benim sanat dünyamın çimentosudur onlar.


Metin Üstündağ:”En çok Nasreddin Hoca olan abimizdir” diyor sizin için. Latifeleri hikmet ve ibret dolu birer darb-i mesel gibi olan Nasreddin Hocanın geleneğini sürdürecek özel bir şey yapıyor musunuz? Mesela gözünüzde onu temsilen gözlüğünüz, tespihiniz, elinizde makasınız, büyük köstekli saatiniz var mı?


Var hepsi vardır. Hepsi vardır bende. Ve hiçbir zaman Nasrettin Hocalığı çıkartamam içimden. Ben çünkü Akşehir’i çok seviyorum. Onların hocasıyım ama biraz yaşlılıktan dolayı ameliyatlar geçirdim. Ben şimdi binemiyorum eşeğe.


Eşeğiniz dışında her şeyiniz var. Eheheheheh.


Yularından tutup yürüyemem. Yoksa hocalığa devam ederim. Çok seviyorum Nasrettin Hoca olmayı. Fakat ondan sonra zaten kimse yapamıyor. Çünkü Nasrettin Hoca rol gibi oynanır bir insan değil. Nasrettin Hoca olunur. Yani kaybolursun sakalının altında, bırakırsın artistliği , hoca olarak insanlarla muhabbet ede ede gezer dolaşırsın. Ben öyle dolaşıyorum Akşehir’e gittiğim zaman.


İçsel olarak o olmak lazım önce..


Ama işte oyuncularımızın çoğu hoca, moca deyince gırgır geçiyorlar. Nasreddin Hoca hikayesi diye. Ama her bir yazar, sıkıştığı zaman Nasreddin Hoca fıkrasına başvuruyor. Muhakkak bir çare veriyor insana.


Onlar bizim velilerimiz.


Tabi. Ayrıca bizim yaşamış meddahlarımız, tiyatro ustalarımız. Çünkü bu tiyatroyu onlar sevdirdiler. Çünkü bu toplumda tiyatro yasaktı. Gösteri sanatları yoktu. Ne mücadeleler vererek bize tiyatroyu sevdirdiler. Ben onun için kitabıma;” İki kalas, bir heves”dedim. Saygıdan dolayı öyle söyledim. Benim değil, onların söylediği bir ismi alıp koydum oraya. Çünkü bende onlar gibi yaşıyor, hissediyorum. Ses tiyatrosunda oynarken, onların orada ayak izleri var, onların kokuları var.


Mis gibi diye nitelendirdiğiniz tahta kokusunu, tiyatronun en sevdiğiniz parçası olarak kabul etmenin dışında, kendi hayatınızı ve tiyatro tarihini anlattığınız kitabına da “İki kalas, bir heves” olarak adını verdiniz. Bir tahtaya şekil verme beceriniz olsa bir taşla vuracağınız kuşlar için sapan mı yapmak istersiniz, yoksa ağırlığınızı vereceğiniz baston mu?


Ben kuşları vuramam. Benim sadece bastonum olur. Onlarda kuşları vuramaz, beni ayakta tutar. Ben kıyamam kuşlara, burada oynarlar, bahçemde oynaşırlar. Bayılırım onların dal dala oynaşmasına.


Sadece insanları ve hayvanları değil nesneleri de oynadığınızı söyleyen Tahsin Yücel’e katılmamak mümkün değil. Peki objeleri yerinden oynatacak bir bio- enerjiye sahip olmayı mı, yoksa onlara can vermeyi mi isterdiniz?


Onlara can vermeyi isterdim.


Ve onu da yapıyorsunuz!...95 yaşında hayatını kaybeden Joseph Barbera’nın yarattığı Ayı Yogi’yi, 1970 li yıllardan başladınız seslendirmeye. Ayı Yogi’nin soluk borusuna yerleştirdiğiniz seste repliklere uymadan, senaryodan bağımsız içinizden geldiği gibi konuştuğunuz anlar oldu mu?


Tabi hep öyle konuştuk. Çünkü eskiden dublajda, biz kendimiz bulur esprileri yerleştirirdik, onlar düzdü. Şimdi kulaktan ne duyarsan aynen söylüyorsun. Halbuki o zamanlar söylerlerdi bir cümle, biz onları alır değiştirirdik. Mesela, “o bir batılı Ayı” idi. Ama ben ona, “efeeem!” demekle, birden bire bizim Kastamonu ormanlarına getirdim onu. Daha sıcak, daha samimi oldu. İşte böyle şeyleri ilave ederdik. Nazik bir ayı oldu.


Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış kimseler; geri zekalılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurmayı, yoksullar için koruma yasaları çıkarmayı, tıp uzmanlarının her hastayı yaşatmak için en son ana dek bütün ustalıklarını göstermesini elenme sürecini ertelemek yani zayıf bireylerin toplumda soylarını sürdürmesini sağlamak olarak niteliyor. Buna göre siz güçsüz kaldığınız, elden ayaktan çekildiğiniz noktada ölmek ister misiniz?


Hayır istemem. Yine yaşamak isterim. Çünkü yaşamak o kadar güzel ki her şeye rağmen insan nefes almayı, yaşamayı istiyor yani. Nefes alabildiğim yere kadar gitmek isterim.


Altın kelebek ödülünü alırken; "Bu yaşımda bu mutluluk bana fazla, yarısını size gönderiyorum" dediniz. Peki bu ödüller şimdiki döneminizde size verildiğinde bir performans ödülü gibi, onur ödülü gibi mi algılıyorsunuz?


Valla herhalde biraz onur ödülü gibi algılıyorum. Çünkü performansımı, Hırsız-Polis dizisinde ki oyunumla gösterdim gerçi ama bu biraz daha diğer arkadaşlarımla beraber. Ona da Okan Bayülgen sebep oldu. Resimlerimiz çekmekle, Suna’lara, Nejat’lara Gazanfer’lerle birlikte almamız. Biz bu kuşağın son temsilcileriyiz. E tabi biraz onur ödülü idi yani. O sahneye çıktım, onlar bizi bir daha görürler, yahut görmezler belki ama hiç olmazsa bizi bir arada görmüş oldular. Bizde seyirciyle birlikte kucaklaşmış olduk. Güzeldi. Onur ödülü alarak aldım.


Hırsız-polis dizisinde Aksak’ın babası rolünü; seyirci tutsun diye değil, kendim için oynadım demişsiniz. Peki diğer televizyon dizileri ile Hırsız-polis arasındaki EROL GÜNAYDINda yaşamın ince çizgisindeki denge duruşunda olduğunuz fark ediliyor mu?


Eh tabi. Şimdi diğer dizilerde mesela konuşuyorsun, laf ediyorsun, ağzın laf yapıyor. Burada yalnız vücudunla durmuş, bir kafa bir surat, hiç laf da yok böyle oynuyorsun yani. O kadar zor bir işti ki!... Yani sadece başınla hareket edip oynamak, bütün bir diziyi. Gerçekten zor bir işti bu. Yani ben bile şaştım, nasıl başardım diye.


"Rol için yüzüne yapıştırdığın mask oyundan sonra çeksen çıkar mı... Maskları kaldır kaldır... Altından ya hep aynı yüz çıkarsa..." diyen Savaş Dinçel’e ne kadar katılıyorsunuz?


Ben ona katılıyorum. Çünkü yüzündeki maskı gerçekten çıkarıyorsun altında ki yüz hep aynıdır. Sahnede değişir o yüzler, oyuna göre role göre değişir. Savaşı da çok severim. Ona da katılıyorum.


19 Ağustos 1955 yılında "Papaz Kaçtı" oyunu ile perdesini açan Dormen Tiyatrosu’nun 50nci sanat yılında, tekrar bu oyunu sahneye koydunuz. İlk defa oynuyormuş gibi hissetseniz de, nelerin değiştiğini gördünüz?


Vallahi insanların değiştiğini, replikler değişti. Başak İnsanlardan aldığım cevapları, şimdi başkalarından gençlerden aldım. Ondan sonra, o günlerin insanları tabi olmayınca biraz tuhaf oldu ama mizansenleri şekli hatırladım. Biraz seyircisi de değişikti. Nerde o galanın eski muhteşemliği? Bende de çok değişiklik oldu. Ben eski atikliğimi, çevikliğimi, içeri girdiğim zaman kıyametler kopardı. Pek fazla yapamadım. Biraz ağır çekim gibi oldu yani. Ama her şeyi hatırladım. Belleğimde her şeyi, mizansenleriyle, repliği ile her şeyi hatırladım.


1970'lerde Cemal Reşit Rey, Haldun Dormen'in sahneye koyacağı bir müzikalin siparişi üzerine sizin yazacağınız metinleri müzikleyebileceğini söyleyerek herkesi şaşırtır. Kısa süre içinde çok iyi dost olurlar ve Yaygara 70 büyük başarı kazanır. Oyunlar size oynayın diye geldiğinde, yazın diye geldiğinde mi mutluluğunuz büyüyor?


Vallahi yazın diye geldiğinde çok büyük mutluluk duydum. Ondan sonrada oynayın içinde deyince de o rolü kendime ayırmıştım. Yaygara koparmıştı. Ajans Mariye diye bir koca karı. Çünkü o yaşamış, iyi biriydi. Benim evimin önündeki caminin önünde durur tuz beklerdi. İnsanlar adak tuzlarını verip oda satar para kazanırdı. Bahriye Nine beni çok severdi. Benim evimin anahtarı bazen onda dururdu. Babası sarayda ibrikçi başı imiş. Öyle asilde bir kadındı o. Mahalleye giren çıkanı tanırdı o. Onu oynadığım için çok mutlu oldum. Öyle bir kadını yaşattığım için.


Yılmaz Güneyle çekeceğiniz bir film için tiyatrosunda çalıştığınız Yıldız Kenter sizi sinema ve tiyatro arasında bırakıp, bir seçim yapmanızı istemiş hatta sizin tabirinizle kovmuştu. Kaç kez açılıp kapanan, zorlukla ayakta duran tiyatro salonlarının gururu olmalı mı sizce?


Elbette gururu olmaz mı insanlarda. Olmalı tabi. Ama birden bire benim değişe değişe Mustafa Alabora ile değişik oynuyorduk. Bir o oynuyordu, bir ben oynuyordum. Ben bir defa daha Mustafa Alabora oynasın, ben gideyim şu filmimi çekeyim, çünkü geçimimiz çok zordu tiyatrodan bir şey alamıyorduk. Hayır dedi, ya tiyatro ya sinema dedi. Tiyatronun bir gururu var yahu biz bundan gurur duyuyoruz. Biz bunu taşıyoruz ama bir patron sana güle güle, ya orası yada burası derse o zaman ben orayı seçerim. Çünkü aç ayı oynamaz bir yerden sonra


Siyaset sahnesinde en çok görmek istediğiniz Demirel di diyebilir miyiz? Zira kendisinin koltuğuna oturur oturmaz rüyaya dalmışsınız. Bu koltuğun rahatlığından mıydı? Yoksa sizin için hayale mekan dayanmaz mı?


Koltuğun biraz rahatlığı vardı. Benim, Demirel’in Özel Kalemleri benim arkadaşlarımdı Galatasaray’dan. Onlara torpil yaptırmak için Atilla Tokatlı’ ya gittim . Beni şurada beklesin geliyorum dedi, Muammer. Oturunca uyuya kalmışım. Uyuya kalınca da Neriman Köksal’ı rüyamda gördüm. Herhalde bunlar rahat koltuklarda uyuyorlar memleketi düşünmüyorlar yani.


Peki sanata verdiği destek bakımından en çok Demirel’i mi görmek istiyorsunuz, siyaset sahnesinde?


Hayır. Yok canım sanatçıya nerede destek verdi? Ben sanatı olarak kimseden kıyak görmedim. Sanatçı olarak öyle yaşadım gitti. Reisi Cumhur davetlerine bile çağrılmadım hiç.


Tiyatro kazancı en düşük meslek grubu mu? Buna göre bugün televizyon sayesinde usta olamadan lükste sizin önünüze geçmiş insanların gelir dağılımını nasıl ayarlamak gerekir? Televizyonun tiyatro düzeyinde kazandırma mekanizması olmasının önüne mi geçmek gerekir? Yoksa tiyatronun marjinal ikamesini mi televizyon düzeyine çıkartmak?


En düşük meslek grubu. Tiyatronun hikayesi, televizyon düzeyine çıkamaz. Tiyatro çok ayrı bir yer, televizyon ayrı bir şey. Fakat patronluk bakımından, tiyatro patronuyla, televizyon patronu arasında pek bir fark yok. Düzey yok. Patron tiyatroyu yaşatmak için; daima parayı kollar ve ister, yardımları aldığı zaman sana da yansımaz. Televizyon patronları da reytingleri düşünerek, oyuncunun iyi oynamışlığını, kötü oynamışlığını düşünmezler. Daima kendi kesesini kendi cebini düşünür. Ne olursa olsun milleti kavga ettiriyorlar, bundan para kazanıyorlar. Horoz dövüştürüyorlar, yasak masak dinlemiyorlar. Bizim insanlarımızı da dövüştürüyorlar. Her yerde kavga ettiriyorlar. Bunlar reyting ve para davasındalar. Ama tiyatrodaki bir derece daha iyi. Hiç olmasa biraz sanat yaparak gidiyor. Ve oyuncu da, öbür yanında çalışanda ben de bunu yapıyorum ve sevdiği için yapıyor. Onun da sevgisi orada söz konusu. Orda oyuncular etse burada bir bezelye gibi yuvarlanıp gidiyorlar tabağın içinde yani.


Bir de bu konudaki eleştirilerinizden birisi de karı koca tiyatrosu.


Yanlış anlıyor toplum bunu. Bunu söylerken ben Dormen Tiyatrosu kapandığı zaman, Dormen tiyatrosunun 30-35 kişilik kadrosu vardı. Prodüksiyonlar müthiş zengindi ve güzeldi. Her köşede bir ünlü oyuncu çıkıyordu. Sonra dağıldıktan sonra küçük küçük tiyatrolar türedi. Karı koca tiyatroları. E şimdi 35 kişilik prodüksiyonla, 3 – 4 kişilik prodüksiyon arasında fark var. Biraz ucuzladı. E bütün yazarlarda, bu karı kocaya göre oyun yazmıyor. Rol bulmak kendilerine göre başrol bulmak çok zor. Her zaman böyle güzel oyunlar çıkmıyor. Böylelikle seviye ve kalite biraz düştü. Ondan sonra bu karı kocalar sağda solda oynayarak, yanlarındakilere üç beş kuruş bezelye gibi rol vererek, idare etmeye kalktılar. Daha sonra yürümedi ve 10 tiyatro varken birden bire iki tiyatroya düştü. Kapandı tiyatrolar. Ben bunu böyle anlatmaya çalıştım, yani prodüksiyonu zayıflattılar. O büyük prodüksiyon ta ki Egemen Bostancıya kadar. Egemen Bostancı gelince; yeniden büyük prodüksiyonlar kuruldu. Yeniden müzikaller canlandı. Tiyatro biraz hareketlendi. Çünkü tiyatroda bütün mesele prodüksiyonda iyi oyunlar sergilemekte. Ama üç dört kişi ile ne kadar iyi oyun sergilersin ki. Kendine göre oyun bulacaksın. Bunu yapanlar da var. Nejat Uygur. Ben buna aile tiyatrosu demiyorum. Bu onların hakkı. Onlar kendilerine göre bir tarzları var.


Zaten çok ağır da bir eleştiri yapmış size Nejat Uygur:” Bu özel tiyatrolara atılan utanç verici bir lekedir. Ne yani izleyici oyuna bakmadan önce aile tiyatrosu olup olmadığına mı bakıyor? Erol bence resmen saçmalamış.”şeklinde bir yanıt vermiş. Tiyatro da tek kişilik iktidarın gücü , iki eşit parçaya bölündüğünde daha da azalmaz mı? Yani bunun ezici hal alması neden?


Hiç de saçmalamadım çünkü kendi kafaları çalışmıyor. Nejat Uygur kimle çalışmış. Daima patronluk yapmış bir adam. Hiç oyunculuk yapmış mı? Gelsin de bir tiyatroda üç oyuz paraya maaşla çalışsın da gel bak neler söylüyor. Geri zekalı adam bunlar. Bunamış. Böyle saçma şey olur mu? Neden saçmalayayım? Çok doğru söylüyorum. Tiyatroyu bunlar yıktılar. Senin yaptığın ayrı bir şey. Adın ne Mahmut, yer misin armut deyip gidiyorsun yani yıllardır. Gazanfer kendisine has seyircisi vardır. O bildiğimiz şeyleri hala da varlar yani. Demek ki ben bunlara bir laf etmedim yani. Ben sadece kurulan gerçek repertuar tiyatrolarından söz ediyorum. Bunların hiçbiri gidip de benim gibi işçi olarak çalışmamışlar ki tiyatroda. Perde açıp kapamamış ki. Sadece: “Patron hazır sahne” deyip içeri girmiş, oyun oynamış parayı almış, al bu senin bu senin demiş. Sen bir çalış git Kenterlerle de göreyim seni.


Kenterler en ağır tecrübeydi yani.


Yani bunlar zırvalayanlar kendileri. Hiçbir zaman böyle bir düşünceye sahip değiller. Karı koca diye mi bakıyorlar tiyatroya diyor. Sen tiyatroya girdiğin zaman orda insanları görmek istersin. Evet çıkarmıyorum. Seni de görmek isteyen dört kişi varsa, bütün bir kadroda bir prodüksiyonu görmek isteyen yüzeli kişidir yani. O insanlar kayboldular ortalıktan. Ve nitekim bugün dünkü tiyatrolar var mı? Nerde bunlar? Ona sorsana nerde bunlar diye. O da çıkıp Anadolu Anadolu dolaşıyor bu yaşlarda. Para kazanıyor. Görecem ben onun canını okuyacağım.


Bende sorarım bu soruyu onlara muhakkak.


Böyle düşünmüyorlar. Böyle dünyaları yok. Yani tiyatronun derinliğini düşünmüyorlar. Bunlar aslında yani ararsan bunlar uğraşmamış okumamış bilmem ne etmemiş, incelememiş, yaptığı işi yürütüp gidip, devam edip, para kazanıp gidiyor yani. Fransız tiyatrosu, İngiliz tiyatrosu, İtalyan tiyatrosu bunları anlatsınlar bakayım ne diyorlar.


Yıldız Kenter’in evrensel tiyatro tecrübesi var ama….


Tecrübeli ama!.. O da yanındaki çocukları, üç-otuz paraya çalıştırıyor. Onun için kadrolarında pek bir şey yok. Onlarda seyirci bulamıyor şimdi. Nerede o eski seyirciler? Tıklım tıklım salonlar oynarken, şimdi seyircileri kesildi. Neden? Çünkü hep aynı tarz. Seyirci değişiyor, halkın bilgisi değişiyor, donanım, teknoloji geliyor Türkiye’ye. Onlar yine aynı şeyleri oynuyorlar. Olmaz. Sende değişeceksin biraz. Değişiklikler, yenilikler yapacaksın.


Tiyatronun seyircisi az, maliyeti yüksek ve geçimi imkansız kılan özelliklerden nasibini alan usta oyuncular kimlerdi? Yani hayatını idame edemediği için yaşam mücadelesini kaybeden?


O eskiden vardı çok çok. Darülaceze de vardı oyuncular. Geçinemediler. Sıkıntıları vardı. Pek isimleri şu an aklıma gelmiyor ama çok sıkıntılar çeken oyuncular vardı. Mesela; Ulvi Uras elli bin lira için çok müşkül durumda kaldı. Bütün gece gözüne uykular girmedi. Kalp krizi geçirdi öldü. Böyle kıyıda kenarda kalmış sıkıntılar içinde parasız pulsuz ne insanlar vardı.


Sizde müşküliyetinizin önüne geçmek için, asla emekli olmayacağınızı söylüyorsunuz.


Katiyen. Bu meslekte emeklilik olmaz zaten. Oynadım işte. Kör, kötürüm, yalnız kafası duran bir adam oynadım. Böyle de olabiliriz. Bize öyle de bir rol verebilirler. Bu sefer gerçeğini çekerler yani. Ben şeye de kızıyorum. Emekli ettiler öğretmenleri. Çünkü onların deneyimlerinden, tecrübelerinden tam yararlanıldığı zaman, onları emekli ediyorlar. Öğrencilere kim ne anlatacak? Geçmişi kim sunacak? Geçmiş tiyatronun nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini, nerelere geldiğini anlatacak kimseyi bırakmıyorlar yani.


Bugünkü politika ve seçimlerden sonrası için ne düşünüyorsunuz? Devlet yardımı alıyor musunuz?


Yok ben devlet, mevlet.. Çünkü ben hiçbir zaman patronluk yapmadım. Yani benim rütbem olmadı. Rütbesiz bir sanatın, eriyim. Dörük eriyim ben. Dörük derlerdi sanata. Onun için daima işimi yaptım. Benim bu şikayetlerimi Nejat Uygur anlayamaz. Çünkü ben sadece oyunculuk yaptım, patronluk yapmadığım için benim şikayetlerim ondan çok farklıdır. Ben karı koca tiyatrosu diyorsam; karı koca tiyatrosunda çalışmış ve sıkıntılar çekmiş bir adamımdır. Ama o bunları çekmediği için farkında değildir. Onun için ben saçmalamıyorum. Ben kendi hayatımdan kesitler veriyorum. Ben toplumu da kimseyi de onları da suçlamıyorum. Onların da kazanmaları için bunları yapmaları lazımdı. Ama halkın tiyatrodan uzaklaşmasının nedenlerinden bir tanesi de budur.


Tiyatroya özeleştiri yapıyorsunuz. Dışarıda aramıyorsunuz sorunu yani..


Gayet tabi. İçimde arayacağım tabi kabahati. Ondan sonrada yok televizyon geldi, şu oldu, bu oldu mu diyeceğim? Önce kendimde ararım ben suçu. Ben bunu söylüyorum ama buralarda değil bu adamlar. İşimi yapıyım. Paramı alıyım. Üç kişi, beş kişi dolaşıp gidiyorlar. Gençlerden umutluyum. İnşallah sabırsızlık etmezlerde, parasızlıktan yılıp, sapıtıp başka yerlere doğru gitmezler. Çünkü bu uzun mesafe. 50-100 metrelik bir koşu değil. 50 yıldır çalışıyorum, hala da çalışıyorum.


Yeni ataklarınız neler?


Şu ayağım iyileşirse, Ferhan Şensoyla, Donkişotta oynacağım. Ameliyatlar üst üste gelince oynayamadım. Şimdi yeniden Ferhan’a söyledim. “İyileşir, iyileşmez, koşa koşa geleceğim sahneye oynayacağım” dedim.


Siyasetin perdesini, 22 Temmuzda açacak oyuncular kimler sizce? Hangi parti ipi göğüsler?


Valla yine AK Parti kazanır bu işte. Çünkü diğer partilerin hiçbir tanesinin ağzı açıp da, laf yapacak halleri yok yani. Muhalefet bile edemiyor yani. Olacak şey değil. Sadece hakaret ederek kızdırarak, o da ona kızarak, zaten adam sinirli bir adam. Önün gelene bağırıyor, kızıyor, fırça atıyor. Sonra vazgeçiyor. Hiçbir lafı bir lafını tutmuyor. Bir gün bir laf söylüyor, öbür gün bambaşka bir şey söylüyor. Dediklerini unutuyor falan yani.. Böyle şey olur mu? Şehir cenazelerinden bahsederken diyorki!....Ama sen şehitler için; “kelle” dedin, “Adamların yan gelip yatma yeri değildir”dedin. Şimdi de kalkmış: “Bir şehit kanını, elli tane milletvekiline değişmem” diyorsun. Niye onları söyledin de şimdi böyle söylüyorsun? Milletin karşısında bir fikre sahip olmak lazım. Sonra o fikri savunmak lazım. Elli çeşit laf edersen, halk da karışır. Yani bilmiyorum. Belki sinirden söylüyor. Belki başka bir şey söylemek isterken, yanlış laflar ediyorlar. O zaman çok iyi tartıp, konuşmak lazım. Bu politikacılar,ağzına geleni söylerlerse, karışır ortalık. Bunların donanımı eksik. Konuşurken halkla nasıl konuşacağını, nasıl hitap edeceğini, karşısındaki eleştirdiği zaman nasıl eleştireceğini, nasıl dinleyeceğini… Hiçbirini bilmiyor bunlar.


Bir yönetim Organizasyon ve Davranış Bilimleri dersleri mi almaları gerekiyor acaba?


Gayet tabi. Hiç biri bunlarda yok. Ayıp bir şey de değil. Bunları almaları lazım insanların.


Peki tiyatro izleyicilerine, izlemeyi günlük programlarına almayanlara, aldığını bileti vestiyerinde unutanlara ne diyeceksiniz?


Tiyatro bir muhabbet gibidir. Ben eskiden oynarken, oyuna en şık elbiselerini giyip gelirlerdi. Hatta daha da eskiye gidelim. Ben Galatasaray Lisesinde okuduğum için Beyoğlu’nu çok iyi biliyorum. Bandırma vapuru geldiği zaman, insanlar, Sirkeci otellerine gider, kravat takar,”biz tiyatroya gitmek için giyiniyoruz”derlerdi. Ynai tiyatro böyle güzel bir yer. Ama şimdi öyle bir şey yok. Paldur küldür kapıdan giriyorlar. Cep telefonları bir yandan çalar, bir yandan bileti bile unutabilir bir yerde. Sonra 15-20 lira bile pahalı geliyor onlara. 50 liralık bira içip, sandwiçler, tavuklar yiyip duruyorlar. Herkes gırtlağına düştü ve çok maddi oldu insanlar yani. Bir tiyatroyu izleyip de, zevk alıp, düşünerek evine dönüşü yok insanların. Kalkıp sokağa çıkıp da,”bu akşam tiyatroya gidelim” adeti yok. Bütün bu güzellikler kayboldu ama insanları kabahatli bulmuyorum. Bu İstanbul’un başıboşluğundan oldu bu. Doldu doldu. Yani 1 milyon kişi varken, 100 temsil oynuyorduk. Şimdi 20 milyon kişi var 50 temsili zor çıkarıyor bir tiyatro. Yani kuru kalabalık oldu. İnsanlar geçim derdine düştü. Maddiyatçı oldu dünya. Bu teknolojide bitirdi. Herkes cep telefonu alıyor. Fena bir şey değil ama biz vur deyince öldürüyoruz. Allah muhafaza yeni bir icat çıkmasın.


Sormayıp de eksik bıraktığım bir şey var mı?


Valla Allah hencamımızı hayırlara yora. Mutluluk gelsin bu yeni seçimden sonra. Sakin, kavgasız, dövüşsüz. Kim gelirse gelsin yeter ki huzurla gelsinler, bize de huzur versinler. Öyle bir tarafım yoktur. Tuttuğum tek taraf Galatasaray’dır. Fanatik de değilimdir ama. Kötü yaptığı zaman da “Galatasaray yüz karası işler yaptı” diyorum. Şimdi çok sevmiyorum Galatasaray’ı. Çok düşürdüler çıtanın seviyesini. İstanbul’u bozmaya çalışıyoruz. İstanbul hala: “Ben güzelim” diyor. Zaten gidiyoruz. İhtiyarladı dünya. Döne döne başı döndü bu insanların yüzünden.


Sizde bir dünyasınız demek ki. Çok teşekkür ederim bu keyifli sohbet için.


Ben teşekkür ederim.

hulayokur/haberx

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık