Ana Sayfa Röportajlar “GERÇEK KARIMI YANIMDA GÖRENLER ZAMPARALIK YAPTIĞIMI SANDILAR”

“GERÇEK KARIMI YANIMDA GÖRENLER ZAMPARALIK YAPTIĞIMI SANDILAR”

Ünlü Tiyatro oyuncusu, sanatçı Tekin Akmansoy, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: "Nuri Kantar bana çok şey borçlu...Tiyatro okulları açılmasına karşıyım...Sanatın politikayla işi olur...Kendi kurduğum TRT'ye giremiyorum...Atatürk olmasaydı sanatımı yapamazdım...Gençleri bir tarafa yönlendirmek Başbakan'ın işi değil...Televizyonda kötü tiyatro oynanıyor...Yeteneğimi elimden alamadılar...Sümeyye'den babasının olgunluğunu beklerdim"

Giriş Tarihi: 18 Kasım 2012 Pazar 15:02
“GERÇEK KARIMI YANIMDA GÖRENLER ZAMPARALIK YAPTIĞIMI SANDILAR”

"Kovandan bal alan kişi de kendisi, bal taşıyan kişi de...bal yapan kişi de...onun için duruşu "Asil" zaten. Zihninde ve yüreğindeki tek bir hücrenin bile ölmeyişinin, beyazlarına siyahı karıştırmamasının, tüm manasızlıkların yerine ikame olmasının, sanat denilen ağaçtan düşmemesinin, tahtını bırakıp sandalyeyi tercih edişinin, talim ve terbiye ile donatılmasının, Şevka(şikayet) içine girmeyişinin, su kabının ağzını açmayışının, küslük nedir bilmeyişinin sebebi onun "özellikle" yaşatılmasında yatmıyor mu sizce? O televizyonda bir adam yarattı, tiyatroda bir devir kapattı, ülkemizde çığır açtı...Ama yapamadığı bir şey var hala...Bize kötü insan olmayı öğretemedi...Bu dünya için fazla iyi, fazla şeffaf kaldığını göremedi...bilemedi...Çünkü o bir Tekin Akmansoy'du..."

 


“7 YAŞIMDA PİYES YAZDIM”

1924 doğumlusunuz. Önde gelenlerinden olduğunuz için Denizli’den size teşekkür plaketleri geldi. Geldiğiniz yer, sinema profilinizin oluşmasında ne kadar katkıda bulundu?

Denizli’nin benim sinema olayıma hiçbir katkısı olmadı. Ama Denizli’ye gelen gezginci tiyatroların, bir gece tok bir gece aç kalan o küçük gurupların, gerçek oyuncuların çok etkisinde kaldım, onları sahnede seyrettim, onlar gibi olmayı çok istedim. 7 yaşındayken dahi kafamda böyle şeyler vardı. Ben 7 yaşında bir piyes yazdım, çuvallarla perdeler yaptık ve oynadık. Eyüp Sabri diye biri vardı. Papyonuyla çok iyi bir dram oynayan, Burhanettin Tepsi sonra gelen diğer guruplar. Daha sonra cambazhaneler geldi, cambazhanelerde öyle komikler gördüm ki, komedinin hiçbir şaklabanlığına, soytarılığına kaçmadan komiklik yapıp, güldürüyor. Şimdi televizyonlara  bakıyorsunuz…

“TELEVİZYONLARA GERİ DÖNMEK İSTEMİYORUM”

Stand-upçılara falan…

Stand-upçılar hikaye de…daha başkaları var. Hayatında bir ders görmemiş, bir yarışa girmiş, iner misin, çıkar mısın, inmiş çıkmış alkış almış…bunları biz star yaptık, diziden diziye koşturuyorlar. Televizyon için konuşulacak hiçbir şey yok, şu anda televizyonda 5 tane yapımcı, bunların dışında hiçbir kanala iş yaptıramıyorsunuz. TRT, benim kurduğum yer. TRT’ye müracaat ettim. Bana “Yapma” dediler. Radyoda her hafta komedi saatinde canlı skeçler yapardık. Seyirci ile baş başa, elimizde kağıtlarla oyunlar oynadık, seyirciyi kahkahalarla güldürdük, bilet almak mesele haline geldik, orada dahi tiyatro eğitimi vardı, yetişmiş Ankara seyircisi vardı. Televizyonlara geri dönmek istemiyorum çünkü televizyonculuk bu değil, televizyon dünyaya açılan pencere.

“NURİ KANTAR BANA ÇOK ŞEY BORÇLU”

O oyunlarda Orta Anadolu'dan gelmiş bir zengini canlandırıyordunuz. Bu da zaten Kaynanalar'ın ilk tohumu oldu. Peki oyunculuğa ilk kaydınız…Her şeyi Nuri Kantar’a mı borçlusunuz?

Hayır, Nuri Kantar bana çok şey borçlu. Ben Nuri Kantar’a hiçbir şey borçlu değilim. Eğer sanatçı her oynadığı role benzemeye kalksa, hiçbir şeye benzemez. Nuri Kantar’ın bana tabi ki çok faydası olmuştur. Çünkü sayesinde Türkiye beni tanıdı.  Tiyatronun daracık çerçevesi içinde 5000 kişi seni tanırken, şimdi 5 milyon tanıyanın var. Öyle hale geldim ki, yatır gibi oldum. Sokakta beni gören herkes(şapkalı, örtülü, örtüsüz, açıklı, saçıklı, minili, uzunlu) sarılır, fotoğraf çekilmek ister. “Kantar bey kusura bakmayın, Nuri bey çekilebilir miyiz?” Ne ödüller verirlerse versinler ben bir devlet sanatçısıyım. Hatta TBMM’nin 86 yılda bir tiyatro sanatçısına vermiş olduğu, üstün hizmet ödülünün sahibiyim. Bütün bunlar bende var.

“SANAT BÜTÜN DEVRİMLERİN ÖNÜNDEDİR”

“TİYATRO OKULLARI AÇILMASINA KARŞIYIM”

Atilla Dorsay Sizi, “86 yaşındaki sanat şövalyesi” olarak tanımlamıştı. Sanatı kimlerin elinden nasıl kurtardınız, sanatta imzanızın bulunduğu ilkler neler?

Sanat özgür yapılmalıdır. Kimse sanatı, kimsenin elinden kurtaramaz. Herşeyin bizatihi önündedir. Devrimin dahi önündedir. Sanat, bütün devrimlerin önündedir. 600 sene önce yazılmış oyunlara bakınız, Moliere’yi ele alın, Moliere krala karşı durmuş. “Kibarlık budalası” diyerek alay etmiş, “Hastalık hastası sahte doktorla” alay etmiş, yobazla alay etmiş ve o adam hala var, esas devrimci bunlar. Onun için sahte devrimlere ben kulak asmam. Sanat, kendi içinde bir devrimdir, bir şeyler yapabilir. Ben tiyatroya ne getirdim? Benden öncelere baktığım zaman çok şey getirmişler, bugün şehir tiyatrolarındaki o zamanki oyunlara baktığınız zaman, Vasfi Rıza’lar….o kadar güzel oynamışlar ki, o kadar güzel temsiller vermişler ki, git onları seyret, konservatuara gitmiş gibi olursun, tiyatroya ibadethane gibi sarılmışlar. Şimdi konservatuarlarımız bol, her önüne gelen tiyatro okulu açıyor…ki ben bunlara karşıyım.  Çünkü bir yere ders vermeye çağrıldım. Gördüğüm şey o kadar komikti ki, 3. Ders sonunda “Allah’a ısmarladık” dedim. Nereye diye sorduklarında dedim ki: “Ben hepinizi bırakırım, ben sizi geçirmeyince, ananız babanız rektöre koşacak, 15 bin dolar ödedik diyecekler, rektör çağırır, “Hoca bir imtihan daha yap” der, ben “Hayır” derim, rektör beni kovar, onun için kovulmadan ben gideyim, siz de rahat rahat sınıfı geçin” Hepsi kötü değil ama bir tek iyiyle olmaz. Diksiyonu, fonetiği…öyle dersler açılmış ki: “Vücut Dili” Ben vücut dili diye bir şeyi kabul etmiyorum, senin vücudun konuşmaya ait olan bütün jestleri, mimikleri yapan araçtır. Konuşmanın neticesi, senin vücudunun aldığı şekildir. Bu vücut dili dediğimiz şey; bütün sözlerin, mimikleridir, hareketleridir. İkincisi, “Doğaçlama” diye bir ders. Kısaca tuluat desenize şuna! “Bakın beyler, duygu sözle başlamaz, duygu sözsüz başlar, hissetme sözlü olmaz, sözle olacağı zaman ben sana söylerim, o kadar güzel hissedersin ki, bir de buna o sözleri bindirdiğin zaman şakır şakır oyuncu olursun” Bunları yapmıyorlar. Doğaçlama, vücut dili, durum…ben adab-ı muaşeret dersi gördüm, yemek nasıl yenir, kaşık nasıl tutulur…artı, bütün dansların dersini gördüm, ritmik jimnastikte müzikli ritmik diye bir şey vardı, ayak dörtlük vuracak, el sekizlik vuracak, çünkü bedenini idaren altına alabiliyorsun, öyle bir konsantre olacaksın ki, o bilinç, o şuur onu hazmedecek. Reinhardt ekolü var, bir de Stanislavski ekolü var, hepsi de birer metot. O da oyuncu yetiştirmiş ama baktığınız zaman biz Alman ekolüne daha yakınız. Orada mutlaka konsantrasyon var. Ama Stanislavski diyor ki, “Sen bunu oyna da, nasıl oynarsan oyna, eğer senin ailende buna benzer bir şey var da, sen ondan istifade edebiliyorsan et”  Ama Reinhardt ekolünde o yok. Övgü ile başlıyor. Benim hayatta tek başarıyla devam edebilen sınıf arkadaşım var, Yıldız Kenter var, zaman zaman bir araya gelince ağlaşırız. Yıldız’a “Gel seninle bir oyun oynayalım” dedim. Beraber oynayacağımız bir projemiz var.

“VAROŞLARDAN NE AKILLAR ÇIKIYOR BİLMİYORLAR”

Günümüzde Tiyatro eğitimini basitleştirdiklerini söylediniz. Peki halkın ayağını tiyatrodan çeken şey bu mu?

Hayır. Biraz ekonomik sebepleri var. Televizyonun çok ucuz yapımları var. Bir şey tutturmuşlar, “Varoşlar böyle istedi” diye. Varoşlar kaynanaları da seyretti, başkalarını da seyrediyordu. Varoşlardan ne akıllar çıkıyor biliyor musun, sen varoşları neden küçük görüyorsun? Bugüne kadar ki sinemacı bugün televizyoncu. Bugüne kadar setlerde ışık tutan adama bir bakıyorsunuz, patron olmuş.

“YÖNETMENLİK YAPAN ŞARKICILARDA BİRAZ SAYGI OLSA BUNU YAPMAZLAR”

Sanatçıların da yönetmen olduklarını unutmayalım

Onlar da biraz saygı olsa, bunu yapmazlar. “Yaptım, oldu” diyor. Neyi yaptın? Bağırtı, çağırtı, abartılarla oynandığını mı zannediyorsun? Bir bağırtı, yürekler açıcı haller, kanlar gövdeyi götürüyor…Abartıdan başka bir şey değil. Basında hiç kimse eleştiri yazısı yazmıyor, övgü dolu sözler…bir iki doğru yazan var ama onlar da orada kalıyor.

“NURİ KANTAR’IN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ AYDIN OLMASI”

“AYDIN OLMAK ÇOK ZOR”

’Kaynanalar’da Kayserili uyanık işadamı rolünü canlandırıyordunuz. Uyanıklık, cevvallik ruhunuza işlemiş özellikler miydi, bu rolü bu kadar sahici oynamanızın altında aslında oynamıyor olmak mı yatıyordu?

Eğer sizden olan bir şeyi, sizin gibi oynuyorsanız, eğer bugün Nuri Kantarları, Tijen Hanımları görüyorsunuz, bunlar bizim yaşantımızın içindeki olaylar. Nuri Kantar, çok zeki bir adam değil ama dürüst bir adam. Nuri Kantar, Orta Anadolu’nun zekasını taşıyor, para, kazanç üzerine kurulmuş, kazanmaya bakıyor, kazanırken de neyi ne zaman ne şekilde kurtarırım biliyor. Nuri Kantar, kantar işleriyle uğraşan, küçük bir dükkanı olan bir adam, işleri büyüyor İstanbul’a geliyor, İstanbul’da daha da büyüyor. Nuri Kantar’ın bir özelliği de, Aydın olması. Entelektüel şu bu ne olursan ol ama Aydın olmak çok zor, hem kabul edeceksin hem de aynen tatbik edeceksin. Bunu yaptı. Hiç aklınıza gelir miydi, Nuri Kantar, Fransa’ya sümüklü böcek ihraç edecek. Nuri Kantar’a İflasa yakın bir harekette bulundular, büyük bir kazık attılar, Kantar onun üstesinden geldi, yabancılarla yapmış olduğu anlaşmada, sermaye artırımında mutlaka haberleri olacak, her memlekette ilan edilecek vs… Nuri Kantar’ın büyük hikayeleri bana bağlı, benim memleketimin hikayeleri.

“KOÇ, SABANCI VE NURİ KANTAR, ÜÇLÜ İŞ ADAMI OLARAK RESİM ÇEKTİRDİK”

Peki bizim iş adamlarımız Nuri Kantar’ın başarısını yakalayabiliyor mu? Vehbi Koç’un, Sabancı’nın ölüm yıl dönümlerinde muhakkak bulunuyorsunuz, oynadığınız karakterde onlardan izler var mı?

Herkesin başarısı kendine. Nuri Kantar, onların çok dışında. Bir sürü yerden alınmışı var. Şöyle bir şey oldu. Vehbi Bey ile bir yerde karşılaştık, derken Sabancı geldi…”O aman ne güzel” dedi…resimciler dediler ki, “Üç tane iş adamının beraber resmini çekelim” “Çekin, güzel olur ama aramızda küçük bir fark var, Sayın Sabancı’nın, Sayın Koç’un kesmiş olduğu çekler Amerika’daki bankaya da gider, İngiltere’deki bankaya da. Bizim yazdığımız çekler, ekranın dışına çıkamaz” dedim.

“GERÇEK KARIMI YANIMDA GÖRENLER ZAMPARALIK YAPTIĞIMI SANDILAR”

“AMERİKAN DİZİLERİNİ TAKLİT EDİYORUZ”

Nuri Kantar ile o kadar özdeşleşmişsiniz ki, eşiniz Meral Hanım öldükten sonra kimi gazeteler yanlışlıkla Leman Çıdamlı’nın fotoğrafını kullandılar. Kaynanaların hayatınızı ihlal etmesinden,  sizinle fazla özdeşleştirilmesinden rahatsızlık duyduğunuz oldu mu?

Zaman zaman oldu. Kuşadasında, eşimin babadan kalma bir yazlığı var, oraya gidiyoruz, çarşıya çıktık, kadının biri yanımıza geldi, “Koskoca Nuri Kantar sen de mi utanmıyorsun, karını oralarda bırakıp buralarda geziyorsun, ayıp değil mi, biz seni adam diye seyrediyoruz” dedi. “Sen ne diyorsun ya?” dedim, “Karın nerede karın?” dedi, “İşte karım” deyince, “Hadiii beni kandırma” dedi…Oradan birisi oyundaki karım olduğunu söyleyince, “Nasıl olur, yatağa giriyorlar onlar” dedi. Sen her şeyi samimi yap, inandırıcı ol. Shakespeare, Hamlet oyununda, amcasının öldürülüşü oyununu halka göstermek için dram-komedi oyuncularını çağırır ve onlara şunu söyler: “Drama çıkanız mısralarımı var gücünüzle bağıracaksınız, bırakın şehrin tellalı olsun daha iyi, bilhassa komediye çıkanız 3-5 ahmak seyirciyi güldüreceğim diye şaklabanlık yaparsanız gidin” bu benim ezberlediğim aktörlerin kuramının bir lafı. Seyirciyi aldatmana gerek yok. Neden biz birden bire taklide döndük? Neden bu taklitçilik? Olduğu gibi Amerikan dizilerini taklit ediyoruz, 3.perdede kaldırılıyor.

“BEN YAPTIM ŞÖHRETE ULAŞTIM, ONLAR YAPTI SERVETE ULAŞTI”,

“ÇOCUKLAR DUYMASIN DİZİSİ AYNEN NURİ KANTAR”

Kaynanaların güncele uyarladınız, Arzu hanımın yönetmenliğinde, tekrar ekrana getirdiniz. Peki bu proje ölüyü diriltmenin faydasızlığını mı gösterdi size? Geçmişi geçmişte bırakmak lazımmış, dediniz mi?

Hayır normal olarak girdi yayın hayatına. Kanal D’de yaptık, 13 bölüm ile anlaştık, 220 bölüm yapmışız. Bıraktık, yapmak istemedik ama sonra TRT’ye “Nuri Kantar ve torunları” projesini götürdük, şimdi tam dönemiydi. Fakat TRT bir izahat yaptı, “Bu sene konsepte böyle bir düşüncemiz yok, başka şeyler yapabiliriz” aradan iki ay geçiyor, aynı Nuri Kantar’a benzer bir şey. Bu nedir, diyorum…9.bölümde kaldırıyorlar. Nuri Kantar aynı Nuri Kantar, Tijen aynı Tijen. Mesela “Çocuklar duymasın” dizisi aynen Nuri Kantar. Onların gençlerini yaptılar. TRT’nin yazarı, “Yakında görürsün, nasıl bir şey yapacağız” diyor. “Bunları niye mahkemeye vermiyorsun?” diye bana sorduklarında şu cevabı veriyorum: “Ben yaptım şöhrete ulaştım, onlar yaptı servete ulaştı” O var ve yok, ama ben hala varım. Ben hala Nuri Kantar’ım. Çünkü Nuri Kantar’ı Orta Anadolu’nun saygılı bir adamı yaptım. Adam hak yemeyen, herkese hakkını sonuna kadar veren bir adamdı, döver derler, “Ümüğünü sıkarım” der, bir şey yapmaz. Sonra kadınlara son derece itibar eder. Karısına: “Şimdi bir depik vuracağım aklın başına gelecek” derdi, hiçbir gün dövmezdi. Hatta Nuriye’ye şöyle derdi: “Ya sen ne biçim bir kadınsın, hiç “Hayır “demesini bilmez misin?” Neden diye sorulduğunda şunu söylüyor: “Adam yorgun, argın geliyor, bütün gün evinin nafakası için çalışmış, yemeğimizi yiyoruz, ben televizyon seyrederken uyuyup gidiyor” diyor. Nuriye, bunları bunları yapacağım der ama ben hiç birini yapmam, bildiğim gibi yaparım. Birlikte geçireceği zamanı tatsızlaştırmak istemez. Bu da bir Anadolu zekası.

“SANATIN POLİTİKAYLA İŞİ OLUR, POLİTİKANIN SANATLA İŞİ OLMAZ”

“İSMAİL CEM OLMASAYDI, ‘KAYNANALAR’ OLMAZDI”

Bu Anadolu zekası çok ödüllendirildi.  Onur ödülü aldı, 50. Yılı üstün başarı ödülü aldı…Fakat ödül gecelerinde özellikle vurgusunu yaptığınız şey,  “sanatçılar için özgürlük” oluyor. Sanatçıların özgürlüğü elinden alından konular neler?

Çok sıkıntıları var. Sanatçı olacaklar çekilmiş, sanatla alakası olmayan bir takım insanlar bir yerlerde. “Sanatçının politikayla hiçbir işi olmaz” deriz. Politikayla işimiz olmaz olur mu, olur ama politikanın bizimle bir işi olmaz. Hükümetin bir yanlışı yoksa, ben met ederim. Ama hükümetten bir şey beklemem. Bana bir şey yapsın, onun için ben de ona bir şey yapayım, demem. Karşılıklı alışverişi m yok. Ben Demirel’in zamanında da oynadım. Eğer İsmail Cem olmasaydı, bugün Kaynanalar yoktu. 4. Bölümü çekiyoruz, İsmail Cem yeni gelmiş, Kaynanaların isminin değiştirilmesini istemiş, koşarak TRT’ye gidiyorum, merdivenlerden birisi iniyor,  “Afedersiniz Genel Müdür burada mı?” dedim, “Galiba İstanbul’a gidiyor” dedi, “Niye aradınız” dedi, “Kaynanaların isminin değişemeyeceğini anlatmak istedim, 4 bölüm çekilmiş, tekrar maliyetleri ne olur biliyor musunuz?” dedim, “Nedir Kaynanalarda mı geçimsizlik var?” diye sordu, “Hayır, dedim. Kaynanalar birbirlerini çok seviyorlar, çocukları yüzünden karşı karşıya geliyorlar, bir de ailenin çatışması var, biri Anadolu biri Avrupai” dedim, “Peki kalsın, devam edin, İsmail Cem benim” dedi. “Neden bana inandınız şimdi, belki ben size yalan söyledim, Sayın Genel Müdür, ben dahil burada hiç kimseye inanmayın, kendisiniz görün, kendiniz karar verin” dedim. Pazartesi günü için randevulaştık, gittiğim zaman kapıda karşıladı, tebrik etti, “Harika bir iş yapmışsınız” dedi. Ben bütün yardımı ondan aldım. TRT’de olmamam için çok uğraştılar. Zaten Türkiye bir ülke. Çok zirveye geldiğin zaman, seni aşağıya çekmek için çok uğraşırlar. Hele bugünler de uğraşmak da yok, iki dua aldın mı, o işlerle yürüyorsun.

“SANATÇI HİÇ KİMSENİN ADAMI DEĞİL, SANATIN ADAMIDIR”

Sanatçıların özgürlük alanı kısıtlandı, diyorsunuz. Bu durumda Müjdat Gezen, İlyas Salman, Fazıl Say gibi sanatçıların haklılık payı mı artıyor?

Ben onların üzerinden konuşmak istemiyorum. Ben onun düşüncesinin ne olduğunu bilemem. Müjdat gibi veya Levet Kırca gibi bir insanın bu hale neden geldiğini bilemem. Onlarda yıllarca televizyonlarda iş yapmış insanlar. Tabi ki bunlar sanatçı her dönemde hiç kimsenin adamı değil, sanatın adamıdır.  Sanatta eleştiri vardır, devletin büyüğü de olsa, küçüğü de olsa eleştirir. Bunu kötü maksatla yapmaz. Ona tahammül göster ki, senin büyüklüğün ortaya çıksın. Sadece bina açmakla olmuyor, binanın içini doldurmak lazım. Tayyip Bey çok yakın bir dostumdur, Fenerbahçeliydik ikimizde, oradan yakınlığımız vardı, fakat Belediye reisi iken “Niye bana gelmiyorsun?” dedi, vaktim de olmadı gitmeye, hem niye rahatsız edeyim diye düşündüm. Gideyim de, ileride bana bir şey mi yapar diye düşünmedim, hapishaneye düştüğü günün ertesinde ben telefon ettim, iki satırlık şiirlik için bir insanın hayatı 4-5 ay alıkonulur mu? çıktıktan sonra da konuştum, kimsenin yanına sokulmadığı zamanlar sokuldum. 7 sene önce “Televizyonu benden bir dinleyiniz, TRT için birini tavsiye edeyim” dedim. İyisini bulamadılar. TRT’yi kuran benim, dağ gibi dizi yapmışım, hala duruyor, artı “Sonradan görmeler” diye en az onun kadar başarılıydı, sonra bir dizi yaptım ki, “Emret Muhtarım, Emret Başkanım”

“KENDİ KURDUĞUM TRT’YE GİREMİYORUM”

Bundan TRT Genel Müdürü olabilirdim” sonucu mu çıkartmalıyız?

Ben mi? Allah korusun. Semtine dahi uğramam. Bunu şunun için söyledim: Benim söyleyeceğim adamlar vardı, TRT’yi bilen, içinden gelmiş…Dışarıdan almış geliyor, 4 sene öğreniyor, sonra gidiyor. Olmuyor. Özerk diyor, özerklikle alakası yok, hala devletin elinde. Ben 2-3 defa oyunlarım için müracaat ettim, birinde az önce söylediğim cevabı aldım, birinde hiç müracaatım yok, Genel Müdür kapılarda karşıladı, “Biz sizinle büyüdük” dedi “Nuri Kantar’ın torunları” diye bir şey yazmak istiyorum diyerek iki satırlık bilgiyi yazılı olarak kendisine sundum. Bana iki ay sonra cevap geliyor: “Ret”. Ben ne proje verdim, ne taslak verdim, ne müracaat ettim, neye dayanarak reddetti? Ondan sonra gelenleri görüyorum, ben o adamları oynatır mıyım, o adam oraya gelebilir mi acaba? Trilyonlar dönüyor, ortada ne var? Ben, benim kurduğum yere 6 yıldır G-İ-R-E-M-İ-Y-O-R-U-M. Bana cevap veremiyorlar. Yaptığımız belgeseli Mehmet Barlas’a da gönderdim, belki bana yardımcı olmak istedi ama baktı ki, iş çetrefilli o da girmek istemedi, çünkü onun işi değil, o mücadeleyi benim yapmam lazım.

“BENİM İÇİN YAZDIKLARI AHMET HAKAN’IN CEHALETİNİN BİR ÖRNEĞİDİR”

“GÜL’DEN SONRA RESEPSİYONLARA ÇAĞRILMADIM”

Ahmet hakan: "Tekin Akmansoy / Sezen Cumhur Önal / Özdemir Erdoğan" üçlüsü, Köşk resepsiyonlarını kaçırmamak için çok özel bir çaba sarf ediyorlar!” diye yazmıştı. 2006 ve 2007 yıllarında Cumhuriyet Bayramı resepsiyonlarına katılmıştınız ama sonrasını takip edemedim. Sizin hükümetlere yakınlığınız ne ölçüdeydi bir de Cumhuriyet Bayramı yürüyüşlerinin durdurulması size neler hissettirdi?

Ahmet’in söylediği bu söz yalan. Bunu suratına söyledim. “Aman abi ne olursun bunu kapat” dedi. Çünkü kendisi tanıdı beni, kim olduğumu anladı. Benim bir devlet sanatçısı olduğumu, benim 30 senedir oralara gittiğimi gördü. Ben 30 sene evvel buralara gittiğimde devlet tiyatrosunda protokolde olan bir adamdım, sonra Kantar olarak davet ettiler, ta ki Gül’e kadar. Ondan sonra hiç çağrılmadım. Çağrılmadığım zaman da hiç açıp da, “Beni çağırın” demem, demedim de. Ahmet Hakan’ı bu yazdıklarından dolayı tekzip gönderdim, tekzip edemedi. Ahmet’in cehaletinin bir örneğidir. Ahmet Hakan’a neden bunu yazdın diye sorduğumda, “Aman sus ağabey, rezil etme beni” dedi, yanında bir hanımefendi, onunla bir aşk mevzu vardı, hep beraber yemek yerken konuştuk. Benim için gelen mailleri gösterdi. Ahmet Hakan, Köy romanları yazanlar gibi. “Akşam inekler döndüğü zaman” diye yazar, akşam inek dönmez!...

“HADİ TOPLUM SANATÇLIĞINI ALSINLAR ELİMDEN”

“Devletin tiyatrosu olmaz” sözünü yanlış bulduğunuzu biliyorum. Size de 1998’de verilen devlet sanatçılığı unvanı, 1999’da Danıştay kararı ile alınmıştı.

Danıştay kararı beni ilgilendirmez çünkü ben onlarla birlikte gelmedim. Üç kişi ayrı geldik. Ben, Şefika ve Mehveş Emeç….Bir dördüncüsü de Rengim. Aldıklarına bak.  Ben Danıştay kararına itiraz etmedim. Ben protesto ettim. Ben o unvanı kullanıyorum. Cumhurbaşkanının imzası da orada. Ben toplumun sanatçısıyım, hadi onu elimden al bakalım. Devletin de sanatçısıyım. Onun için her yönüyle kullanırım.

“BEN ATATÜRKÇÜYÜM”

“ATATÜRK OLMASAYDI SANATIMI YAPAMAZDIM”

“ DÜNYAYA GELİŞİMİZDEN SONRA İKİ ŞEY OLDU, BİRİ TİYATRO, DİĞERİ HIRSIZLIK”,

“İSMET PAŞA HİÇ BİR OYUNU KAÇIRMAZDI”

“SÜMEYYE’DEN BABASININ OLGUNLUĞUNU BEKLERDİM”

10 Kasım…Cemil Barlas şöyle bir tweet paylaşmış, katılıyor musunuz? ”Atatürk’ün öldüğü güne üzülmek yerine doğduğu güne sevinsek.. daha normal değil mi?” Atatürk ile ilgili bir Tekin Akmansoy yorumu alsam…

Cemil doğru söylemiş. Doğumuna sevinsek keşke. İyi ki doğdu, iyi ki yaşadı, iyi ki zamanında öldü. Çünkü biz zirveye çıkmışlara fazla tahammül edemiyoruz. Şimdi II. Cumhuriyetçiler ortalıkta konuşuyorlar, “Ben Atatürkçüyüm” Atatürk’le doğdum, Atatürk’le büyüdüm, Atatürk’le ben bu sanatımı yaptım, Atatürk olmasaydı ne konservatuarlar olurdu, ne müzikler olurdu. İlkokuldayken, Ayda’dan, İzmir’in kavaklarını öğreniyorduk, batıdan, doğudan her türlü kültürü alıyorduk. O zamanki eğitime bakıyorum da, ilkokul öğretmeni Fatma Hoca Hanım, japone kolla sınıfa gelirdi. Şimdi bu zamanda öğretmene aldığı maaş yetmiyor, iki-üç çocuğu varsa mahvoldu, neyi anlatacak, neyin mutluluğunu verecek? Bir sanatçı olarak hangi hükümet gelirse gelsin, oy çokluğu ile gelmişse, saygı duyacaksın, kabul edeceksin. Ben rahat mıyım, huzurlu muyum, geçinebiliyor muyum ona bakarım. Geçinemiyorsam eleştiririm. Son yıllarda olmayacak adamlar dükkanını kapatıyor, milletvekili oluyor. Niye? Dünyaya geldiğimiz günden beri iki şey var, biri tiyatro, diğeri hırsızlık. Çalmanın önüne geçemezsin. Paşa’ya ne demişler, “Ne kadar beğenirsin?” 100 bin liraya kadar, demiş. Bir de bizim zamanımızda farklı ama İsmet Paşa hiçbir oyunu kaçırmazdı. Fakat nedense bu son yıllarda nedense tiyatroya gitmek bir günah. Sayın Başkanımızın kızı Sümeyye, ifadeye göre tiyatroyu terk etti, eğer ters bir şey yapıldıysa son derece ayıp, onun intikamı başka türlü alınır, o babanın olgunluğunu isterdim orada. Bir Başkan kızı olarak, kesinlikle sesini çıkartmaz, alkışını yapar, beğenisini bitirir, beyanatını verir, gerekirse mahkemeye de verir. O serserinin yaptığı, senin koca heyetli bir tiyatroyu protesto etmeni gerektirmez ki. Babanın bir Başbakan olmasının vakurluğu, asaleti ve ağırlığının sende olması lazım. Yapmadın, bıraktın çıktın, gittin. Ben de üzüldüm. Sen başkası değilsin, Başbakanın kızısın.

“SANAT İLE SİYASETİN ALAKASI YOK”

“SANATÇININ POLİTİKANIN İÇİNDE OLMAMASI LAZIM”

Erdoğan’ın yıllar önce, ”Gençler Buluşuyor Geleceği Konuşuyor” başlıklı bir toplantısına katılmıştınız. Erdoğan’ın 2071 vizyonunu nasıl buluyorsunuz? Gençler konusunda siyasi yatırımdan önce gelmesi gereken şeyler neler?

Sanat ile siyasetin alakası yok. ileri gelen bir tiyatrocu “Ben en başta devrimciyim” diyor. Sovyetler Birliği’nde böyle denmiyor, “Ben sanatçıyım” diyor. Devrimci olmak çok kolay, sen sanatçı ol, devrimci olmadan sanatçı olamıyorsun. Onun için karıştırmam bütün bunları. Yetişenler var. Ankara Konservatuarı, 9 Eylül olsun…oldukça iyi elemanlar yetiştiriyorlar ama ne yazık ki onlar da paranın, köşe dönmenin hesabında, bilmiyorlar ki bir müddet sonra kaybolup gidecekler, sen mesleğini yap, ayakta kal. Sanatçının fazla politikanın içinde olmaması lazım. Ama yurduma dokunan bir şeyse, ben dikilirim. Vız gelir. Allah’tan başka hiç kimseden korkmam. Benim bir tarafımda da Arnavutluk var.

18 yaşındaki bir genç milletvekili olamaz çünkü bu bir eğitim meselesi. Batıda çok dersler görüyor ama burada öyle değil. Çoluk çocuk okulu gibi olur.

“GENÇLERİ BİR TARAFA YÖNLENDİRMEK, BAŞBAKAN’IN İŞİ DEĞİL”

“BAŞBAKAN, FİKRİ SABİT NOKTADA KALMASA DAHA BAŞARILI OLACAK”

“BAŞBAKAN’IN İŞİ, TOPLUMU BAŞARILI OLDUĞU YÖNLERDE YUKARI ÇEKMEK”

Dindar nesil dışında gençler için yapılması gerekenler neler?

Elhamdülillah ben Müslüman’ım. Kimseden Müslümanlık öğrenecek değilim, nüfus kâğıdımda da “Müslüman” yazıyor. Türk vatandaşıyım, Türkiye’de doğdum, demokrasi içinde yaşamak istiyorum. Kimsenin başörtüsü beni ilgilendirmez. Senin tercihin o. Ama gençleri bir tarafa yönlendirmek Başbakan’ın işi değil. Başbakan’ın işi, toplumu başarılı olduğu her yönde yukarı çekmek, koca bir memleket idare ediyorsun. Sende bu güç de var, istediğin zaman bunu yapabiliyorsun. Her ne kadar bazı konularda fikri sabit noktada kalıyorsan da, onu yıkabilsen çok daha başka başarılar elde edeceksin. Ama onu yıkamıyor ki, işte o da bir eğitim meselesi. Bu arada Başbakan, 75 milyonun Başbakan'ı olduğunu söylüyor ama galiba beni unuttu.

“YANIMIZDA ÇALIŞAN KIZ, ŞİMDİ BENİ TANIMIYOR”,

“ÜZÜNTÜLÜ YAŞAMAKTANSA YAŞAMAMAYI TERCİH EDERİM”

Birand: “Resimlerine bakınca sanki karşınızda iki farklı insan  varmış gibi duruyor, oysa tam tersi. Akmansoy hiç değişmemiş.” diye yazmıştı. Siz yıllar içinde sanata bakışınızda, insanlarla ilişkilerinizde, inancınızda, politik görüşlerinizde bir değişime uğradınız mı?

İnsanları tanımakta bir değişime uğradım çünkü insanı tanımak, son derece zor bir olay. İnandıklarına bakıyorsun ki, hiç o değil. İnanmadıklarına bakıyorsun ki, canı gönülden sana hizmet eder. Mesela kızımla da, benimle de çalışan bir kızcağız var. çok da başarılı oldu şimdi, artık beni tanımıyor. Tanımasın, mühim olan onun oraya gelmesi. İnsanları tanımak çok güzel. Müslümanlıkta da kural, birbirini sevmek, hep iyilikleri görmektir. Sanki milyonlarca sene yaşayacak gibi anlamadan, dinlemeden niye birbirimizi yer, bitiririz? Hepimiz öbür tarafa gideceğiz, bu dünyanın güzelliklerini yaşamak lazım, insan sevgisi, doğruluk vs İblis de hayatın bir gerçeği ama ondan da bir şeyler çıkartacağız, insanları seviyorsunuz ama cefalı, üzüntülü yaşamaktansa yaşamamayı tercih ederim. Beni seven, tanıyan çok. Muayeneye gittim, adamlar neredeyse üstüne para verecek. “Ben korkarım onun parasını almaktan” diyor. Çünkü o parayı, sokaktan bulmuş, güzellik yarışmalarında derece alarak çuvalla kazanan insanlardan biri değilim. Ben alnımın teriyle kazanıyorum. Birbirimizi sevmekten başka çaremiz yok, sevmek mecburiyetinde değilsin ama öfkelenmek mecburiyetinde de değilsin, hele hele bu memleketi idare ediyorsan memleketi; çok sabırlı, çok toleranslı, çok geniş bir perspektiften görmek lazım. Sebebi, 99 çeşit insan yaşıyor, her biri bir şeyler bekliyor, her birine bir vaat veriyoruz, yol göstermeye çalışıyoruz, bazen yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz.

Dünyanın ilk sitcomunu yapmış olmanıza rağmen, kayanalardan hiçbir şey kazanmadığınızı söylüyorsunuz. Dizilerde onca büyük rakamlar dönüyor olmasına rağmen, sezon sonunda ya da dizi tutmadığında yaşanan mağduriyet aslından sizinkinden daha mı büyük?

Hiç de değil. Haketmediği bir oyuncağı veriyorsun eline, kıymetini bilmiyor, kıymetini bilse zaten o oyuncağı kırmadan nasıl oynayacağına bakar, sen böyle bir şans yakaladıysan evvela mesleğinin üzerine git, mesleğin için bir şeyler öğrenmeye bak, araba alacağına kafanı sokacak bir yer al, bir bankanın köşesine birkaç kuruş koy, ileride gelmeyebilir.

“ELİMDEN ALAMADIKLARI BİR ŞEYİM VAR: YETENEĞİM”

Çeşme Altınkum’da işlettiğiniz Zuzu Beach Club, sizi sadece maddi yönüyle mi tatmin ediyor? Vefa konusunda kimlerin tam desteğini alıyorsunuz?

Hayır orası kapandı, mal sahibi ile anlaşamadık, zararla kapattık. Vefa olarak herkesten tam destek aldım. Yatır gibi oldum. Beni yaşatan tek şey, bu sevgi, Bir de Allah’ın bana verdiği sağlık. Vız gelir bana verecekleri para…Kul vermemiş, Alla verdi. Bir de elimden alamadıkları çok önemli bir şeyim var, yeteneğim. Sanatçı yeteneği. Ben bir oyunu sahneye koydum, derken bir oyun geldi, bu oyunu benim oynamamı istediler, oyuna baktım, ipe sapa gelen bir oyun değil, okudum, Fransız Romain Wangerten’in, L’ete isimli bir oyun yazıyor. “Kedi” İki kedi ve evdeki kız.  Kendisi gelip sahneye koyacak, adamın biyografisini bir okudum, yuhalanmış vs…bir arkadaşım rolü bıraktı. “Seni buraya getiren mezun eden şimdi ne hisseder acaba, adam bu kadar iddialı olmasa bunları yazar mı hiç? Ben hırsızım, namussuzum der mi?” dedim. Onun yerine Şeref ağabeyimiz geldi oynadı. Adam gelip sahneye koydu. Koyduktan sonra adam şunu dedi, “Ben de oynadım ama sizin gibi oynayamadım, bu ne güzel duygudur” Kedinin hiçbir özelliği yoktur ama biz fraklarla, smokinlerle oynadık. Ve müthiş bir oyun olduk. Dil Tarih Tiyatroda öğretim görevlisi iken, epik tiyatroyu konuştuk, Brecht’in bir yazısını okudum: “Ben düşüncelerimde  bir oyun seyrettim, kafamda oluşan şeye çok yakındı, o bana cesaret veren ilk oyundur, bana göre ilk Brecht odur” O kadar zor olan bir oyunu adam sahneye koydu. Bir rejisör var, oyuncu var, yazar var. yazmış kime veriyor rejisöre, rejisör okuyor, sana veriyor. Benim sahne çalışmam şöyledir: Veririm sana okursun, ben de okurum, bir gün okuma provası yaparız, herkes rolünü okur, biter, öğleden sonra “Ne anladın oyundan, ne düşünüyorsun oyunun hakkında?” diye herkese sorarım, benim kafamdakine yakın mı diye bakarım, bazen de hiç uymaz, bir daha okuturum, artık orada ikimiz müşterek o tipi çıkartırız, sahneye indiğim zaman oynarız, o kadar güzel ezber olur ki, üzerine oturur. Ben böyle bir yol buldum.

“TELEVİZYON OYUNCULUĞU DA NEYMİŞ”

“TELEVİZYONDA KÖTÜ TİYATRO OYNANIYOR”

1991 yılında TRT’deki diziniz "Sonradan Görmeler" sesli çekim ile yapılıyor, Ankara Tiyatrosu ile çalışılıyordu. Dizilerin tiyatro ile kontağını kaybetmesi onu nasıl bir başarısızlığa götürür?

1974’te sesli almaya başladı, hala sesli alırım, Kaynanalardan beri de canlı. Siz sesliye daha yeni dönüyorsunuz. Diziler tiyatro ile kontağını koparmamalı. Televizyon oyunculuğu diye bir şey var, Televizyon oyunculuğu da neymiş. Oyun oynuyorsun oyun. Tiyatroyla oyna bakalım. Şimdi oynadıkları kötü tiyatro, gözyaşları, ahlaksız, kim kimin karısı, eşi belli değil, her ailede bir yosma.

“TÜRK TİYATROSUNUN DOĞUŞU; KÜÇÜK İSMAİL’İN OYNADIĞI TULUAT SAHNESİ”

İlk defa sizin tarafınızdan sahneye konan, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” eserinde de, kötüyü göstererek iyiye telkin etme durumu yok muydu?

Haldun Taner’in oyunu Sersem Kocanın Kurnaz Karısı çok güzel bir oyun. Bu adam bir Ermeni. Türk tiyatrosu Ermenilerin elinde. Küçük İsmail var bir de. O da tuluatçı, o da Türk tiyatrosunu temsil edecek. Ahmet Vefik Paşa var,”Milletin okuması, sanatla ilgilenmesi lazım, tiyatro Ermenilerle başladı” diyor. Tiyatronun toplumla iç içe yaşantısının en güzel örneklerinden biri. Orada Küçük İsmail’in oynadığı tuluat sahnesi, Türk tiyatrosunun doğuşu.

“JÜBİLEMİ YAPMADIM”

70.yılın sonunda, 40 yıl önce rol aldığınız “Göktaşı” adlı oyun ile jübile yaptınız. Bedeniniz ve fiziki yaşınız müsaade etse oyunculuk yapmaya devam eder miydiniz yoksa artık eski tadını vermiyor mu?

Ben oyunculuğa devam ederim, bitirmedim ki. O jübile değildi. 70. Sanat yılı. Benim adıma değil, Eğitim Vakfı adına yapılan bir geceydi. Jübilemi yapmadım. Nasıl kabul ederlerse etsinler. Benim jübileye aklım ermez. Benim aklımın erdiği her önüne gelenin tiyatro kurup, yalan yanlış ders vermeleri, kandırmaları…olmaz! 3 ayda sen ancak giriş-çıkışı verebilirsin.

Kızınız Arzu hanımla tiyatro eserlerini 25 dk özet film haline getirdiğiniz bir sosyal sorumluluk projeniz oldu, Tiyatronun tiyatrocular tarafından yeterince sahiplenildiğini düşünüyor musunuz?

Hiç alakası yok. Shakespeare’den bahsederiz, Molière’den bahsederiz…Fakat bir çok ismi bilmeyiz. Bir sürü cahilimiz var. Devlet yetkililerinin içinde bile. Bunları gösterdik. 25 dakikalık bir Hamlet gördük. Türkiye’de bu yapılamaz. Ben bunu NTV’ye bunu yaptığım zaman, Ömer Bey, bin dereden su getirip, mazeretler bildirdi, nihayet Ferit Şahenk ile karşılaştık, ikimiz de üstün hizmet ödülü alıyoruz. “Baban olmasa alamazdın ki” dedim. Gülüştük. Ona bahsettim, Yaptık hamleti verdik. Benim kızım da cevap gelmesini bekler, cevap gelmeyince ben Genel Müdüre telefon açtım, “Buaraya uygun değilmiş” dedi, Seyrettiniz mi diye sordum, “Seyredin, siz ne derseniz aynen kabul ediyorum” dedim. Seyrettikten bir saat sonra “Araba gönderiyorum lütfen gelin” dediler, kapıda bizi karşılıyor, Arzu’ya “Neden sen İngiltere’den buraya geldin?” diyor…Ben oraya girince Ömer, ayağım mı kayar diye korktu. “Biz film yapımlarına, dizilere gireceğiz ne dersin” diye sordular, “Erken” dedim.  “Orası dev gibi, yutar siz, sakın ha” dedim, işte yutuyor, 6 tanesini geri çektiler, günün birincisi olduk diyor ama değil, 70 milyar hacamat ediyorsun, yaptığın dizilere en az 40 milyar ödedin, 100 milyara yakın para ödüyorsun birincilik için.

Arzu Akmansoy: Evet bu sosyal sorumluluk projesiydi ve seyirci için yapılan bir şeydi. Daha çok düşündüğümüz oydu.  Tiyatro istenilen yerde değil,  seyirciyle buluşması gittikçe zorlaşıyor, bunu en kısa yoldan tiyatroyu canlandırmak istedik, neden bahsediyor, nedir konu anlaşılsın istedik, bunda da hem NTV ödül aldı, hem de biz yapımcı olarak ödül aldık.

“KIZIMA KÖTÜLÜK ETTİM”

İngiltere'de sizin isteğinizle yönetmenlik eğitimi alan Arzu Akmansoy’un, çocukluğunu bilen sanatçıların karşısına yönetmen olarak çıktı.  Onu bu mesleğe bulaştırarak haksızlık mı, iyilik mi ettiniz?

Kötülük ettim. BBC’de çalışıyordu, bırak kalsın dimi, memleketine gelsin istedim, bizim memlekette adam doğru dürüst kamerayı tanımazken yönetmen oluyor. Kafayı çekmiş, yerlerde yönetmen…ve bunlar burada para kazanıyor. Ve Arzu Hanım gibi insanlar, burnunu kırıp da gitmez. Arzu’nun ayağına geleceksiniz. Arzu ne yaptıysa hepsi TRT’de. Biraz da onun hatası var, seçiyor. “Seçme kızım” dedim. Ben hastayım, randevu vermiş Bülent Varol’a. Bayram programı yapıyor, TVem’e gelmiş, onun için bir program yaptım, meddahlı...

“EROL GÜNAYDIN’IN YAPTIĞI MEDDAHLIK DEĞİL”

Meddah dediniz de. O geleneği Erol Günaydın ile siz başlattınız.

Erol başlatmadı ki. Erol’un yapmış olduğu şeyler çok az, Erol kalabalık içinde meddah oldu, meddah tek başına sahneye çıkar. Onu da yaptı ama tiplemeleri ben kabul etmiyorum. Erol’u çok severdim, kaç defa bağırdım, çağırdım, küfrettim…Koca karı olur, başını bağlardı, meddahlık o değil ki. Meddahta ben Shakespeare oynadım. Aklın durur. Venedik Taciri’nin son bölümünü oynadım. Ve halkımız da inandı, ben yazdım zannediyor, hikaye Shakespeare’in.

“TELEVİZYONUN BAŞINDAKİLERİN TİYATROYLA İŞİ YOK”

“İRFAN ŞAHİN’E TİYATROYU ANLATAMAZSIN"

Meddahlık artık hiç yok, belki sözü de edilmez yakında…

Edilir. Ben müracaat ettim, kimse anlamıyor ki meddah nedir. Şimdi televizyonun başındakilerin tiyatroyla işi yok. Kaç defa oyuna gittiklerini bir sor bakalım. İrfan Şahin’e ne anlatacaksın şimdi? Geçmişi polis olan bir adam. Lale ile git konuş.

“MEDDAH BAŞLI BAŞINA BİR SANAT”

Meddahlığı bir organ gibi düşünürsek, tiyatro da eksik kalmış bir insan…

Meddah başlı başına bir sanat. Meddah Sururi, diliyle tek başına 27 kişiyi konuşturuyor. Rumelili bir bey baba. Bir Egeli, bir bıçkın kahveci, bir emekli diplomat, eski bir tiyatrocu…kendi aralarında konuşurlarken, tiyatrocu diyor ki, “Muhterem bir zamanlar ne oynamıştık” diyor, o dönemin bir olayı akla geliyor, yolda konuşuyorlar, “Borç aldık, zamanı geldi ödeyemedik” diyor, “Satsaydın dükkanları” diyor öbürü. Neticede ödedik diyor, Kazım bey, “Bak benim aklıma ne geldi diyor: Vaktiyle Abdurrahman Sakef diye birinin paraya ihtiyacı var, gitmiş Muhis Efendiye, “Bir kuruş dahi vermem, ya benim dediklerimi yaparsın, veya vermem” demiş, “Gözünün yağını yiyeyim ver, Hindistan’dan gemilerim gelecek bu parayı sana faiziyle öderim” “Yok istemem” diyor, “Ne isterim, şu işaret parmağını dibinden keseyim” diyor. “Gaddar, bre zalim” diyor. “Yok be gözüm, sen bana dersen ki tefeci bul, benim işime mani olur, buradan kovdurursun, ihtiyacın var verdim” der, imzalar. Sonunda mahkemeye düşmüşler, Kadı diyor ki, “Para zamanında ödenmedi, şahadet parmağı dibinden kesile” “Buyur kes” “Uzat bakalım” diyor, uzatıyor, parmağı kesecek, senedi bir daha okuyor, “Parmağı dibinden kesilecek yazıyor ama kestiğin zaman bir gram kan akarsa, vücudundan kalbine yakın bir yerden aynı şekilde ben de kan alırım” “Olur mu, tabi ki kesilince kan akacak” “Ama senette öyle yazmıyor!”

“BÜYÜK KULÜBE ÜYEYİM”

Büyük kulübe üyesiniz. Emekli paşaların tutuklu subay aileleri için para topladığı konuşuluyor, doğru mu?

Evet resmi, disiplin kurulu üyesiyim. 100 küsur yıllık bir kulüp. Orada büyükelçiler var. Paşalardan haberim yok. Faaliyeti şu, toplantılar yapılıyor, her ay yemek yeniyor, oyun salonları var, yüzme var, spor var, kumar var. Ben hayatımda kumar oynamadım. Ben istesem bu kazandığımın üç mislini kazanırdım, Bu ev var, Ulus’ta var, Dikilitaş’ta yazıhanem var…O kadar.

 


HÜLYA OKUR- HABERX

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık