Ana Sayfa Röportajlar Gülen Cemaatine Dokunma!

Gülen Cemaatine Dokunma!

Ünlü Gazeteci, Yazar Emin Çölaşan, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan çarğıcı başlıklar: "İktidar yandaşa bile eleştiri hakkı vermiyor... Medya satın alındı...Kılıçdaroğlu lider değil...Aydın doğan AKP ile bozuldu...Hiçbir zaman tanrılaşmadım...Fethullah Gülen beni ayartamaz...Hrant'ın ölümünden devlet sorumlu...AKP tam düşüşe geçmedi..

Giriş Tarihi: 3 Şubat 2012 Cuma 11:53
Gülen Cemaatine Dokunma!
"Şu kainatta birbiriyle çarpışan; Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan gibi zıtlıkların arasında tek kalmış birinden söz edeceğim. Bir yere toplanmış insan yığının arasında göremezsiniz onu. Onun mevzisi hep yukarılardadır çünkü. Mehmet Akif gibi: "Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!" dediğinde "Boğamazsın" diyenlere "Hiç olmazsa yanımdan kovarım" yanıtını verebilen bir Hürriyet-i Vicdanı takdim ediyorum size: Emin Çölaşan"

HÜLYA OKUR



“YARAMAZ BİR ÇOCUK DEĞİLDİM”

“Önce İnsanım Sonra Gazeteci" diyorsunuz ama 1942 Ankara doğumlu Emin Çölaşan’ın hayat hikayesi tam olarak nerede başladı?

Çocukluğumda mahalle kavramı vardı, arsalarda top oynadık, çember çevirdik…Ankara’nın göbeğinde bir yerde otururduk, şimdi oralar apartmanlarla doldu, hoş güzel, tatlı bir çocukluktu. Ben yaramaz bir çocuk değildim hiçbir zaman. Çocukluğumu normal olarak yaşadım; oyun oynadım, top kovaladım…öyle geçti…güzel bir çocukluktu.

“ABDÜLHAMİT’E KARŞI MÜCADELE ETMEK, YÜREK İSTER”

Biraz daha geriye gidelim, dedelerimizden bahsedelim….Baba tarafınızdan dedeniz, İttihat ve Terakki Partisi üyesi bir asker olan, orduda veteriner olarak görev yapan Emin Çölaşan. Onunla  isminiz dışında benzerlikleriniz var mıydı?

İttihatçı,askeri veteriner. Abdülhamit tarafından sürgün ediliyor, önce Halep’e, oradan Trablusgarp’a yani bugünkü Libya’ya…Ama Libya’da da en kötü yere, Büyük Sahra’nın göbeğindeki Fizan’a. Orada 6 yıl sürgünde kalıyor. Fizan mutasarrıfı ile tanıdık çıkıyor, anlaşıyorlar, kaçmayacağına namus sözü verince, hapishanede değil de dışarıda bırakıyor ama korkunç bir işkence söz konusu. II. Meşrutiyet, 1908 yılında ilan edilince, bütün Abdülhamit sürgünlerine af çıkıyor ve Türkiye’ye dönüyor. Mücadeleci bir adam olduğu anlaşılıyor. Abdülhamit’e karşı mücadele etmek, biraz yürek ister. Tabi ben Emin dedemi tanımadım, 1928 yılında ölmüş ama biz de bu ortamda başkalarına karşı mücadele veriyoruz.

“DEDEM REFİK ŞEVKET, MENDERES İLE İLK KAPIŞAN İNSAN”

1885 Midilli doğumlu; Selanik Hukuk Mektebi mezunu; bir dönem TBMM’de bulunan, İzmir işgal edildiğinde aranan Celal Bayar’ı günlerce evinde saklayan, Kurtuluş Savaşı’nın silahsız askerlerinden biri olan gazeteci Refik Şevket İnce,   Devlet Planlama Teşkilatında memur olarak başladığınız halde iş yaşamını gazeteci olarak sürdürmenizdeki rol modeliniz miydi?

Bilinç altında belki olabilir. Çünkü dedem, ilk mecliste Manisa Milletvekili. İlk mecliste, Atatürk’ün, o zamanki adıyla Adliye Vekili, şimdiki adıyla Adalet Bakanı. Ondan sonra hep mecliste, siyasetin içinde. Demokrat Partinin kurucuları arasında. Demokrat Parti iktidarında, Menderes Hükümetinde, Milli Savunma Bakanı. Sonra Devlet Bakanı. Ve Menderes ile ilk kapışan insan. Yani “Senin gidişin gidiş değil” diye ona mektuplar yazan ve dolayısıyla 27 Mayıs 1960’ta sonlanan darbe olayı. Yani Menderes’i, “Diktatörlüğe gidiyorsun, dikkat” diye ilk uyaran kişi.

“ARTIK KATI DEVLETÇİLİĞİ SAVUNMUYORUM”

Akrabalık bağlarınızın uzandığı yerler…Cindoruk ile akrabalığınız biliniyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, kayınbiraderiniz Taner Tuğcu’nun eşi,Taner Bey Büyük Mason Locası Derneği Başkanı olarak biliniyor. Yazılarınızdaki katı devletçiliğin, aile yapısından kaynaklı olabileceği düşünülmüştü. Devletle bu kadar iç içe bulunmanın sizin tavrınız üzerindeki payı nedir?

Evet Taner Tuğcu, masondur, Başkan olup olmadığını bilmiyorum çünkü onların işleri gizlidir ama mason. Bir kere, benim fikirlerimde, akrabalarımın, aile çevresinin bir etkisi olmadı. Devletçiliği savundum. Çünkü Türkiye’de hiçbir zaman adam gibi kapitalist sistem uygulanmadı; vurgun, soygun, hortumculuk…Kapitalist sistem ya da serbest ekonomi adı altında hep bunlara tanık olduk biz. Dolayısıyla ben devletçiliği savundum ama bugünkü Türkiye’nin koşullarında aynı katı devletçiliği savunmak biraz zor tabi. Gerçekçi olmak lazım. İnsanların bazı fikirleri doğal olarak törpüleniyor zamanla ve bugün farklı görüşler taşıyorum.



Ne kadar farklı?

Farklı derken şunu söyleyeyim, artık kapitalist sistemin savunucusu değilim, asla öyle bir şey yok. Gündemde zaten devletçilik falan yok artık. Atı alan Üsküdar’ı geçti, o işler geçti, bitirildi, Türkiye’nin bütün malı mülkü eşe dosta ve yabancılara peşkeş çekildi. Artık öyle bir kavram kalmadı zaten. Ama bizim mücadele başka konularda, başka biçimlerde sürüyor.

“EŞİMLE SİYASİ FİKİRLERİMİZ AYNI”

Bekir Coşkun,"Bir insanın eşinin türbanlı olması elbette onun kimliğinin bir parçasıdır" demişti. Danıştay Eski Başkanvekili olan eşiniz Tansel Çölaşan, sizin kimliğinizin nasıl bir parçası?

Aynı fikirleri savunan, aynı görüşleri savunan iki insanız, nitekim o da şimdi Atatürkçü Düşünce Derneğinin genel başkanı. Ben de her zaman Atatürk’ün izinde yürümeye çalışan bir insanım. Dolayısıyla siyasi fikirlerimizde bir terslik, çelişki vs hiçbir zaman olmadı.

“RAHŞAN HANIM, ECEVİT’E ÖZENSİZ DAVRANDI”

Ecevit, Rahşan hanıma yönelik yazılarınızı ‘eşi Rahşan Ecevit’e yönelik bir saldırı ve zalimlik'' olarak nitelendirmişti. Bu durum sizin anlayışınızda bir terslik yarattı mı? Yani eşler üzerinden saldırılması…

Ecevit’in beni eleştirdiği olay, hastalık döneminde(2001-2002) kendisine Rahşan Hanımın gösterdiği özensizliktir. O tedavi sürecinde, Başkent Hastanesinde, doktorları, sağlık personelini eve kabul etmiyorlardı, örneğin devlet ona bir hemşire vermişti, hemşireyi kapıdaki polis kulübesinde tutuyorlardı. Hastanede yattı, o konuda birkaç yazı yazdım, son derece bakımsızdı, kötü durumdaydı. Yazmadığım bir şeyi söyleyeyim. Hastaneye tepsi içinde Haziran ayında, odalarına karpuz gidiyor,  Rahşan Hanım diyor ki, “Bak Bülent karpuz çıkmış” Yani o mevsimde karpuzu daha görmemişler, o kötü beslenme, tek taraflı, çay- kurabiye…onları yazdım ben yazılarımda. Tabi biraz incindiler. Ben gazeteciyim, yazmak zorundayım, başka çarem yok.

“DANIŞTAY OLAYINDA, EŞİME SÖZLÜ SALDIRI YAPILDI”

2006’da gerçekleşen Danıştay saldırısının eşiniz Tansel Hanımı içeren kısmını kaleme almıştınız. Olay sonrası eşinizden bilgi almak isteyen gazetecilere, Alparslan Aslan’ın, “Allah’ın askerleriyiz. Osmanlı’nın torunuyuz” diye bağırdığını söylemesi önce yalanlanmış, sonra Aslan’ın ifadesiyle doğrulanmıştı. Eşinizin uğradığı saldırı, silahlı saldırıdan daha mı büyüktü?

Yo değil tabi. Bir silahlı saldırı düzeyinde hiçbir zaman olmadı, kendisine yapılan sözlü bir saldırıdır. Söylediklerinin hepsi de doğrudur. Nitekim, Alparslan Aslan’ın polis ifadesinde, savcılık ifadesinde, bunların hepsi yer almıştır. Yani, “Biz Allah’ın askerleriyiz, Allahu ekber, Osmanlının torunlarıyız” lafları ama bizim karşımızda belli ve geniş bir kesim olduğu için sürekli sözel saldırıya geçerler. Medya da onların elinde olduğu için. Sen de kendini savunmak durumunda kalırsın.



“AYDIN DOĞAN’IN YANINDA AĞLADIM”

Gazeteciliğe 7 Şubat 1977 günü Milliyet’te ekonomi muhabiri olarak başladınız. 1985 yılında Erol Simavi’nin transfer teklifiyle Hürriyet’e geçtiniz. Ve 1989 itibariyle de köşe yazarlığı yaptınız. Bütün mesleki hayatınızda sadece 3 gazetenin olması, sizin hangi özelliğinizi ortaya koyuyor?

Ben maceracı bir insan değilim. “Aman burası bana daha çok para veriyor, hemen ben oraya zıplayayım” anlayışı benim kafamda hiçbir zaman olmadı. Ben Milliyet’ten ayrılırken(85 Ağustos sonu), Aydın Doğan’ın odasına vedaya gitmiştim, Aydın Doğan’ın yanında ağladım. Niye ağladım çünkü Milliyet’i çok seviyordum. Ama Aydın Doğan bize para vermezdi. Maaşlar düzgün ödenirdi ama düşüktü. Bir de bana teklifte bulunan kişi, Erol Simavi idi. Türk basının gerçek imparatoru. Ve çağırdığı gazete, o zaman gerçek amiral gemisi olan Hürriyet. Ve çok daha fazla para veriyor, bir de yerli araba veriyor. Ben de hiç tereddütsüz geçtim. Ama geçerken ağladım. Hürriyet Gazetesinde ilk yıllar çok iyiydi, Türkiye’nin en çok yazarı kaldım. Sonra AKP iktidara gelince, baskılar başladı. Ve beni sürekli uyardılar. Kovulduk ey halkım unutma bizi kitabım çıktı, ardından Her kuşun eti yenmez, sonra Sakıncalı Gazeteci…o üç kitapta her şeyi anlattım. Dolayısıyla ben Hürriyet’i bırakmayı asla düşünmezdim. Onlar beni kovdular, ve ondan sonra 2 yıl boşta kaldım, ve bana tek “Gel bizde yaz” diyen Sözcü oldu ve ben Sözcü’ye geldim.

“HİÇ BİR ZAMAN TANRILAŞMADIM”,

“AYDIN DOĞAN İLE HİÇ BİR ŞEKİLDE AYDINLANMADIM”,

“AYDIN DOĞAN AKP İLE BOZULDU”

Üç patronla çalıştınız, Milliyet’te kısa süre Ercüment Karacan, Milliyet’te Aydın Doğan, Hürriyet’te Erol Simavi ve yeniden Aydın Doğan. Hangisi ile aydınlandınız, hangisi ile Tanrılaştınız?

Hiçbir zaman Tanrılaşmadım. Ben kendimi olduğumdan yüksek yerlerde görmedim. Asla öyle bir şey aklımdan geçmedi ama biliyordum ki Türkiye’nin iyi bir gazetecisiyim, en çok okunan gazetecisiyim. Aydınlanma soruna gelince, Aydın Doğan’dan hiçbir şekilde aydınlanmadım, Erol Bey’den de aydınlanmadım aslında. Erol Bey, aynen eski Aydın Doğan gibi; sempatik, cana yakın bir insandı, ve beni ikisi de çok severdi. Ama hep geçmişten söz ediyorum, dikkat et. Sonra 94 yılında Erol Bey, gazeteyi Aydın Doğan’a sattı, Aydın Doğan bizim Hürriyet’te de patronumuz olunca, yine o zaman sevecen bir insandı, iyi bir insandı, demokrat bir insandı ama herşey AKP ile bozuldu. AKP, tek başına 2002’de iktidar olunca bunlara baskı uygulamaya başladı, tabi burada ilk kurban da ben seçildim. Ama büyük kavgalar, dövüşler pahasına…Tabi ben Aydın Bey ile hemen hemen hiç kavga etmedim, benim muhatabım Ertuğrul Özkök’tü. Benim karşıma her zaman o çıkarıldı. Bizim bütün kavgalarımız Ertuğrul da oldu, o da “Yazma, eleştirme, bizim bunlarla işimiz var, aman Maliye Bakanına dokunma, aman TMSF’ye dokunma”

Gülen cemaatine dokunma!

O bir kere geldi. “Zamanın aleyhine yazı yazma, gözünü seveyim Fethullah’a dokunma, çünkü bunların dağıtımını biz yapıyoruz, büyük para kazanıyoruz” yani iş artık çığırından çıkıyordu. En sonunda baskılara dayanamadılar, daha fazla direnemediler, ve beni kovmak zorunda kaldılar.

“YAZILARIMA HER DOKUNDUKLARINDA KAVGA EDERDİM”

Aslında siz neden rest çeken taraf olmadınız sorusuna da geleceğim ama şöyle devam etmek istiyorum. Aydın Doğan, "Emin Çölaşan le neden yollarınızı ayırdınız?" sorusuna, “Emin Çölaşan kendini tanrı gibi görüyordu” cevabını vermişti.  Satılık basın- mütareke basını sözlerinizi, ima gibi algılamış, sözüm ona Bab-ı ali puştluğu yaptığınızı iddia etmişti.

Söyledi doğru. Bir patron kalkıp da günün birinde, en çok okunan gazetecisini kovduğu zaman, “Arkadaşlar bana iktidardan baskı vardı, ben bu adamı kovmak zorunda kaldım” diyebilir mi? diyemez. Ne diyecek?”Emin Çölaşan kendisini Tanrı gibi görüyordu” keşke burada Aydın Doğan olsa da, sen sorsan, “Ya Aydın Bey, nasıl Tanrı gibi görüyordu Emin Çölaşan kendini” diye. Ha ben yazılarıma dokundurtmazdım. Her dokunduklarında kavga ederdim. O tanrılık değil ki, o her gazetecinin görevi. Yani ben yazı yazmışım, ertesi günü bir bakıyorum, Ertuğrul benim iki paragrafımı sansür etmiş. Ya da ben yazımdan sonra, “Kusura bakma, tekerimize çomak sokar bu yazı aman ağabeyciğim şurasını değişir” diyor. Benim tanıdıklarımın hepsine sorabilirsin, ben hiçbir zaman kimseye ne hava attım, ne hava bastım, ne şımardım, ben mütevazi bir insanım, kendi yazısını yazan, işi ile evi arasında gidip gelen, sosyetik davetlerde asla bulunmayan, onun bunun sofralarında karnını doyurmayan bir insanım ben.



Sizi tanrılaştırdığı zaman kendisini hangi pozisyona soktuğu da ayrı bir tartışma konusu tabi.

Aydın Doğan’ın ağzından çıkan anlamsız, saçma sapan bir laftır. Hikaye odur.

“CUMHURİYET DAHİL BANA YAZDIRACAK GAZETE YOK”,

“BANA TRİLYONLARI VERSELER GİTMEM, SÖZCÜ SON YERİMDİR”,

Bekir Coşkun, kürek arkadaşımı dalgalar aldı, dedi. Özkök; kişi hakları, hakaret, takıntı gibi konularda anlaşmazlık yaşadık diye açıklama yaptı. Sizi yutan dalgalar, istediğiniz kıyıya bıraktı mı yoksa hala taşınmayı mı bekliyorsunuz?

Yo, istediğim kıyıdayım. Ben gerçekçi bir insanım .Bugün Cumhuriyet dahil, bana yazı yazdıracak gazete yok. Dolayısıyla tek seçeneğim olan, Sözcü’deyim ve son derece de mutluyum. 2 yıl, 3 ay kadar oldu, ne bir gün “Bunu yazma” dediler, ne yazıma makas geldi, ne sansür geldi, ne itiraz ettiler, tam tersine benim yazılarımın anonsu, birinci sayfada ya sağ üst köşede ya da sol üst köşede veriliyor. Bir gazeteci bundan daha büyük bir mutluluk yaşayamaz ki. Ha bundan sonra birileri çıksa dese ki, “Biz sana 50 Trilyon transfer parası veriyoruz” asla gitmem, bitti, benim son yerimdir burası. Bana bir saygısızlık sergilenmediği sürece benim son yerimdir. Artık gazeteciliği burada bırakırım çünkü mutluyum, yakınmam yok, şikayetim yok. Niye ayrılayım ki ben?

“HÜRRİYET’TE BANA RÜŞVET TEKLİF EDİLDİ”

Sözcü Gazetesine transferinizi, oda tv, “25 bin 604 yeni tiraj getirdi” diye yazmıştı. Katkılarınızın karşılığını belki de okurlarınızla alıyorsunuz. Doğan Hızlan, sizi taşımanın bir gazete için kolay olmayacağını söylemişti. Sözcü Gazetesi de bazen bunun ağırlığı altında kalıyor mu?

Kalmıyor. Hürriyet’teki olayımız çok farklıydı bizim. Hürriyet’te, baskı altında olan, devletten ve hükümetten milyarlarca dolarlık iş koparmış bir patron vardı. Ona da diyorlardı ki, “Bu Emin Çölaşan mikropluk yapıyor, at şu herifi” direndi, direndi belki “Artık tamam kardeşim, bu herifi kovalım” dedi. Ondan önce Aydın Doğan’ın Ertuğrul aracılığı ile getirdiği öneriler vardı. Bir, istifa edersen patron sana çok büyük paralar verecek. İki, kalırsan suya sabuna dokunan yazılar istemiyoruz. En önemlisi, bana rüşvet teklif edildi. Ve Aydın Doğan benim o kitabımı mahkemeye verdi, 50 bin lira tazminat istedi benden. Dava reddedildi. Ve Ertuğrul orada Aydın Doğan’ın tanıklığını yaptı. Sakıncalı Gazeteci kitabımda, mahkemede verdikleri ifadelerin hepsini de verdim. Kötü bir dönemdi ama  o kötülüklerin büyük bir çoğunluğu iktidarın baskısından kaynaklanan kötülüklerdi.

“YIKILMADIK, AYAKTAYIZ”

Baykal sizin banka hesabınızda 9 milyon dolar bulunduğu iddiaları için "Bir kampanya yürütülmeye çalışılıyor. Kim var bunların ardında?"diye sormuş, “Ardında çete varsa iktidar yok” demişti. Siz çetelerin mi, iktidarın mı kurbanıydınız? Sorusunun cevabını vermiş mi olduk?

Ben hiç kimsenin kurbanı olmadım. Bunlar hayatın genel akışı içinde doğal olaylardır. Yani sen dik kafalı bir adamsan, baş eğmiyorsan, ödün vermiyorsan, seni harcamak için her şeyi yaparlar, beni de harcamak adına kovdular. Ama yıkılmadık ayaktayız, yıkamadılar, bitiremediler.



“HÜRRİYET’İ BIRAKIP GİDEMEZDİM”,

“HÜRRİYET’TE ATATÜRKÇÜ BİR MEVZİ TUTTURMUŞTUM”

“Kovulduk ey halkım unutma bizi” isimli kitabınızda, Aydın Doğan’ın memleketi Kelkit ile ilgili bir yazınızın kovulmanızda etkili olduğunu yazmıştınız.Kitapta, Özkök’ün hükümeti daha yazmanız konusunda, Gülen  ve topal olarak nitelediği Perinçek hakkındaki yazılarınız dolayısıyla ültimatom verdiğini açıkladığınız, yolsuzluk dosyalarının üzerinin kapatılmaya çalışıldığı bölümler var. Bu şartlar altında resti çeken taraf neden siz olmadınız?

Ayrılmazdım. Neden ayrılmazdım? Bir, gazetemi(gazete tüzel kişiliğini) seviyorum. Hürriyet sonuçta. İki, arkadaşlık olayının tam göbeğindeydim, muhteşem bir olaydı. Üç, belki en önemlisi ben orada bir mevzi tutmuşum. Laik, Atatürkçü, Yurtsever sesi dile getiriyordum orada. Enayi miyim ben ayrılayım Hürriyet’ten? O mevzi bırakılır mı? ben o mevziiyi bıraktığım anda zaten kıyamet kopardı, derlerdi ki bana:”Kaçtı, gitti, direnemedi daha fazla” ya da “Şantaj yapıldı boyun eğdi” Yani onların hiç birini göze alamazdım ben. Orası benim yerimdi. Ta 85 yılında girdiğim. Onlar benden daha sonra geldiler. Dağdan gelmiş bağdakini kovuyor hikayesi. Ben bırakır gider miydim Hürriyet’i? Mümkün değil.

"İKTİDAR YANDAŞA BİLE ELEŞTİRİ HAKKI VERMİYOR"

Kovulmak bir tek muhaliflere özgü bir şey değil. Yandaş olarak yaftalanan Mehmet Altan'ın başına gelenleri nasıl yorumlayacaksınız?

Mehmet Altan olayı, iktidarın eleştiriye ne kadar tahammülsüz olduğunu gösteriyor. İktidar bu vesile ile kendi yandaşlarına şu mesajı veriyor: "Biz sizi oraya getirdik, sizin bizi eleştirmeye hakkınız yoktur" Bunlar hiç bir kişinin kendilerini eleştirmesini göze alamıyor. Yandaşa bile eleştiri hakkı vermiyor.

“BENİ KOVDURAN AKP İKTİDARIDIR”

Serdar Turgut, Hürriyet’ten ayrılmanıza ilişkin,” Bu işte ne patron ne de yayın yönetmeni suçludur. Asıl suçlu Türkiye'nin hakim siyasi kültürüdür veya kültürsüzlüğü” şeklinde yorum getirmişti. Türkiye bu konuda ne kadar suçlu?

Yo ben hiç öyle düşünmedim, Türkiye suçludur, suçsuzdur diye hiçbir zaman aklımdan geçmedi. Çünkü toplumun benim kovulmamda bir rolü yok. Beni kovduran AKP iktidarıdır. Baskı yapmıştır Aydın Doğan’a, o yüzden kovuldum, Toplumla bağlantısını hiçbir zaman kurmadım. Patron ve adamı Ertuğrul’un hikayesidir.

“YIKILMADIM, TARİH OLMADIM”

Ertuğrul Özkök, sizi Melih Gökçek’in ringden kaçırdığını yazmıştı. Melih Gökçek de Emin Çölaşan’ı tarih yaptım, demişti. Melih Gökçek, geri çekilme ya da vazgeçme eğilimine neden oldu mu?

Ben geri çekilmedim ki. Niye ringten kaçırılayım ki ben. Beni kovdular, ben ne yapacaktım? İki sene boşta kaldım, üç tane de kitap yazdım. Bu kitaplar da 100 baskı yaptı. Hiçbir yerde yazmayan bir gazetecinin kitapları…Böyle bir olayda önüne gelen konuşur. Saçma sapan laflara yanıt vermeye çalışırsak, sabahı buluruz burada. Tarih olup olmadığımız, Türkiye’nin dördüncü büyük gazetesinde en çok okunan gazeteci olarak devam ediyor. Mediacat Dergisi’ne, Nielsen diye bir Avrupa firması, araştırma yapar, en çok okunan, en beğenilen, en sevilen gazeteci vs….Geçen sene bunu Sözcü’de manşetten verdik. Ben dört dalda da birinciyim. Karşımdaki devlere bak, bir de mütevazi Sözcü Gazetesinde yazmakta olan bir yazara bak. Bu sene Şubat ayında yayınlayacakları sayıda, “En çok okunan gazeteci” kategorisinde ikinci olmuşum. Öbürlerinde ne oldum bilmiyorum. Bunlar az buz değil. Yüzlerce köşe yazarının dolandığı bir piyasada, önüne gelen torpille yazar yapıldığı bir ortamda sen geçen sene dört dalda birinci seçiliyorsun. Yıkılmadık, tarih olmadık.

“FETHULLAH GÜLEN’İN BENİ AYARTMASI ASLA DÜŞÜNÜLEMEZ”

Peki susturulmaya çalışıldınız mı?Fethullah Gülen’in bir kurban bayramında size gönderdiği mektubu, kurban bayramını fırsat bilip, kafakola getirilerek susturulmaya çalıştığınız bir taktik olarak değerlendirmiştiniz. Sizi susturmak isteyen gruplardan bahsedecek olursak, başını Gülen cemaati mi çeker?

Susturulmak değil o. Beni kafakola almak. Yani yanlarına çekmek. Onun yolladığı mektup bir bayram tebriği ama beni öve öve bitiremiyor, göklere yükseltiyor, beni ayartmak için yaptıkları bir jesttir. Yani anlamsız bir şeydir. Ben ayartılmam çünkü. Öyle kolay değil beni ayartmak. Hele Fethullah Gülen’in beni ayartması asla düşünülemez. Onun için o bir mektuptu, ben de onu ibret belgesi olarak yayınladım.



“BENİM SORUM, ERTESİ GÜNÜ MANŞET OLDU”

Unutulmayan söyleşileriniz ile tarihe notlar düştünüz. Erol Simavi ’den, Leman Karaosmanoğlu’na, İhsan Sabri Çağlayangil’den Musa Öğün’e, Aziz Nesin’den Zeki Müren’e kadar görüştüğünüz bir çok isim, mesleki kimlik açısından onların size katkısı oldu mu?

Tabi oldu. Çünkü ben çok iyi soru soran bir gazeteciyim. Püf noktasını, onların boşluğunu, iyi tarafını, kötü tarafını hiç çekinmeden soran biriyim. Bazı konularda asla söyleşi yaptığın kişinin üzerine gitmeyi düşünmezsin, amacın bir olayı ortaya çıkartmaktır. Mesela, Kocatepe muhribini nasıl batırdık? O kitapta üç tane ayrı söyleşi vardır. Kocatepe’yi bombalayan; İki denizci, bir pilot. Orada bir olayı ortaya çıkarıyorsun, tabi ki ilgi ile izleniyordu hepsi. Ve dolayısıyla o söyleşilerin de bana çok büyük katkısı olmuştur. Bir de bu söyleşileri yaparken iyi hazırlanacaksın, şimdi senin yaptığın gibi. Amaç, ille de birilerinin üzerine gitmek değil, bir olayı ortaya çıkartmak, espri yaratmak, gülmek, güldürmek. Hürriyet’te 2005 yılına kadar topluca siyasetçilerle söyleşi yapardık, bazen onlar gazeteye gelirdi, ben orada gelen kişiye üç tane soru sorarım, ertesi güne manşet çıkar. Ertuğrul derdi ki, “Emin helal olsun, ben bu soruyu aklıma gelse bile soramazdım” Ha bunlar saldırgan, terbiyesiz sorular değil ama ertesi günkü manşet benim sorduğum sorudandır. Mesela 28 Şubat döneminde Çevik Bir’e gitmiştik(Genel Kurmay İkinci başkanı) mesela ona, “Paşam silah kullanacak mısınız?” diye sordum. “Gerekirse kullanırız” dedi. Bu benim sorumdur.

“KEŞKE BUGÜNKÜLERİN YERİNE ÇANKAYA’DA AHMET NECDET SEZER OTURUYOR OLSADI”,

“AHMET NECDET SEZER ÇANKAYA’YA YAKIŞIRDI”

Mesela (Tarık Güryay) ile yaptığınız röportajda, kendisi, “Bayar ilmin cahili, politikanın alimiydi” demişti. Ahmet Necdet Sezer de sizin için mi böylesi belki de tersi bir tanıma uyuyor muydu?Sizin için yerinin ayrı olduğunu biliyorum.

Tarık Güryay’ın o lafı beni bağlamaz tabi. Sezer bambaşka bir insan. Ben Sezer’e ilk zamanlar çok kızıyordum. Ama sonra onu tanıdıkça, uygulamalarını gördükçe bayağı benimsedim. Kamuoyuna çıkmaktan asla hoşlanmayan bir insan olarak görüyorum onu. Ama düzgün, laik, Atatürkçü bir insandı. Keşke bugün Çankaya’da o oturuyor olsaydı bugünkülerin yerine. Yakışırdı.

“SABAH KETENE BENİM İÇİN GERÇEK BİR KAHRAMANDI”

O halde kahramanlarınızdan devam edelim…"Şu Benim Gazetecilik. Yaşadıklarım" isimli kitabınızda "Kahraman" başlığı altında birini anlatmıştınız.  Sonra ismini açıkladınız. Kuzey Irak’ta öldürülen Türkmen kökenli Kerküklü Sabah Ketene. Kahramanlık kriterleriniz neler?

Öldükten sonra açıkladım ismini. Benim için gerçek bir kahramandı. Ben tanımazdım. Hüsamettin Cindoruk(Halamın oğlu), bana dedi ki, “MİT’çi çok ilginç bir adam var, senle konuşmak istiyor, seni yazılarından çok seviyor” dedi. Gazeteye iki kere geldi. Yaşadıklarını anlattı. Aslında Kerküklü. Ama Türk. MİT’e girmiş ve ekibiyle birlikte hem Avrupa’da hem de Kuzey Irak’ta, PKK’ya karşı bir sürü eylem yapmışlar.  Bir sürü konuda da yakınıyordu. “Bize çakar almaz tabancalar vermişlerdi, biz bunları kullanamadık, bizi göreve gönderiyorlar, çakar almazla gidiyoruz, görev sırasında görüyoruz ki bunlar tabanca değil, oyuncak gibi bir şey” dedi. Hatta “Bizde PKK’nın çıkardığı orman yangınlarına misilleme olarak Yunanistan’da bir sürü yerde orman yangını çıkarmışlar, Atina metrosunda bomba patlatmışlar” Geçenlerde Yunanlılar da, Türkiye’ye posta koymaya başladılar. Ne Sabah Ketene’nin, ne Yunanistan’ın ismini vermeden bunları anlattım. Sonra günün birinde, belki Hüsamettin ağabey söylemiş olabilir, Sabah Ketene’yi Kuzey Irak’ta PKK öldürüyor. Onun üzerine yazdım o kahraman yazısını.

“BENİM SABİT BİR İDEOLOJİM YOK”

İlk röportajınızı Halit Narin ile yapmıştınız, ikincisini de Süleyman Demirel ile. Sizin kafa sesiniz nasıl oluşmaya başladı? İdeolojik benliğinizi kazanmanızda kimlerin duruşu etkin oldu?

Benim sabit ideolojim yok. Hiçbir zaman olmadı. Ülke çıkarları doğrultusunda düşünürüm. Atatürkçü, laik bir insanım. Hırsızlığa, yolsuzluğa, siyasette yalana karşıyım. Hep böyleydim. Ve hiç çizgimde değişiklik olmadı.



“HEDEFİM İKTİDARDA OLANLARDIR”,

"KİM İKTİDARDA OLURSA BEN ONA YÜKLENİRİM"

“TAYYİP’E VURDUĞUM GİBİ, KILIÇDAROĞLU’NA DA VURUYORUM”

Yolsuzluklar konusundaki cesaretinizin sermaye grupları arasındaki iktidar kapışmasının izin verdiği kadar olduğunu söyleyenler vardı.  Mesela, Turgut, Tansu, Tayyip’i yazdığınız kadar Baba ve Mesut Yılmaz’a pek değinmediğiniz gözlemleniyordu. Sizin bu tip bir çıkar ya da uzlaşı hesabınız oldu mu?

Hiç olmadı. Ben her gün gazeteye gelirim, gündemde be varsa, aklıma ne üşüşürse ben onu yazarım. Ama genelde benim hedefim, iktidarda olanlardır, onların yanlışları ve hatalarıdır. Kim iktidar olduysa ben onlara yüklenirim. Ben şu hesabı yapayım, şunu yazmayım, demem. Ben Tayyip’e vurduğum gibi, Kılıçdaroğlu’na da vuruyorum. Bahçeli’ye de vuruyorum.  Başka piyasada adam yok ki. Ya da PKK’ya, BDP’ye. Hepsini yazıyoruz yeri geldiği zaman. Başka adam yok, adam sayısı azaldı Türkiye’de. İnsan sayısı azaldı. Kelle olarak artıyoruz ama yazılacak haber, yazılacak kimse kalmadı. İster istemez üç-beş kişiyle zaman geçiriyoruz.

“MEDYA SATIN ALINDI” ,

“HABER SIZINTISI DİYE BİR ŞEY KALMADI”,

“BALYOZ,  ERGENEKON DAVALARI BOŞUNA AÇILMADI”,

“İKTİDARIN ÇOK BÜYÜK YANLIŞLARI VAR”

Peki bundan iktidarın haber değeri olacak hatalar yapmadığı sonucunu çıkartabilir miyiz?

Yok hayır öyle bir şey yok ama iktidarın çok büyük hataları var, çok büyük yanlışları var. Ama sızıntı yok. Medya satın alındı, medya devşirildi. Dolayısıyla haber sızıntısı yok. Eskiden Sabah Gazetesini açtığım zaman bir tane haber çıkardı bana, yazı konusu olacak. Şimdi hiçbir şey yok. O yandaşlık dediğimiz, (Allah cezasını versin!) kavram medyada egemen oldu. Eskiden her şey özgürdü. Bir de okuyucu sana ulaşmaya korkuyor. Tahmin ediyorum, günde en çok mektup, fax alan gazeteciyim. Biliyorum ki insanlar korkuyor sana bir ileti gönderirken. Balyoz davaları, Ergenekon davaları boşuna açılmadı,  insanlar sindirildi, korkutuldu, tepkisizleştirildi, duyarsızlaştırıldı, biz de onun ceremesini bir gazeteci olarak çekiyoruz. Çünkü ben, okuyucuyla doğrudan bağlantılı bir gazeteci oldum hep. Ben oturup da her gün ahkam kesen bir gazetecilik hiçbir zaman yapmadım. Bana belge gelir, bilgi gelir…görüyorsun ki, onlar son derece azaldı. Bu Sözcü’ye özgü bir durum mu diye soruyordum kendi kendime. Gazeteci arkadaşlarıma da sorayım, dedim. Hürriyet’te istihbarattaki arkadaşlarıma sordum, “Size okuyucudan bir şey geliyor mu?” diye. Bana dediler ki:” Ağabey, istihbarat servisinin telefonu günde 5-6 kez çalıyor, onun da 2-3 tanesi arkadaşa çağıran kimseler” Okuyucudan gelen haber, ‘sıfır’ Utku Çakırözel, Akşam’daydı o zaman, şimdi Cumhuriyet’te, ona sordum, “Size gelen bir şey var mı?” diye, “Hiçbir şey yok ağabey” dedi. Bilal Çetin’e(Vatan’ın temsilcisi) sordum, “Bilal var mı bir şey?” “Yok” Fikret Bila’ya sordum. “Fikret Milliyet’te ne durum?” “Hiçbir şey yok ağabey” dedi. Bu yanıtları alınca rahatladım ben. Demek ki bize özgü bir olay değil. Çünkü gelmiyor kardeşim. Bu Türkiye’nin bir gerçeği. Ve insanlar sana yazmaya, telefon açmaya korkuyorlar. Büyük bir olasılıkla benim telefonum dinleniyor ve adam kendisini ele vermekten korkuyor, böyle bir kepazelik yaşıyoruz.

“BENİM MİNİK KUŞLARIM, OKUYUCULARDIR”

Bülent Arınç sizin, “Minik kuşların bana verdiği habere göre” diye başlayan yazılarınıza gönderme yapmış, onların getirdiği haberlerin %80’i yalan çıkıyor, demişti. Sizin belgelere, bilgilere ve gizli görüşmelere ait istihbarat gücünü nereden aldığınız hep tartışılır.

Okuyucudur. Benim minik kuşum %90 okuyucu olmuştur. Hiç tanımadığım okuyucudur. Sana belgesini, bilgisini gönderir, sen çakarsın. Benim devletle, gizli odaklarla hiçbir zaman ilişkim olmadı. Biri nama çıkıp da ‘Vardı’ derse, ‘Kanıtla kardeşim’ derim. Beni okuyucu besler.

“ÜZERİME VAZİFE OLMAYAN BİR SÜRÜ KONU VAR”

Medya-siyaset-ticaret üçgenindeki ihale ve kredi yolsuzlukları, yönetici elitin kirli çamaşırları hakkında yazılar ve kitaplar yazdınız. Kendinizi üzerinize vazife olmayan olaylarla ilgileniyor gibi hissettiğiniz zamanlar oldu mu? Bu aşırı duyarlılık kendiliğinden mi, gazetecilikten mi geliyordu?

Hiç öyle bir şey hissetmedim. Bir gazetecinin öyle bir şey düşünme lüksü yok. Bir şey yazıyorsan, durumdan vazife çıkartıyorsun demektir. Üzerime vazife olmayan bir sürü konu vardır benim. Anlamam, iyi bilmem. O konularda yazmam, ertesi günü bir yalanlama geldiği zaman ben yapacak şey bulamam, zor durumda kalırım. Onun için bildiğim konuları yazarım. Girmediğim konulardan biri, şike meselesi. Bilmiyorum. İzliyorum maçları ama spor yönetmelikleri, federasyonu bilmem, oradan bilgi alacak kimse yok.

“HAYATIMDA UFAK ŞİKELER YAPMIŞIMDIR”

Ama ‘Şike’ hayatınıza giren bir kavram

Ama bilmiyorum ki. Gazetede sen ne okuduysan ben de o kadarını okuyorum. İlgi alanıma girmiyor.

Erol Simavi arayıp sizden röportaj yapmanızı istemiş. Siz de ürkmüşsünüz, sizden şike yapmanızı isteyecek, soruları kendisi verecek, bunları sor, diyecek diye. Ama öyle olmamış.

Hayatımda çok ufak masum şikeler yapmışımdır. Mesela, Efendim, size şunu da soracağım, aklınızda olsun falan diye. Onu da gaza getirmek için. Onun dışında başka hiçbir şey yok. Mesela Erol Simavi ile o meşhur söyleşiyi yaparken, biz 3 gün falan konuştuk. Erol Simavi’ye benim söylediğim 2 ya da 3 sorudur. Çok merak ettiğim konuları bana anlattı.

“HÜSAMETTİN CİNDORUK’UN BANKER BAKO’YA AVUKATLIK YAPMASINDAN BANA NE?”

Mesela yazılarınızda Banker Yalçın’a yer verirken, Cindoruk’un avukatlığını yaptığı banker Bako’nun olmayışı, medyadan bazıları olduğu halde, “Bizim teşvik primi nerde?” diyenlerin, dinci medya patronları varken, İnterbank sorumlusu Cavit Çağlar’ın, POAŞ ve Aydın Doğan ile Cem Uzan’ın olmayışı, batık bankaların yönetim kurulu üyesi emekli paşaların olmayışı gibi eleştirel yorumlar yapıldı. Kaleminizin ucunda kimilerinin olup kimilerinin olmadığını kabul ediyor musunuz?

Türkiye’de eskiden her gün yazacağım en az 15-20 tane konu önüme gelirdi. Düşünürsün hangisini yazacağını. Bir sürü konuyu da çöpe atmışımdır. Hadi ben bunu yarına tutayım, hadi öbür gün derken başka şeyler çıkardı karşına.   Dolayısıyla bir takım şeyleri yazmaya olanak bulamazsın. Mesela Hüsamettin Cindoruk, banker Bako’nun avukatıymış, bana ne ya? Beni ilgilendiren bir olay değil ki, bugün her hırsızın, her üç kağıtçının, her tecavüzcünün bir avukatı var. O da zamanında Bako’ya yapmış. Başka yazmadığım bir sürü şeydir. Her gazetecinin vardır. Çünkü ya fırsat bulamazsın ya atlarsın. Her gün her şeyi yazman için, gazetelerin 3 sayfa falan ayırması lazım. Onu da her gün yazmaya kimsenin gücü yetmez.

“HAYALİ DAVALARLA ÇOK UĞRAŞTIM”

Van Rektörü Yücel Aşkın davası devam ederken yazmış olduğunuz yazılarda "Adaleti etkilemeye teşebbüs ettiğiniz" gerekçesiyle savunmanız istenmişti. Daha sonradan bu durumun gerçek kimliğini kullanmayan birinin ‘Hayali Mehmet’in’ şikayetiyle ortaya çıktığı anlaşılmıştı. Hukuk Devleti açısından bu tip hayali davalar ve davacılar ile uğraşıyor olmak nasıl açıklanabilir?

Çok uğraştık. Adam şikayet etmiş, Vakko-İstiklal Caddesi-Bilmem kaç numara. Gittim, şu arkadaşı bir tanıyabilir miyim, dedim. Öyle biri yok, dediler. Hayali dosyadan savcılık beni ifadeye çağırıyor. Bunları çok yaşadık.

Başbakanın da size 200 bin liralık manevi tazminat  davası açtığı konuşulmuştu.

Yok hayır, bir tane galiba açtı ama hangi konu ile ilgiliydi hatırlamıyorum. Şu anda sıfır. Hiçbir davam yok.



“AB’NİN YERİNDE OLSAM TÜRKİYE’Yİ ALMAM”,

“AVRUPA BİRLİĞİ DEFTERİ KAPANDI”

Avrupa Birliği'ne genellikle eleştirel yaklaşıyorsunuz. AB'nin özellikle PKK'yı terörist örgütler listesine dahil etmemesini eleştiriyorsunuz. Avrupa Birliği brifingine de katılmışlığınız var. Kimlerin Avrupa Birliği konusunda sizin gibi düşünmeye başladığını düşünüyorsunuz? Genel yaklaşım değişti mi sizce?

Ben en baştan beri şunu savundum: “Bunlara hiç boşuna yalvarmayın, kapılarında dolanmayın, bunlar Türkiye’yi almaz” Ben de Avrupa Birliğinin yerinde olsam, Türkiye gibi bir ülkeyi almam. Enayi miyim? Nüfus, 74 milyon olmuş, o 74 milyonun en az 20 milyonu –hadi abiciğim bana eyvallah diye, vizesiz ver elini Avrupa, …Alır mı? Mümkün değil. Ha siyaseten ikinci defa mümkün değil. Çünkü senin PKK’nı şakır şakır desteklemiş adam, senin bölünmeni çaktırmadan bile olsa desteklemiş, mümkün değil böyle bir şey yapması. Seni alıp, içinde eritemez çünkü. Üçüncüsü de Hristiyan ve Müslüman kültürü. Dolayısıyla ben hep uyardım, yüzlerce defa yazmışımdır. “Bunların kapısında dolanmayın, nasılsa almayacaklar” işte bak, dediğime geldiler. Şimdi hiç AB lafı duyuyor musun bunlardan? Yok, o defter kapandı. Şimdi gidiyorlar, Arap Baharının peşinde dolanıyorlar, geçmiş olsun. Dediklerim aynen çıkmıştır.

“Kıbrıs’ı satsalar, ülkeyi bölseler, Türk ordusunu tümüyle tasfiye etseler bile AB’nin bizi almayacağı kesinleşti.” demiştiniz.

Mümkün değil. İşte dediklerim çıktı.

“HRANT’IN ÖLÜMÜNDEN DEVLET SORUMLU”,

“HEPİMİZ ERMENİYİZ” PANKARTLARINI YAKIŞIKSIZ BULUYORUM”,

“HRANT, NEYE DAYANARAK, “TÜRK’ÜN PİS KANI” VE “SABİHA GÖKÇEN ERMENİYDİ” DEDİ?”

Yıldıray Oğur, Hürriyet’te, Hrant Dink’i hedef gösterdiğinizi söylemişti.  Hrant’ı hedef gösterseniz de, göstermeseniz de, “Ben Ermeni değilim”, dediniz. Dink davasının geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?

O davada şunu görüyorum. Birincisi hakikaten bir insanın öldürülmüş olması üzücü bir olaydır. Ermeni olsun, Türk olsun… İkincisi ben onun ölümünden devleti sorumlu tutuyorum. Çünkü bu işi devlet kademeleri önceden biliyorlarmış. Özelikle Trabzon emniyeti falan biliyor bu işi. Onun için bunun sorumlusu devlettir. Ha bu işi örgüte sokmadılar. O konuda da ben yazılar yazamadım çünkü iyi bilmediğim hukuki bir konu. Yani örgüte ne zaman girer, nasıl girer veya niye sokulmaz örgüte, onu bilmiyorum. Ama Hrant Dink olayı, acı ve üzücü bir olaydır. Bana o konularda sataşıyorlar, Emin Çölaşan hedef gösterdi, diye. Kardeşim Emin Çölaşan niye hedef göstersin? Ben Hrant Dink adını ilk defa o zaman duydum, Türkiye’de öyle bir adam yaşadığını. “Türk’ün pis kanı” ve “Sabiha Gökçen Ermeniydi” Agos Gazetesinde, neye dayanarak söylüyorsun bunu o zaman? Bir tane yaşlı Ermeni kadın çıkmış demiş ki, “Ben Sabiha Gökçen’i tanırım, Ermeni” Sabiha Gökçen’in bütün seceresi belli, ana adı, baba adı, doğduğu yer…Bunlar yakışıksız olaylardı. Kitlelerin, “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarını da ben yakışıksız buluyorum. Bunlar anlamsız ve gereksiz. Şimdi bakmayın, toplum sindirildi, tepki yok ama eski toplum olsaydı, bunlarla büyük kavga dövüş çıkardı ortada, büyük kan akıtılırdı. Bu son olaydan sonra, “Ben Ermeni değilim” diye yazı yazdım. Hepimiz Ermeniyiz’in bir esprisi yok.

“HRANT DİNK’İN AVUKATLARI BENİ SAVUNDU”

Ogün Samast mahkemede “Hrant Dink’le ilgili manşetleri atanlar, Emin Çölaşan asıl suçlu olandır” demişti. Kendini suçsuz göstermeye çalışmadığını belirtiyor ama bu açıklama sizde bir suçluluk duygusuna yol açtı mı?

Anlaşılan çocuğa dediler ki, oğlum daha ucuza yırtmak için savunmanda diyeceksin ki, “Ben Hrant Dink’i nereden tanırım. Emin Çölaşan’ın yazılarını okudum, Hürriyet’teki manşeti gördüm, galeyana geldim” Olay bu. Zaten onu söylediği zaman, Hrant Dink’in avukatları bile karşı çıktılar. Dediler ki, “Efendim bu adam zırvalıyor, yok böyle bir şey” Yani Hrant Dink’in avukatları beni savundu. Göz önünde olan bir gazeteci olduğun için birileri seni gagalamak için, bilerek veya bilmeyerek üzerine gelmeye çalışırlar.

“AKP, YARGININ SAHİBİDİR”,

“AKP’NİN KAPATILMASI GİBİ BİR ÖNGÖRÜM YOK”

2002 yılında arşivleri karıştırırken 25 Şubat 1998 tarihli ‘‘Bu Fazilet Kapatılır’’ başlıklı yazınıza rastlamıştınız. Refah Partisinin akıbetine bakarak gördüğünüz bu geleceğin, Ak Parti ayağında neler olabilir sizce?

AK Parti ayağına ilişkin böyle bir öngörüm asla yok. Niye yok? Çünkü artık bütün yargı iktidarın elinde ve emrinde. Birkaç istisna hariç bütün kurumlar, HSYK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay,adli, idari yargı…AKP tarafından ele geçirilmiş durumda. Ele geçiremediklerini de temizliyorlar. Mesela İstanbul özel yetkili mahkemelerin hakimlerini, kendilerinin işine gelmeyen kararlar verdikleri için sürdüler, emekli yaptılar. Dolayısıyla AKP artık yargının sahibidir. Dolayısıyla AKP için(kapatılması) böyle bir öngörüm asla yok. Ha evvelden yargı yargı iken onları yazabiliyorduk ama şimdi neyi yazacaksın, yazsan komik olur.

“AK PARTİ TAM DÜŞÜŞE GEÇMEDİ”

Kapatılmaz ama belki kendi sonunu kendi hazırlar.

Onu bilemem. Biz Türkiye’de öyle bir ortamda yaşıyoruz ki, yarın ne olacağını hiç birimiz kestiremiyoruz. Türkiye’nin bugünkü ortamında uzun vadeli düşünmeye imkan yok. Bir tahminde bulunmak da mümkündür. Yorulduğu, yıprandığı kesin ama tam düşüşe geçmedi benim gördüğüm. Ama ileride görülür onlar. Şimdiden o konularda yorum yapmak için çok erken.

“ SIKMA BAŞLAR DEVLETİ TEMSİL EDİYOR”,

“TÜRKİYE BU KAFALARA TESLİM EDİLMEMELİYDİ”,

“SEÇİMLE GELDİLER, SEÇİMLE GİDERLER İNŞALLAH”

Ak Parti kurulduğunda da, “Tayyip günün birinde maşallah iktidar olacak (!!!) ve Cumhuriyet rejimini temsil edecek! “ demiştiniz. Cumhuriyet rejimini yönetmekteki eksikliği ne oldu? Şeriat ve laiklik kaygılarını dile getiriyorsunuz ama Ak Parti başka ne tür kaygılara yol açtı?

Böyle bir partinin, böyle bir zihniyetin iktidarda olması, Türkiye Cumhuriyeti açısından pek parlak bir olay değil. Bugün bir devlet toplantısına, resepsiyona bak. Türkiye’de sıkma başların devleti temsil edeceğini, günün birinde düşünebilir miydik biz? Bir bakıyorsun, onun karısının, bunun karısının yarısı sıkma baş. Bu olacak şey midir? Bir başka taraftan bakıyorsun, Cumhuriyet Bayramları törenleri iptal ediliyor. 19 Mayıs törenleri iptal ediliyor. 23 Nisan törenlerinin o gününe sabit, Peygamberin Kutlu Doğum haftası getiriliyor…Bunun gibi onlarca şeyi sayabilirim. Olacak şey mi? Türkiye bu kafalara teslim edilmemeliydi. Ama oldu, seçimle geldiler, seçimle de giderler inşallah diyoruz.

“BUNLAR İKTİDAR OLMAZ DESEYDİM, MAHCUBİYET YAŞARDIM”

Bir okurunuz, "Yüzde 46 sonrasında özür dilemenizi, tükürdüğünüzü yalamanızı bekliyoruz." diye bir not göndermiş, siz de, “Neyin özrünü dileyeceğim? Namussuzluk mu yaptım? Yalan yanlış mı yazdım? İnananlar özür dilemez. “ demiştiniz. Alınan oy oranı karşısında küçük de olsa bir mahcubiyet yaşadınız mı?

Şimdi de öyle söylüyorum. Ben hiçbir zaman ”Bunlar iktidar olamaz” demedim ki. Deseydim yaşardım o mahcubiyeti. Hiçbir zaman iktidar olmayacaklar, oy oranları düşecek gibi iddialı bir laf yazmadım ki ben.

“CUMHURBAŞKANLIĞINA TAYYİP GELECEK”,

“BAŞKANLIK DÜZENİ GETİRİLECEK”,

“TAYYİP, ÇANKAYA İLE YETİNECEK BİR TİP DEĞİL”,

“TÜRKİYE, TAYYİP’İN GÜDÜMÜNE GİRECEK”

Yazılarınızda ismi sık sık geçen Emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray Paşa, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için, ’Kim olacak’ değil, "kimler niçin olamaz" sorusunu tartışmalıyız demişti, siz de Cumhurbaşkanı adaylarınızı!:”Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç ve Atilla Koç.” olarak belirtmiştiniz. Şimdi bizi nasıl bir Başkanlık rejimi ve stratejisi bekliyor olabilir?

O yazıda Cumhurbaşkanlığı adayları konusunda gırgır geçmişimdir ben. Cumhurbaşkanlığına, Tayyip gelecek bir kere. O kesin. Ha Başbakan kim olur, onu bilemem ama sonuçta Tayyip, kendisini Çankaya’ya ayarladı. Anayasa değişikliği yapılacak…Bir de benim tahminim, Başkanlık düzeni getirilecek. Başkanlık ile parlamentoya da el koyacak. Tayyip öyle Çankaya ile yetinecek bir tip değil.  Parlamentoya da el koyacak ve dolayısıyla Türkiye, Tayyip’in güdümüne girecek. Ama tabi bunlar bir yerde ters teper. Başka şeyler de olur. Göreceğiz bakalım neler olacağını. Benim en merak ettiğim, Tayyip’in oraya çıkacağı kesin de, onun yerine partide kimin geleceği. Sanırım orada aralarında hır gür çıkacaktır.

“TAYYİP’İN YERİNDE OLSAM, FRANSA’YA GİDER, ERMENİ SOY KIRIMI OLMAMIŞTIR, DERİM”

AKP’nin masalları başlıklı yazılarınız vardı. Tıpkı AB masalları gibi…Fransa’ya karşı gösterilen tavır da bu eleştirinin bir parçası mı? Size göre tepkinin büyüğü mü, sahicisi mi esas olan?

Sahicisidir esas olan. Bir sürü tantana yapıldı, bırak kardeşim bu kadar büyütmeye gerek yok ki bu işi. Fransa istediği yasayı çıkartır, sana ne? Çıkarsın. Tepki olarak büyükelçini geri çağırıyorsun ondan sonra adamı 10 gün sonra geri gönderiyorsun. Niye o zaman tükürdüğünü geri yalıyorsun yani? Bırak İsviçre çıkarmış, Venezüella dahil 30 civarında bazı ülkeler  bu tasarıyı çıkarmışlar, “Ermeni soykırımı vardır” hikayesini, Fransa da çıkarsın, bırak. Fransa’da zaten vardı da, şimdi inkar edene para ve hapis cezası geliyor. Sana ne ya? Ben Tayyip’in yerinde olsam, giderim Fransa’ya, derim ki: ”Beyler Türkiye’de Ermeni soy kırımı olmamıştır” Hadi gelsinler hapse atsınlar, ceza yazsınlar. Sıkar mı? Sıkmaz. İşte gel babayiğitlik budur. Ankara’da nutuk atmakla olmaz. Bunu yapmasını beklerim ama yapamaz.

“DÜNYANIN HİÇ BİR ÜLKESİ TERÖRLE BU KADAR BAŞ EDEMEZDİ”

“Tayyip’in Çok Tehlikeli Oyunu”  başlıklı yazınızda Başbakan’ın en büyük kumarının “Kürt’ün Kürt’e karşı direniş göstermesi” çağrısı olduğunu belirtiyorsunuz. Sizce bu kumarı kaybeden taraf kim olur?

Sonuçta herkes kaybetti zaten. Şu anda kazançlı olan yok bu işte. En son nihai aşamada kim kaybeder bilemem ama Türkiye’nin kaybı çok büyük. Öbür taraf beni hiç ırgalamıyor. Ama biz hem maddi hem manevi kayıplara uğradık. Çok kötü bir olay. Ve biz sağlam bir devlet kurmuşuz ki, o beğenmedikleri Atatürk, İsmet Paşa ile o kadar sağlam bir köklere sahip ki, adamlar yıkamadılar bizi. Dünyanın hiçbir ülkesi bu terörle bu kadar baş edemezdi. Biz baş ettik ama çok büyük yara aldık.

“PARTİSEL ÇIKARLARI İÇİN ANAYASAYI DEĞİŞTİRİYORLAR”

İleride bir AKP-BDP ittifakının gerçekleşeceğine dikkat çekmiştiniz.Erdoğan’ın, anayasa değişikliğini Kürtçülerin oyları ve desteği ile gerçekleştireceğini ifade ediyorsunuz. Peki bu mutabakat bir yerde gerekli değil mi?

2009 yılında Kürt açılımını bu iktidar BDP’nin iş birliği ile başlattı. Habur’dan giren terörist kafilesini hatırla. Onun anlamı neydi? Şimdi diyorlar ki, “A biz yanlış yapmışız o konuda” Kardeşim biz bunu, daha olay olurken söyledik. “Yapmayın bu kepazeliği” diye. Ama yaptılar. Bir Anayasa değişikliği vardır, gerçekten Türkiye’nin ona ihtiyacı vardır, onu yaparsın ama bir Anayasa değişikliği vardır, sadece kendi partisel ve kişisel çıkarların için yaparsın. Bunların yaptıkları ikincisi. Somut örnek. Darbe Anayasası yapıldı, referandum yapıldı, peki niye HSYK’dan Adalet Bakanı ile Adalet Bakanı müsteşarını çıkarmadılar? Çünkü amaçları yargıyı ele geçirmekti. Ve çok bilinçli olarak yapıyorlar bunu. Bu anayasa maddesini değiştiremediler. Yargıyı bağımsız kılamadılar, çünkü işlerine gelmezdi. Peki kim getirdi o Anayasa hükmünü? Darbe yönetimi getirmişti. İşlerine geliyorsa Anayasayı değiştir, gelmiyorsa, bırak orada dursun o madde.



“ÖCALAN, SÜMSÜK VE ZAVALLI BİR ADAM”

Öcalan yakalandığında, Gözcü Gazetesi, beklemeden asalım diye manşet atarken, siz Öcalan’ın asılmaması gerektiğini vurguluyordunuz. Bu ters köşeyi hedef alan bir görüş müydü? Öcalan’ın muhatap alındığı noktalara geleceğimizi söylüyorsunuz, Öcalan için yapılması gereken nedir?

Ömür boyu hapis yatması. Çünkü adamı idam ettiğiniz zaman, dünya çapında bir kahraman yaratırsın. Herifin bütün dünya ülkelerine heykellerini dikerler. Halbuki bu böyle sümsük, zavallı bir adam. Bırak kalsın İmralı’da. Bunların en büyük hatası, onu orada mahkum olarak tutmak yerine, gittiler müzakereye oturdular. Ve adam da şımardıkça şımardı tabi. Örgütü İmralı’dan yönlendirdi. Şimdi bizi yönetenlerin aklı başına geldi ve onu izole ettiler İmralı’da ama iş işten geçti. İdam edilmediği uygundur.

“MHP MECLİSE GİRSİN Kİ, AKP DAHA DA GÜÇLENMESİN”

MHP’ye oy vermediğiniz halde, “MHP mutlaka Meclise ‘e girmelidir. MHP girmezse, onun kaybedeceği kelle sayısının çoğunluğu AKP’ye gidecek ve tek parti iktidarı giderek güçlenecektir…”diyorsunuz. Yani MHP’ye duyulan ihtiyaç, kendisinden değil AKP’den mi kaynaklanıyor? MHP’nin bir özelliği yok mu?

Aynen öyle. MHP o özelliğini ve önemini hiçbir zaman kullanamıyor, burada da ben Devlet Bey’i suçluyorum. Partisini dar kalıpların içine tıkadı ve orada kaldı. Ama o yazdığım yazılar AKP açısından yazılmıştır. MHP mutlaka %10 barajını aşıp, meclise girmelidir ki, AKP daha da güçlenmesin. Çünkü bugün 60 milletvekili varsa MHP’nin, eğer MHP %10 barajının altında kalsaydı, 60 milletvekilinin en az 50 tanesi AKP’ye gidecekti ve ona yarayacaktı, onu daha da güçlendirecekti.

“KILIÇDAROĞLU ÇOK PASİF”,

“KILIÇDAROĞLU BİR BÜROKRAT, LİDER DEĞİL”

Peki MHP’ye yüklediğiniz sorumluluğu neden Kılıçdaroğlu için düşünmüyorsunuz? Seçim yenilgilerinin ardından Baykal istifaya çağrılırken, siz bunu erken ve zamansız buluyordunuz fakat Baykal’ın ikinci bir adam yetiştirmemesini de eksiği olarak vurguluyordunuz. Kılıçdaroğlu, Baykal’ın yetiştirdiği biri olmadığı için mi şansını iyi kullanamıyor sizce?

Yok o açıdan değil, CHP’nin belli bir oy alacağı, AKP’den sonra ikinci parti olacağı, ana muhalefet partisi olacağı kesin. CHP’nin bir anlamda yeri garantili. Önemli olan MHP’yi sokturmaktı. Ben Baykal’a çok karşıydım ve sevdiğim birisi değildi Baykal. Onu çok ağır eleştirdim. Ama şimdi Kılıçdaroğlu’na bakıyorum, çok pasif. Yani bence iyi bir ana muhalefet lideri değil, o bir bürokrat. Baykal, siyasetçi idi. Yani ağzı laf yapan bir siyasetçiydi. Kılıçdaroğlu öyle değil. Çok iyi insan, düzgün insan onlar işin ayrı boyutları ama siyasetçi ve ana muhalefet lideri olarak onu yeterli görmüyorum.

“AKP, ORDUYU PASİFİZE EDİYOR”

“AKP, ORDUYU HADIM ETTİ”

Peki askerin pasifleştirilmesine ne diyorsunuz? “Hükümetler ağlama duvarı değil, icraat yeridir” diyorsunuz.  'Ağlama Duvarı'nda bir bürokrat' başlıklı haberlerde İlker Başbuğ’un ismi geçmişti. Başbuğ’un pozisyonu….

Bu AKP’nin uyguladığı bir taktik. Türkiye’de Cumhuriyet kurulduğu günden beri, Cumhuriyetin, rejimin ilkelerini savunan, ona sahip çıkan Türk ordusu vardı. Bunlar tek başlarına iktidar olunca, yargıyı da ele geçirdiklerinde orduyu pasifize etmeye karar verdiler. Çünkü karşılarındaki en büyük güç, ordu ve üstelik bir de silahı var. O amaçla iki şey yaptılar, bir, ordunun karşısında yine silahlı bir güç olan polisi çok güçlendirdiler, yani bugün 200 bin dolaylarında polis var, bu korkunç bir güçtür, 24 saat sokakta olan bir güçtür. İkincisi orduyu hadım etmek. Tabi bunlar da sarı öküzü verdiler en baştan. Bütün komutanlar birer ikişer tutuklanmaya başladığı zaman ve bunlar bir de Nejdet Özel’i Genel Kurmay Başkanı yaptıkları zaman, iş bitti. Geçmiş olsun, diyorum. Bundan sonra gerisini TSK mensupları düşünsün ya da Cumhuriyetin ilkelerine inanan, devrimlerine inanan gerici güçlere karşı çıkan kitleler düşünsün. Ben görevimi her hâlükârda yaptığıma inanıyorum.

“HADIM OPERASYONUNDA BAŞKA KOMUTANLAR DA ALINACAK”

AKP döneminin özelliklerini sıralarken, “Bu “İleri demokrasi (!)” ortamında geçmişi karalarken askeri yıpratmak” diyorsunuz.

Tabi ki asker yıpratıldı, herşeyiyle yıpratıldı. Ama diyorum, bu ince bir taktikti, uyguladılar ve başardılar. Ama o uygulama daha bitmedi, ilerisi gelecek. Askeri hadım operasyonlarında, daha başka komutanlar alınacak. Tahmin ediyorum, öyle.

“GEÇMİŞ TÜRKİYE’Sİ YOK ARTIK”

“Balyoz” davasında tutuklu bulunan asker eşlerinin Anıtkabir ziyareti ile sizin siyasi partilere “Balyoz” davası duruşmasına destek vermeleri çağrınız olmuştu. Verilen destek ne ölçüde?

Hiçbirşey yok. Kamu oyu tepkisizleştirildi, duyarsızlaştırıldı. Dolayısıyla destek mestek kimse kimseden beklemiyor. Geçmiş Türkiye’si yok artık. “Karamsarsın” diyeceksin, eve karamsarım.

28 Şubat döneminde muhalefete muhalefeti en sert biçimde yapan yazarların başındaydınız. 28 Şubat sendromunu ülke olarak yendik mi?

O askeri bir olaydı. Tanklara vs’ye dayalı bir olaydır. Ordu AKP tarafından ele geçirilince olay bitmiştir.

“BALBAY'DAN SONRA, YAPTIĞIMIZ PROGRAMIN EKRAN YAZISINA KARŞI ÇIKMIŞTIM”

Avrasya TV, Mustafa Balbay ve sizin programınızı yayınlaması gereken saatte ekranı karartmış. Bir duyuru vermişti: "Mustafa Balbay tutuklandığı için Ankara Rüzgárı programını ekrana getiremiyoruz. Sesimizi duyan var mı?" Sesinizi duyan var mı?

Ben sesimi Sözcü’de, gerektiği ölçüde duyuruyorum. Bugün en azından 220 bin satan bir gazetenin yazarısın. Daha ne olacak ki? Yandaşlara baktığın zaman düzmece rakamlarla 100 bin civarındalar. Cumhuriyet’e baktığın zaman 50 bin. İyi gidiyoruz. Avrasya’nın ekrana o yazının konmasına ben karşıydım. Ben onlara söyledim, program süresince böyle bir yazı yazarsan, anlamı olmaz.

“TAYYİP’İN "TÜRK MİLLETİ" DEDİĞİNİ HİÇ DUYMADIM”

Başbakan için “Hele ağzından ‘Ben Türk’üm... Milletimiz Türk milletidir’ sözcüklerini duyarsam, sizler gibi ben de sevinçten havalara zıplayacağım!” diye yazmıştınız. Başbakan’ın Türklüğünden şüphe mi duyuyorsunuz?

Estağfirullah. Çok iyi bir Türk olduğunu biliyoruz da, nedense ağzına almak istemiyor. Gerçekten “Türk Milleti” dediğini hiç duymadım şimdiye kadar. Hep, “Milletimiz” der. Millet, hangi millet bu? Bir de “Türk” koyuver oraya. Yok. Ağzından çıkmıyor. Onu da anlayışla karşılıyorum. Çünkü ümmetçilikte, ‘kavim’ vardır. Millet yoktur. İmam Hatipte aldığı eğitim gereği o kafası kavimden yana olduğu için milletten çok fazla söz etmekten hoşlanmıyor.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK’ÜN YAZARLIĞINI CİDDİYE ALMAM, CAMBAZLIĞINI ALIRIM”

Ahmet Hakan “Dindarların Emin Çölaşan’lar yetiştirmesi... Hayaldi, gerç
YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık