Şanlıurfa

Ana Sayfa Röportajlar Kemal Burkay : “ APO ile Protokol Yaptım”

Kemal Burkay : “ APO ile Protokol Yaptım”

Kürt Aydın Kemal Burkay, Hülya Okur'a konuştu."PKK tek yanlı silah bırakmalı… APO ile protokol yaptım… BDP'nin boykotu derin devlet işi…Bir ülkenin iki resmi dili olabilir… KCK, Murat Karayılan'a bağlı… PKK'nın ordu içinde müteffikleri var… Duran Kalkan, derin devletin adamı... Türkiye'nin adı, 'Anadolu' olmalıydı…Bahçeli milliyetçiliği tüketmekle meşgul… CHP, MHP'leşti…Kılıçdaroğlu, keşke barış ve demokrasi için cezaevini göze alsa”diye konuşan Burkay, çözümün yollarını Hülya Okur'a anlattı.

Giriş Tarihi: 16 Ocak 2012 Pazartesi 10:17
Kemal Burkay : “ APO ile Protokol Yaptım”
"Onun için, 'Asil' diyorum, hem kovandan bal alan kişi olması nedeniyle, hem yedeğinin bulunmayışı, hem de meyveli ağaç misali tüm ağırlığına rağmen boynunu eğmeyerek, tabiata karşı koymasından. Belki üzerinden dileklerimizi gerçekleştirmeyi umduğumuz bir Ardıç ağacı, belki meyvelerinin yanında taşlarının da olduğunu da bilen olgun ve bilge bir ağaç kendisi…Ama şundan eminim ki, o bir Haşit-i Perwer, maslahat yolunu takip eden bir Hazar Denizi. Onun farkı, savaşın adını ağzına almadan, barışı savunması. Bu nedenledir ki, bu röportajın ön yüzündeki barış anıtı resmini herkes göremeyebilir. Görebilenler için Kemal Burkay sizlerle…”



“YOKSUL VE KÖYLÜ BİR AİLEDE DÜNYAYA GELMİŞİM”

1937'de Tunceli'nin Mazgirt İlçesi'nde dünyaya geldiniz. Nasıl bir aile ortamı ve nasıl bir dünya karşıladı sizi?

Yoksul ve köylü bir ailede dünyaya gelmişim. Çok çocuklu tabi. Bazıları daha çocukken ölmüşler, bazımız da büyüdük, annem 9 çocuk doğurmuş, ancak 4'ümüz büyüyebildik. Babam eğitmen olmuştu. Askerlikte çavuşluk yapmış. Onun eğitmenlik yaptığı köyde okudum. Sonra öğretmen oldum ve daha sonra hukuk fakültesi...

“TÜRKMEN DEĞİLİM”

Bir sürü mesleğiniz var, onları sıralayacağız ama...Gazi Üniversitesinden bir grup bilim adamı, Türkmen aşiretinden olduğunuz tespitinde bulunmuşlardı. Aşiretiniz Şadıllı aşiretinin Türkmen orijinli olduğu iddia edilmişti. Bu iddiada olduğu gibi Kürt kökenli olduğu halde kendisini Türk, Türkmen kökenli olduğu halde kendisini Kürt olarak tanıtanlardan mısınız?

Hayır doğru değil. O ciddi bir araştırma değil. Türkiye'de Kürtlerin kökenini çarpıtmak için yapılan çabalardan bir tanesinin ürünü. Böylesi bilim adamı geçinen bazıları, ne yazık ki buna alet oluyorlar. Ben Türkmen de olabilirdim tabi, bununla kıyamet kopmazdı ama Türkmen değilim, Şadyan aşireti bir Kürt aşiretidir, Şadıllı değil, ayrıca. Kürtleri asimile etme sürecinde, Kürt aşiretlerinin adlarını bile çarpıttılar. Şadyan aşireti, eskiden beri ünlü bir Kürt aşireti. Ve hem bizim yörede var hem Koçgiri yöresinde var, hem Erzurum'da var, hatta Horasan'da bile var. Ama Horasan'a sonradan gitmişler, Osmanlı-İran savaşları sırasında bir bölümü oraya göç etmiş ve Horasan'a yerleştirmişler. Bunlar her yerde Kürtçe konuşurlar. Yani Türkçe, Türkmence konuşan bir şadyana rastlanmamıştır.

“HERŞEYE KÜRT PENCERESİNDEN BAKMADIM”,

“KÜRT YURTSEVERİYİM AMA AYNI ZAMANDA DÜNYALIYDIM”

İnkar edilemeyecek tanımlar var sizin için. “Kürt’üm, sosyalistim, yazarım, dünya vatandaşıyım. Bu kimliklerin her biri eşit önemdedir, biri diğerinden öncelikli değildir” diyorsunuz. Peki Kürt bir aydın olarak kendinizi en çok neyle vazifelendirdiniz?

Tabi ülkenin, halkın içinde yaşadığı sorunlardan kopuk olamam. Belli bir bilinç kazandığım günden beri ki, bu daha çok üniversite yıllarına rastlıyor. Bizim çocukluğumuzda hem Kürt hareketi, hem sol hareket canlı değildi. Kürtler sindirilmişlerdi, Kürt sorununu tartışmak bile tehlikeli sayılıyordu. İnsanlar bunu ancak fısıltı halinde konuşabiliyorlardı, o da çok az sayıda insanlar. Kürt meselesinden söz etmek oldukça tehlikeliydi. Solcular da belli operasyonlar yaşamışlardı, o da fısıltı halinde konuşulan bir şeydi. Ama üniversite yıllarında ben; hem Kürt sorunuyla tanıştım, hem sol hareketiyle tanıştım, kişiliğimde her ikisi de etkili oldu. Bir bakıma birleştirdim onu. Yani hem emekçilerin hakları, hem de Kürtlerin hak ve özgürlükleri için mücadele etmek, bana birbiriyle çelişmeyen bir bütün olarak göründü. Benim kişiliğim öyle şekillendi, bir sosyalistim, bir Kürt yurtseveriydim aynı zamanda ama öte yandan tabi ki dünyalıydım. Benim Kürt sorununa bakış açım, hiç bir zaman dar Milliyetçi olmadı. Her şeye Kürt penceresinden bakmadım; bir insan olduğumu unutmadım, bir dünyalı olduğumu unutmadım. Ve dünyanın öbür ucundaki insanların sorunlarını da kendi sorunlarım gibi bildim.



“SİLAHTAN, ÇATIŞMADAN ORTAMI TERÖRİZE ETMEK İSTEYENLER YARARLANDI”

İsmet Berkan, “Kemal Burkay’ı rahmetli Bülent Ecevit’e benzetebilir, biraz naif bulabilirsiniz belki ama inançlı bir barışçı olduğuna, her şart altında kendi inançlarını tavizsiz savunduğuna kuşku yok.” diye yazmıştı. Tarafları kırmayan söylem geliştirmeniz kişisel bir özelliğiniz mi vatani bir görev bilincinden mi?

Tabi bu bir uslüp. Benim üslubum çok yumuşak mıdır, bilemiyorum. Barışçı olduğum doğrudur. Özellikle de silahların fayda yerine zarar verdiği bir ortamda, iyi hesap yapmak gerekir. Silah tutkusu kendi başına bir amaç olamaz. Ama insanların özgürlük mücadelesinde silah kullandığı dönemler de olmuştur, devrimlerde bunlar olmuştur. Bunları tümden yok sayamayız. Viyetnam halkı bir ulusal kurtuluş mücadelesi verdi. Cezayir halkı, bir ulusal kurtuluş mücadelesi verdi. Silah da kullandı. "Ha bu olmamalıydı" denemez. Marx'ın deyişiyle, bazı şeyler başka türlü olamadığı için öyle olmuştur. Öte yandan bu şu demek değildir, her koşulda silahı abartmak, bir fetiş haline getirmek ve bir çözüm unsuru saymak...hayır. Günümüzde silah kullanılmadan da bazı sorunları çözmek mümkündür. Ben de bizim koşullarımızda silahın bir sonuç vermeyeceği inancındaydım, güç dengelerini değerlendirerek sonuca vardım. Ve ülkemizdeki koşullar, uluslararası koşullar bana göre silahlı eylemden çok, barışçı siyasal eylemin sonuç vermesine daha uygundu. Onun için hem Türkiye İşçi Partisine girdiğim günden beri, hem de Kürdistan Sosyalist Partisinde aynı görüşleri savundum. Yanıldım mı? Bence yanılmadım çünkü Türkiye'de sol, ne de Kürt hareketi son 30 yıl içinde silahlarla bir sonuca varamadı. Ama aksine, silahlar, çatışmalar yardımıyla ortamı terörize etmek isteyen güçler(militarist, darbeci) yararlandı bundan. 12 Eylül'de yargılanmakta olan, yargı süreci başlayan 12 Eylülcülerin de yaptığı bu oldu. Solun ve Kürt hareketinin içine kendi elemanlarını sızdırarak, kışkırtarak, baskı yaparak bir bakıma terörize ettiler. Ve bundan yararlanıp darbe yaptılar. Bundan da ülkemiz bir şey kazanmadı.

“SOL ÇİZGİSİNDE OLDUĞUM İÇİN ARANIYORDUM”

12 Eylül darbesinde vatandaşlıktan çıkarılmış, Turgut Özal döneminde de 1992’de çıkarılan bir yasa ile yurttaşlığınız iade edilmişti. Vatandaşlığınızı tahkik noktasına taşıyan şeyler nelerdi? Bugün onların tamamı ortadan kalktı mı?

12 Eylül rejiminin ardından; binlerce insanımız, solcu, Kürt, demokrat hatta barışsever....bunlar ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Çünkü ülke bir açıkhava hapishanesine döndü. Ben de bunlardan biriyim. Ben darbe olmadan önce çıkmıştım, bir kaç ay sonra darbe oldu, dönemedim. Tabi aranan kişiler arasındaydım ben de. Biz herhangi bir silahlı mücadeleye girmemiştik, elimize silah almamıştık ama  yayın yapmıştık, görüşlerimizi söylemiştik, Kürtler için, aynı zamanda sol çizgide olduğumuz için hak taleplerinde bulunmuştuk. Bu yüzden aranıyordum. Vatandaşlıktan çıkarıldım. Bu Özal dönemine kadar devam etti. Özal döneminde beli bir yumuşama oldu. Türkiye, bizim vatandaşlığımızı çıkardığı bir kanunla iade ederek, uluslararası planda bir düzeltme yapmaya çalıştı. Özal'ın yaptığı, olumlu bir işti.

“TÜRKİYE 30 YILINI KAYBETTİ”,

“YURT DIŞINDA OLMASAYDIM, BELKİ DE KÜRT SORUNUNU ÇÖZMÜŞTÜK”

Yurtdışına çıkış hikayeniz, darbenin ayak sesleri ile oldu. Suriye’den dışarı çıkmak zorunda kalışınızın acısını, geri dönüş hediyesi unutturdu mu?

Doğrusunu isterseniz, 31 yıl uzun bir zamandır. Başlangıç dönemindeki acılar, etkinliğini yitiriyor. Yani şu anda bir acı var mı, onu hissediyor muyum, düşünmeliyim. Rahatım şu anda. Ama tabi 30 yıldan fazla kaybetti bu ülke. Ben en verimli yıllarımı yurtdışında geçirdim. Ve ülke 30 yılını kaybetti. Bunun olumsuz etkileri, bir süre daha devam eder. Hala toparlanmaya ve yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Ben yaşlı bir insan olarak ülkeme döndüm, toplumun belli beklentileri var, hem Kürtlerin hem de Türk demokratların, barışsever insanların. Sorumluluk duyuyorum. Diyelim ki benim yaşımda(75)insan, köşesine çekilmeyi ve dinlenmeyi düşünür artık. Ben de düşünmedim değil ama ne yazık ki insanların bu beklentileri de var. Hala yapabileceğim şeyleri yapmak istiyorum. Gençliğimiz gitti, halbuki daha o zaman darbelerle, baskılarla engellenmeseydi, bu enerjiyi, bilgiyi, birikimi, ülkenin demokratikleşmesi, özgürleşmesi için daha o zaman harcayabilirdik. Belki de toplum(Kürtler, Türkler olarak) olarak çok farklı bir noktadaydık. Belki Kürt sorununu şimdi çözmüştük, belki de ülkemiz çok daha demokratik bir ülke olacaktı ve bu sorunlarla boğuşmayacaktık. Bunu düşündüğünüz zaman, tabi ki acı duyuyor insan. Kişisel olarak değil, kişisel acılar aşılabiliyor, toplumsak acılar ve hala süregelen şeyler, insana onu hatırlatıyor.

“BENİM MÜCADELEMDE TUTARSIZLIK DİYE BİR ŞEY YOKTUR”,

“SOL, DIŞ POLİTİKADA ANTİ AMERİKANCILIĞI, İÇ POLİTİKADA ANTİ AKP’Yİ OTOMATİĞE BAĞLAMIŞ”

Beklentiler dediniz de....Dersim’de ‘Pir Sultan Abdal’la ilgili tiyatroyu basanlara karşı TİP saflarında savaştığınızı söyleyen Ömer Ağın,  sizden, Behice Boran’ın tavrının tıpkısını beklemenin hakkı olduğunu belirtmişti. Sizin için beklentilerin ne kadar fazla?

Ömer Ağın'ın beklentileri nedir bilmiyorum, herkesin beklentileri farklı olur. Ben yurt dışında da bu tür tavırları gördüm, döndükten sonra da gördüm. İnsanlar genellikle ön yargılı oluyorlar. Saflarını seçmişler, bu durumda kendileri gibi davranmayanları suçlamaya çok hazırlar. Bunu aşmamız gerekiyor. Hoş görüyü kazanmadıkça, birbirimizi anlamaya çalışmadıkça sorunları da kavrayamayız ve çözemeyiz. Onun için bahsettiğiniz arkadaş, benden Behice Boran'ın tavrı derken neyi bekliyor, bilemem. Behice Hanım benim sevdiğim bir insandı, gurbette öldü, acaba gurbette mi ölmeliydim? Bu muydu beklediği? Benim mücadelemde tutarsızlık diye nitelenebilecek bir şey yoktur. Ben döndükten sonra bazıları böyle göstermeye çalıştılar. Ben önyargılı değilim, bence bu kusur değil ,meziyettir. Ön yargılar solun, birbirini anlamasını zorlaştırdı, sol örgütler arasında mezhep kavgalarına yol açtı. Eğer 12 Eylül darbesi olduysa, biraz da bundan oldu. Solun bir kesimi, dış politikayı, anti-Amerikancılığı otomatiğe bağlamış, iç politikayı anti- AKP otomatiğine bağlamış. Böyle politika olmaz. Sol, çağımızdaki değişimi görebilmeli. 1915'lerde yaşamıyoruz, Marx döneminde de yaşamıyoruz, sol, politikalarını yenilemeli. Kürtler de öyle yapmalı, politikalarını yenilemeliler bence.



“GİTTİĞİMİZ DÖNEMDE DEVLETTEN KAÇTIK, GELDİĞİMİZ DÖNEMDE İSE HÜKÜMET ADAMLARI BİZE 'HOŞGELDİNİZ' DEDİLER”,

“KÜRT OLDUĞUMUZU SÖYLEDİĞİMİZ İÇİN ÜLKEYİ TERK ETMEK ZORUNDA KALDIK”

Behice Boran gibi yurtdışında mı ölmeliydim, dediniz de....1950’li yıllarda vatandaşlıktan çıkarılan, vatan özlemiyle ölen Nazım Hikmet’e göre daha mı şanslıydınız, mücadelenizin uzaklarda sonlanması sizi daha mı kahraman yapardı?

Yo, hayır. Diyorum ya, bazı insanlar ön yargılarla konuşuyorlar. Ben yurtdışındayken de, niye yrtdışındayım diye eleştirilerle çok karşılaştım; niye ülkeme dönmüyorum, ülkemde değilim? tabi koşulları yoktu, olsaydı gittiğimin ertesi yılı belki dönerdim. Ve zaten bu kadar çok kalacağımı da hiç bir zaman düşünmemiştim. Dönüş koşullarım yoktu. Mesele gurbette ya da burada ölmek değil, bence mesele, insanın ilke-prensip sahibi olmasıdır. Çıkar için doğru bildiğinden caymamasıdır. Ben 75 yıllık hayatım boyunca tutarsızlık diye nitelenebilecek bir şey göstermedim. Nazım'a göre şanslı sayılırız, Nazım uzun yıllar ülke hasretini çekti ve gurbette öldü. Bizimkisi öyle olmadı. Ben ve pek çok insan dönebildik, bu aynı zamanda ülkemizdeki değişimi de gösteriyor. Nazım gurbete çıktığı zaman sol hareket yasaklıydı, görüşlerini özgürce dile getiremiyordu ama şimdi ülkede komünist partiler serbestçe faaliyet gösterebiliyor, sol rahatça örgütlenebiliyor. Ben yurtdışına çıktığım zaman Kürt meselesi yine öyleydi. Bir makale yüzünden tutuklanabiliyordunuz. Yani bir bakıma, Kürt olduğumuzu söylediğimiz için, Kürtlerin haklarını savunduğumuz için ülkeyi terk etmek zorunda kaldık, bir bölümümüz işkence evlerine gittik, bir bölümümüz gurbete gittik ama döndüğüm zaman İstanbul Vali muavini bana havaalanında, Kürtçe, 'Hoşgeldiniz' dedi. Bu da bir değişimi gösteriyor. Bir Bakan, geldiğimin ertesi günü benimle görüşmek istedi. Kültür Bakanı Sayın Günay, otele kadar gelme nezaketini gösterdi. Bu da gelişimi gösteriyordu. Bazıları bunu anlayamıyor, birileri yazdı, "Nasıl olur bir şair ile bakanlar, Türk bayrağı önünde görüşür?" Bu ülkede bir bayrak var. Bir Bakan da o bayrak önünde açıklama yapabilir, ben de orada bulunabilirim. Bunda o kadar öfke duyulacak ne var ki? Sembollere göre siyaset yapılmaz. Değişimi görmek lazım. Gittiğimiz dönemde devletten kaçtık, geldiğimiz dönemde ise hükümet adamları bize 'Hoşgeldiniz' dediler. Ama her şey çok mu değişti, bütün istediklerimiz yerine geldi mi? hayır. Tabi ki her şey güllük gülistanlık olmuş değil ama biz de daha da iyi olması için çaba gösteriyoruz. Dün yurtdışında gösteriyordum, şimdi yurtiçinde devam ediyorum.

"AYAĞIMIZ ORADA BAŞIMIZ BURADAYDI"

Stockholm’ü çok sevdiğiniz halde bir şiirinizde şöyle diyorsunuz: ’Ben burada bir yabancıyım. Öfke isyan acıyım’ bunları da yaşadım” Peki ülkenizin yabancısı gibi hissetmemek, aidiyetlik duygusunu kaybetmemek için neler yaptınız?

Stockholm'de çok uzun bir zaman kaldım. 31 yıl. Orası da benim bir tür vatanım oldu. Zaten oranın vatandaşlığını da aldım. Stockholm, bir şair için şiir yazdıracak kadar güzel bir şehirdi. Ailem oradaydı ama buna rağmen zaman zaman kendimi bir yabancı gibi hissettim. Yani o demokratik ülkede, son derece rahat koşullarda...şiirlerime de bunu yansıttım. Çünkü biz, belli inançları olan, belli bir mücadelenin içindeki insanlardık. O bizim özgür tercihimiz olmamıştı. Zorunluluktandı, bu nedenle de aklımız hep ülkedeydi. Bazı arkadaşlarımızın deyişiyle, "Ayağımız orada başımız buradaydı" Ve ülkede olup biteni günü gününe izledik, orada da ülkenin sorunlarıyla yaşadık.  Orada da bihayli Türk, Kürt var...onların dernekleri var, siyasi partileri var, kültürel çalışmaları var, bütün bunların içinde olduk, o yüzden ülkeden hiç kopmadık. Görüşlerimizi yazdık, ilettik, basıldı, burada benim bir çok kitabım basıldı, 'Anılarım'ın son iki cildi de dahil olmak üzere onlarca kitabım basıldı. Burada çıkan gazetelere, dergilere sürekli yazılar gönderdim. Dönemim sağladığı olanaklara uygun olarak, televizyon, internet, cep telefonundan yararlanarak, ülkedeymiş gibi adeta mücadelemizi sürdürdük.

“BENİM GÖSTERECEĞİM ÇABALAR, HALKIN TALEPLERİNE UYGUN DÜŞÜYOR”

Mücadelenizin beklentiler noktasına dönecek olursak, Bülent Arınç,” Kemal Burkay'dan beklentimiz bu güzel ülkenin güzel insanları arasındaki kardeş kavgasının sona ermesi için bir aydın sorumluluğu ile çaba göstermesidir.” demişti. Çabalamak istediğinizde karşılaştığınız en büyük zorluk nedir?

Ben ülkede barış ve demokrasi mücadelesine destek vermeyi, esas amaç olarak belirledim. Daha gelmeden önce de, gittiğim zaman ne yapabilirim, diye baktığımda bunu düşündüm. Hep silahların susması, ülkeye barış gelmesi, Kürt sorununun eşitlik temelinde çözümü konularındaki görüşlerimi yurt içinde sürdürürüm diye düşündüm. Bana göre de toplumumuzun ihtiyaç duyduğu budur. Uzun yıllardır bir tür iç savaşın acısını çekmiş olan, önemli bedeller ödemiş olan kesimler artık silahların susmasını istiyorlar. Toplum çatışmadan bıkmış. Hem Kürtler, hem Türkler...Her iki kesimde de belki hala şiddetten yararlananlar vardır, bunlar silahların susmasını da istemezler, bundan rant sağlayanlar da var ama halkın ezici çoğunluğu öyle düşünmüyor, halkın çıkarları, çatışmada değil, barıştadır. Tabi aynı zamanda demokraside ve özgürlüklerdedir. Benim göstereceğim çabalar, halkın taleplerine uygun düşüyor. Bu yüzdendir ki iyi karşılandım. Arkadaşlarım, dostlarım ülkenin değişik yerlerinden koşup geldiler. Bunlar benim görüşlerimden, siyasi tutumumdan dolayı idi. Daha sonra sokaklarda benim gelişimi iyi gören, bunu sıcak bir yürekle dile getiren bir çok insanla karşılaştım.



“BEN AK PARTİLİ DEĞİLİM, BANA 'HOŞGELDİNİZ' DEDİKLERİ İÇİN AK PARTİLİ OLACAK DEĞİLİM”

“KULLANILMAYA MÜSAİT BİRİ DEĞİLİM”

Bülent Arınç, bir soru üzerine sizi, PKK’ya ya da Abdullah Öcalan’a karşı kullanmanın akıllarından dahi geçmediğini de belirmişti. Siz böylesi bir pozisyonda kalsanız, bunun adına "kullanılmak" der misiniz?

O şekilde haksız suçlamalar oldu. Sanki AK Parti hükümeti beni, kendi rakiplerine karşı kullanacakmış gibi. Sayın Arınç da ondan sonra bunları söyleme gereğini duydu ama beni tanıyan insanlar, benim kullanılmaya müsait bir insan olmadığımı bilirler. Ben barışçı, yumuşak bir insanım ama aynı zamanda kendi tutumum, görüşlerim nedeniyle de inatçı bir insanım. Benim bütün hayat hikayem, bunun kanıtıdır. Hiç bir zaman post için görüşlerimi değiştirmeye tenezzül etmedim. AK Parti konusunda da benim tavrım farklı değildi. Ben AK Partili değilim, bana 'Hoşgeldiniz' dedikleri için AK Partili olacak değilim. Ama o tavır da uygar bir tavır. Bana gösterilen dostça tavırdan şikayetçi de değilim.

“PKK’YI 12 EYLÜL ÖNCESİNDEN BERİ ELEŞTİRİYORUM”,

“HÜKÜMET ÖCALAN VE PKK İLE GÖRÜŞÜYOR”

PKK ile görüşmeler sırasında, size sözcülük, aracılık, danışmanlık görevi verilse ne yaparsınız?

PKK konusunda benim eleştirici tavrım öteden beri vardır. Bu da doğal. PKK'nın yaptığı yanlışları başından beri eleştirdim; bazen sert bir şekilde eleştirdim, bazen PKK'nın bu yanlışlardan kurtulması için çaba gösterdim. Bazıları buna bakarak, benim PKK karşıtlığı yaptığımı düşünebilirler. PKK'yı 12 Eylül öncesinden beri eleştiriyorum. Bunun AK Parti politikalarıyla bir ilgisi yoktur, PKK yanlışları yapmasa ben eleştirmem. Görüşmeler için bir danışmanlık söz konusu değil, ona gerek yok. AK Partinin yeteri kadar danışmanı var. Ama barış sürecine katkıda bulunabilirim. Bunun için Öcalan ile görüşmek gerektiğini düşünmüyorum. Hükümet zaten belli dönemlerde Öcalan ile PKK ile görüşüyorlar. Ama ben çözüme, diyaloga ilişkin olarak görüşlerimi zaten söylüyorum.  Bunlar gizli kapaklı değil. PKK'nın da, Öcalan'ın da bundan haberi var. 1993 yılında, Şam'da Öcalan ile bir protokol imzaladık. O protokole ben hala sadığım. Silahların tümden susması isteniyordu, Kürt sorununun çözümü için Türk tarafına 10 maddelik belli talepler iletilmişti, bunun yanı sıra sorunun nihai çözümü için federasyon olabileceği söylenmişti...bunlar benim bugün de savunduğum şeylerdir.

“BİZ PKK'DAN ÇOK DAHA ESKİ BİR ÖRGÜTÜZ”,

“ÖCALAN, "DEVLETİN SIRTINDAN PKK GİBİ BİR ÖRGÜT YARATTIM" DEDİ”

PKK ile aranızın açıldığı zamanlara dönmek isterim...PKK’nın hakkınızda “hiç iyi bir şey düşünmediğini” söylüyorsunuz. Peki PKK ile aranızı açan şey, silahları bırakmaları noktasında mı, “Biji Serok Apo' (Yaşasın Başkan Apo) demek, dağa çıkmak için hiçbir neden yok, deyişinizle mi ilgiliydi?

Benim PKK'da eleştirdiğim, ilişkilerimizin gerilmesine yol açan nedenler çok çeşitli. Bir kere PKK, sahneye çıktığı günden beri bizi düşman ilan etti. Biz ilan etmedik PKK'yı. Biz PKK'dan çok daha eski bir örgütüz. Benim siyasi mücadelem TİP ile başlıyor. 1960'lı yıllardan başlıyor, bugüne kadar geliyor. 1975'te de Kürdistan Sosyalist Partisini kurduk. O zamanlar Öcalan henüz sahnede yoktu. Öcalan sahneye 1978'lerden itibaren çıktı. 1978, PKK'nın kuruluşudur. Ve çıkar çıkmaz, bizi düşman ilan etti, yalnız bizi değil, o dönemde var olan tüm Kürt gruplarını, Kürt siyasi hareketini düşman ilan etti ve dedi ki, "Benim Kürdistan'ı kurtarmam için bunları öncelikle ortadan kaldırmam gerekir" Bu olacak şey değildi...Gerçekten Kürt halkının özgürlüğü için mücadele eden herhangi bir örgüt bunu yapmazdı. Bunu ancak Kürt halkına zarar vermek isteyen bir örgüt yapardı. Öcalan daha sonraki açıklamalarında bunu söyledi zaten. Şunu söyledi:" PKK kuruldu, 3 yıl süreyle ekmeğimizi, silahımızı devlet verdi ve korumamızı devlet sağladı" Öcalan bunu röportajlarında söyledi, kitap halinde çıktı...Yani Öcalan bazen oldukça açık konuşan bir insan. Ha bunları niye söyledi o ayrı bir konu. "Devletin sırtından PKK gibi bir örgüt yarattım" diyor. Daha sonra da Öcalan bize karşı bu yöntemleri sürdürdü. 1985-86 yıllarında yurtdışında, derneklerimizi yaktılar. Nevruz gecelerimize saldırdılar. Kendi arkadaşlarımızı vurdular.



“PKK, KÜRT HAREKETİNE TEKEL KURMAK İSTEDİ”,

“PKK’DAKİ DAHA İKTİDAR OLMADAN, DİKTATÖRLÜK ANLAYIŞI”,

“PKK İÇİNDE HİÇ BİR ZAMAN DEMOKRASİ OLMADI”

Biz hiç bir zaman PKK'ya böyle bir şiddet yöneltmedik. Onları eleştirdik ama aynı yöntemlerle cevap vermedik. Çünkü o yöntemlerin yanlış olduğunu biliyorduk, bizi bir kör dövüşüne sürükleyecekti, bundan uzak durduk, bilinçli bir şekilde ama buna rağmen PKK, bizim yakamızı bırakmadı. Çünkü PKK, Kürt hareketine tekel kurmak istedi. Benim dışımda kimse olmasın anlayışıydı. Daha iktidar olmadan, dikdatörlük anlayışı. Zaman zaman ilişkilerimiz yumuşadı. Bahsettiğim protokol döneminde(1993) mesela. Sonra yine sertleşti. Mesela 2000'li yılların başında, PKK, güney Kürdistan'da bir grup insanı tutuklamıştı. Bunların idam edileceği söylendi, ben de yayınladığım bir demeçle bu insanların hayatlarına dokunulmamasını istedim. Yani farklı görüşlerden dolayı insanları cezalandırdıklarını biliyordum, çok oldu bu PKK içinde. PKK içinde hiç bir zaman bir demokrasi olmadı, işlemedi. Farklı düşünenleri en acımasız şekilde cezalandırdılar ve bu çoğu zaman da ölüm oldu. Ama bildiri yayınladım ben de. Bu bildiri nedeniyle tekrar bana karşı bir kampanya açtılar. Beni suçladılar. Şimdi de son dönemde bana karşı yeniden bir kampanya açtıklarını görüyorum. Murat Karayılan, aleyhime yazdı, Duran Kalkan daha önce yazmıştı(Selahattin Erdem adıyla), arkasından Cemil Bayık yazdı, başkaları yazdı, içinde devşirmeler de var sol kesimden...bir kampanya açtılar belli. Niye? Ben PKK aleyhinde, kanal kanal gezip konuşuyormuşum. Benim kendi televizyon kanalım yok, PKK'nın 3-4 tane var, sabahtan akşama kadar düşüncelerini söylüyorlar, başkalarını suçluyorlar. Benim hizmetimde olan özel bir kanal yok. Ama medyada çeşitli kanallar benimle söyleşi yapmak istiyorlar, fırsat buldukça yapıyorum. Bu kadar hakkım yok mu?

“ABDULLAH ÖCALAN KÜRTLER ARASINDA KENDİSİNİ PUTLAŞTIRDI”,

“ÖCALAN'IN İSTEĞİNE GÖRE GÜLÜP, AĞLAMIYORUZ”

1999 yılında PKK ile aranızdaki kavga, sizin Öcalan'ın putlaştırıldığını söylemeniz, PKK yandaşlarının KSP'yi "bölücülükle" suçlaması üzerine büyümüştü…Bu kavga şimdi alevlenerek devam ediyor yani?

PKK'nın yöntemlerini de eleştirdik. Mesela bize karşı şiddet kullanmasını eleştirdik. Bunun dışında kendi içinde demokrasinin olmaması, kendi içindeki muhalif seslere şiddet uygulaması, zaman zaman halka şiddet uygulamasını tabi ki eleştirdik. Bunlar devrimci yöntemler değil. Ha bunun dışında eleştirdiğimiz şeyler de var, işte o kişi putlaştırma meselesi. Bu da devrimci ve demokratik bir yöntem değil. Kişi putlaştırma, bir sapmadır. Devrimci hareketlerde bu tür sapmalar yaşanabilir, mesela Stalincilik, Dünya Sosyalist Hareketinde böylesine bir sapmaydı. Bunun aşırı örneklerini bugün de görebiliyoruz. Mesela Pol Pot Rejimi böylesiydi. Devrimcilik akımı çıkmıştı, Kızıl Kmerler, Kamboçya'da. Ama iktidara geldikten sonra öylesine cinayetler işlediler ki kırım yaptılar, 2 milyon Kamboçyalıyı kırımdan geçirdiler. Entellektüel olmak bir suçtu. Gözlük kullanmak bile bir suçtu onlar için. Bu korkunç bir sapkınlıktır, devrimcilik değildir. Ve nitekim onları kurtarmak da Viyetnam halkına düştü. Viyetnam oraya bir çıkarma yaptı, Pol Pot'un kurtardı Kamboçya halkını. Şimdi Kuzey Kore'de görüyoruz bunu. Hem komik hem traji komik bir durum. Devlet Başkanının putlaştırılması...Şimdiki Başkanın, dedesi de, babası da böyle putlaştırıldı, bu olacak şey değil. Bir insan olağanüstü bir hale getiriliyor, tanrılaştırılıyor, buna karşılık da toplum alçaltılıyor, yani siz, sizi yöneteni o kadar büyütürseniz, kendiniz alçalırsınız. Bir toplumun, toplu olarak ağlaması, ağlamaya zorlanması ne demek? Ben onu gördüğüm zaman tiksinti duyuyorum. Onun için bizim eleştirilerimiz boşuna değil. Bunlar, dünyamızda yaşanan şeyler, Ortadoğu'da devleti yönetenleri putlaştırma modası yeni bir moda değil, eskidir. Son örneklerinden biri, Saddam Hüseyin'di, Kaddafi kendi ülkesinde kendisini putlaştırmıştı, Beşşar Esed Suriye'de kendisini putlaştırmıştı. Abdullah Öcalan da Kürtler arasında kendisini putlaştırdı. Bir bölümünde en azından, bunu tamamlayabilmiş değil. Henüz Öcalan'ın isteğine göre gülüp, ağlamıyoruz. Ama öyle yapanlar var. Bunların durumunu ben doğal karşılamıyorum, bu bir sapma halidir. Bu bizim için ayıptır. Kürt toplumunun böyle bir toplum olmasını ben istemiyorum. Biz Kürtlerin özgür olmalarını istiyoruz, yoksa put yaratmalarını değil.

“BENİM İÇİN BİR AF SÖZ KONUSU DEĞİL”

Dediniz ya, PKK'nın kendi kanalları var, ben çağrıldığım yere gidiyorum diye. Öcalan, sizin 35 yıllık cezanızın bir gecede kalkışıyla, KCK tutuklularına karşı muamele farklılığına dikkat çekmiş, KCK tutuklularına bir kelime Kürtçe konuşması izin verilmezken, size resmi kanalda Kürtçe konuşturulmasını eleştirmişti. Böyle bir çifte standart var mı?

Benim 35 yıllık cezam affedilmiş değil. 35 yıllık cezam yok. 31 yıl öncesi davadan söz edilebilir. 1981'de açılmış bir davaydı, 2011 yılının başında bu dava düştü. 31 yılda en büyük davalar düşer. Benimki siyasi bir davaydı, 10 yıldır, mürur-ı zaman uzatmalarla birlikte 15 yıla kadar gidebilir, aslında o dava zoraki uzatılmıştı. Daha 15-16 yıl öncesi düşmesi gerekirdi. Dolayısıyla bana yapılmış bir iyilik falan yok. Hakkımdaki dava talik edilmişti, mürur-ı zaman nedeniyle düştü. İkincisi, benim için bir af söz konusu değil, bunu yapan da yargı ama o yargı gecikmiş zaten. Bunu 15-16 yıl önce yapması gerekirdi. Bunun hükümetle bir ilgisi yok.



“KCK, İLLEGAL BİR ÖRGÜT VE MURAT KARAYILAN’A BAĞLI”,

“ BDP’Lİ POLİTİKACILAR, KCK’YA ÜYE EDİLİYOR”,

"BİZ DİLENCİ DEĞİLİZ, EŞİT HAKLAR İSTİYORUZ"

KCK olayına gelince...KCK nedir? KCK, legal bir parti midir, değil, KCK illegal bir örgütlenme. Legal parti var, kendilerinin desteklediği BDP. Seçimlere giriyor, 100'e yakın belediye ellerinde, 30'u aşkın milletvekili ve önemli bir kitle desteği var. Peki bu varken KCK'ya neden ihtiyaç duyuyorlar? Eğer illegal örgütse PKK var, silahlı gücü de var. Bu silahlı gücün başında da Murat Karayılan var. KCK da ona bağlı. Yani siz, legal planda mücadele eden BDP'li politikacıları alıyorsunuz, KCK gibi bir illegal örgüte üye ediyorsunuz. O illegal örgütte Murat Karayılan'a bağlı. Yani silahlı mücadele yürüten birisine bağlı, bu olacak şey midir?  ondan sonra da bu davalar niye var, diyorlar. Bu davalar olur. Sen illegal örgütleniyorsun, hem de silahlı mücadele yürütüyorsun hem de savaşıyorsun, savaştığın güç de seni tutukluyor. Sorun burada. Sanki sivil politikacılar tutuklanıyormuş gibi bir numara! Hayır, KCK, illegal bir örgüttür, niye buna gerek duyuyorlar? KCK tutuklamalarını yanlış bulduğumu söyledim ama hukuksal açıdan aldığımız zaman illegal bir örgüt, silahlı bir örgüt ve savaşan bir örgüt. Savaşanlar için bu bir sürpriz midir? "Sizin partiniz illegal bir örgüt, sizi niye tutuklamadılar?" Ben barışçıyım, legal çalışmadan yanayım, bu aşamada illegaliteye de gerek olmadığını düşünüyorum, silahlı eylem de yapmıyorum. Bir tanesi söylemiş: "Kemal Burkay federasyon istediği halde ona dokunmuyorsunuz ama demokratik özerklik isteyen yani sistem içerisinde kalıp, fazla bir şey istemeyenlere niye dokunuyorsunuz?” Ben federasyon istiyorum ama benim elimde silah yok. Ben kimseyi öldürmedim ve öldürmüyorum. Bu çok farklı. Öteki demokratik özerklik diyor, bir şey istemiyor ama elinde silah var, niye silah var elinde? Yani madem bir şey istemiyorsun, niye ölüyorsun, niye öldürüyorsun? Bu ortalığı karıştırmak için mi, süreci sabote etmek için mi? Bakın ben silahların susmasını istiyorum, Kürt halkının mücadelesinin barışçı yöntemlerle yürütülmesini istiyorum ve Kürt halkının tüm haklı taleplerini de istiyorum; eşitlik temelinde bir çözüm istiyorum, federasyon diyorum, diyorum ki "Biz dilenci değiliz, eşit haklar istiyoruz"

“BDP'LİLERİN İSTEDİĞİ ÖZERKLİK, SADECE BİR KANDIRMACA”,

“FEDERASYON VEYA OTONOMİ BİR ÜLKEYİ PARÇALAMAZ”

Ki Leyla Zana, “Kürtler, kendi topraklarında kendi geleceklerini belirleme hakkına sahip olmalı. Özgürlük, özerklik, federalizm ve bağımsızlık da Kürtlerin hakkı. Örneğin Türkiye, Almanya’daki gibi bir federal sistem oluşturabilir.” diyor ama federasyon halkları düşman etmeden nasıl olur?

Hayır ister özerklik olsun, ister federasyon olsun. Ha şunu da söyleyeyim: BDP'lilerin istediği özerklik, özerklik falan değil, hiç bir şey değil, sadece bir kandırmaca. Ve böyle bir kandırmaca için savaşmalarını anlayamıyorum. Kürtleri oyalamak için çıkarılmış, boş bir şey. Zaten 6 ayda bir değiştiriyorlar. Bizim istediğimiz federasyon ise, eşitlik temelinde bir çözümdür, dünyada pek çok örneği vardır. Federasyon veya otonomi bir ülkeyi parçalamaz. Tam tersine federal biçimler farklı halkların, farklı etnik grupların bir arada yaşaması için hayata geçirilen biçimlerdir. Mesela Leyla Zana da misal vermiş, Quebec olayı. Kanada'da Quebec bölgesi, Fransızca konuşan bölgedir, ayrılıkçı bir partisi de var, o parti Quebec'in, Kanada'dan tümden ayrılmasını istiyor, ayrı bir devlet olmasını istiyor ama Kanada da, o bölgeye çok geniş bir otonomi tanımış, dili resmi dil Fransızca, yerel parlamentosu var, yerel hükümeti var. 3 yıl önce bir referandum yapıldı, Quebec halkına soruldu, "Ayrı mı yaşamak istiyorsunuz, yoksa otonom statü içinde Kanada ile birlik halinde mi?" diye. Quebec halkı, otonom statüyü tercih etti, ayrılığı istemedi. Öyle olunca Türkiye'de bazılarının federasyonu veya otonomiyi ayrı devlet, parçalanma gibi göstermeleri yanlıştır. Federal bir çok devlet var; Almanya, İsviçre, Belçika, Rusya, Çin...Onlarca örnek verebilirim. Irak. Güney Kürdistan Kürt bölgesi federal bölgedir. Erbil'de kendi hükümeti var, kendi parlamentosu var, Kürt dili de resmi dilidir.

“BİR ÜLKENİN İKİ’DEN FAZLA RESMİ DİLİ OLABİLİR”,

“FEDERAL ÇÖZÜMÜ AZ BULUYORUZ, KONFEDERAL ÇÖZÜM İSTİYORUZ”

Bir gün Gazetesine, 2009 yılında,  “Kürtçe de Türkçenin yanı sıra ülkenin resmi dili olmalı.” diye demeç verdiniz, hala aynı şeyi düşündüğünüzü biliyoruz fakat, bir ülkenin iki tane resmi dili nasıl olabilir, bunun da bir örneği var mı?

Birden çok resmi olabilir. İkiden çok resmi dili olabilir. O ülkenin etnik yapısına bağlı bir olaydır bu. Yani tek dil konuşan bir ülke ise, iki tane resmi dil tabi ki olmaz. Birden çok dil konuşuluyorsa, orada çözüm o dillerin özgür olmasıdır. Eşit ve resmi olacak. İsviçre'de 3 tane önemli dil konuşuluyor. Fransızca, İtalyanca, Almanca...İsviçre, kantonal yapıya sahip İsviçre. Bu kantonların bir kısmı Fransız bölgesi deniyor, İtalyan bölgesi ve Alman bölgesi. İsviçre'de o üç dil de resmi dildir. Bir resmi parlamento var, bir de Kantonların kendi parlamentosu var. Merkezi parlamento'da da; Fransızca, Almanca, İtalyanca resmi dildir, konuşulur, yani milletvekilleri her üç dilde konuşurlar, resmi belgeler her üç dilde hazırlanır. Hatta İsviçre'nin bir yerinde Roman azınlık var, nüfusları sanıyorum 50 bin'den az ama onların dili de resmi dil. Eşitlik tanıyorlar, az diye ayırmıyorlar. Türkiye'de Kürtler, az falan değiller. Türkiye'de Kürtler neredeyse Türkler kadarlar. Kaldı ki Kürtler 20 milyon değil de, 5 milyon da olabilirlerdi, yine de onların dili resmi dil olmalı. Kıbrıs'ta Rumlar, nüfus olarak Türklerden çok fazla. Ama orada Türkçe de, Rumca'nın yanı sıra resmi dil. Federal bir çözüm istiyoruz, hatta onu bile az buluyoruz, konfederal bir çözüm istiyoruz, iki devletli vs. Belçika'da iki resmi dil var: Fransızca ve Valonca. Belçika üçlü bir cumhuriyettir. Valon bölgesi, Flaman bölgesi ve bir de başkent Brüksel. Ama federal tek bir devlet.



“BİZİM HİZBULKÜRT DİYE BİR ŞEYİMİZ YOK”

“Öcalan’ın İmralı Günleri” adlı kitapta Abdullah Öcalan, Temmuz 1999 tarihinde militanları sınır dışına çekme kararını açıkladığında, dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Emre Taner’ın kendisine yönelttiği 13 sorudan birinde siz vardınız. "Kemal Burkay, Hizbulkürt sizden sonra ne yapabilir?"

Hizbulkürt ifadesi var mı bilmiyorum ama Kemal Burkay ne yapabilir? sorusunu biliyorum. Bizim Hizbulkürt diye bir şeyimiz yok. Biz Kürdistan Sosyalist Partisi idik. Bizim dışımızda da bir dizi parti var. Evet o soruyu sormuş. Demek ki benim ne yapabileceğimi merak ediyorlar, Öcalan'dan da fikir danışıyorlar.

“ÖZERKLİK DENİLEN ŞEYİN, BİR BELGESİ OLUR”

Bu merak aslında iki Kürt yapılı parti olarak cevap buluyor. KADEP ve HAKPAR’ın asgari müştereği: Ademi merkeziyet. Bu sürecin ikinci adımı nedir, sizin siyasetiniz bu mecrada mı sürecek?

Onların talepleri ile bizim taleplerimiz aynı şeyler değil. Ama ortak müşterek için, Adem-i Merkeziyetçilik denebilir. Onlar demokratik özerklik diyorlar, biz federasyon diyoruz. Demokratik özerkliğin ne olduğu da henüz daha netleşmiş değil. Ama onların anlattıklarına bakılırsa bir şey değil o. Çünkü özerklik denilen şeyin, bir belgesi olur. Belli sınırları olur. Bu ayrı devlet demek değildir ama her otonom bölgenin sınırları vardır. Bizim istediğimiz de federasyondur.

“KİTLELERİ KAZANMAMIZ LAZIM.”

Mehdi Eker sizin için, “Kemal Bey, sorunlara daha uzlaşmacı bakan, yumuşak kişilikli bir insan. Bölgede onun gibi politikacılara ihtiyaç var.” demişti. Bölgeyi, politik açıdan tesiriniz altında tutma çabanız neden yok?

Tesir nedir? politika ile uğraşan her insan tabi ki etkin olmak ister. Yalnız bölgede değil, Türkiye'de etkin olmak isteriz. Kendi görüşlerimizin kitlelere mal olmasını isteriz. Kaldı ki hem Türkiye'nin demokratikleşmesini istiyoruz, hem de Kürt sorununun adil bir şekilde çözümünü istiyoruz. Onun için de görüşlerimizi kitlelere mal etmemiz lazım. Kitleleri kazanmamız lazım.

“TÜRKİYE FEDERAL BİR DEVLET HALİNE GELİRSE, KÜRT SORUNU ÇÖZÜLÜR”,

“KÜRTLERİ ÇOK BASİT HAKLARLA İKNA ETMEYE ÇALIŞIYORLAR”

Çözüm arayışı üzerine, siz yurt dışındayken yayınlanmış yazılarınız vardı. Mesela Dema nu`da "Kelepir fiyatına çözüm!" başlığıyla yayınlanan bir makaleniz vardı. Bu soruna ilişkin en ucuz çözüm önerisi ne olabilir?

Ucuz diye bir şey olamaz da. Ama bazı politikacılar ucuza kapatmak isterler. İşte o kelepir fiyatına kapatmak isterler. Biz de sorunun çözümünün ancak adil olabileceği görüşündeyiz. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını elbet biz de savunuyoruz ama bunun biçimi olarak federal bir çözüme başından beri vurgu yapıyoruz. Yani eğer Türkiye federal bir devlet haline gelirse, Kürt sorunu çözülür, Kürtlerin ayrı bir devlet talebine de gerek kalmaz, diyoruz. Çünkü önemli olan haklarınıza, özgürlüklerinize sahip olmanızdır, Türk halkıyla birlikte tabi ki Kürtler yaşayabilirler. Bir yerde zaten içiçe geçmişler. Gerçekçi olan odur ama Türkiye'de bir kısım politikacılar, Kürtleri çok basit haklarla ikna etmeyi deniyorlar, bu doğru bir şey değil. Türklerin sahip olduğu haklara Kürtler niçin sahip olmasın?Kardeşlikse, eşitlikse böyle...



“KÜRT SORUNU KENDİLİĞİNDEN ORTAYA ÇIKMADI”,

“ÇATIŞMA ORTAMININ SORUMLUSU, DEVLET POLİTİKALARIDIR”,

“PKK'NIN TEK YANLI SİLAH BIRAKMASINDAN YANAYIM”

Rauf Tamer diyor ki:“Bizim terörist dediklerimize, onlar kahraman diyorlar.Olabilir. Ama kahramanların ille de ölmesi mi lazımdır?” diye yazmıştı. Size göre çözüm kahramanlardan mı beklenmeli?

Bir yerde savaş varsa insanlar ölür. Mesela savaşa fırsat vermeden sorunları çözmek. Türkiye'deki Kürt sorunu kendiliğinden ortaya çıkmış bir şey değil. Sorunlarımızı çözmeyi başaramadığımız için şiddet ortaya çıktı. Devlet, Kürt halkının taleplerini şiddetle bastırdı. Bununla sonuç alabileceğini sandı, zora dayalı bir asimilasyon politikası izledi ve buna karşı Kürtler tepki gösterdiler. Zaman zaman direndiler, şiddete döküldü. Ortam terörize oldu. Son yaşadığımız da bu türdendir. Tabi ki eğer sorunlarımızı uygarca çözmeyi başarırsak, ne ölmeye ne öldürmeye gerek kalmaz. Ha onun da yolu, Kürt halkının haklarını tanımaktır. Kan dökülüyorsa, çatışma ortamı varsa, bunun sorumlusu en başta, Kürt sorununu başından beri yok sayan, Kürtleri zorla asimile etmeye çalışan, Kürt kimliğini, dilini ortadan kaldırmaya çalışan devlet politikasıdır. Devlet, demokratik bir çözümü başaramamış. Ama tabi gelinen noktada da yapılması gereken, silahların susması ve Kürt halkının haklarının tanınmasıdır. Bu aşamada, PKK'nın tek yanlı silah bırakmasından yanayım. Yani devlet bu aşamada haklarımızı tanımamış diye, savaşı devam ettirelim gibi bir anlayışı yanlış buluyorum. Çünkü silahların bir sonuç vermediği kanısındayım. Çözüme hizmet vermediği kanısındayım. Silahların sigorta olmadığı kanısındayım. Silahlar karşılıklı olarak susmalı hatta PKK, tek yanlı bile sustursa bu Kürt halkının da Türkiye'nin de yararınadır.

“APO İLE PROTOKOL YAPTIM”

Ergenekon ile birlikte, bazı planlar sizin tabirinizle suya düştü. Mesela  Aydınların öldürülmesi...Ergenekon'un deşifre olan gizli tanığı bir tanığı vardı. Apo'nun kasası diye lanse edildi.  8 Haziran 1993 yılında Lübnan’ın Bareliyas kasabasında çekilen bir fotoğrafta; siz, Öcalan, Ahmet Türk ve Talabani’nin arasında duruyordu. Bu fotoğrafa rağmen Ergenekon’un içine çekilmeyişinizi neye bağlıyorsunuz?

Ergenekon ile o fotoğrafın bir ilgisi yoktur. O fotoğraf, PKK'nın tek yanlı ateş kestiği bir dönemde çekilmiştir. O dönem de, benim Apo ile protokol yaptığım döneme denk geliyor. Özal bir çözüm arayışında idi. Zaten PKK'nın ateş kesmesi de bu yüzden mümkün oldu. Celal Talabani aracılık yaptı.O arada biz de bir protokol imzaladık.  Talabani, Kürdistan Yurtseverler Birliğinin başındaydı o zaman. Şimdi Irak devlet başkanıdır. Yani o zaman Irak Kürtlerinin liderlerinden biriydi. Ben de Kürdistan Sosyalist Partisinin sekreteriydim. Apo da malum. Ateş kesilmesi, sorunun çözümü kapsamında çekilmiş bir resimdi. Bareliyas'ta bir basın konferansı sırasında çekilmiştir o resim. Türkiye'den onlarca gazeteci vardı. Ben de vardım, Ahmet Türk Türkiye'den gelmişti, yani o gizli kapaklı bir şey değildi. Bunun Ergenekon ile ilgisi yok. Ergenekon ve onun ilişkileri farklı şeylerdir.

"ERGENEKON, KONTRGERİLLA ÖRGÜTÜNÜN DEVAMIDIR",

"ERGENEKON'UN PKK İÇİNDE ELİ VAR",

"BDP'NİN BOYKOTU DERİN DEVLETİN İŞİDİR",

O resimden çıkan bir figür, bugün Ergenekon'un temellerini oluşturdu. Sizce Ergenekon nasıl bir örgütlenme? PKK'dan daha mı tehlikeli?

O tanık kimdir bilmiyorum. Öyle bir tanık olabilir ama Ergenekon farklı bir olay. Ergenekon, kontrgerilla örgütünün devamıdır. Kontrgerilla örgütü, 1950'lerde oluşmuş bir örgüttür. NATO ülkelerinin tümünde anti komünist amaçlarla oluşturuldu. Yani herhangi bir Sovyet işgaline karşı, herhangi bir komünist işgaline karşı, gerilla yöntemleriyle sözde direniş yapacak bir örgüt olarak kurulmuştu. Ama hemen hemen bütün NATO ülkelerinde iç politikada bir araç olarak kullanıldı. Muhalif güçlere karşı, solculara karşı, Kürtlere karşı kullanıldı, Maraş olaylarında, Çorum olaylarında, 1 Mayıs olaylarında benzer bir dizi eylemde kontrgerillanın rolü vardır. Bunu daha o zamandan biliyorduk. Bu konuda kitaplar yazıldı. Daha bu Ergenekon tabiri çıkmadan önce...Ergenekon,  Türk kontrgerillasının 1990'lı yılların sonuna doğru aldığı biçimdir. Sovyetler Birliği çöktükten sonra kontrgerilla, NATO ülkelerinde tasfiye edildi. En son İtalya'da kanlı bir şekilde tasfiye oldu. Ama Türkiye'de kontrgerilla tasfiye olmadı. Kürt sorununda kullanılmaya devam etti. Bir çeşit illegal örgüt olarak. PKK'dan daha tehlikeli olup olmaması ayrı bir konudur. Kontrgerilla sırf PKK'ya karşı kullanılmadı. Kontrgerilla, sola karşı, demokrasi güçlerine karşı kullanıldı. PKK ise farklı bir olaydır. Kontrgerillanın PKK içinde de eli var. Ergenekonun PKK içinde de eli var. Şimdi demez misiniz, niye PKK ortaya çıktığı gün, bizi düşman ilan etti ve Kürt gruplarına saldırdı? PKK'nın ortaya çıkışında derin devletin eli vardı. Şimdi de hala PKK'nın içinde Ergenekon'un eli var. Kuvvetli bir eli var. O zaman da vardı. Özellikle Öcalan yakalandıktan sonra Ergenekon örgütü, PKK içinde ağ kurdu. Zaman zaman bu ağı çalıştırıyor. Mesela diyalog sürecini sabote etmeleri budur. Seçimlerden sonra, niçin BDP, parlamentoya gelip mücadele edeceğine, boykota yöneldi ve niye arkasından silahlı zincirleme eylemler başladı? Çünkü derin devlet faaliyettte. Çünkü derin devletin PKK içinde çok güçlü kolları var. Ortalığı karıştırmak, gerginleştirmek için harekete geçirdiler, hala militarist güçlerin darbe yapma umutları bitmiş değil. Hala bu doğrultuda çaba gösteriyorlar. Hala provokasyon süreci işliyor, ve bunun bir kısmı PKK eliyle hayata geçiriliyor.



"PKK'NIN ORDU İÇİNDE MÜTEFFİKLERİ VAR",

"ULUDERE OLAYINI ŞİKE OPERASYONU OLARAK GÖRÜYORUM",

"AHMET TÜRK VE LEYLA ZANA, TUZAĞA BOYUN EĞİYORLAR",

"DURAN KALKAN, DERİN DEVLETİN ADAMIDIR",

"DURAN KALKAN, ERGENEKONCUNUN TA KENDİSİDİR",

"MURAT KARAYILAN KENDİSİNİ KOMUTAN SANIR AMA HİÇ BİR ŞEY DEĞİLDİR",

Duran Kalkan, PKK'nın idolü görünüyor. Duran Kalkan aynı zamanda, Kandil'de, PKK'nın önemli komutanlarından biri. Bu daha seçimlerden önce niye halk savaşı teorisini ileri sürüyor? "Düşman AK Partidir, AK Partiyi yıkabiliriz, ordu da zaten AK Partiye karşı, halk savaşımızın zafere ulaşması için koşullar elverişli" bu nasıl bir teoridir, bu nasıl bir politikadır? AK Parti'yi hedefe koyuyorsunuz, devleti değil, üstelik orduyu da müttefik alıyorsunuz, demek ki ordu içinde sizin bağlarınız var, köprüleriniz var. Bu ordu içindeki köprüleriniz eliyle zaman zaman şike operasyonlar oluyor, sınır karakolları basılıyor, en son Uludere olayını da böylesine bir şike operasyonu olarak görüyorum. Sayın Başbakan, ordu halkını bombalamaz, dedi ama "Heronları düşürün diyenler var ordunun içerisinde", "Ordunun içinde PKK'nın içindeki adamlarla birlikte şike karakol baskınları düzenleyenler var" bütün bunlar medyaya yansıdı. Ergenekon, kontrgerillanın güçlü bir eli, PKK'nın içerisinde. Öcalan'ın yakalanmasından sonra bazı yerlerde kopmuş olan ağlar, tamir edildi. Toplum olarak biz Kürtler, PKK ve derin devletin birlikte oluşturdukları bu ağa düşürüldük. Şimdi nasıl bu ağdan çıkabileceğimizi düşünüyoruz. Bu kadar açık konuşuyorum, onun için zaten benden rahatsızlar. Onun için Duran Kalkan benimle ilgili makale yazıyor, ANS denen ajanslarında. Benim için Murat Karayılan diyor ki, "Kemal Burkay siyasi koruyucudur" Çünkü görüşlerimi söylüyorum. Onların bütün tuzaklarını, oyunlarını deşifre ediyorum. Bunu Ahmet Türk yapamaz, bunu Leyla Zana yapamaz. Onlar bu tuzağa boyun eğiyorlar. Duran Kalkan, derin devletin adamıdır. PKK'nın, dağdaki önde gelen komutanı Duran Kalkan, derin devletin adamıdır. Ergenekoncunun ta kendisidir. Murat Karayılan, o cesareti olmayan bir adamdır. Kendisini komutan sanır ama hiç bir şey değildir. Bu çark içinde sürüklenip giden bir adamdır. Ne dağdan inebiliyor, ne de bir şey yapabiliyor aslında. Böyle bir çıkmazın içindeyiz. Bugün ben yüksek sesle söylüyorum.

"TÜRKİYE'NİN ADI, 'ANADOLU' OLMALIYDI"

‘Kürt Sorunu ve Kafası Karışık Olanlar...’ başlıklı yazınızda,"Türkiye’ sözcüğü de etnik adı yansıtmıyor mu? ‘Türklerin Yurdu’ anlamına gelmiyor mu? Öte yandan burası neden Türkiye, ne zamandan beri? Bizim ülkemiz Kürdistan’a ne oldu, haritadan mı silindi?"diye sormuşsunuz.

O sözlerin arkasındayım

Peki diyorum ki ben de...1922'de bu ülkeyi kurtaranlar bu ülkeye ne ad vermeliydiler?

Kürtleri ve Türkleri temsil edecek ortak bir isim bulmalıydılar. Mesela Çekoslavakya, Çeklerle, Slovakların memleketi anlamında bir isimdi. Böyle bir isim olabilirdik. Çeklerle, Slovaklar ayrıldılar ama biz ayrılmayabilirdik, birlikte yaşayabiliriz. Bakın Irak ismi belli bir etnik grubu temsil etmiyor. Irak'ta Kürtler ve Araplar federal biçimde birarada yaşamak için ortak bir Anayasa kabul ettiler. Henüz sorunları bitmedi ama Irak, ne Kürt etnik grubunun adını taşıyor, ne Arap etnik grubunun adını taşıyor, ortak bir isim. Suriye öyledir, İran öyledir. İran'da kaç etnik grup var bakın, Kürtler, Farslar, Azeriler, Beluciler, Araplar var...İran da demokratik bir ülke olacaksa, federal olmalıdır. İsmi İran'dır. Coğrafi bir isimdir. Irak coğrafi bir isimdir, Suriye coğrafi bir isimdir. Biz de böyle coğrafi bir isim bulabilirdik. 'Ortak Yurt' anlamına gelebilecek. "Anadolu" deseydik. Hem Türklerin, hem Kürtlerin, hem lazların, çerkezlerin hepimizin ortak yurdu olurdu. Şimdi bakın Türkiye diyoruz ama Türkler, bu ülkeye 1000 sene önce geldiler, ondan önce Türkiye değildi, ondan önce kimler vardı burada? Nüfus yapısı değişti ama biz Kürtler o zaman da vardık, daha eskiden de vardık. Biz bu coğrafyanın çok eski bir halkıyız. Kendi ülkemiz var, oraya Kürdistan diyoruz. Öyle bir isim bulalım ki, ne Kürdistan olsun, ne de Türkiye olsun...Ortak bir isim, Anadolu.



"DEVLET, PKK'NIN SİLAHI BIRAKMASINI İSTEMEDİ",

"BAHÇELİ'NİN HİÇ BİR ÇÖZÜM PROJESİ YOK"

"Bir dönem Kürt gençlerini dağa gönderenler adeta şimdi de dağdan inmelerini engellemek için çaba gösteriyorlar." dediğinizde bu, Bahçeli’ye gönderme gibi algılandı. Milliyetçilik, terörü besleme, büyütme özelliği taşıyan bir tehlike mi sizce? Bahçeli'nin Kürt sorununa ilişkin tavrını nasıl yorumlarsınız?

Salt Bahçeli'ye yönelik değil ama Bahçeli'de üzerine alabilir onu. Çünkü Bahçeli'nin hiç bir çözüm projesi yok. Habur olayında, o da CHP ile birlikte o da çok sert tepki gösterdi. Ordu ile birlikte. Ama salt ona yönelik değil. Kürtleri dağa yönelten devlet politikaları oldu ve biraz da bilinçli oldu. Kürt sorunu bilinçli şekilde terörize edildi. 12 Eylül darbecileri de aynı politikadan yararlandılar. Kenan Evren ve arkadaşları, terör için kaldırım taşlarını kendileri döşediler. Sonra da o taşlara basarak darbe yaptılar.  Öcalan yakalandıktan sonra, silahları tümden susturmak istedi, pişman olduğunu dile getirdi, artık silahlı mücadeleyi bıraktık, dedi, bir daha da silahları elimize almayacağız, dedi. Ama devlet buna yanaşmadı. PKK'nın silahı bırakmasını istemediler çünkü lazım olur, dediler. Ecevit bunu söyledi: "Herkes kullanıyor, biz niye bunu kullanmayalım?" dedi. Herkes dediği, PKK için Suriye, İran kullanıyor. PKK'yı kullanmak için o silahları dağda tutmayı tercih ettiler. Bu çıkar yol değildi. Bunu militarist güçler yaptı. Türkiye'nin barışa ulaşmasını istemeyen güçler yaptı. Kendi hegemonyaları için. Çünkü onların daima çatışmaya ihtiyaçları var.

"KÜRTLERİN ANA DİLDE EĞİTİM GÖRÜP GÖRMEYECEĞİ GENEL KURMAY BAŞKANIN İŞİ DEĞİLDİR",

"BAHÇELİ VE PARTİSİ BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL OLDULAR"

Türkiye'de belli devlet güçleri, demokratikleşmenin, barışın çözümüne de engel oldular. Bunların tümüne yöneliktir ki, Bahçeli ve partisi de bunların arasındadır. Bunlar da çözüme karşılar. Açılım sürecini AK Parti başlattı, Habur bir girişimdi, dağdaki silahlı insanları indirmek için olumlu bir ortam vardı, bu devam edebilirdi ama muhalefet öylesine bir kazan kaynattı ki, ihanetle suçladılar AK Partiyi. Geri adım attı. Ordu da tepki gösterdi. O zaman Genel Kurmay Başkanı Başbuğ idi. Sinopi'ye gitti, orada bir mesaj verdi, adeta direktif verir gibi, dedi ki: "Af yok, ana dilde eğitim yok, biz buradayız" Peki Başbuğ'un işi midir bu? Af çıkaracaksa bu ülkede parlamento çıkartacak. Ana dilde eğitim olacaksa, bunu devlet politikası belirleyecek.  Başbuğ bir Genel Kurmay Başkanıdır, onun işi, savaşmak gerektiği zaman savaşmaktır. Kendi halkıyla değil ama...Ya ülkeyi işgal etmek için savaşacaktır, ya da başkaları tarafından ülke işgal edileceği zaman savaşacaktır. Yeni Genel Kurmay Başkanı da aynı şeyi söyledi. "Ana dilde eğitim olmaz" dedi. Peki niye diyor bunu? 20 milyon Kürt'ün, ana dilde eğitim görüp görmeyeceğini Genel Kurmay Başkanları mı karar veriyor hala bu ülkede? Tahammülsüzlük burada. Neden bu dünyada herkes ana dilinde eğitim görecek de Kürtler görmeyecekler? Mesele burada zaten, sorun burada.

"BAHÇELİ'NİN HİÇ BİR ZAMAN DEMOKRASİ DİYE BİR DERDİ OLMADI",

"BAHÇELİ, TÜRKEŞ'TEN MİRAS ALDIĞI TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ TÜKETMEKLE MEŞGUL"

"BAHÇELİ'DEN ÜLKE İÇİN HAYIRLI BİR ŞEY ÇIKMAZ"

Başbuğ'un akıbetini nasıl buluyorsunuz? Bahçeli: “Başbuğ terörist ise İmralı'daki Öcalan nedir?” , Kılıçdaroğlu:”  Bir ülkenin Genelkurmay Başkanı teröristse başbakanı ne olur?” demişti. Siz ne diyorsunuz?

Demagoji yapıyorlar bence. Yani hem Bahçeli hem de Kılıçdaroğlu demagoji yapıyor. Başbuğ'un tutuklanması nedeni belli. Andıç olayı nedeniyle bir dizi General ve Albay tutuklandı. Bunlar dediler ki, andıçı onaya sunduk, Genel Kurmay Başkanının haberi var, o da onayladı, dedi. Bunu yargılama süreci beliryecek. Gerçekten böyle bir andıç varsa ki var olduğu anlaşılıyor, tutuklu olanlar itiraf ediyor zaten, dediler ki, "Başbuğ'un da haberi var." Bir ülkenin ordusu, Generalleri, bunu yapabilir mi, hükümeti devirmek için soğuk savaş yürütmek ve bir takım siteler açmak, bu siteler üzerinden kara propaganda yapmak, bu olacak şey mi? Ama bu ülkede bütün bunlar oldu, pek çok darbeler oldu, Başbakanlar asıldı, parlamentolar kaç kez dağıtıldı, mevcut Anayasalar yerle yeksan edilip, askerlerin keyfine göre yeni Anayasalar yapıldı, Anayasa adı altında bir takım polis tüzükleri yapıldı, hala değiştiremiyoruz, gücümüz yetmiyor. Bahçeli için demiyorum, Bahçeli'nin demokrasi diye bir derdi olmadı hiçbir zaman. Bahçeli, Türkeş'ten miras aldığı Türk Milliyetçiliğini tüketmekle meşgul. Ondan da ülke için hayırlı bir şey çıkmaz. Ondan ülke için barış, demokrasi çıkmaz.

"BU ÜLKEDE BİR CEPHE SAVAŞI VERİLİYOR",

"CHP, MHP'LEŞTİ",

"KILIÇDAROĞLU'NUN DURUMUNA ACIYORUM",

"CHP NE SOSYAL OLABİLİR, NE DE DEMOKRAT",

"CHP, ÇIKMAZ SOKAKTA"

Bahçeli'nin durumunu anlıyorum ama CHP nedir? Demokratik bir parti mi, sosyal demokrat mı? CHP, bu halleriyle ne demokrat olabilir, ne sosyal olabilir, olamadı zaten, MHP'leşti. Kılıçdaroğlu, hemşerimdir benim, onun durumuna acıyorum. Kılıçdaroğlu ne yapıyor, Baykal politikalarından farklı nesi var? belli bir umut yarattı, belki CHP değişir biraz diye, keşke değişse, ben de istedim onu, hala da istiyorum. Baykal, "Ergenekonun avukatıyım" dedi, bu olacak şey miydi? Ergenekon örgütünün ne olduğu ortada. Bunca provokasyon, bunca cinayet, darbe hazırlıkları onların el altından çıkıyor, bu ülkenin sosyal demokrat parti liderinin başka işi kalmadı mı bunun avukatlığını yapacak? Niçin bunun ortaya çıkması için çaba göstermiyor? Demokrasi isteyen bir adam, bunu yapar. Kılıçdaroğlu, Baykal'ın yaptığı herşeyi sürdürüyor. O da dedi ki, "Nerede bu Ergenekon örgütü, ben gidip üye olayım?" Bunu söylemek için ayda yaşamak lazım. Bu ülkede darbeler olmadı mı, darbe girişimleri olmadı mı, Başbakanlar asılmadı mı, darbe girişimleri nedeniyle Talat Aydemir ve arkadaşları asılmadı mı, son balyoz davası vs...o halde mesele nedir? Bir yerde siz darbecileri yargılamaya çalışıyorsunuz, darbecileri etkisiz kılmaya çalışıyorsunuz, Ergenekon adlı gizli bir örgüt var. Bu örgüt nice cinayete, faili meçhule, nice provokasyona imza atmış, demokrasinin önünde bir engel, ve bir tehdit. Siz bir yandan ülkeyi askeri vesayetten kurtarmaya çalışıyorsunuz, öte yandan ülkenin sosyal demokrat geçinen partisi ve liderleri can siparane bu örgütü savunuyorlar. Onların yargılanmasını önlemeye çalışıyorlar. Bıraksınlar da yargı bir sonuca varsın. Yani Başbuğ'un bu işte günahı var mı, yok mu? Bunu yargılama süreci ortaya çıkartacak. O halde bu telaş nedir? Bu açık:"Bir cephe savaşı veriliyor bu ülkede"  Hükümet sıkıştığı zaman, öyle engellerle karşılaşıyor ki, bazen geri adım atıyor. Açılım sürecinde geri adım attı. Hadi Bahçeli'yi bir kenara bırakalım ama Kılıçdaroğlu, bu süreci destekleseydi, hükümet çok daha rahat adım atardı. Ve bunun başarısı aynı zamanda CHP'nin başarısı olurdu. "Bu ülkenin demokratikleşmesinde bizim katkımız var" diye övünürdü. Belki halkın teveccühünü kazanırdı ama şu an bir çıkmaz sokaktalar. Ne yazık.

"KILIÇDAROĞLU, KEŞKE ERGENEKONCULARI SAVUNURKEN DEĞİL, BARIŞ VE DEMOKRASİ İÇİN CEZAEVİNİ GÖZE ALSA",

"
YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star