Ana Sayfa Röportajlar “KÜRTLER PKK’LI DEĞİL APOCUDURLAR”

“KÜRTLER PKK’LI DEĞİL APOCUDURLAR”

AK Parti MKYK Üyesi Prof. Mazhar Bağlı, Hülya Okur'a konuştu: "Kürtler PKK'lı değil, Apocudurlar...Özgür kadın, özgür Kürdistan demektir...Kürt meselesi darbelerin bir sonucudur...Ak Parti'nin gizli ajandası yok...Ak Parti'nin manevi konularda eksiği var...Başkanlık sistemi Türkiye'nin sosyolojisine uygun...Şiddet yasa ile önlenemez"

Giriş Tarihi: 4 Mart 2013 Pazartesi 10:43
“KÜRTLER PKK’LI DEĞİL APOCUDURLAR”

"Işık, geldiği açıya öyle eşit bir açıyla yansır ki, işte o anda 'adetullah' oluşur, biz buna 'tabiat kanunu' da deriz...Sanki bu düzende onun da eli var gibi düşünüyor insan...Ak Parti'nin en sağlam taraf, köşe ve temeli olması, onu rükn yapmış...Yeşil dalını ararken, kendisini ormanın içinde bulmuş...Ülkemizin tıkalı damarlarını açtığımızı hissettiğim, anjiyo etkisi yaratacak bu röportajın konuğu Mazhar Bağlı sizlerle"

 

“BABAM ÇOCUKLARININ ‘İKİ KANATLI’ TAHSİL GÖRMESİNİ İSTEDİ”

Şanlıurfa doğumlusunuz. Annenizin, Adem ile Havva’nın cennetten kovulunca işledikleri günah ve sahip oldukları güzelliklerden ayrı düşmüş olmanın özlemi ile hep ağladıkları öğretileri ile bugüne geldiğinizi biliyorum. Hayatınız nasıl ve neye göre şekillendi?

Babam, klasik, otoriter bir baba. 10 çocuklu(7 erkek, 3 kız), kalabalık denilebilecek bir aile yapısına sahibim. Annem, babamın otoriter olma özellikleri dolayısıyla hakikaten pek çok acıyı kendi şahsında toplayan, herhangi birisine gelebilecek zararlara karşı kendisini siper eden birisi. Çok fazla hikaye anlatan birisi değil ama konuları hikaye ederek anlatan birisiydi. Köy 3 haneli bir mezra, elektrik 90’larda geldi, ben ilkokulda 5 kilometre uzakta bir köye gidiyordum, akranlarım yoktu, yalnız gidiyordum, zor şartlarda okul okuduk ama babam çocuklarının dini ve beşeri ilimleri çok iyi tahsil etmesini çok arzu ederdi ve şu ifadeyi kullanırdı: “Zul cenaheyn” Yani “İki kanatlı olmak” Sadece dini ilimleri ya da sadece beşeri ilimleri tahsil ettiğimizde tek kanatlı olur, iki kanatlı olmak için ikisini bilmemiz gerektiği düşünürdü, onun için hepimizi imam hatip’e gönderdi. Ben de Urfa’da, imam hatip’te 7 yıl, yatılı okudum. Çok geleneksel öğreti pedagojisinin olduğunu söyleyebilirim. Çocuk psikolojisinin çok dikkate alınmadığını söyleyebilirim. Hırpalandığımı da söyleyebilirim ama pişman değilim. Benim için çok büyük bir tecrübe olduğunu, dünyaya farklı bir pencereden bakmanın, değişik disiplinlerin metodolojisini öğrenmenin katkılarını biliyorum.

“BEN DE SİMETRİ HASTALIĞI, OBSESİFLİK VAR”

“KUSURSUZ BİR MEKAN ARAYIŞIM VARDIR”

Kanatlardan birisi din idi ama diğeri de felsefe gibi göründü bana. Tolstoy sizin hayatınızda çok önemli bir yere sahip. Çocukluğunda kardeşleri bahçede oyun oynarken arada sırada kaybolup, nerede olduğunu sorduklarında “Yeşil dalı arıyorum” cevabı veren Tolstoy’a baktığımızda sizin aradığınız yeşil dalın ne olduğunu merak ediyorum.

Ben de simetri hastalığı, obsesiflik var. Kentlerle ilgili de var, mekanlarla da ilgili var. Açıkçası obsesif olma durumunun benim için bir dezavantaj olduğu kanaatinde değilim. Kişisel arayışımın, bütün insanlığın arayışından çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Zehirli bir kıymık gibi beynimizi kemiren sorular her halükarda vardır. Din, her ne kadar pek çok alanda tatmin edici, inandırıcı bilgiler sunsa da, bunlarla ilgili belki bir değişimi, işin hikmetinin ne olduğunu bilmeyi insanlar hak ediyor. Benim kusursuz bir mekan arayışım vardır. Her şey derli, toplu olsun, simetrik olsun, hatta mümkünse altın oran olsun…Tolstoy, dünya edebiyatının çok büyük bir ustası, tam bir derviş adam, ben de kendisine hayranlık duyuyorum. Dünyayı aşmış yönü beni cezp eder. O hikayesinden çok etkilenmişimdir hakikaten. Çocukken kendisine anlatılan bir hikayedeki yeşil dalın bütün meseleleri çözdüğünü ve birisinin düşürdüğünün söylendiğini, her dışarı çıktığında o yeşil dalı aradığını, belki bulacağını düşündüğünü söylermiş. Mazhar Bağlı olarak çok kabiliyetli, farklı bir insanım diye demiyorum, insanoğlunun bu dünyada zaten bir arayışı var, kusursuzluğa bir özlemi var, Hz Adem’in cennetten fırlatılmış olmasından kalma bir ukde var içinde. Bunun mekansal olmasının dışında siyasi, fiziki, akademik bir karşılığı var.

"AK PARTİ ARAYIŞIMIN SADECE BİR PARÇASI"

“SİYASETTEKİ OLUMSUZ İMAJ KASITLI OLUŞMUŞTUR”

Sizin için siyasi karşılığı, Ak Parti. 3. Olağan Büyük Kongresi'nde, 1234 oyla (MKYK) üyesi olmanızdı. Ak Parti sayesinde o yeşil dalı elinizde hissettiniz mi?

Bunu arayışın bir parçası olarak görmek gerekiyor, “Tamamı bu” dersek, haksızlık olur. Siyaset, toplumdaki farklılıklar arasında bir nevi denge kurma sanatıdır. Belki de, Aristo’nun söylediği gibi “İnsanları mutlu etme sanatıdır” Ama bana göre, “Daha iyi olduğuna inandığınız bir konuma toplumu taşıyabilme sanatıdır” Türkiye’de siyasetle ilgili olumsuz bir imajın var olduğunu biliyorum, bana göre bunu oluşturanlar da, kasıtlı bir biçimde oluşturmuşlardır.  Türkiye’de, çok uzun bir süre belli kesimlerin siyasetle iştigal etmemesi için oluşturdukları bir algıdır. Siyasetçilerin içinde ne kadar etik dışı davranan varsa, toplumun içinde de o kadar vardır. Siyaset önemsediğim bir uğraş. Türkiye’de de pek çok kesimin siyasetle meşgul olması ve bunu aleni bir şekilde yapması gerektiğine inanıyorum. Yani muhafazakarların da, devrimcilerin de, milliyetçilerin de ülkenin genel gidişatı, ülkedeki sorunların çözümü ile ilgili bir proje sahibi olmayı kastediyorum. Benim için siyaset aslında yorucu bir uğraş. Beni hocalığı çok seviyorum, halen de öyle. Şiire inanılmaz bir zaafım var, şiir karşısında gözlerim dolar, her şiir okuduğumda ağlarım. Benim zihnimde, gönlümde Sezai Karakoç’un yerini hiç kimse dolduramaz. Musuki dinlemeyi severim, bunlarla ilgili yazı yazmayı seviyorum ama vakit bulamıyorum.

“RAKİPLER, AK PARTİ’Yİ FARKEDEMEDİ”

“AK PARTİ’Yİ ANLAYAMADIKLARI İÇİN MUHALEFET EDEMİYORLAR”

Ak Parti siyasetinin doğru okunmadığı konusunda bir yorumunuz var: “AK Partinin siyaseti, toplumun temel dinamik alanlarından birisi haline getirmesini bazı çevreler toplumsal alanı ayrıştırıcı bir politika olarak görebilir ama bu doğru bir okuma değildir.” diyorsunuz. Ak Parti siyasetini nasıl okumak lazım?

Ak Partinin siyaseti, sol ve ideolojiden kurtarmaya çalışması, yani bütün siyasi işleyişinin ideoloji ve etnisite üzerine oturan yapısını dönüştürmüş olması, Türkiye’de yeni bir tarz olarak okunuyor. Yani daha önceki geleneksel dönemlerde; fazlasıyla ideolojik bir atmosferde, fazlasıyla etnisite üzerine kurulu bir paradigma ile devam ediyordu. Ak Parti buradan uzaklaştırdı. İşin içerisine hizmeti ve daha büyük ideali kattı. Bu anlamda siyasetin farklılaştığını ve kimilerinin bunu kolay kolay fark etmediklerini düşünüyorum. Rakipleri bunu fark etmiyorlar. Zaten fark edemedikleri için de bir alternatif üretemiyorlar, Ak Partinin yapıp ettiklerinin farkında değiller. Farkında olsalar çok rahatlıkla muhalefet edebilirler. Ak Partiye muhalefet edebilen bir parti var mı piyasada? Kılıçdaroğlu çok naif bir adam olarak çıkıyor konuşuyor, çok dikkate alınacak bir şey değil. Bahçeli’nin, duruşu itibariyle Kürt meselesinin yoğun olduğu bir dönemde insanları sokağa dökmemek konusunda çok büyük bir duyarlılık gösterdiğini kabul ediyorum ama siyaseten muhalefet etme projesi yok. BDP’nin yok. Çünkü Ak Parti’yi anlayamadılar. Anlayamadıkları için de muhalefet edemiyorlar. Neye muhalefet edeceğini bilemiyor ki adam.

“AK PARTİ’YE YAPILACAK BİR OPERASYON ANADOLU’YA YAPILMIŞ OLUR”

"GÜLEN CEMAATİ, TOPLUMSAL MUHALEFETİN BİLEŞENLERİNDEN BİRİ"

Ak Partinin karşısında tek güç olarak Fethullah Gülen gösteriliyor…Hoca Efendi bunu kabul etmiyor ama muhalif olmak istese Ak Parti için zor bir dönem mi başlar?

Bu konu çok konuşuluyor. Seçim öncesi Esed Efendinin torunu, Ak Partiye oy verilmemesini müritlerinden talep etti. Ben şuna inanıyorum: Türkiye’de İttihat ve Terakki’den bu yana egemen bir kesim var ve bu egemen kesimin dışında kalmış toplumsal muhalefet var, bu toplumsal muhalefet pek çok bileşenden oluşuyor. Bunun içinde Hoca Efendinin cemaati var, Nakşiler var, muhafazakar liberaller var, kısmen devrimciler var. Bu büyük ailenin birlikteliği Ak Parti’de var olduğu sürece Ak Parti iktidarını devam ettiriyor. Bu aileyi sarsabilecek olan operasyonel girişimlerin bu toplumsal muhalefeti temsil eden, Anadolu’nun asıl damarını teşkil eden kesimlerin iktidarına yönelik bir operasyon olarak görür. Bunu Hoca Efendi ve cemaati için kastetmiyorum. Kendileri birilerinin dürtüklemesi ile değil, kendileri bile yapsalar, Anadolu’nun iktidar olmasına karşı yapılan bir operasyon olduğunu görmeleri gerekiyor. Kim olursa olsun.

“AK PARTİ, BÜTÜN AİLEYİ BİRLEŞTİREN BİR TEMSİL MAKAMI”

“HOCA EFENDİ VE CEMAATİNİ İÇERİDEN GÖRÜYORUM”

“CEMAATLE ARAMIZDA KARŞITLIK YOK”

Yani Ak Partiyi yok etmek, Anadolu’yu yok etmek gibi bir şey mi?

Bu iktidar sadece bir siyasi parti aktörleriyle anlatılabilecek bir iktidar değil. Şu anda bütün kesimler, Ak Partiye çakmaya çalışırken, aynı zaman Hoca Efendiyi de eleştirmiyor mu? Aynı zaman da muhafazakar, mütedeyyin insanları eleştirmiyorlar mı? Ak Parti ile birlikte hareket eden Demokrat Partiyi de eleştirmiyorlar mı? Eleştiriyorlar! Niçin, çünkü sadece Ak Parti parti değil çünkü. Ak Parti, bütün bir aileyi birleştiren bir temsil makamı. Bileşenlerinden birisi sadece Ak Parti değil, bir düzine bileşen var. Bu bileşenlerin koro şefi, Ak Parti, doğru bundan şüphe yok. Ak Parti’nin oluşturmuş olduğu bir yapıya, 3.şahısların bir rahatsızlığı var. Burada kastettiğim Hoca Efendi değil, ben Hoca Efendi ve cemaatini içeriden görüyorum. Bir karşıtlık olduğu fikrinde değilim. Belki şöyle bir ihtimal var, birileri Hoca Efendinin adına bir takım işler yapıyor olabilir. Ama neredeyse kurumsal bir yapı var karşımızda, çok rahatlıkla sorabildiğimiz, öğrenebileceğimiz bir muhatap var.

“AK PARTİ: “TARİHSEL MİSYONUMU TAMAMLADIM” DEMEZ”

“AK PARTİ’NİN TÜRKİYE’DE YAPACAK ÇOK İŞİ VAR”

Hükümet politikalarında varılmak istenen hedefi, bütün sorunlarını çözmüş müreffeh bir ülkeyi gelecek nesillere aktarmak olarak belirttiniz. Sizce AK Parti hedeflerini gerçekleştirmenin huzuru ve olgunluğu ile siyasetten çekilir mi?

Ak Parti: “Ben işimi yaptım, tarihsel misyonumu tamamladım” demez. Bu işin tabiatına çok uygun değil. Türkiye’de sorunların çözülmüş olduğunu varsaymak çok doğru değil. Pek çok sorun var: Kürt, alevi, gayri Müslimler, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kentleşme, dış politika ile ilgili meseleler vs bir sürü sayabilir. Bunların hepsini çözmüş mü, tabi ki çözmemiştir ve çözmeye çalışıyor. Büyük bir kısmını çözdüğünü, bunların hangi mekanizmalarla çözüleceğini deneyimleyerek gösteren partidir. Demokrasi üzerinden sorunları çözme kabiliyeti gösteren ve geliştiren bir partidir. Çok önemli işler yaptı. İnsanların pek çok konudaki ön yargılarını bozdu. Kürt meselesi, etnik faşizme dönüşmüş olmasının arkasında bir tezgâh olduğunu görmek gerekiyor ve bu programı çok ciddi anlamda ilk kez bozan Ak Parti oldu. Ben Ak Parti’nin Türkiye’de yapacak çok işinin daha olduğuna inanıyorum.

“AK PARTİ, PARA-POLİTİKA KONULARINDA İYİ AMA MANEVİ DEĞERLER KONUSUNDA EKSİĞİ VAR”

Ak Partinin bütün kesimleri birleştiğini ifade ediyorsunuz. Burada araç olarak dinden ne kadar faydalanılıyor, dindar bir nesil istemenin ontolojik bir zorunluluktan kaynaklandığı söylemiştiniz. Peki Başbakan’ın, “İbadete yasa teminatı olmaz” sözünü de destekliyor musunuz? Laikliği koruduğumuz kadar dinimizi koruyor muyuz?Ak Parti’nin muvaffak olamadığı bir alan var mı?

Her şey mükemmel bir biçimde yapmış olmak ancak Allah’a mahsustur. Hatta politika ile para ile yapılabilecek olan işlerde çok iyi başarılar elde ettiğini düşünüyorum ama belki manevi değerlerimizle ilgili bir projeyi çok daha uzun vadede hayata geçirme konusunda arzu ettiğimiz düzeyde olmadığımızı (kişisel olarak) bu anlamda bir eksiğimizin olduğunu düşünüyorum. Laiklik Türkiye’de siyaset literatüründe de olmayan bir biçimde tanımlanıyor. Yani din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması. Demek ki, ülkedeki var olan şekliyle devletin insanların dininden arındırması demektir. Dinden ya arının, ya da varsa da gizleyin. Halbuki böyle değil. Halbuki Batı Avrupa toplumlarında politik bir proje olarak ortaya çıkıyor. Hedef de şudur: Bu politik projenin içinde kamu otoritesinin bütün inanç guruplarına eşit yakınlıkta durması ve hiç kimsenin bir başkası üzerinden bir baskı kurmaya izin vermemesidir. Azınlık veya çoğunluk olması hiç önemli değil, tek bir kişi, tek bir inanca mensupsa dahi, devlet onu çoğunluktan korumak zorundadır, bizde tersi olmuştur. Devlet çoğunluk üzerinde baskı kurmuştur. Çoğunluğu tehdit etmiştir. Devletin kafasındaki inanç biçimi bu coğrafyanın çoğunluğunun kabul ettiği bir inanç biçimi değil ki. Böyle bir inanç biçimi literatürde de yok, toplumsal hayatta da yok. “Laik” dediğimiz adam tipleri ne kadar var Türkiye’de? Herkesi böyle olmaya zorluyor. Devletin yapması gereken şudur: “Ayşe Hanım farklı bir inanca sahiptir, siz burada çoğunluksunuz, onun üzerinde baskı olursanız karşınızda ben varım, onun özgünlüğünü korumasının garantörü benim” Veya devlet: “Bu adam Müslüman’dır, inancını istediği gibi yaşayacaktır. İnancını yaşamasının garantörü benim” demek durumunda. Batı Avrupa’da da laiklik böyle ortaya çıkmıştır. Ama bizde bunun tersi olmuştur. Devlet, laiklik üzerinden vatandaşların inançları üzerinde bir baskı kurmuştur.

“DEVLET, BÜTÜN İNANÇLAR İÇİN GARANTÖR OLMALI”

Yani bir anlamda Türkiye’nin dini ‘İslam’ değil, ‘Laiklik’ olmuş, diyebilir miyiz?

Yani tam olarak öyle değil ama devlet dini inançlara laiklik üzerinden bir baskı kurmaya çalışmıştır. Dolayısıyla insanlar da laiklik ile ilgili çok ciddi anlamda rezerv, endişe sahibidirler. Halbuki normal bir muhafazakarın, devrimcinin, alevinin normal şartlarda laiklikten taviz vermemesi gerekiyor, ki öyledir. Biz de isteriz ki, devlet bütün inançlar için garantör bir işlev yerine getirsin. Ama bizde böyle olmamıştır.

“KÜRT MESELESİ, DARBELERİN BİR SONUCUDUR”

Devletin önüne geçemediği bir diğer konu etnik bölünmeler, ayrışmalar…“PKK, artık devlet kadar Kürtlerin de sorunudur” dediniz, Başbakan da “Yeni süreçte BDP’ye çok iş düşüyor” dedi. Sizce PKK’ya verilen bu şans, Habur’da olduğu gibi hayal kırıklıklarına yol açar mı? Örgüt ile Kürt meselesinin sosyolojik bağını çözebildiniz mi, örgüt Kürtlerle sosyolojik bir bağ kurmak istiyor mu?

Kürt meselesi eski bir mesele. 1840’larda Hakkari’de başlayıp, Süleymaniye’yi de içine alan bir hinterlantta görülmüştür. Ancak zamanla farklılaşmış ve bugün siyaseti de etkilemekte, idare edilebilir olmaktan çıkmaktadır. Bu sorun ortaya çıktığı günden bu yana ilk kez Abdülhamit zamanında çok doğru politikalar üretilmiş. Ben onların çok doğru ve yerinde olduğuna inanıyorum. Son derece devlet aklının, zekasının ortaya konduğu projeler var. Hamidiye alayları da dahil. En azından bir ‘siyasi proje’ var. Ama bugünkü haliyle işin içerisine şiddetin karıştığı, bu coğrafyanın toplumlarıyla eklemlenmesi zor olan ideolojik bir çerçevede var olması yani Marksist bir ideolojide var olması nevzuhur bir yapı olarak var olmasının arkasında bilinçli bir şeklinde darbelerin olduğunu gösteriyor. Darbelerin sonucu olarak bu hale gelmiştir. 1960 darbesinde Cemal Gürsel, halka hitap ederken şu ifadeyi kullanıyor: “Kürt olduğunu söyleyenin yüzüne tükürün” Bu adam, karşısında konuştuğu kişilerin Kürt olduğunu bilmiyor mu, tabiî ki biliyor, hakaret ediyor, aşağılıyor onları. Daha sonra 1980 darbesindeki Diyarbakır cezaevinde olup bitenlere bakın, 28 Şubat’ta olup bitenlere bakın. Zorunlu göç dolayısıyla kentlerin periferisine gelmiş olanların, hangi tür bir yapılanmaya doğru gitmeleri üzerinde özel bir operasyon yapıldığını düşünüyorum. Kenan Evren daha sonra “Kürtçe’yi yasaklamanın hata olduğunu fark ettik” dedi, bilinçli bir hata yapıldı. Ben bu konularda kötü niyetli bir adamım. Bütün bunların programlı bir çerçevede devam ettiğini düşünüyorum. Örneğin, GÖÇDER diye bir dernek var, bu derneği ilk kuran muhafazakar, Cizre’den gelen, seyda ailesinden…28 Şubat olduğu zaman ilk operasyon GÖÇDER’e yapıldı. Çünkü o GÖÇDER, Doğu ve Güneydoğu’daki insanların başka türlü siyasi çevrelere gitmesini engelleyen bir işlev görüyordu.  Örgüt ve bileşenleri sahip oldukları ideolojinin ancak kentlerin periferisinde tutunabileceğini biliyordu. Kır kökenli bir kavim üzerinde bu projenin tutmayacağını bildikleri için Kürtlerin kitlesel olarak kentlerin periferisine göç etmesi ya da ettirilmesi örgütün hedeflediği bir şeydi zaten. Kürtlerin böyle olmasını arzu ediyordu ve bu zorunlu göçü meydana getirenler de bunu biliyorlardı.

“BU KÜRTLERİN MESELESİDİR”

Bugün bu mesele sadece Türkiye’nin meselesi değil, aynı zamanda Kürtlerin de meselesidir. Kürtlerin sahip oldukları geleneksel yapıları, dünya görüşleri, aile ilişkileri, diğer kavimlerle akrabalıkları ve ilişkileri itibariyle ciddi anlamda zedeleyen bir mekanizmaya dönüştüğünü söyleyebilirim. Bu Kürtlerin meselesidir. Modernleşme, bütün dünyadaki kavimlerin meselesidir. Vesayet, özgürlük isteyen bütün kavimlerin meselesidir.

“ASIL DİNAMİK İÇERİDE”

Çok ilginç terörün iç kaynaklı olduğunu söylüyorsunuz. Aslında büyük iddialardan biri, ABD’nin planlarının bir parçası olduğu…

Dışarıdakilar sadece imkan tanırlar, yoksa biz kendimiz çözersek, bir başkası bizim sorunumuza müdahale edebilir mi? Dışarıdan kışkırtıcı bir faktör var kuşkusuz ama asıl dinamik, dışarıdan değil.

“KÜRTÇE KONUŞTU DİYE GÖRDÜĞÜ EZİYETTEN DAĞA ÇIKANLAR AZ DEĞİL”

“DAĞA ÇIKANLARIN %60’I KAMU OTORİTESİNİN YANLIŞ UYGULAMASINDAN DOLAYI DAĞA ÇIKTI”

Siz, “Kürt meselesi esas olarak bir Kürtçe meselesidir.” de diyorsunuz ama?

Doğru. Kürt meselesi aslında Kürtçe’yi özgürce ve rahatça konuşmayla ilgilidir. Kürtçe’nin yasaklanmasından sonra kamu adına görev yapan pek çok kişinin, Kürtçe konuştu diye insanlara ettikleri eziyet dolayısıyla dağa çıkanların sayısı az değil. Bu konuda hem Emine Uçak Erdoğan’ın, hem de Bejan Matur’un kitabına bakılabilir. İkisi de bu konuyu yazmışlar. Nitekim kamu güvenliği Müsteşarlığının yaptığı bir araştırma da bunu gösteriyor: “Dağa çıkanların %60’ı kamu görevlerinin var olan yanlış uygulamalarından rahatsızlık dolayısıyla dağa çıkıyorlar” Dolayısıyla bu kamu otoritesinin işleyişinde darbe dönemlerinden kalma bir sorun vardı. Bu sorunun bu hale gelmiş olması, ciddi anlamda oradaki uygulamalardan kaynaklanıyordu; çok kışkırtıcı bir dil, üslup kullanılıyordu.

“ÖZGÜR KADIN, ÖZGÜR KÜRDİSTAN DEMEKTİR.”

“ÖRGÜTTE KADIN ÇOK MERKEZİ BİR KONUMA SAHİPTİR”

Dağa çıkanların %60’ının kamu kaynaklı olduğunu söylediniz de…Örgütün kadın ayağını çok merak ediyorum. PKK'dan ayrılan isimlerden Selim Çürükkaya, 'Apo'nun Ayetleri' adlı kitabında Öcalan'ın, örgütteki kadın militanlarla ilişkilerini anlatmıştı. Şimdi de Duran Kalkan’ın örgütteki kadınlarla fotoğrafları yayınlandı. Sizce örgütte kadının rolü ne, kadınlara sağlanan imtiyazlar neler?

Örgütün ideolojisinin en önemli taşıyıcı unsurlarından biri, kadındır. “Özgür kadın, özgür Kürdistan demektir. Örgütün içinde kadın çok önemli. Zaten örgütün bu coğrafyaya tutunabilmesi, bu konuda son derece hassas bir duruşa sahip olan Kürtler arasında ve dünyasında tutunabilmesi için kadın üzerinden bir proje yürütmek zorunda olduğunun bilincinde. Dolayısıyla kadın çok merkezi bir konuma sahiptir.  O alan üzerinde yürüyen ideoloji dolayısıyla bölgenin toplumsal yapısını dönüştürebiliyorlar.

“ÖRGÜT KADINLARA MODERN KADINLARDAN FARKLI BİR ROL BİÇTİ”

Kadınların önemini biz onlar kadar iyi kavrayamadık mı acaba?

Hayır, ben öyle düşünmüyorum. Farklı toplumsal alanın dışında farklı bir rol biçtiler onlara. Kadınların çok hoşuna giden bir rol, normal geleneksel olandan çok farklı bir roldür bu ve bence aynı zamanda bu modern kadın rollerinden de farklı bir roldür.

Erkekleştirdiler mi, iktidar sahibi mi yaptılar?

Erkekleştirdiler, iktidar verdiler, kontrol verdiler, siyasette önemli bir aktör haline getirdiler. Pek çok alan sağlandı.

“ÖCALAN MEGALOMAN BİRİ”

“KÜRTLER PKK’LI DEĞİL APOCUDURLAR”

Öcalan’ın karakteristik yapısını bir de sizden dinlemek isterim. Mehmet Metiner, Öcalan için:  “Gökyüzünden bir meteor taşı düşse, kendinden bilecek kadar narsist bir kişiliğe sahip” dedi. Sizce Öcalan haksız yere mi muhatap alındı, bu kadar şereflendirilmesi gerekli miydi?

Ben Öcalan’ın sanıldığı kadar boş birisi olduğunu düşünmüyorum. Evet ben de megaloman biri olduğunu düşünüyorum. BDP’ye oy veren Kürtler için çok önemli bir aktör ve hatta denilir ki: Kürtler PKK’lı değil Apocudurlar. Bunu sağlayan birisidir. Bugünkü bu rolün kendisine verilmiş olmasını da hakikaten bu mesele ile ilgili enstrümanlardan birisi olmasındandır.

“ÖCALAN, ORKESTRA ŞEFİ DEĞİL SADECE BİR ENSTRÜMAN”

Orkestra şefi değil, bir enstrüman,diyorsunuz.

Evet, değil. Bu sorunun çözümünde şimdiye kadar pek çok başka şeyler Demokratikleşme yapıldı, başka ülkelerle diplomatik diyaloglar kuruldu, bölgedeki insanlara alt yapı ile ilgili hizmetler götürüldü, kamunun onlarla arasında bir diyalog kurulmasını sağlayacak görüşmeler yapıldı, gerek Başbakanımız, gerekse de Bakanlarımız bölgedeki sivil toplum kuruluşlarıyla sürekli oturup, sohbet ediyorlar, çok büyük kamu yatırımları yapıldı vs terörden hem maddi hem manevi zarar görmüş olanlar için bir dizi adım atıldı, bütün bunlar çözüm sürecinde yürütülen çalışmalar. Bu örgütün sahibi bu adamsa eğer, onun silahları bıraktırma gücü var ve bunu bıraktırabileceğini söylüyorsa Türkiye’nin buna başvurmaması düşünülemez. Kişisel kanaatimce, gücü ne kadar var ya da yok ondan çok emin değilim ama şundan eminim. Bölgedeki sokağa hakim olabilir. Ve dolayısıyla örgütün diğer bileşenleri bölgedeki sokakla çatışmak üzerinden bir politika yürütmeyi göze alamaz.

“ÖCALAN, TEK ADIM DEĞİLDİR”

“ÖCALAN, BÖLGEDEKİ SOKAĞA HAKİM”

Yani insanları sokağa döken, sokaktan da çeker mantığı?

Örgüt nereden besleniyor, sokaktan. BDP nereden besleniyor, sokaktan. Gösteriyi nereden yapıyor, sokaktan. Huzurumuzu nerede kaçırıyor, sokaktan. Bunlarla bir birliği var. Örgütün diğer bileşenleri, sokağa, Öcalan’a rağmen başka bir şey yapacak gücü kendilerinde bulamazlar. Onun için bence doğru bir adım burası. Ama tek başına bu değildir. Bunu yönlendiren, bir devlet aklı vardır, bir kamu otoritesi vardır, siyasi irade vardır. Tek başına siyasi irade de değildir, tek başına devlet de değildir. Kamuoyunun desteği var. Devletin bu konuda mekanizmalarının bir mutabakatı var, siyasi irade bu konuda kendini ortaya koymuş.

“ÇÖZÜM SÜRECİ, TAM ANLAMIYLA BİR HUDEYBİYE’DİR”

Peki ikinci Oslo, ikinci bir psikolojik eşik, bunu Türkiye taşır mı?

Bu meseleyi çözmediğimiz zaman ne oluyor böyle bakmak lazım. Ne oluyor, felaket oluyor. Hangimiz çoluk çocuğunu, kardeşini, ciğer paresini kaybetmeyi göze alabilir? Hangi anne, hangi tür kutsal düşünce için çocuğunun ölümüne katlanır, ya da razı olur? Çocuğumuz ateşlendiği zaman sabaha kadar başında bekliyoruz, tedirgin oluyoruz. Bu Türkiye’nin temel meselesi. Bu her şeyden önemli. Başbakanımız Afrika’ya giderken, heyetin İmralı’ya gideceğini söylemişti. Ben o zaman Urfa’daydım. Babam aradı neredesin dedi, Birecik’teyim dedim, beklememi, beni görmek istediğini söyledi. Geldi, dedi ki: “Sayın Başbakan’a söyle, benim ihtiyar bir babam var, diyor ki: ‘Bu tam anlamıyla bir Hudeybiye’dir. Zorunuza gidebilir, bir takım problemler olabilir ama bu anlaşmayı yapın, bu anlaşma gelecekte işleri sizin lehinize döndürecektir”” Ben Ankara’ya geldim, uygun ortamda söylemek üzereyken, bir televizyon programında sunucunun biri, söze Hoca Efendinin sulh ile ilgili ilk yaptığı açıklamayla başladı. Babamı aradım, “Duydun mu?” –Duydum. “Bak oğlum, Hoca Efendi de aynısını söylüyor, aklın yolu birdir, sakın vazgeçme” Hakikaten vazgeçilmemesi gerektiğine inanıyorum, bir takım yol kazaları olabilir. Ama bu defa kararlı bir biçimde devam etmeliyiz. İki büyük operasyon geçirildi, birisi Paris’te öldürülen PKK’lılar, bence o dışarı bağlantılı bir operasyondu, görüşmelerin basına sızdırılması da başka bir operasyondur ama buna rağmen bence kararlı bir biçimde devam etmeliyiz. Hudeybiye anlaşmasını biliyorsunuz, Müslümanlar efendimiz ile birlikte Medine’den gelip, Mekke’de Kabe’yi tavaf etmek istiyorlar, Mekkeli müşrikler izin vermiyorlar ve bir anlaşma yapıyorlar, anlaşmanın büyük içeriği Müslümanların aleyhine fakat sonra hepsi Müslümanların lehine dönüşüyor.

“TERÖR, DÜZENLİ ORDU İLE BİTİRİLEMEZ”

Öcalan’a ağır hakaretler eden birisinin bugün onun mesajını taşıyan bir “kuryeye” dönüşmesi olgusunu dile getiriyorsunuz. Bu başarı tek başına Ak Partinin mi?

AK Parti bunu halkla birlikte, toplumla beraber başarmaktadır. Orada isim vermeyeceğim birinden söz etmiştim. Böyle bir adamı kurye haline getirmek çok önemli bir şey. Türkiye terörle mücadele de 40 yıldır dünyada görülmemiş bir başarıyı elde etti. Teknik olarak dünyadaki hiçbir ülke, düzenli orduyla terörü bitiremez. Bitirememişlerdir. Karşınızda bir devlet yok ki. Terörle mücadelenin güvenlik konsepti içinde çok farklı bir tarzı var. Türkiye’nin, çok büyük bir başarı elde ettiğini düşünüyorum. Ama yine de bunun bitmediğini de görüyoruz. Demek ki her deneyimi bir kazanım olarak görüp bu sorunu çözmeye çalışmalıdır.

“AK PARTİ BİR DEVLET AKLI OLUŞTURMUŞTUR”

Yani Ak Partinin değil, Türkiye’nin bir başarısı…

Elbette. Sadece Ak Partinin olur mu, Ak Parti 10 yıldır var, ondan önceki dönemlerde var. Terörle mücadelede epey deneyimler edinilmiş, birikimler oluşmuştur. Pek çok faktörün de farkına varılmıştır. Örgütün İdeolojik kodlarını çözmüştür, Öcalan üzerinde çalışmalar yapılmıştır, muhtemelen politik psikologlar bu konu ile ilgili çalışmalar yapmışlardır, anket çalışmaları yapılmıştır vs bütün bu devlet aklını oluşturan tabi ki Ak Parti’dir.

“BAŞBAKAN YAPTIĞI HİZMETTEN KEYİF ALIYOR”

Başbakan da Hudeybiye gibi bir ifade mi kullanmak istedi acaba? "Biz çözüm için Baldıran zehri içeriz” derken hangi halet-i ruhiyeden söz edebiliriz? Erdoğan’ın bu sözleri, çareleri tükettiğini mi, sonuçlarına hazır olduğunu mu gösteriyor?

Sayın Başbakanımız bugüne kadar Türkiye’deki bütün kronik meseleleri çözme iradesini ortaya koymuş bir liderdir ve gerçekten de gönül huzuruyla siyaset yapmayı arzu ettiğini biliyorum, memlekete hizmeti onun kadar heyecanla yapan bir başka kimseyi tanımıyorum.  Bazen programlara katılıyoruz, bir okul açtığında bile gözlerindeki ışıltıyı görmelisiniz. Vatandaşına hizmet edecek bir iş yaptığı zaman inanılmaz keyif alıyor. Bir siyasetçi için inanılmaz bir şey. Bu ülkeye yapılacak en büyük hizmet, bu meseleyi bitirmektir. Bunu bitiren adam, memlekete en büyük hizmeti yapmıştır.

“BAŞBAKAN BU MESELEYİ TEK BAŞINA ÇÖZECEĞİNİN FARKINDA”

“TERÖR, TOPLUMSAL ANTROPOLOJİMİZİ BOZUYOR”

Bu dünyada kazanmasa öbür dünyada kazanacak.

Bu aynı zamanda sorumluluk. Hem bu dünya ile hem öte dünya ile ilgili bir sorumluluk. Bir an önce bu mesele biterse pek çok ilgileneceğimiz konu var. Başbakan da bunu istiyor, bunun riskli olduğunun farkında. “Bu meselenin çözümü olursa destek veririz, kredi açtık” diyenleri bugün gördünüz. CHP’nin sözcüleri neler neler söylüyorlar. Dolayısıyla Sayın Başbakanımız farkında. Bu işi tek başına yürüteceğinin farkında. Bu işin çok kolay olmadığının farkında. Bu mesele ekonomik, güvenlik sıkıntılarının ötesinde toplumsal antropolojiyi bozmaya başladı, kardeşliğimizi, geleceğimizi tehdit ediyor. Başbakan’ın bu meseleyi çözmek istemesi çok doğal.

“SAMİMİYETİN ÖLÇME ALETİ YOK”

“SAMİMİYETE DEĞİL, YAPIP EDİLENLERE BAKALIM”

Yalçın Akdoğan, “Kandil’in çözümü ve makul bir zeminde sorunun aşılmasını istemediğini” yazmış. Samimiyet ölçmek çok zor bir hal aldı. 2005 yılında Erdoğan’ın Diyarbakır gezisinin etkisi üzerine sizin de yaptığınız bir araştırmada halkın Erdoğan’ın Kürt sorununu çözmedeki samimiyeti ile ilgili endişeleri olduğu sonucu çıkmıştı. Samimi olanı nasıl anlayacağız?

Türkiye’de bu çok tartışılan bir konu. Kim samimi, kim değil. Samimiyetin ölçme aleti yok. Ama elimizde şu var: “Yaptıklarına bakmak” Gerçekten de, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Ak Parti’nin o günden bugüne kadar bu meselenin çözümü için yaptıklarına bakalım. Birincisi, bu meselenin özgür bir biçimde konuşulması için özgür bir atmosfer oluşturdu mu, oluşturdu. İkincisi, bu konuda var olan ön yargıların bertaraf edilmesi için gerekli çalışmaları yapıyor mu, bence çok iyi yapıyor. Üçüncüsü, kendi teşkilatlarında Türkiye’de böyle bir meselenin olduğunu ve bu meselenin çözülmesi gerektiğini anlatıyor mu, anlatıyor, bunun en iyi örneği benim. Ben Ak Parti’nin bütün il teşkilatlarına gidip bu meseleyi anlatmışımdır. Gitmediğim il kalmadı. Teşkilatlarımıza, “Böyle bir sorunun var olduğunu ve bunu çözmemiz gerektiğini söylüyoruz” Bu sorunu bu güne kadar Türkiye varlığını bile kabul etmiyordu, “Sözde Kürt sorunu” deniyordu. Sorunun varlığını hissetmek ve çözüm projeleri üretmek. Bunu Ak Parti yaptı. Samimiyete değil, yapıp edilenlere bakalım. Kılıçdaroğlu, “Biz kredi veriyoruz” dedi, bunun samimiyetini ölçmeye gerek yok. Yapılanlar ortada.

“AK PARTİ’NİN BİR GİZLİ AJANDASI YOK”

“AK PARTİ’NİN HALKTAN GİZLEDİĞİ BİR ŞEY YOK”

Kılıçdaroğlu ısrarla: “Ortaklardan Öcalan’ın ne düşündüğünü öğrendik, benim muhatabım Erdoğan. Erdoğan’ın ne düşündüğünü bilmek istiyorum” diyor. Yani Başbakan gerçeğin ne kadarını saklıyor olabilir veya gizlemesi gereken hususlar da var mı?

Ak Partinin bir gizli ajandası yok. Gizli ajandanın bir gün açığa çıkmasını bekleyip, heyecanla elini ovuşturanlar hakikaten boş bir beklenti içerisindeler. Wikileaks’te dahil olmak üzere, açığa çıkan belgelerin içerisinde Ak Partinin halktan gizlediği bir şey yok. Burada da gizli tarafı yok. Tabi ki istihbarat birimlerinin, bu tür bir meselede güvenlik açısından, istihbarat, gelecek açısından gizli tuttuğu şeyler olabilir, bunu ben de bilemem, Sayın Başbakanımız da bilmiyor olabilir. Zaten politika gizli konular üzerinden yürütülmüyor, açık olan bir şey var. Net ve kesin. Türkiye bu meseleyi bitirmek istiyor. Bugüne kadarki çalışmaların belli bir noktaya gelmiş olduğunu ve PKK’ya silah bıraktırmak ile ilgili var olan enstrümanlardan birisinin de bu olduğunu, bununla ilgili istihbarat birimlerinin önceden bir mutabakata vardıkları ve bunun bugün de devam ettiğini görüyorum. Türkiye, terörün ortaya çıkmasına neden olan faktörleri ortadan kaldırmak durumundadır, terörün varlığından bağımsız olarak da bunu yapmakla mesuldür.

“KİM NE ALIYOR, NE VERİYOR?” ŞEKLİNDE BAKMAMALIYIZ”

Ömer Dinçer, devletin niteliği üzerinde bir pazarlığın söz konusu olmadığını belirtti. Sizce bu gelişmeler en fazla nereye kadar dayanır, masadan, “Bu kadarı da pes” diye kalkılacak mevzular neler?

Meseleye bu pencereden bakarsak, doğru bir okuma olmaz. “Kim ne alıyor, ne veriyor?” şeklinde yani. Bizim teşkilatlardan Gaziantep’te anlatırken “Eğer burada bir yönetim organizasyon sistemi varsa sisteme ötekinin dahil olması için imkanlar tanımak zorundayız(kendini mezhepsel olarak, dini olarak farklı hisseden herkese)” Birisi kalktı, “Ver ver ver nereye kadar?” dedi, ben, kalk ayağa, dedim. “Biz herhangi bir kişinin özellikle etnisitesinin farklılığından dolayı ona ne tür bir ayrıcalık vermişiz?” dedim. Alevi’ye alevi diye, gayrimüslime gayrimüslim olmasından dolayı artı bir şey verilmiş mi? Hayır, verilmemiş. Zaten bir kişinin gündelik hayatta kendi ana dilini kullanmasından doğal ne olabilir. Doktorda, evde, cezaevinde konuşabilsin istiyoruz, arzu ediyorsa okulda kendisine bu dil öğretilsin. Türkiye’de sistemin demokratikleşmesini sağlamamız gerekiyorsa, bunu birilerine taviz diye okumak doğru bir okuma değil.

“DOĞUDAKİ İNSANLARIN DA BAŞKA İDEALLERİ OLABİLİR”

“TÜRKİYE CAZİBE MERKEZİ HALİNE GELDİ”

Peki ayrışma Kürt tarafından yapılıyorsa? Devlete aitiz ama ulusa değil, derken yapılan vurgu niye?

O belgeleri yok hükmünde sayıyorum, onlar üzerinde yorum yapmaya gerek yok. Gençliğimde benim de farklı tür ideolojilere, fikirlere hayranlığım olmuştur. Doğudaki insanların da başka türlü idealleri olabilir, bunun için dua da edebilirler, siyaseten çalışma da yapabilirler. Ben bu tür farklı ideallere sahip olan insanlardan ürkmemizi gerektiren bir durum olduğunu zannetmiyorum. Türkiye bu gücünü, tarihsel birikimini, kalıcı bir barışı tesis edebilecek bir ülkeye dönüştürürse, bunların hiç bir kıymeti kalmaz. Zaman içerisinde sistem bunu tolore eder, ben şimdi gördüğünüz gibi normal, sıradan bir vatandaşım. Toplum ve kamu işleyişi sizi dönüştürecek zaten.  Türkiye’nin kuşatıcı bir mekanizmaya sahip olması ve gerçekten demokrasiyi tesis etmesi, bölgesel güç haline gelmiş olması çok ciddi anlamda Türkiye’yi cazibe merkezi haline getirdi. Suriye meselesi çıkmadan önce, Suriye’de pek çok kişi Türkiye’de birleşmeyi arzu ediyordu. Suriye Kültür Bakanı bile söyledi. Bir-iki kişinin kafasında farklı tür bir devlet ideali olabilir, bundan ürkmemiz gerekmiyor ama bu örgütün politik projesi olarak devam ederse, o zaman tedbir almamız lazım. Örgütün politik projesi olmaktan çıkartabilirsek bir sıkıntı olmaz.

İmralı görüşmelerine katılan heyet doğru insanlardan mı oluşuyor, heyetin şematik olarak yerleşimi isabetli mi?

O konuda detaylı bilgim yok. Bugüne kadar örgütle görüntüler vermiş olan, polise tokat atan, taş atan tiplerin, sarmaş dolaş olan tiplerin gitmemesi çok doğru ve yerinde bir karar.

“BÖLGENİN GELENEKSEL YAPISI KORUNMALI”

Töre ve namus cinayetleri, Batman’daki kadın intiharları, Levirat ve Sororat tipi evlilikler ile önemli bölgesel sorunlarla ilgili bir dizi proje yürüttünüz. Oradaki çalışmalar sorunu çözme kabiliyetini geliştirdi mi?

Büyük katkısı oldu. Çünkü toplumsal işleyiş tek bir dinamik üzerinden yürümez, pek çok bileşenle birlikte yürür. Bölgenin sosyolojik yapısı çok kendine özgüdür. Ben bölgenin bu geleneksel yapısının kısmen korunmasının gerektiğini düşünüyorum. Bundan kastım; töre, namus cinayetlerinin sürmesi değil. Kastım, geleneksel aile ilişkilerinin, geleneksel toplum ilişkilerinin korunması gerektiğini düşünüyorum. Farklı, özgün bir ilişki biçimi ve ases oranı da sosyolojik dokusunu da var eden bir ilişki biçimi. Ama bu ilişki biçimlerinin içinde olumsuz gördüğümüz pek çok durum da var. Bunları da revize etmek gerekiyor.

“NAMUS CİNAYETLERİ MEŞRULAŞTIRIYOR”

Geleneksel değerler korunmalı derken…aslında bir sahip çıkma durumu da söz konusu. Namus cinayetleri için aldatıldıklarını dedektiflik yapıp ispatladıktan sonra eşlerini öldüren mahkumları incelediğinizde, analizin suçluların haklılık payını ortaya çıkartma girişimi gibi görünüyor yani bu çalışmalar yapılırken hiçbir şey sebepsiz değildir ilkesinden hareket edilmiş gibi…?

Hayır biz ona bir haklılık payı vermeye çalışmadık. Selçuk Üniversitesindeki Öğretim Üyesi arkadaşlarla 45 cezaevinde 200 kişi ile görüşmek suretiyle bir araştırma yaptık. Niye namus cinayeti işlediklerine baktık. “Kötü, cani, pislik” gözüyle bakmadık. Bu perspektif bilinen bir şey. Biz dedik ki, hangi gerekçeyle öldürüyor ve bunun bağlı olduğu toplumsal gerekçeler nelerdir? Bu insanların büyük bir kısmı bu konuyu meşrulaştırıyor. Bizim yasal olarak engel çıkartmamız, ceza yaptırımını arttırmamız gibi konuları dile getirmemizin anlamı yok. Adam normal bir şey olarak gösteriyor, olması gereken bu, sen niye itiraz ediyorsun, diyor.

“NAMUS CİNAYETLERİ İLE DİNDARLIK ARASINDA BİR BAĞLANTI YOK”

Görüştüğünüz tutuklu ve hükümlülerin hepsinin vicdanlarını rahat, soğukkanlı bulduğunuzu, feodalite ve inanç ekseninde suç işlediklerini, namusun öneminin öne çıktığını, cezaevinde itibar gördüklerini paylaştınız. İnsanların vicdanları hukukla mı, İslami kurallarla mı dizayn edebilir?

Namusun din ile bağlantısı var, doğru. Ama o zaman şu çıkarımı yapmamız gerekiyor: “Namus cinayeti işleyenler, muhafazakâr dindarlardır” Ama öyle değil. Öyle hiç bir bağlantı çıkmadı ortaya. Bütün yaptığımız cross yani çapraz tablolarda asla böyle bir anlamlılık düzeyi çıkmadı. Namus cinayeti işleyenle dindarlık ölçeği arasında bir ilişki çıkmadı. Yani adam dindar da olabiliyor, hiç dinle alakası olmayan bir tip de olabiliyor. Etnik olarak da çok büyük bir sonuç çıkmadı. Sadece doğuya özgü gözükmekle beraber diğer illerde de benzer tablolara rastlandı. Benim şahit olduğum en vahşi namus cinayeti Trabzon’daydı. 2 tane amcasının kızını, öldürmüş, doğramış, poşetlere koymuş bir adam gördüm. Dolayısıyla eksen sadece bu değil. Türkiye, bu konuyu çok klişe ifadelerle okuyor. Bunlarla ilgili söylediğimiz şeyler boşa çıkıyor, insanlar: “Zaten cahildir, barbardır, katildir, muhafazakardır ondan cinayet işliyor” dememizi bekliyorlar. Ama biz öyle bir sonuç görmedik, çok söylemeyi arzu ederdik ama yok. Okuma-yazma oranı, gelir düzeyi, kent-köylü olma durumu, dindarlık durumu Türkiye ortalamasının aynısı çıktı. Halka da, SCL90 dediğimiz psikolojik belirti tarama testi uyguladığımızda, Türkiye ortalamasının aynısı çıktı. Ama kimse bu çarpıcı gerçeği dinlemek istemiyor. Bir hedef göstermemizi istiyorlar ama yok, suçlu varsa hepimiziz!

“BİR ALEVİ, BİZDE NAMUS YOK MU DİYE SORDU”

Dindarlık ile güveni aynı paralelde tutarız genelde ama dindar olmayan insanların dürüstlüğüne de şahit olduk.

Erzincan’da bir adam dikkatimi çekti. Adamın alevi olduğunu tahmin ettim. Nezaketsizlik olmasın diye soramıyorum. “Adam biliyorum sen ne diyeceksin? benim alevi olup olmadığımı soracaksın, tabi ki aleviyim, bizde namus yok mu ne düşünüyorsun” dedi. Urfa’da karaci dediğimiz Roman bir adamla görüştüm, namusun mevhumu bunlarda large’dır diye söylerler ama öyle değil işte, adam namusu için birisini öldürmüş. Bunun için tek bir faktör yok.

Modern toplumda töre cinayetlerinin bir anlamı olmadığına çok değindiniz. Peki bizim bu yönde bir gelişim gösterdiğimiz söylenebilir mi?

Eskiye nazaran azaldı tabi. Medyada görünüyor diye çok oluyor zannediliyor ama değil.

“REKABET ÜZERİNDEN HAK ARANIYOR”

Bir konferans oturumunda, “Şiddetin Mağdurları Kimler: Kadınlar mı? Erkekler mi?” konusunu işlediniz. Sizce kim?

Kadının şiddetten mağdur olduğu çok açık ve nettir. Haberlerde, kamu oyu yoklamalarında da görüyoruz. Sadece fiziksel şiddet değil, mobbing’ten tutun da, cinsel şiddete kadar kadınlara karşı şiddet uygulandığını biliyoruz. Ama bununla ilgili oluşturulan atmosfer ve tedbirler sonuç elde edici değil bana göre. Ben orada bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sunulan şekliyle kadın-erkek arasındaki ilişki, birbirinden zorla, kafasını kırarak hak almak gibi gösteriliyor, rekabet üzerinden bir hak alma gibi gösteriliyor.

“ŞİDDET, YASA İLE ÖNLENEMEZ”

Kadını şiddetten koruyan yasayı bu anlamda olumsuz mu buluyorsunuz?

Şöyle bir problem var. Ayet-i Kerime’de “Birbirini örten cinsler” olarak tanımlanır. Ama biz bu ilşkiyi, birbirinin kafasını kırarak hakkını alan bir rekabete dönüştürdük bu ilişkiyi. Oysaki tam tersidir. Ama şu anda kadın-erkek ilişkisi rekabet üzerine kurulu. Bu rekabet ortamı erkekle kadın arasında bir düşmanlık körüklüyor. Bunu çok sağlıklı bulmadığımı söyleyeyim. Bir örnek vereyim, eşimle birlikte bankaya gittik, para çekecek, ağabeyi Amerika’da, ona biraz para göndermiş, ben de oturuyorum, eşim de bankın orada, yüksek sesle konuştuklarını görünce yanlarına gittim, bankacı demiş ki, “Eşin zorla getirip bu parayı çektiriyorsa ben polis çağırayım” mantık bu, ilk akla gelen refleks bu. “Erkek karısını alıp bankaya gelmişse, demek ki zorla getiriyor”  Tipik bir reflekse dönüştü, bu yanlış bir refleks, bu tip bir kurgu şiddeti önlemez. Yasa ile önleyemezsiniz zaten. Kadına ait değerin anlaşılmasını sağlamalısın. Erkek-kadın arasındaki değer algısının bir bağlama oturtulması lazım. Ya Hukuk değer olabilir, geleneksel değer olabilir, dini değer olabilir, çağdaş değer olabilir, özgürlük değer olabilir ama “rekabet değer” olmaz. Rekabet üzerinden kazanamayız.

Fatma Şahin Bakanımızla bu fikirlerinizi paylaşıyor musunuz?

Tabi tabi Sayın Bakanımızla konuşuyoruz. Ama şöyle bakmak lazım, işin bu tarafı sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın görevi. Fatma Hanımın tarafı yasal düzenlemeleri yapmak.

“TÜRKİYE’DE AİLE YAPISI DEĞİŞMEYE BAŞLADI”

“AİLENİN KORUNMASI REFLEKSİNİN GELİŞMESİ GEREKİYOR”

Kadına karşı şiddet verileri kırsal kesimle Doğu ve Güneydoğu’da daha yaygın, şehirlere ve Batı illerine geldikçe azalıyor görünüyor ama bir diğer Batı’da da boşanmalar fazla, bu iki istatistiki veri çakışmıyor mu?

Benim bildiğim kadarıyla boşanma oranlarında artış var ama endişe verici düzeyde değil, ama şunu görmemiz gerekiyor, Türkiye’de ve bütün dünyada aile yapısı ve aile ilişkileri farklılaşmaya başladı. Ailenin temel bir toplumsal dinamik olduğu, toplumun temel taşıyıcı kurumu olduğu, toplumun çekirdeği olduğu gerçeğini asla göz ardı etmemeliyiz. Dünyanın pek çok ülkesinde aile ile ilgili tehdit edici haberler yapıldığı zaman gerekli tedbirler alınır. Bizde çok fazla tedbir alınamıyor maalesef. Bence alınması gerekiyor, ailenin korunması ile ilgili mutlaka refleksin gelişmesi gerekiyor. Çünkü bireyin topluma uyarlanma süreci dediğimiz sosyalizasyon ailede gerçekleşir. Toplumda aile konusunda iki aşırı uç var, ya çok korumacı ya da boşvermişlik üzerine kurulan yapı var. İkisi de doğru değil, bunun dengesini bulmak lazım.

“TÜRKİYE’NİN POTANSİYELİ, NÜFUSTUR”

Bölgesel olarak yaptığınız bir diğer araştırma, ikinci evliliklerin yüzde 40’ının çocuksuzluktan kaynaklandığıydı. Başbakan’ın üç çocuk tavsiyesinin nüfus planlaması dışındaki önemi nedir?

Benim amcam öyledir, birinci eşinden çocuğu olmadığı için ikinci eşini aldı. Hatta ilk karısı kendi eliyle onu evlendirdi. Çocuk sahibi olmak önemli bir şey. Çoğu toplum bilimci çocuk sahibi olmayı güçle açıklamak ister, son derece yanlış ve eksik bir okumadır. Sadece güç değil, insanın doğal bir isteği, neslinin devamı vs çocuk sahibi olmayanlarla ilgili övücü olmayan Hadisi Şerif vardır.  Tıptaki ilerleme nedeniyle ikinci eş anlamında bir azalma olduğunu biliyorum. Türkiye dinamik nüfus sahibi olmak istiyorsa, minumum 3 çocuk sahibi olmalıdır. 2 çocuk zaten durağan bir şeydir, giderek yaşlanma demektir, 2 kişiye 2 çocuk düştüğü zaman durağanlık devam ediyor, siz yaşamıyorsunuz yerinize çocuklarınız geçiyor, dolayısıyla 3 tane olmalı ki, dinamik olmalı ve genç nüfus kalmalı. Türkiye’nin potansiyeli, nüfustur, çok önemli bir potansiyel.

“AK PARTİNİN OYLARI %49’UN ALTINA DÜŞMEDİ”

“İKBAL PEŞİNDE DEĞİLİZ, MEMLEKETİN İSTİKBÂLİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”

Son icraatlarınızdan biri yaşlı, engelli, şehit ve gazi yakınlarının toplu taşım araçlarından ücretsiz yararlanmasıydı. Şu an üzerinde çalıştığınız proje var mı, Ak Parti’nin oyları ile ilgili bir artış, azalış söz konusu mu?

Ben Ak Parti’de MKYK üyesiyim, aynı zaman da Sosyal İşler Başkan Yardımcısıyım. Sosyal işlerde biz, hem engellilerle, hem yaşlılarla, hem gazilerle ilgili bir dizi çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmalara hem Sayın Başbakanımız hem de ilgili Bakanlarımız çok büyük ilgi gösteriyorlar, bu anlamda dezavantajlı bir konumda olanların; gerek toplum içerisine katılmaları, gerekse kamu hizmetinden eşit bir biçimde yararlanmasına imkan tanıyacak düzenlemelerin yapılması bizi son derece mutlu ediyor, esasında Ak Partinin farkı da bu. Kendi binasındaki mimariyi bile engellilerin yararlanabileceği şekilde dizayn eden bir partiden söz ediyoruz. Ak Parti’nin genel anlamda oylarında bir artış var. Seçimden bu yana, %49’dan aşağıya inmedi. Bazen 52,53,54 civarında devam ediyor. Bizim şu anda üzerinde çalıştığımız konu, önümüzde 3 tane seçim var, yerel yönetimler, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler. Memleketimizi bu badirelerden kurtarıp, halkın iradesinin egemen olduğu bir ülke olmasını sağlayacak bir çalışmanın içerisindeyiz. İkbal peşinde değiliz, memleketin istikbalini düşünüyoruz.

“BAŞKANLIK SİSTEMİ, TÜRKİYE’NİN SOSYOLOJİSİNE UYGUN”

“Başkanlık sistemi yerelden merkeze doğru işleyen bir mekanizmayı gerektirir.” demiştiniz. Tutanaklarda Öcalan’ın da Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığını benimsediği görünüyor. Başkanlık sistemi, Erdoğan için son çare mi yoksa Türkiye için mi Erdoğan’ın Başkanlığından başka çare yok?

Sayın Başbakanımızın şu an sahip olduğu yetkiler, Başkanlık sisteminden daha fazladır. Herhangi bir siyasi hesap dolayısıyla, içinde bulunduğumuz pozisyona kılıf uydurmak adına, bir Başkanlık sistemden söz etmiyoruz. Parlamenter sistemin, Türkiye’deki sorunları çözememesinden kaynaklanan bir tıkanmadan dolayı Başkanlık sisteminin gelmesi gerektiğine inanıyorum. Bununla ilgili tartışmalar ilk değil, 1960’larda yapılmış, 1980’lerde yapılmış, 1990’larda yapılmış, en son 2002’de Ak Parti kendi parti programında yazmış. Diğer partiler de Başkanlık sistemi ile ilgili görüşlerini dile getirmişlerdir. Parlamenter sistem kötü bir sistem olduğundan dolayı değil, bugünkü Parlamenter sistem meseleleri çözmediğinden dolayı, meseleleri çözme üzerine kurulu olmadığından dolayı sorunları çözemiyor. Bu Parlamenter sistem, bürokrasiyi korumak için, bütün gücü merkezde toplamak ve her şeyi kendi ukdesinde bulundurmak için kuruldu. Haziran’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde hem halk oyuyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı, hem halk oyuyla seçilmiş bir Başbakan olacak. sizce bu problem olmayacak mı, dolayısıyla bu problemlerin aşılması için Başkanlık sisteminin gelmesi gerekiyor. Bana göre Türkiye’nin sosyolojisine de, siyasetine de uygun. Siyaset partilerle değil, liderlerle anılır. Özal diyoruz, Özal’ın partisini hatırlamıyoruz, Menderes diyoruz, partisini hatırlamıyoruz. Kaçıncı hükümet olduğunu bilmiyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de siyaset, lider eksenli.

HÜLYA OKUR- HABERX

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık