Ana Sayfa Röportajlar MAZLUMUN KİMLİĞİ,DİLİ,IRKI SORULMAZ

MAZLUMUN KİMLİĞİ,DİLİ,IRKI SORULMAZ

İnsan Hakları Derneği Şanlıurfa Şube Başkanı Cemal Babaoğlu, dernek faaliyetlerini Bermal Melik'e anlattı.

Giriş Tarihi: 28 Ağustos 2013 Çarşamba 20:36
MAZLUMUN KİMLİĞİ,DİLİ,IRKI SORULMAZ

İnsanların haklarını savunabilmek için öncelikle bilinmesi gereken “İnsan”ın ve “Hak”ın ne olduğudur. Sizce insan ve hak kavramları ne ifade eder?
İnsan hakları kavramına erişebilmek için, herşeyden önce yurttaşlık bilincine de ulaşmamız lazım. Yurttaşlık bilincine erişemeyen insanlar hak arama fikrini de edinemezler. Dolayısıyla sorunlarına kaderci bir anlayış içerisinde yaklaşır. Bu da hayatını çizdiği yolda, her şeyi kaderci bir yaklaşımla ele alır. Anayasayla yönetilen bir ülkede, hukuktan, demokrasiden bahsedilen bir ülkede yaşayan her yurttaşın bir takım temel hakları vardır. Anadilden tutun sağlığa kadar bir takım hakları vardır. Bu hakları kısıtlamayı hisseden vatandaşlar demokratik yollardan her türlü haklarını arayabilirler. İlgili siyasi partilerden, sivil toplum örgütlerinden de destek sağlayarak basın yoluyla kamuoyu oluşturarak haksızlıkların karşısında bir şekilde mücadelesini verirler.

Urfa İnsan Hakları Derneği, dernek olarak ne yapar, çalışmaları neyi kapsar?
Şanlıurfa İnsan Hakları Derneği yaklaşık olarak 26 yıl önce kurulmuştur. 12 Eylül’ün darbeci koşullarında, insanların keyfi gözaltına alındığı işkenceye maruz kaldığı bir ortamda, dönemin iktidarlarınca darbeciler tarafından bu hak ihlallerini kamuoyuna duyurma ve farkındalık yaratma adına faaliyet gösteren bir kuruluştur.
İnsan Hakları Derneği yasal çerçevede, gerek yasadan kaynaklı, gerekse iktidar sahiplerin keyfi uygulamalarından kaynaklı faaliyetlerini deşifre etme ve yetkilileri Evrensel hukuka uygun davranmalarını, uygulamalardaki ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici davranışların terk edilmesi için duyarlılık oluşturma noktasında faaliyet yürütmektedir.

Sivil toplum faaliyetlerinin içinde olmanın güzel ve zor yanları nelerdir?
Sivil toplum örgütlerinin içerisinde biz İHD olarak bir demokrasi platformu oluşturmuşuz. Emek Demokrasi Platformu zaman zaman hak ihlallerine yönelik farkındalık yaratma adına bir takım sorunları ortaklaştırabiliyoruz. Örneğin anadil eğitiminden tutun keyfi tutuklamalar ile ilgili ve hatta bu son dönemde artan uyuşturucuya dikkat çekme ile ilgili bir takım kararlar almışız ve bunları da uygulamak- tayız.
Zorlukları da şudur, sivil toplum örgütleri genelde hak arama mücadelesi verdiği için buda iktidarların pek işine gelmiyor dolayısıyla kendisini öven bir sivil toplum örgütü tasarlayan bir hükümeti de hayal kırıklığına uğratıyoruz. Bu anlamda zorluklarımız elbette vardır. Ama bu zorluklar var diye geri adım atmamız söz konusu değildir. Zaman zaman yapmış olduğumuz demokratik çalışmalarımızda hak arama çalışmaları esnasında yasa dışı örgüt üyeliğine suçlanıp soruşturmalara tabi oluyoruz. Ama hakkımızda defalarca çıkmış soruşturmalardan da anlımızın akıyla da çıkmışız. Beraat etmişiz.

Siyaset kurumundan ve diğer sivil toplum örgütlerinden beklediğiniz ilgi ve desteği görebiliyor musunuz?

Biz sivil toplum örgütü olarak, İHD olarak tespit ettiğimiz hak ihlallerini zaman zaman raporlaştırıyoruz. Siyasilere düşen görev bu raporları esas alıp hak ihlallerinde mutlaka siyasi partilerin, yürütme mercileri bizim raporlarımızı dikkate alıp bir daha hak ihlallerin olmaması noktasında çalışmalar yapması ve yasa varsa yasaların hakkın lehine düzeltilmesi gerekmektedir.

İHD için, yalnız Kürtlerin hakkını arıyor diye bir eleştiri yapılır. İHD yalnız Kürtlerin mi hakkını arıyor?

Haklısınız, İHD en çok Kürtlerin hakkını savunur diye bir düşünce var. Ama baktığımızda en fazla bu bölgede Kürtlerin hak ihlallerine maruz kaldığı görülüyor. Bu gerek cezaevi gerek gözaltılar veya soruşturmalar hatta bir devlet kurumuna işleri düşse bile bir ayırımcılığa maruz kaldığını, dil bilmediği diye aşağılandığı bir gerçekliği yaşıyoruz. Elbette ki biz insan hakları savunucuları bunları dile getirmeyeceğiz de kimi dile getireceğiz…
Elbette ki sadece Kürtler değil, bu bölgede Alevilerinde sorunları var. Gayri Müslimlerin de sorunları var… Ama büyük oranda, Türkiye’nin en büyük açmazı Kürt sorununu çözememesidir. Kürt sorunundan kaynaklı başka başka sorunlarda mevcuttur.Bu sorunun çözülememesi diğer sorunları da etkilemektedir. İşsizlik , ekonomik problemler gibi çokça da neden sıralayabiliriz.
Ama biz şuna inanıyoruz, Türkiye Kürt sorununu çözdüğü andan itibaren Orta doğunun en büyük devletleri arasındadır. Tüm enerjisini bu yanlış politikaya ayırmış ve Türkiye sınırları içerisinde yaşayan Kürtler, Araplar, Ermeniler, Süryaniler, Ezidiler ve büyük bir kitleye sahip olan Aleviler var… Ve bunların yok sayılması insan hakları örgütü açısından asla kabul edilecek bir durum değildir ve devlette bu noktada kendi yanlışını düzeltmesi gerekiyor. Ve düzeltmesi gereken yerde, bizim raporları yok sayma ya da küçümseme ya da karalama kampanyası yapıyor. Sebebi ise Kürtleri savunuyormuşuz. Elbette savunacağız ve savunmaya da devam edeceğiz bu asimilasyon inkâr ve ret politikası devam ettiği sürece İHD bu doğrultusunda yürümeye devam edecektir.

Halktan beklediğiniz ilgi ve desteği görebiliyor musunuz? Gençlerin derneğinize ilgisi nasıl?
Bu konuda bir proje yada çalışmalarınız var mı?
Derneğimiz genel merkez düzeyinde zaman zaman Avrupa Birliği projelerinde insan haklarına yönelik farkındalık yaratma, herkesin kendi hakkını, hukukunu, hak arama bilincinin yaygınlaşması için çalışmalar yapılıyor.
Gençlerin derneğimize ilgisi özellikle üniversite ögrencileri arasında hak temelli çalışmalarımızdan sık sık bilgi alışverişinde bulunuyoruz. üniversite öğrencilerin okullarda bire bir tanık oldugu ırkçı-ayrımcı uygulamalardan şikayetçi oluyorlar. Bizde elimizden geldiği kadarıyla yardımcı olmaya çalışıyoruz. Yeterli mi diyecek olursanız yeterli değil.

Urfa'da onlarca faili meçhul cinayetler işlendi. Muhsin Melik, kardeşiniz Nazım Babaoğlu, Ömer Akpolat, Kemal Kılıç gibi bir çok ismin failleri bulunamadı. Faillerin bulunması için çabalarınız oldu mu?
Faili meçhul cinayetler 1990’lı yıllarda daha yoğun bir şekilde kendini gösterdi. 90 yıllık cumhuriyet yönetimi, iktidarda kim olursa olsun, yönetim siyasi rakibini susturmak için gözaltına alma, tutuklama, soruşturma ve zaman zaman katletme gibi yollara başvurmuştur. 1990’lı yıllara geldiğimizde, özellikle Tansu ÇİLLER, Mehmet AĞAR, Doğan GÜREŞ ekibinden oluşan savaş kliği, kendilerince bir karar alarak, her türlü mühaliflerin imha edilme düşüncelerini hayata geçirdiler. Bu imha ekibinden bir JİTEM kurulmuş, tüm bilgi ve belgeler devletin elinde olma şartıyla, kurdukları JİTEM ekibine sınırsız yetkiler vererek hangi bölgede kimin ne şekilde infaz edileceğini özellikle kamuoyunda tanınan kişileri seçerek, adeta halk üzerinde terör estirerek ve “Siz Kürt sorununa duyarlı olursanız, sonunuz böyle olur” dercesine bir devlet terörü uygulanmaya konuldu. Kürt sorununa duyarlı olma katledilme gerekçeleriydi.
Bu çerçevede İHD kayıtlarında 17 bin 500 faili mechul cinayet işlendi. Biz İHD olarak bu Bu “faili meçhul” tanımını reddediyoruz. İlk yıllarda faili meçhul diyorduk, çünkü İHD’nin elinde veri yoktu, bilgi yoktu. Bilgi veri olmadığı için bu tanımı kullandık. Ancak 2000 yılından sonra tanıklar ortaya çıktı. Tüm belgeler bilgiler gösterdi ki, 1990'lı yıllarda işlenen kayıp ve faili meçhul cinayetlerin bir devlet politikası olduğunu, hatta Koramiral Atilla KIYAT tarafından itiraf edildi. Bunun yanı sıra İHD olarak görgü tanıklarını toplamaya başladık. Sadece Şanlıurfa üzerine benim bir kitap çalışmam oldu, “URFA KAYIPLARI” adlı kitabımda 25 aile ile bire bir röportaj yaptım. Bu ailelerin her biri birer görgü tanığıydı. Kimin ne şekilde kaçırılıp katledildiği gayet alenen ortadaydı. Biz bu belgeleri hem kitaplaştırdık hem de Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduk. Ama hiçbir soruşturma açılmadı ve bazılarına da zaman aşımı denilerek dosyaları kapatıldı…

Susurluk davası neden çözülemedi? O dönemin sorumluları Mehmet AĞAR, Tansu ÇİLLER, Doğan GÜREŞ neden yargılanmadılar?
1997 yılıydı sanırım, Susurluk kazası ile birlikte ve Susurlukta ortaya çıkan bir milletvekili, bir devlet adamı ve bir kanun kaçağının aynı arabada olmaları, devlet içindeki kirli yapılanma ortaya çıkınca geniş kapsamlı bir araştırma yapıldı. O zaman Kutlu AKTAŞ başkanlığında Susurluk araştırma komisyonu kuruldu.
Komisyonun çalışmaları neticesinde hazırladıkları araştırma raporları açıklandı ve bazı raporlar da sansürlendi. Devlet sırrı diye kamuoyuna açıklamadılar. İşte bu devlet sırrı önceden de bahsettiğim 1990’lı yıllarda devlet tarafından bir politika şeklinde Kürt aydınlarına yönelik yapılan suikastlardır. Kamuoyundan gizlemek istedikleri buydu. 1990’lı yıllarda ortaya çıkan bu kayıp ve faili meçhul cinayetler, 1997 yılına kadar sürdü. 2002 yılında yeni bir hükümet kuruldu. AK Parti hükümeti iktidara geldi ve 11 yıldır iktidardadır ve kayıp, faili meçhul cinayetlerle ilgili o dönemde kendisi muhalefet bile değildi. AK Parti bile yoktu. Dolayısıyla AK Parti, Susurluktaki olayları 1990’lı yıllardaki kayıp ve faili meçhul cinayetlerin tüm bilgi belgelerin tamamı AK Parti hükümetinin elindedir. İstese bunu da çözebilirdi ancak bu yola girmedi ve yok saydı. Böyle bir şey olmamış gibi davrandı.
Hatta 2010 yılında kayıplarla ilgili faili meçhul cinayetlerle ilgili kimin elinde ne bilgi ve belge varsa savcılığa teslim edilmesi gerektiğini bizzat Devlet bakanı Cemil ÇİÇEK tarafından kamuoyuna duyuruldu. Biz de buna güvenerek tüm bilgi, belge ve tanıkları Cumhuriyet Savcılığına verdik. Diyarbakır özel yetkili savcı Ahmet KARACAN’a bilgileri teslim ettik. Bu bilgi, belge, tanıklara rağmen henüz ciddi anlamda herhangi bir soruşturma açılmadı. Buradan şunu anladık ki hükümetin açıklamaları kamuoyuna yönelik “biz sorunları çözüyoruz, biz hukuksuzluğun üzerine de gidiyoruz” imajından başka hiçbir anlamı ve hiçbir çalışmaları olmamıştır. Ak Parti istese çözebilir ama böyle bir eğilime girmedi, çözmek istemedi diye düşünüyorum.

Ergenekon davasında yargılanaların çoğu ağır cezalar aldılar.Ancak Urfada faili meçhullerin yoğun yaşandığı doksanlı yıllarda, Urfa valisi, şimdi Konya milletvekili Ziyaaddin Akbulut ve Terörle Mücadele Şube Müdürü Mehmet Cebe bir soruşturmaya tabii tutulmadı.Bunun bir açıklaması olmalı. Bu konuda ne söylenebilir.
1990-1996 yıllarında Şanlıurfa’da Valilik yapan Ziyaeddin AKBULUT’tu. O dönem Emniyet müdürü Mehmet CEBE, Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin FİDANBOY’ du. Şimdi normal olarak bir cinayet işlendiği zaman doğal olarak emniyet harekete geçer savcılık olayı takip eder. Ama bu cinayetlere baktığımız zaman bu yapılması gereken işlerin hiç biri yapılmıyordu. Mağdur aileler valiliğe müracaat ediyor, valilik Terörle Mücadeleye havale ediyor o da savcılığa havale ediyor ve havale ederken emniyetten şunu söylüyorlar, “bu davayı fazla karıştırmayın! evinizde oturun, bunları araştırmayın sizde aynı akıbete uğrarsınız”  Bir anlamda üstü kapalı bir tehdit şekilde cevap verilirdi. Yani bu üçlü; Vali; üzerine düşen olayın takibini yapması gerekirken bu takibatı yapmıyordu. Emniyet; zanlıların, katillerin peşine düşmesi gerekirken düşmüyordu. Yargı; soruşturma açılması gerekirken soruşturma açmıyordu ve soruşturma açılması için verilen dilekçeler alınmış gibi yapılarak dilekçeler işleme konulmuyordu. Bu söylediklerimin hepsinin tanığı belgesi vardır.
Dolayısıyla Ergenekon davasında da hepimizin izlediği üzere işte Ak Parti şunu söylüyordu; şimdiye kadar suç işleyen hiçbir general yakalanmamıştı biz yakaladık…
Şimdi Ergenekon davasında yada Balyoz davasında yargılanan, yakalanan general ve yüksek rütbeli subayların bir çoğu Doğu ve Güneydoğu'da yani Kürt bölgesinde görev yapmıştı. Biz onların çoğunu tanıyorduk. Şanlıurfa’dan tanıyorduk Diyarbakır’dan tanıyorduk Batman’da tanıyorduk. Bunların hepsinin kayıtları İHD bölge şubelerinde mevcuttur.

Bunların üzerinde ailelerin vermiş olduğu ifadeler var. Bu soruşturmalar esnasında bu davalara müdahil olmak için İHD ve ailelerin vermiş olduğu dilekçeler mahkeme tarafından rededildi. Normal hukuk yargılamalarına baktığımızda bir suçlu hakkında verilen dilekçeleri yargı dikkate almak zorundadır. Dikkate almadığı zaman yargının vereceği karar zaten şaibeli olur ve yargılamalar tek taraflı sürdü. Nedir bu yargılama, hükümete yönelik darbe girişimi ve Bülent ARINǒın dinlenmesiyle ilgili bir soruşturma başlatıldı bu soruşturma çerçevesinde Ankara’daki istihbaratın kozmik odalarına girildi bu kozmik odalarda bölgedeki faili meçhul cinayetlere ulaşıldı. O dosyaları bir kenara bıraktılar, açıklama yapmadılar soruşturma yapmadılar sadece hükümete yönelik darbe girişimine karışanları soruşturmaya dahil ettiler. Bu generallerden bir tanesi de bölgede görev yapan kıdemli Üsteğmen Ahmet ŞENTÜRK’tü. Ahmet ŞENTÜRK, Siverek ilçesinde 1993 yılında Hüseyin TAŞKAYA ve Hatun TAŞKAYA’ nın evlerine gidilip öğlen vakti operasyon yapıyorlar. Gündüz vakti bunları gözaltına alıyorlar ve ailesi bunların suçu nedir? Ne yapacaksınız sorusuna ise bizzat Ahmet ŞENTÜRK diyor ki; bir ifadesi var gözaltına alıp bırakacağız bir şey yok. Ertesi gün bunlar bırakılmayınca aileleri karakola gidiyor ve ordan aldıkları cevap “böyle bir operasyon olmamıştır biz kimseyi gözaltına almamışız” ve o günden beri kendilerinden herhangi bir haber yoktur. Ahmet ŞENTÜRK ismi basına yansıyınca aileler bize tekrar müracaat etti ve bu müracaatlarla birlikte tekrar savcılığa gittik suç duyurusunda bulunduk Balyoz davasında yargılanan Ahmet ŞENTÜRK’ ün Siverek’te görev yaptığı yılların araştırılmasını ve Hüseyin TAŞKAYA cinayeti ile sorumlu olabileceğine dair soruşturmanın başlatılması adına davacı olduk. Ve bir gün sonra Ahmet ŞENTÜRK serbest bırakıldı. 20 gün sonra da bizim hakkımızda dava açıldı. Güya biz Ahmet ŞENTÜRK’e iftira atıyoruz. Emniyet bizi çağırdı bu dava ile ilgili ve bizde bu ifademizin arkasında olduğumuzu Ahmet ŞENTÜRK’ ün Siverek’te gözaltı yaptığı isimleri vererek katil zanlısı olduğunu yargılanması gerektiğini belirttik. Bununla ilgili ifade verdik ama ifade vermesi gereken degildik.Yargı suç işlemiş insanları kendi kıskacına alarak tanıkları bir şekilde yargı aracılığıyla tehdit etmelerini sağlayıp, susmalarını sağlamak istemektedirler.


Ergenekon davasında hükümete darbe yapmak isteyenlere müebbet, hükümete teslim olanlar serbest. Böyle bir sonuç çıkarabilir miyiz bu davadan?
Bu konuda Genelkurmay eski başkanı İlker BAŞBUĞ müebbet ile cezalandırıldı. Ancak ceza aldığı dönemde kendisi Kara Kuvvetler Komutanıydı. Genelkurmay başkanı ise Yaşar BÜYÜKKANIT’ tı. Eğer İlker BAŞBUĞ suçluysa bana göre suçludur ve müebbet ile cezalandırılmışsa Yaşar BÜYÜKKANIT’ın iki kez ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılması gerekiyor. Orduda emir komuta zinciri geçerlidir. Yani suçu kendi başına işlememiş, Genelkurmay Başkanıyla yaptığını düşünüyoruz. Burda kendini nasıl kurtarmıştır, herkesin bildiği üzere meşhur Dolmabahçe görüşmeleri yapılmıştır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar BÜYÜKKANIT’la Başbakan ERDOĞAN Dolmabahçe’de iki saat basına kapalı gizli görüşme yapmıştır. Bu gizli görüşmelerde yapmış olduğumuz analizler doğrultusunda ortaya şu çıkıyor; Yaşar BÜYÜKKANIT hükümete yönelik darbe girişimcilerin listesini vermiştir. Yani kendi arkadaşını ihbar etmiştir. İtirafçı olmuştur, itirafçı yasasından faydalanmıştır böyle bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma gereği Yaşar BÜYÜKKANIT’a dokunulmayacak..

Bunun belgesi var mı?
Bunun belgesi olmaz, yapmış olduğumuz analizlerde ortaya çıkan budur.
Şimdi bölgedeki siyasi uzmanlar ve de biz insan hakları savunucuları yıllardır gelişmeleri yakından takip ediyoruz.
Düşünmek gerekir, eğer ortada bir suç var ise hükümet Yaşar BÜYÜKKANIT’ı niye, neden korusun işte bu itirafçılık mekanizması olmasaydı bu anlaşma olmasaydı onun da yargılanması gerekiyordu.
Eğer bu iddia yanlışsa Yaşar BÜYÜKKANIT’ la yapılan görüşmeler niye basına yansınmıyor neden yansıtılmıyor. Halkın yararına alınan bir kararsa niye gizlensin.
Bu gizli kararı gözönüne alırsak ortaya bu sonuç çıkıyor ve üçüncü bir seçenek çıkmıyor.
Yani, BÜYÜKKANIT itiraf etmiştir. Bu itiraf karşısında da Başbakan onu bağışlamıştır.
Bir örnek daha var bura da örneğin ; Astsubay Mehmet KIRAÇ Siverek’te o da Ahmet ŞENTÜRK ile birlikteydi, Ahmet ŞENTÜRK ifade verdi yargılandı ama Astsubay Mehmet KIRAÇ hakkında bir soruşturma bile açılmadı. Nedeni ise Astsubay Mehmet KIRAÇ darbe yada balyoz planları içerisinde rol almamıştır. Rol almadığı için soruşturmaya da tabii olunmadı oysaki onun hakkında da dosyalar var tanıklar var. Şefik Gençgel cinayetinde, bizzat evine baskın yapan Astsubay Mehmet KIRAǒtır. Bu hem basına yansıdı hem de “ Urfa Kayıpları “ isimli kitapta bulabilirsiniz. Buna rağmen hakkında soruşturma açılmadı. Bunu da hükümete yönelik bir darbe planı içerisinde olmadığına bağlıyoruz.

Hemen yanıbaşımızda bir savaş ve bir insanlık dramı yaşanıyor. İHD inceleme heyeti olarak Ceylanpınar'a gittiniz, orda bulundunuz. Nedir orada olup bitenler?
Şimdi basına yansıdığı kadarıyla, Ceylanpınar'ın karşısında Resulayn, (Serekani) de çatışmalarda seken kurşunlardan yaralanan vatandaşlarımız vardı.
Durumu anlamak için İHD genel merkezi ile birlikte Diyarbakır şubesi ve genel başkan yardımcılarımızdan oluşan bir heyetle Ceylanpınar’a gittik. Ceylanpınar’da başta Belediyeye ve Muhtarlara, Sendika başkanlarına, Ak Partiye, Kaymakamlığa gittik ama yerlerinde yoktular. Sorunları sormak için böyle değişik kesimlerden bilgi almaya çalıştık. Aldığımız bilgiler şuydu; daha önce kapıda ÖSO dedikleri bir Suriye ordusunun hakimiyetindeyken Ceylanpınar halkı son derece tedirgindi. Yani orada silahlı militanların öyle serbestçe sınırdan girip çıkmaları, rahatlıkla tedavi oldukları zaman Ceylanpınar halkının can güvenliği yoktu. Sınır kapısı PYD güçlerin eline geçince biz şunu gözlemledik halk kendini biraz daha güvende hisetti. Ama bu kez izlenen politika gereği hükümet rahatsız. Kapıyı kapatmış her türli insani yardıma bile müsaade etmeyen bir durumu gözlemledik orada. Kaymamakamla görüşseydik bunu da izah edecektik. Ama görüşemedik.
Sonuç itibariyle halkla yapmış olduğumuz görüşmelerde karşıdan El-Nusra ve ÖSO miltanların kasıtlı bir şekildeTürkiyeyi tahrik etmek amacıyla kurşun sıkıldığını gözlemledik ve buna kanaat getirdik.
Ama dileğimiz orada kapıların insani yardıma açık tutulmasıdır. Burda yardıma muhtaç olan her insana,kim olursa olsun devlet olarak yardım etmesi gereklidir. Silahlı militanlara her türlü lojistik destek verme politikasından da vazgeçmesi gereklidir. Halkında temennisi bu yöndedir.
Kim olursa olsun mazlumun kimliği, dili, ırkıda sorulmaz…

Batılı ülkelerde insan hakları söylemi çok yoğun ve önemli gibi gösteriliyor? Buna karşın dünyanın neresinde bir sıkıntı, yoksulluk ve zulüm varsa orada batılı güçleri ve onların oyunlarını görüyoruz: Irak, Somali, Afganistan, Filistin, tüm Afrika, Libya ve diğerleri… Bu bir çelişki midir? Eğer bu bir çelişkiyse nasıl yorumluyorsunuz?
Ortadoğu’nun bu günlere gelmesine vesile olan İngiltere ve Fransa'nın sömürgeci uygulamalarıydı.
1945 yılından sonra evrensel beyannameye imza atmaları, Avrupa Birliği gibi temel insanı esas alan demokrasi kavramlarının geliştirilmesi, elbette ki olumlu ama bu devletlere baktığımız zaman sanki Orta doğuya demokrasinin insan haklarının kavramlarını gelişmesini de istemiyorlar gibi kanaat var bizde. Yani kendi bölgelerinde her türlü insani yaşam koşulları farklı fikir ve ırkların, dinsel grupların özgürce yaşam olanaklarını sağlarken ama aynısını sanki Ortadoğu'da istemiyorlar gibi bir politikaları var. Ama belirleyici olan da Ortadoğu halklarının da kendisidir. Başka devletleri kurtarıcı gözüyle görme yerine kendi hakkını hukukunu koruyan kendi haklarına sahip çıkan halk gücüne bağlı bir örgütlü yapı içerisinde bulunmak daha onurlu bir duruştur.
Şu da bir gerçektir ki, bir devlet başka bir devletin sorunlarını çözmez ve sorunları hakkında duyarlı olmaz. Ve artık Ortadoğu halkları şunu söylemeli; Gölge etmeyin başka bir şey de istemez. Biz kendi sorunlarımızı kendimiz çözeriz yeter ki müdahale etmesinler. Ortadoğudaki kan ve gözyaşında tabi ki bu devletlerinde sorumluluk payı vardır. Kendilerine demokrasi, kendilerine insan hakları ama söz konusu Ortadoğu olduğunda bu ilkeyi terk ediyorlar diye düşünüyoruz…

Türkiye’nin insan hakları karnesini nasıl buluyorsunuz?
Türkiye 1999 yıllından itibaren Avrupa Birliğine aday adayı olabilme statüsüne alındı.Bu yıldan itibaren yol haritaları belirlendi. Kendi yasalarını başta ifade ve düşünce özgürlüğü, insan hakları tüm farklılıkların kendilerini eşitçe ortaya koyma noktasında her türlü değişikliği yapacağını vadetti, söz verdi, uluslararası belgelere imza attı. Ama aradan 15 yıl geçti bu geçen zamana baktığımız aslında Türkiye’nin bir arpa boyu bile yol almadığını görüyoruz. Ve halen Türkiye’nin düşünce, ifade özgürlüğünde çok ciddi sıkıntılar var. Düşünebiliyor musunuz? Kitapları yasaklama gibi bir uygulama halen mevcut. Biz kendimiz bile buna maruz kaldık.. Geçen yıl yapmış oldukları ev baskınlarında ele geçirdikleri kitapları halen yasaklı yayın diye el koymaktadırlar. Buna bir müddet el koyulur daha sonra ikinci bir emir ile gizli meskenlerde el konulan kitapları imha adına yakıyorlar.
Oysa ki, insanlar okumakla bilinçlenir ve okumakla vatandaşlık bilincine kendi tarihlerine erişirler. Ama şu anda izlenilen politika, dünyadan habersiz vatandaş en iyi vatandaştır… Hakkını arayan, soran, sorgulayan bir yurttaş vatan hainidir. Şu anki hükümetin gözünde de böyledir..  Dolayısıyla bu zihniyetin terkedilmesi gerekiyor ama bu politika sürdükçe de Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olacağı sözü tamamiyle bir aldatmacadır. Başbakan Erdoğan'ın AB'ye üye olma gibi bir derdi de yok, umurunda bile değil. Zaman zaman şunu da söylüyor, Avrupa bizi kapısında bekletiyor bizi üyeliğe almıyor biz müslüman olduğumuz için bizi almıyor biz müslümanız onlar hiristiyandır gibi bilgi kirliliği ve doğru olmayan açıklamalar yapıyor.
Oysa 1978 yılında o zaman Avrupa Ekonomik Topluluğuydu. O zaman Yunanistan ve Türkiye’ye tam üyelik için teklifte bulundu ve Yunanistan bu teklifi kabul etti. Yol haritalarını, kriterleri imzaladı. Türkiye ise o zaman iktidarda bulunan E- cevit ve Erbakan’dı. Ecevit; "Bizim teknolojimiz çok geri olanlarla rekabet yapamayız" derken, Erbakan’ise “onlar ortak biz pazar olacağız…” diyerek gelecegin AB üyelik teklifini hiç düşünmeden reddettiler.
Ve böyle öngörüsüz politikacılar yüzünden bu teklif reddedildi.
Yani Avrupa Birliği üyeliğine red eden ülke Türkiye’nin kendisidir. 1999 yılında aday adaylığı tekrardan kabul edildi. Yapması gereken Avrupa Birliği kriterleri geregi, düşünce ve ifade özgürlüğünü teminat altına alması, en önemli madde olan Kopenhag siyasi kriterlerini uygulamayan Türkiye’nin kendisidir. Bu açıdan Türk hükümeti topluma bilgi kirliliği pompalıyor. Elbetteki doğru da değildir. doğru olan anayasal güvence altında tüm kesimlerin kendini özgürce ifade etmesidir.

Daha yaşanabilir bir dünya ve Türkiye nasıl mümkündür? Bu olanağın temel ilkeleri nelerdir?
Daha yaşanılır bir dünya istiyorsak önce herkes kendi ülkesini daha güzel yaşanılabilir kılsın.. Kendi şehirlerini yaşanılabilir kılsın, kendi mahallesini yaşanılabilir kılsın… Biz insanca yaşamak istiyorsak kendi ülkemizde, huzur içerisinde güvenli bir şekilde yaşamak istiyorsak, iki unsurun gelişmesine dikkat edeceğiz. Önce örgütlü olacağız ve ikincisi sürekli bilgi tazeleyeceğiz. Sürekli okuyacağız. Okuyacağız ve örgütlü olacağız. Halk gücünü oluşturup kendi sorunlarımızı diyaloglarla tartışmalarla sorunlarımızı çözeceğiz. Bugün Türkiye Kürt sorununu yaşıyorsa bunu ne ABD'ye ne de İngiltere'ye bırakmadan kendisi çözmeli. Türkiye kendi sorununu çözmek zorundadır, bu konunun çözülmesini de hiçbir başka ülkeden beklemeden halk olarak, kendi sorunlarımızı çözebilmeliyiz.
Yaşanılabilir ülkede temel ilke evrensel yasaları esas almış bir yönetim ile sorunların tespiti için oluşan halk meclisleri sisteminin işlerlik kazandığı an daha yaşana bilir bir ülke ve dünya mümkün..

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star