Ana Sayfa Röportajlar MİROĞLU:“BEN ERGENEKONDAN DEĞİL, PKK’DAN KENDİMİ KORUYORUM”

MİROĞLU:“BEN ERGENEKONDAN DEĞİL, PKK’DAN KENDİMİ KORUYORUM”

Kürt Aydın, Yazar Orhan Miroğlu, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: "Dağda şike savaşı var...Öcalan'ın sağlığı fay hattıdır...KCK, MİT ile birlikte kuruldu...PKK'nın sol, ittihatçı, kemalist tarafı var...Cinayetler bir merkezden işlendi...Ergenekon'un PKK ayağı varlık gösteriyor...Askeri vesayet Kürt toplumunda sürüyor...PKK, savaşında yalnız değil...KDP ile PKK ittifakı olursa, Kürdistan kaçınılmaz olur...Kürtler, Kürt milli güvenlik siyaset belgesi ile yönetiliyor"

Giriş Tarihi: 3 Ekim 2012 Çarşamba 16:49
MİROĞLU:“BEN ERGENEKONDAN DEĞİL, PKK’DAN KENDİMİ KORUYORUM”

"Nefisteki telaş kesilince, ne güzel duruyormuş meğer kalp huzuru...Kararsızlıktan kurtulunca ağırlaşıyormuş insanın başı...Zillete düşmeden de koruyabiliyormuşsun ahlakını...Allah'tan gelen bir acıya sabretmek gibi Sabr-ı Cemil ile sürdürebiliyormuşsun davanı...Onun gibi olabilir miyiz acaba, Kat'i azim sahibi...Bu hasletlerle, "Lâyemut" kalacak bir isimdir, Orhan Miroğlu"



“İLK TAKIM ELBİSEYİ GİYEN ÇOCUKLARDANDIM.”

İsmail Miroğlu ve Behiye Hanımın oğlu olarak, 1952’de Mardin’de dünyaya geldiniz. “Çocukluğum, gençliğim, aşklarım, acılarım, hapishane yıllarım Immanuel Kant gibi, ziyaretçisi oturmayana kadar oturmayan asil insanların arasında geçti” diyorsunuz ama çocukluğunuzu yaşayabildiniz mi? Büyük meseleler dururken, bir topun ya da misketin peşinden koşabildiniz mi?

İnsanın yaşı ilerledikçe birkaç ayın bile kıymeti oluyor. Babam diyor ki, “52’de askerlikten terhis oldum, sen ondan sonra doğdun” Bir yıl, bir yıldır. Bir de 59’dan 60’a geçmek çok zordur. Kısacası 52 değil, 53 doğumluyum.

Çocukluğumda, nispeten şanslı sayılırdım. Çünkü geleneksel olarak, o toplumda belli bir ağırlığı olan bir ailenin çocuğuydum. Çocukluğum köyde geçse bile, ilk ayakkabıyı, ilk takım elbiseyi giyen çocuklardandım. Babam, Türkiye Petrollerinde memurdu, çok saygı görüyordu. Kürtlerde şöyle derler: Nav mazın, mal viran. ” İsim büyük, elde avuçta bir şey yok” O yıllarda,  yemez, içmez ama dışarıdaki görüntümüze çok önem veririz, itibar meselesi yaparız. Çocukluğumun önemli bir kısmı, Batman’da geçti. Dayılarımdan birisi, Belediye Başkanı idi. Kürt siyaseti içinde de ağırlığı olan bir aileydi, Şeyh Sait’ten sonra sürgüne yollanmış,  49’larda aile bireyleri tutuklanmış, 12 Mart’ta dayılarımın hemen hemen hepsi tutuklanmıştı, böyle bir ailenin çocuğuydum. Dayımın sinemasına giderdik. Yeğenleri olduğumuz için, paramız eksik olsa bile bizi sinemaya alırlardı.

Hatta sinema kuyruğunda bekleyen insanlardan toplanan paralarla da bilet parasını tamamlarmışsınız.

Çocukların parası çıkışmazdı. Bazen bedava girerdik, bazen üzerimizdeki parayı verir, öyle girerdik.

“EŞKİYALIK, SADECE KÜRT MESELESİ İLE DAĞA ÇIKMAK DEĞİLDİ”

Ayakkabılardan bahsettiniz de… Diyarbakır cezaevinden ailenize yazdığınız mektuplarda yer yer, Muazzez Abacı’nın şarkılarından mısralar paylaşıyorsunuz. “Tutam yar elinden tutam, çıkam dağlara dağlara” ve bir de, Batman’da gızlavet giyen, dağa çıkmış bir eşkıya olan “Koçero” karakterinden kesitler sunuyorsunuz. Ümit Fırat, dağa çıkanların şövalye tarafından söz etmişti, silah kuşanıp, itibarlı konuma gelmelerinden….Sizce de işin böyle bir  kahramanlık boyutu var mı?

Vardı. Çünkü o insanlar, toplumun geleneksel olarak bağlı olduğu değerler istismar edildiği anda, bu istismara karşı çıkıp dağa çıkmayı tercih ediyorlardı. Bir namus meselesi ya da, insan onurunun kırılmasına tepki gösteren insanlardı onlar. Eşkiyalık meselesi bizde öyleydi. Sadece  Kürt meselesi dolayısıyla dağa çıkan insanlar yok yani. Koçero, öyle biriydi. Onun da kişisel bir problemi olmuştu. Biz onunla ilgili anlatılanları duyuyorduk. Gızlavet, halkın en çok giydiği şeydi, herkes kundura giyemezdi.

“KOÇERO, BİZİM İÇİN BÜYÜK BİR KAHRAMANDI”

Sanırım Koçore, dağdan inip, bir gızlavet alıp gidiyor…

Yok o hikaye şöyle.. Bir sabah, Batman’ın çarşısında, gızlavet satan bir dükkanın önünde büyük bir gızlavet gördük. Bu bir metrelik gızlaveti kimin için getirdiklerini düşünmüştük, reklam amacıyla üretileceği kimsenin aklına gelmiyor, olsa olsa Koçero giyer” dedik. Çünkü Koçero bir kahraman ve onu büyük cüsseli biri olarak tahayyül ediyoruz. Koçero gündüz gelirse yakalanır, gece gelip alacak diye düşünüyoruz. Henüz çocuk yaştayız tabi.

“KÜRT ÇOCUKLARI, KÜRDİSTAN HAYALİ İLE DAĞA ÇIKTILAR”,

“DAĞA ÇIKAN ÇOCUKLAR VE AİLELERİ BÜTÜN TOPLUMDA İTİBAR GÖRÜR”

Bugün dağa çıkanların içinde de “Koçero”lar var mı?

Dağa çıkanların hepsi o romantizm ile çıktı ama tabi bu romantizm, artık farklılaştı. Kişisel değil, artık bir yanıyla ulusal bir yanıyla da toplumsal bir düşünceye, bir sebebe  tekabül ediyor. Çocukların tümü, Kürdistan hayali ile dağa çıktılar. İlk çıkışlarında teşvik edildiler. Bugün bile Kürt toplumunda dağa çıkan aileler ve çocukları çok itibar görürler. Hatta bütün toplumda itibar görür. Sadece BDP’ye oy verenler değil, başkaları da itibar ederler  o aileye.  Merhamet işin içine girer, bir ailenin ödediği bedel gibi anlaşılır bu. Can ile ödenen bir bedel. Sonuçta 16-17 yaşındaki insanların dağa çıkmasından bahsediyoruz. Dolayısıyla siyasi görüşünüz ne olursa olsun, çocukları dağa çıkmış bir aile ile tanıştığınız zaman içinizde bir saygı duyarsınız. Bu saygı, o dağa çıkma sebepleriyle ilgili bir şey değil. Bir bakıma bir acıyı, yası paylaşmak gibi bir şey. Çünkü dağa çıkmanın sonucunda bir acının doğacağı muhtemel.

“DAĞDA ŞİKE SAVAŞI VAR”,

“KÜRT SAVAŞI KONTROLLÜ BİR SAVAŞ OLDU”

PKK için dağa çıkan insanların, kendi hikayeleri için, geç kalmış ulusal bir hikayeyi tamamlamak için çıktılar diyebiliriz ama bu savaşın hakikati ile dağa çıkma gerekçesi arasında bugün çok büyük çelişkilerin olduğunu görüyoruz. Ben burada “Şike savaşı var” dediğim zaman, kastettiğim bu. Çünkü Kürt tarihinde olduğu kadar hiçbir ulusun mücadelesini yürüten bir örgüt, devlete karşı, devletle olan ilişkileri bakımından, bu derecede özerkliğini yitirmiş ve feda etmiş değildir. Hiçbir ulusun tarihinde PKK kadar özerkliğinden çok şey feda etmiş bir örgüt yoktur. Ne Afrika Ulusal Kongresi böyledir, ne Filistin kurtuluş örgütü böyledir, ne Kürdistan Demokrat Partisi böyledir. Onların muhalefet ettikleri iktidar arasında mutlaka bir takım ilişkiler söz konusu olmuştur ama PKK söz konusu olduğunda, konjonktürel ilişkilerden değil, bir savaşı birlikte yürütmekten bahsedebiliriz. Kürt savaşı bu yüzden kontrollü bir savaş oldu. Askeri vesayet, son 30 yılda bütün imkanlarını PKK’yı kontrol üzerinden hayata geçirebildi.

“ÖCALAN’IN SAĞLIĞI, TÜRKİYE’DE FAY HATTIDIR”

Acıma hissinden bahsettiniz de, BDP’lilerin, PKK’lıları kucaklaması aynı minvalde değerlendirilebilir mi? Abdi İpekçi Parkı'nda, 25 Mart 2007’de Nevruz kutlamaları sırasında yaptığınız bir konuşma nedeniyle size dava açıldı. “Sevgili arkadaşlar elbette PKK'lı burada ve siz DTP'siniz” şeklindeki ifadeleriniz, iddianamede yer aldı. Sizi, PKK’lılarla kucaklaşma noktasına getirecek duygu ve birikime sahip misiniz?

O dönemde sınır ötesi operasyonlardan söz ediliyordu. Ve Başbakan da sınır ötesi operasyona karşı çıkan bir tavır koymuştu ortaya: “Sınır ötesinde ne bulacaksınız, öbür tarafta 500 tane PKK’lı varsa, burada 2000 tane PKK’lı var” yani “PKK, Türkiye’nin gerçeğidir” anlamına gelen bir şey söylemişti. Ben ona binaen” PKK’yı sınır ötesi operasyonla bitirmek mümkün değil, PKK, Türkiye’nin gerçeği” demek istemiştim. O konuşmada bir de, Öcalan’ın sağlığı yine gündemdeydi, “Öcalan’ın sağlığı, Türkiye’de fay hattıdır” demiştim. Çünkü o, belli bir kesim için önemli bir insan. Ve dolayısıyla sağlığı için heyet oluşturulmalı fikrindeydim, nitekim o konuşmadan sonra bir heyet oluştu. O konuşma siyaset yasağı almam nedeniyle, önemli bir konuşmaydı. Mazlum Doğan’dan bahsetmem de suçu ve suçluyu övmeye girdi.  Mazlum Doğan ile, Diyarbakır cezaevinde aynı hücreleri paylaştık. Mazlum Doğan, 82 Nevruz’unda,  cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için, hücresinde kendisini astı. Tabi nevruz gününde benim bunu hatırlamam kadar normal bir şey olamaz. “Onları da unutmamamız lazım” dedim. PKK ile karşı karşıya gelmiş olmak, benim bu hafızama herhangi bir şekilde ihanet etmemi gerektirmiyor, o benim için kıymetli bir hafıza. Tabi mahkeme beni yargıladı ve bunu, suçu ve suçluyu övmeye soktu. Mazlum Doğan zaten mahkum olmamıştı. Herkes gibi suçu sabit olmamış bir kişiydi, tutuklu yargılanıyordu. Sonra ben 2007’de Taraf’a geçip, yazı yazmaya karar verdiğim sıralarda, DTP hakkında soruşturma açıldı, partiyle hiçbir ilişkim kalmamıştı. Anayasa Mahkemesi bu konuşmayı partinin kapatılma gerekçesi saydı. Bana da 5 yıl siyaset yasağı çıktı.

“PKK’LILARLA KUCAKLAŞMAYI ÇOK İNSANI BULUYORUM”,

“KUCAKLAŞMA, PKK’NIN YÜRÜTTÜĞÜ PSİKOLOJİK HARBİN BİR AŞAMASI”

Kucaklaşma meselesi farklı. Herhangi bir Kürt, dağda bu çocuklardan birisiyle karşılaşırsa, hissiyat olarak, bir onaylama olarak değil ama aynı dili, aynı kültürü konuşan, aynı tarihi paylaşan bir halkın bireyleriz ve böyle bir karşılaşma anında (siyasi bir mesaj vermeye yönelik değil) yapılan kucaklaşmanın çok insani olduğunu düşünürüm. Ama BDP’nin kucaklaşmasının bu bakımlardan değerlendirilebileceği kanısında değilim. Taraf’ta kullanılmayan son iki yazımda da, maalesef (bunu yazmak bana düşmemeliydi) Türk aydınlarının görmesi gereken bir şeye dikkat çektim. Bu kucaklaşmayı, PKK’nın yürüttüğü psikolojik harbin bir aşaması olarak gördüm. Ve bu aşamaya sadece onunla değil, Dersim’de Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasıyla başlayan, Şemdinli’de 400 metrekarelik alanı ele geçirdik denilmesiyle gelindiğini düşünüyorum. 90’lı yıllarda devlet, bu meseledeki hak taleplerini bastırmak için, nasıl ki, psikolojik harp uyguluyor idiyse, PKK da, şimdi uyguladığı şiddet yönteminde bir haklılık bir-meşruiyet yaratmak için psikolojik harp yöntemlerine başvuruyor. Ben, Ertuğrul Kürkçü ve diğerlerinin, o insanlarla kucaklaşmasının bir hissiyatı paylaşmaktan öte, politik bir tavır olduğunu düşünüyorum. Ama o insanlar, Uludereli, Şırnaklı bir çok insanla kucaklaşabilirler hatta korucu ailelerle ve kan davalı oldukları ailelerle de kucaklaşabilirler.

İç infazlar var bir de?

Bu kanamaya devam eden bir yara..En son, ‘PKK hain olmayanı öldürmez, öldürdüğü insanlar hain oldukları için öldürüldüler’ dedi Şerefattin Elçi. Böyle düşünene birini anlamam mümkün değil, anlayamadığım için de çok sert oldu tepkim..  Onun gibi yaşını başını almış birinin böyle söylemesi bana çok dokundu. O yazı da şunu da dedim: “Keşke Diyarbakır halkı dağda 15 yıl kalmış ama şimdi yasal haklarını kullanan bir gerillayı milletvekili yapsaydı, o bunu hak ediyor ama sen bunu hak etmiyorsun” Bir de şu var, ben bu çocukların 30’unun hayat hikayesini yazdım, 30 Kürt kadını ile yapılan söyleşiler var o kitapta. Bu kitap sadece bir savaş kitabı değil aynı zamanda kadın hakikati.

“İNSANLAR BAŞBAKAN İLE AYLIK MESAİLER YAPTIĞIMI DÜŞÜNÜYORLAR”

Hafızama ihanet edemem dediniz ya, Erdoğan da, hafızalara sizinle ilgili bir göndermede bulundu,   Erdoğan, Diyarbakır mitinginde, “BDP’ye soruyorum. Orhan Miroğlu’na yönelik tehditler faşizm değil de nedir?  Musa Anter’in acısını, Orhan Miroğlu’nun yarasını unutmadık” demişti.  Bu serzenişi bir sahip çıkış olarak değerlendirmiş miydiniz?

Benzer yanları var tabi. Bir hafızanın tanıklığını yapabilirsiniz ama bir hafızayı yaşamak çok daha farklı bir şeydir. Türkiye’de geçmişe dönük, toplumun bu konudaki dinamiklerini, bilincini sarsabilmiş ve toplumun yüzleşme hamlesine önemli katkıda bulunmuş bir siyasetçinin bu tavrı, elbette  makbul bir tavırdır. Sayın Başbakan’a teşekkür ettiğim yazıda, bir de bir ricada bulunmuş ve “Diyarbakır cezaevi yıkılmamalıdır” demiştim. Çünkü tam da o dönemde, Başbakan Diyarbakır cezaevinin yıkılacağını ve yerine bir eğitim kampüsünün kurulacağını söylemişti. Başbakan ile bu konuları görüşmek için bir araya gelmiş değilim. İnsanlar benim Başbakan ile aylık mesailer yaptığımı düşünüyorlar oysa. 2003 yılında, hayatımda ilk kez Sayın Erdoğan’ı görme fırsatım oldu. Ama o zaman da DEHAP’ta Genel Başkan Yardımcısıydım. Beni tanımıyordu. Partinin görevlendirdiği bir toplantıda karşılaştım.

“BAŞBAKANIN KONUŞMASINDAN SONRA KORUMALI HAYATA GEÇTİM”

Başbakan’ın Diyarbakır’da yaptığı ve sizden söz ettiği bu konuşmadan sonra ölüm tehditi aldınız.

Bu konuşmanın yapıldığı gün, telefonuma bir tehdit geldi ve ondan sonra da korumalı hayata geçtim. Bu Kürt cenahında şöyle algılandı: “Orhan Miroğlu ile Başbakan oturdular, bizi buradan kuşatmaya çalışıyorlar, Başbakan bizim acılarımızın üzerinden, Orhan Miroğlu’nu da kullanarak politika yapıyor” Halbuki Başbakan’ın, Diyarbakır’da böyle bir şey konuşacağından haberim yoktu. Sadece Başbakan değil, Kılıçdaroğlu veya Bahçeli, Kürt meselesi ile bir şeyden bahsedeceklerse, Diyarbakır cezaevinden, Musa Anter cinayetinden bahsetmeleri çok normal bir şey.  Ben de o tarihin bir parçasıyım. Benim ismim, bu konuşmalarda geçebilir. Ve ben bir örneğim sadece.

“PKK, ÖNEMLİ BİR İKTİDAR ALANI”,

“PKK, ARTIK SİSTEMLİ İNFAZ ÇALIŞMALARI YAPMIYOR”,

“BEN İDARECİLERİN DEĞİL DİRENİŞÇİLERİN TARAFINDA OLDUM”

PKK'nın silahlı kolu olan HPG’den açıkça tehdit aldığınız konuşuldu…Savaş aygıtı ilan edildiniz, işbirlikçi gösterildiniz, ajan, hain yaftası yediniz.  Kürt bir aydın olarak, PKK’dan daha büyük bir tehdit görüyor musunuz?

Hayır. Bir ülkede fikirlerinden ötürü aydınların, belirli iktidarlar tarafından ölümle tehdit edildiği bir vaka. Bugün PKK önemli bir iktidar alanı bence, silahlı gücü var, yargılama gücü var, dağa kaçırma gücü var, infaz gücü var…ve bu yeni bir şey de değil. Bir aydının itibarsızlaştırılmasında devlet son derece geride kalmış bir olgu. Bir Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi aydınların sistem tarafından itibarsızlaştırılması ve uygun koşullarda da infazlarına yol açılması….uzun yıllar ceza evlerinde tutulması. Türkiye artık bu konsepti yaşamıyor. Ama aynı konsepti şu an Kürt toplumu yaşıyor ve PKK ile Kürt aydınları arasında, iktidar-aydınlar ve sivil toplum arasındaki çatışma çok şiddetli bir şekilde geçiyor. PKK’nın başından beri en iyi bildiği şey, onun fikirlerini onaylamayan, onun arkasında durmayan aydınları önce itibarsızlaştırmak, kuşatma altına almak ve uygun koşullar oluştuğunda da infaz etmek. PKK tarihi bu konuda oldukça zengindir. Şu an PKK, sistemli bir infaz çalışması yapmıyor ama yaptığı şey, infazlardan çok daha kötü. İtibarsızlaştırma ve kişilik katli.. PKK’yı yönetenlerle ben Diyarbakır’da aynı mekanları paylaştım, direniş zamanlarında Rıza Altun’dan tutun, Mustafa Karasu ile aynı hücrelerde kaldık. Ben hiçbir zaman idareden yana tavır koymadım. Yani idarecilerin belirlediği alanlarda değil, direnişçilerin belirlediği alanlarda kaldım, öyle bir tercih yaptım. Ama PKK’lı değildim. Benim cezaevi yıllarımı  karalamaya çalışıyorlar, mesela Mustafa Karasu şunu yazdı: “Orhan Miroğlu bugünlerde Diyarbakır cezaevini anlatıyor, ne hakkı var anlatmaya?” ben de ona cevap yazdım “Niçin hakkım olmasın, ben orada yaşadım” Toplumda itibar sağlamaya çalışanlar, geçmişiniz üzerinden sizi vurmaya çalışıyorlar. Çünkü toplum size saygı duyuyor, Diyarbakır cezaevini yaşamış ama onuruyla da oradan çıkmış diyorlar.

“PKK, SİVİL SİYASETİ ZAYIFLATMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPIYOR”

Yaşadıklarınızı, “Dağdakilere kuryelik yaptığına kanaat getirildiği için ensesinden vurulan çocuğun hikayesi ile” bir tutuyorsunuz. Sizin terörü anlamaya çalışırken düştüğünüz en büyük hata ne oldu?

Kendime özeleştiri yapıyorum, insan bir vicdan muhasebesi yapmadan, 40 yıllık hikayesini bırakıp, Türk medyasına, “Hadi gideyim yazı yazayım” demez. Kişisel olarak baktığınız zaman Kürt siyaset alanında büyük imkanlar var. Ben 2007’de seçimi kazanamadım ama partiden ayrılırken bile, kendime ait gerekçelerle ayrıldım, kimse işe yaramadığımı söylemedi, partide kalmam için ciddi bir istek ve arzu vardı, ayrılma nedenim de Taraf’a yazı yazmaktı. Dolayısıyla ben bu hikayeyi o haliyle bıraktım. İnsanlar şöyle yorumluyorlar, “Bugün bu kadar eleştiriyorsun da, PKK’nın böyle olduğunu bilmiyor muydun?” Tabi ki biliyordum ama benim bu partiye girdiğim yıllar, Kürt halkının çoğulculaşma yönünde arayış içinde olduğu yıllar. 99-2000’li yıllar…Naci Kutluay’dan tutun, Canip Yıldırım’a kadar, Mehmet Metiner’e kadar geniş ve farklı kesimlerden gelen insanların oluşturduğu çoğulculuk yelpazesinden söz edebiliriz. Tabi bu,  Öcalan’ın fikirleri doğrultusunda oluyordu. Öcalan, silahlı mücadelenin zamanının dolduğunu söylüyordu, PKK’lılar da şunu diyordu, “Silahlı mücadele artık olmayacak, şimdi biz bu geçmişten nasıl çıkabiliriz, yeni bir mücadele zemini nasıl yaratabiliriz?” Bu sivil siyasetin güçlenmesi ile olur. Şimdi PKK, sivil siyaseti zayıflatmak için her şeyi yapıyor ama o zaman sivil siyasete ve sivil siyasetin vitrininde tutacağı aktörlerin çeşitliliğine çok önem veriyordu.

“KCK, MİT İLE BİRLİKTE KURULDU”,

“BDP’DEN YANA BİR TERCİH YAPMAM SÖZ KONUSU DEĞİL”,

“ROBİN HOOD GİBİ HERKESE KILIÇ SALLIYORUM”

O zamanın parti meclisi listelerine bakın, PKK’yı siyaseten benimsememiş insanlardan oluştuğunu göreceksiniz. Ama sonra bu heterojenlik kayboldu, homojen hale geldi. Benim partide olduğum 2004 yılına kadar yani Kandil’de, partiye yeni bir savaş kararı aldırıldığı yıla kadar Türkiye, hiçbir şekilde silahlı mücadele ile ilgili bir problem yaşamadı. Bu 2007’den sonra başladı. KCK, MİT ile birlikte kurulmuş. Öcalan’ın avukatları, İrfan Dündar vs. kontrollü bir şekilde bu işin içinde rol almışlar. Bunun sebebi, 2007’de Kürt-sivil hareketi, 15 yıl dışarıda kaldıktan sonra meclise geldi, dolayısıyla umut doğdu, bu umut halkı güçlendirdi, halkın psikolojisine iyi geldi ama PKK’nın psikolojisine iyi gelmedi, BDP güçlenirse ben ötelenir miyim endişesi başladı, oysa benim partiye girdiğim zamanlarda Öcalan, HADEP’in ismini değiştirin diyordu çünkü HADEP, bir kongre yapmıştı ve Türk bayrağı indirilmişti, “Bu Türk halkının hafızasında iyi şeylere yol açmıyor” demişti yani maziyle yüzleşme durumu vardı, kaldı ki ben o yıllarda da bugünkü  fikirlerimi koruyordum. Milliyet’e verdiğim röportaj sırasında Genel Başkan Yardımcısıydım ve aynen şunu söyledim: “PKK’nın yarın sabah silah bırakmasını isterim” bu söz partide de büyük tartışmalara yol açtı. Silahlı mücadeleye inanarak gitmedim o partiye. Silahlı bir Kürt hareketinin giderek normalleşeceğine inandığım için gittim. Ama bu inanç, 2007’den sonra, nasıl ki KCK’nın kurulmasıyla farklı bir aşamaya taşındıysa, barışa dair umutlar nasıl ki heba edildiyse, o dönemde de güçlü bir inançtı. Bugünkü haliyle benim BDP’den yana bir tercih yapmam söz konusu değil. İsteseydim milletvekili olurdum. Bu halimle partide kalsaydım 36 kişiden biri olurdum.   Robin Hood gibi herkese kılıç sallayan eleştirel tavrım olmasaydı, o partide olurdum. Bunun için başka bir partide istikbal aramama hiç gerek yoktu.

“KÜRT AYDINININ BİR YÜZÜ, TÜRK TOPLUMA DÖNÜK OLACAK”

PKK’yı kurulduğu günden itibaren içerden inceliyorsunuz, çıkmazlarını ortaya döküyor; Kürt sorununun çözümüne kafa yoruyorsunuz…Peki bir gün sizin gibi düşünecekler mi sizce? Bu çabanın boşuna olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu çaba sadece PKK yada Kürt toplumu açısından değil, bence Kürt aydınlarının bu çabası her iki halkın siyasi ilişkilerinin normalleşmesi açısından da çok önemli. Bu iki toplumun duygusal ve siyasal olarak yaşadıkları bu kopuşun, onarılması siyasi programlarla olmayacak, güçlü bir entelektüel müdahale ile olacak. Kürt aydınları üzerine düşeni yapacaklar, bir yüzleri Türk toplumuna dönük olacak, bu çok zor bir şey, Kürt aydınının kendi toplumu ile olan hikayesine baktığınız zaman bunu başarmış çok az insan var. Bunlardan biri, Musa Anter’dir, biri Tarık Ziya Ekinci’dir ve çok da fazla değildir. Bana üçüncü bir kişiyi say deseniz, sayamam. Benim yazdıklarımın sadece Diyarbakırlı bir Kürt’ü değil, Yozgatlı bir Türk’ü de ilgilendirdiğini düşünüyorum.

“MUSA ANTER, TÜRKİYECİ KÜRTLERDENDİ”,

“MUSA ANTER, KÜRTLERİN KURDUĞU ÖRGÜTLERE İTİBAR ETMEDİ”

Size bu nedenle “Türkiyeci Kürtçü” şeklinde tanımlamalar getiriliyor. Hayatınızın öyküsünü aslında Musa Anter’in üzerine inşa etsek, hiç de yanılmayız diye düşünüyorum. Sizi olayların içine çekmek için kullanılan en etkin silah ne oldu?

Ben bu olayın içinde değildim. O dönemde yeni evlenmiş bir adamım. Çocuklarımın birisi 1, diğeri 2,5 yaşında. İşim gücüm yok, bir iş arayışı içindeyim. Kürt siyaseti ile organik bir bağım kalmamıştı, siyaset yasaklıydım. Ama tabi izliyorum. Musa ağabey, hayatının sona erdiği o gece, benim evime misafir olarak gelecekti, evde yemekler hazırlanmıştı, otelden bunun için almaya gitmiştim. Musa ağabeyin yaşamı öğretici bir yaşamdır. Musa ağabey; “Antalya dururken, Şırnak’ı ne yapacağız?” diyen Türkiyeci Kürtlerdendi. Kürt siyasetine girip, fiili politika yapmayı düşünmedi, yazmayı tercih etti, bu yönüyle de ben de onun hayatının bütün dönemlerinde yaptığı tercihi yaptım. Musa ağabey, Kürtlerin kurdukları örgütlere hiçbir zaman itibar etmediğini söylüyordu.

“MUSA ANTER, CİNAYETİ TAMAMEN JİTEM’E BAĞLI”

“MUSA ANTER SORUŞTURMASI DERİNLEŞİYOR”

Musa Anter cinayetinin en yakın tanığısınız. Suikastten yaralı olarak kurtuldunuz. “Dıjwar” isimli kitabınızda, cinayeti Yeşil’in planladığını ifade ediyorsunuz. Ve o tarihlerde, Mahmut Yıldırım ve Alaattin Kanat için adam öldürmeye tam teşebbüs, Mehmet Ağar, İsmet Sezgin, Ünal Erkan ve Demirel’e de, görevi kötüye kullanmak suçlarından suç duyurusunda bulunmuştunuz. Bugün suçluların isimleri konusunda bir değişiklik var mı?

Hayır, hiçbir değişiklik yok ama hiyerarşide problem var. Bu herhalde hiyerarşik olarak çok üstten başlayan, Cumhurbaşkanlığından başlayan bir şey. Çünkü Musa Anter gibi, bütün hayatı boyunca devlet tarafından izlenmiş, takip edilmiş bir aydının öldürülmesi hikayesinin, Cumhurbaşkanlığının, o bölgede görev yapmış olağanüstü halin bilgisi olmadan bunun planlanması mümkün değil, bu cinayetin işlenmesine seyirci kaldılar. 1941’li yıllardan beri Milli İstihbarat Teşkilatının izlediği bir insana, öldürüldüğü hafta her ne hikmetse, kimse ona kurulan bu tuzağı fark etmiyor. MİT’in bu olayda bir rolü olabileceği kanısında değilim. Tamamen JİTEM’e bağlı bir eylem olarak görülüyor. Tabi ki vitrinde Yeşil olduğu için, fiiliyatı Yeşil yerine getiriyor, Ahmet Cem Ersever, JİTEM’ê Ankara’dan bu bilgiyi getirip veriyor ve onlar bunu planlıyorlar. Zaten bunu planlamak da o dönemde çok zor değil, tetiği çeken (Hamit Yıldırım) Şırnaklı, şimdi tutuklu. Aldığım bilgilere göre soruşturma derinleştiriliyor, 4-5 ay gibi bir zaman alacak, Hamit Yıldırım-Musa Anter cinayeti meselesi, bölgede yeni bir sayfanın açılmasına da yol açabilir, çok kıymetli o bakımdan.

“KAFA ADAMIN KİM OLDUĞUNU BİLMİYORUZ”

Yeşil’in planlayıcı olduğunu söylüyorsunuz, PKK itirafçısı ve sonrasında JİTEM çalışanı olan Abdülkadir Aygan’a göre kafa adam, Cemil Işık değil. Ve hala PKK’da varlık gösteriyor. Bu cinayetlere devam edilebileceğinin bir göstergesi mi?

Abdülkadir Aygan böyle söylüyor. Bunu İstanbul terörle mücadele şubesinde görevli bir komiser de söyledi (2009’un son ayında) Bu Ergenekon cinayetiyle birlikte bölgede cinayetlerle ilgili yeni bir safhaya girildi. JİTEM davasından yargılanan Cemal Temizöz, Balyoz davasından da 18 yıl ceza aldı, birbiriyle çok ilişkili. Bu yüzden bu davaların hep birleşmesini söyledik. Aygan bana bu kafa adamın PKK’da olduğunu söyleyince, bunu deşifre etmelerini söyledim. “Hala PKK’da görev yapıyorsa devlet bu bilgi doğrultusunda niye hareket etmiyor, niye mahkemelere bilgi vermiyor?” dedim. Çünkü ben Yeşil’in, Ankara’da yakalandıktan sonra, MİT’e verdiği ifadenin o dosyaya konması için 3-4 tane dilekçe yazdım. Bu kafa adamın rolünün ne olduğu konusunda bilgilerimiz sıfır. Şu ana kadar dava dosyasına girmiş hiçbir bilgi yok. Ama bu konuda en önemli hadise, Hogır’ın PKK tarafından Almanya’da öldürülmüş olması. Peki onun JİTEM ile 2-3 yıl çalıştığı biliniyordu, bu 3 yıl içerisinde Vedat Aydın, Mehmet Sincar, Musa Anter, Metin Can cinayeti olmuş, niçin sorgulanmadan infaz edildi, diye sordum.

“BEN ERGENEKONDAN DEĞİL, PKK’DAN KENDİMİ KORUYORUM”

Devlet adına çalışan çeteler etkisizleştirildi, ama siz hala korumayla geziyorsunuz

Çok tanınan bir  Türk aydını artık koruma istemiyorum diye dilekçe yazmış geçenlerde ve şöyle söylemiş, “Beni artık Ergenekon öldürmez, bu süreç Türkiye’de kapandı, o yüzden koruma istemiyorum”Ben de olayı duyunca :” Darısı başımıza” dedim, biz Ergenekondan değil, PKK’dan kendimizi korumaya çalışıyoruz. PKK, geçmiş bakımından son derece netameli ve problemli bir mirasa sahip, umarım bu mirası biraz daha zenginleştirmek için herhangi bir çabaya girişmez.

“BÜTÜN CİNAYETLER, BİR MERKEZDEN İŞLENDİ.”

Musa Anter cinayetinin Mehmet Sincar, Vedat Aydın, Eşref Bitlis, Uğur Mumcu suikastlerine göre Türkiye için daha elzem ve tahkik gerektiren bir tarafları neler?

Bu döneme bir konsept olarak bakmak lazım. Yani Uğur Mumcu cinayeti ile, Bitlis cinayeti arasında konsepti etkileme, Türkiye’nin şiddet ortamını sağlaması bakımından hiçbir fark yok. Bütün bu cinayetler, bir merkezden işlendi.

“HRANT DİNK DAVASINI SAHİPLENENLER, ERGENEKON’A TEPKİ GÖSTERMEDİ”,

“HRANT DAVASINDA MAHKEME HEYETİ VE SAVUNMA ZIMNİ İTTİFAK İÇİNDEYDİLER”

Hrant Dink’i de buna dahil edebilir miyiz?

Hrant Dink’i de buna dahil ederiz. Galiba Teoman Koman söylemişti, “Artık orada cinayete doyduk, bunların 15 binini öldürdük, yeter” diye bir ifade kullanmıştı, kimse de bu ifadeyi sorgulamadı. 2007’den sonraki süreç, Avrupa Birliği açısından önemli bir süreç. Türkiye’deki hem ulusalcı çevreler, hem de neoittihatçılar, darbe teşebbüslerinin biraz meşrulaştırılması için, dünyaya Türkiye’den önemli mesajların gitmesi gerektiğini düşündüler ve hareket planlarını Kürt aydınlarının öldürülmesi üzerine değil, gayri müslümlere yönelik bir konsept olarak oluşturdular. Dolayısıyla; Rahip Santoro cinayeti, Malatya zirve katliamı cinayeti bu zihniyetin bir parçasıdır. Ve bunun arkasında Ergenekon duruyor. Hazin olan şey şu, Hrant Dink davası, başından beri çok sahiplenilmiş bir dava olarak ortada duruyordu fakat bu sahiplenen kesimler arasında Ergenekon’a yönelik ciddi bir tepki de göremedik. Ergenekon doğrultusunda  bir soruşturma gündeme gelmedi, güçlü bir talep oluşturulamadı, dolayısıyla bu karar benim için şaşırtıcı olmadı. Sanki hem savunma, hem de mahkeme heyeti zımni bir ittifak içindeydiler. Zımni bir ittifak içindeydiler, gönüllü bir ittifak değil. Ortada bir tetikçi ve onu azmettiren insanın yargılanma süreci olarak değerlendirildi ve bence savunma da,  bu konsepti bozabilecek ciddi bir hamle geliştiremedi. Ben bunun sebeplerini, 19 Ocak Hrant Dink anmasında gördüm. Yazı da yazdım:” 50 bin kişinin bir araya geldiği bir anma töreninde Ergenekon’a yönelik bir tek sloganın atılmamış olması çok vahim bir durum. Hrant’ın arkadaşları olarak tanınan kimselerden böyle bir eleştiri görmedim” Bu da bence Kürt aydınının trajedisi. Hrant’a hep birlikte ağlıyoruz ama Hrant’ın katillerine yönelik tavırda maalesef ciddi bir samimiyet ortaya koyamıyoruz, bu da bizim en büyük eksikliğimiz, belki de bir tercih..

“ERGENEKON’UN PKK AYAĞI HALA VARLIK GÖSTERİYOR”,

“PKK’DA ERGENEKON’U YÜRÜTENLERLE, DARBE YAPANLAR AYNI KİŞİLER”

PKK-Ergenekon İlişkileri de hala tartışılıyor

Ergenekon, PKK ile ilişkilerini, ta Bekaa’dan, PKK’nın Çubuk Barajında kurulmasından bu yana olan tarihini 2005’te dondurmuş değildi, o tarih bir biçimde devam ediyor ve o tarihin yol açtığı felaketleri anlayabilmemiz için Uludere’ye ve son Bingöl katliamına bakmamız gerekiyor. Ergenekon’un, Kürt örgütlerine yani PKK’daki ayağının ve o bölgedeki varlığının sona erdiği kanaatinde değilim. Türkiye, eğer demokratikleşmek istiyorsa, Kürt sorununda  kararlı bir mücadele ortaya koymak istiyorsa, Balyoz davasına benzer davaların, doğu ve güney doğu’da, faili meçhul cinayetlerle ve PKK ile askeri hiyerarşinin kurduğu ilişkiler bakımından sorgulanması lazım. Benim bu iddiamın boşa olduğunu kimse düşünmemeli. PKK içinde Ergenekon faaliyetini yürütenler, darbe faaliyetlerini yürütenlerle aynı kişiler.  Aynı aktörlerin, Kürt meselesindeki rollerini anlamak isteyenler, Cemal Temizöz davasına bakabilirler. Cemal Temizöz, hem Balyoz davasında 18 yıl almış bir kişidir hem de Cizre, Silopi civarında işlenen 20’ye yakın cinayetten yargılanmaktadır. Diğer Ergenekon sanıkları da aynı durumdadırlar. Levent Ersöz, bölgede ‘Sarı Levent’ olarak anılıyor, ve bölgede görev yaptığı dönemlerde, 2001’de Silopi DEHAP İl ve İlçe Başkanlarının kaçırılıp, yok edilmesinde önemli bir rol oynamış birisi. Türkiye siyasi bakımdan bu köprüyü kurmadan, PKK ile olan mücadelesini dağda sürdürmek zorunda kalır, bundan sonuç alamaz ama bu mücadele sırasında da her zaman Bingöl  gibi hadiselerle karşı karşıya kalırız.

“BALYOZ KARARI, ASKERİ VESAYETİN SONA ERDİĞİNİN MİLADIDIR.”,

“ASKERİ VESAYET, TÜRK TOPLUMUNDA SONA ERİYOR AMA KÜRT TOPLUMUNDA SÜRÜYOR”

Balyoz davasının bu kararı, askeri vesayetin sona erdiğinin miladıdır. Ama bence Kürt toplumunda bu vesayet, hem PKK eliyle, hem de Ergenekon’un bir mirası olarak devam ediyor. Dolayısıyla hem Kürt aydınlarının, hem Türk aydınlarının hem de sivil toplumun güçlü bir irade ile siyasi partilerin arkasında durarak bu sürece ışık tutmaları lazım. Ve Türkiye şunu sorgulamalı: “Askeri vesayet, Türk toplumunda sona eriyor, peki askeri vesayetin Kürt toplumundaki hali nedir?” sorusunu gündeme getirmeliyiz. Uludere, bunun en önemli sonucu olmuştur.

‘PKK DEVLET KURSUN BİZ DE EGE’YE SIĞINIRIZ, ORADA EGE CUMHURİYETİ KURARIZ’,

“LAİK OLMAYAN BİR TÜRKİYE’DE, PKK DEVLET KURSA NE OLACAK Kİ?”

“LAİK OLMAYAN BİR DEVLET PKK’NIN OLSUN ZİHNİYETİ VAR”,

“LAİK KESİMLE PKK’NIN ÇIKARLARI ÖRTÜŞÜYOR”,

“CHP, AK PARTİDEN KURTULMAK İÇİN ÇARE DEĞİL”,

“PKK, BU ŞİDDETLİ SAVAŞINDA YALNIZ DEĞİL”

Hrant Dink’e sahip çıkanların, Ergenekon aleyhine konuşmamalarından söz ettiniz de, Balyoz kararı sonrasında, tutuklu yakınlarının: "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganları atıp, marş söylemesini yerinde buldunuz mu? Askeri vesayetin kalkması laikliğin konumunu nasıl belirleyecek?

Klasik bir slogan. Bu slogan, bu kesimi nereye getirmiştir? Laik olmayan bir Türkiye’de PKK, devlet kursa ne olur ki fikrine kadar getirmiştir. ‘PKK devlet kursun biz de Ege’ye sığınırız, orada Ege Cumhuriyeti kurarız’ Şu an Türkiye’de, hem ulusalcı çevrelerin, hem Kemalistlerin, hem de neoittihatçilerin birleştiği önemli bir fikirdir bu. Türkiye’nin laiklik ile ilgili problemlerinin derinleşeceği düşüncesinin toplumda bir karşılığı yok. Laikçilere göre PKK, yöneteceği teritoryal bir bölge mi istiyor, verilebilir, hiç problem değil, yeter ki şu Erdoğan’dan bizi kurtarsın diyorlar.. Çünkü laik olmayan bir Türkiye’de, PKK devlet kursa ne olacak ki? “Laik olmayan bir Türkiye, bize ait değil olmayan Türkiye demektir. ‘diyorlar. Bize ait değilse, varsın bir bölümü de PKK’ya ait olsun, dünyanın sonu değil ya” diyen bir aşamaya geldi bu zihniyet. Türk medyasında şunu okuyoruz: “Laik kesimle PKK’nın çıkarları örtüşüyor” Yani PKK’nın yürüttüğü devrimci savaş stratejisi, bu kesimlerin umudu haline gelmiştir, çünkü CHP belli ki, onların tahayyülündeki Türkiye’yi yaratabilecek bir performansı ortaya koyamadı. Bin bir oyunla Baykal’ı uzaklaştırdılar, Kılıçdaroğlu’nu getirdiler, Kılıçdaroğlu’nun da hali ortada, partiyi ancak  %25’lere taşıyabildi, son kamuoyu yoklamaları CHP’yi, %25’lerin altında gösteriyor, o zaman CHP, AK Partiden kurtulmak için çare değil, AK Partiden kurtulmak için çare, PKK’nın şiddetli savaşı. PKK, bu şiddetli savaşında yalnız değil, kim var yanında, İran ve Suriye var. Peki Türkiye’nin laikleri ÖDP’den tutunda, CHP’ye kadar, insan hakları derneklerine kadar Hatay’a gidip, Esad’ı destekleyen mitingler yapmıyorlar mı, yapıyorlar. Askeri vesayet sona ererken, askeri vesayetin en iyi kontrol edilebileceği coğrafya Kürt coğrafyası. Bu mitingler Kürtlerin askeri vesayet altında kalmasını isteyenlerin yaptığı mitingler.

“MUSA ANTER, KÜRTÇE YAYIN YAPILDIĞI BİR DÖNEMDE, TÜRKLERDEN AYRILALIM DEMEZDİ”

Apê Musa mezarından kalksa, “Türkler ve Kürtler bir arada yaşayabilir, yeni bir hukuk, yeni bir anayasaya birlikte imza atabilir, işte bu yüzden silahları gömmenin zamanı” dediğiniz için size öfke duyar mıydı?

O duymazdı, ama Kürt gençleri özellikle olağanüstü öfke duyuyorlar. Kimin haklı olduğunu Musa ağabeyin yazılarından anlayabiliriz. Musa ağabey öyle bir zamanda yaşıyordu ki, Kürtçe ıslık çalmaktan işkence görmüş bir insandı. Şimdi ise onun doğup, büyüdüğü Mardin’in, Artuklu Üniversitesinde Kürt dili ve edebiyatı bölümü var. Bu sene 500 öğrenci alındı, onlar oradan yetişip Kürtçe öğretecekler. Musa ağabey, hücrelerde ve kan-revan içinde Kürtçe sözlükler yazdığı dönemleri, yaşasaydı  unutacak mıydı? O dönemde Kürtlerin ve Türklerin bir arada yaşamasını savunmak için hiçbir gerekçe yoktu. Kürtlerin yapabileceği tek şey vardı: “Biz sizi istemiyoruz, madem siz bizi inkar ediyorsunuz, her şeyimizi yok etmeye çalışıyorsunuz, o zaman bizi rahat bırakın, vazgeçin bizden” Bunları demesi gerekirken, en ufak bir umut, ona o yazıları yazdırdı. Bu kadar güzel ve olumlu şeylerin olduğu, bir devlet kanalında Kürtçe yayın yapıldığı bir dönemde, “Hadi gelin Türklerden ayrılalım” der miydi? Tam tersine bu birliği güçlendirecek, önerilerle, tavsiyelerle çıkardı karşımıza.

“MUSA ANTER, BİR DÜŞÜNCE ADAMI”

Cinayeti devlet adına işleyenlerin pişmanlık duymalarını, Musa Anter’in yaşarken sağlayamadığı etkiyi, öldürüldükten sonra sağlamış olmasına bağlıyorsunuz.  O sadece işin filozofisiyle mi ilgiliydi gerçekten?

Susurluk raporunu yazan insanlar bu cümleleri kullandılar. Filozofiden, Kürt dili ve edebiyatına katkı sunacak şeyleri anlıyorsak, “Harbiye zindanlarında Birina Res gibi Kürtçe piyesler, ondan sonra da Kürtlerin tarihi, talepleri konusunda yazılanlar çizilenleri anlıyorsak bu doğru. Çünkü Musa ağabeyin siyasi bir eylemi yok. Gideyim de şu bütün Nusaybinlileri örgütleyeyim de, bir partiye yollayayım gibi fiiliyat adamı değil, o bir düşünce insanı.

“SON ARAŞTIRMALARA GÖRE, KÜRTLERLE EVLİLİK ORANI DÜŞTܔ

“Dreyfus nasıl ki, Yahudiliği için yargılanıp, hüküm giydiyse, Kürt olduğumuz için bizim de hüküm giyeceğimiz belli” demişsiniz hapis yattığınız yıllarda. Sizce bu ülkede, şu anda, sırf Kürt olduğu için bir şeylere maruz kalıyor mu insanlar?

Sırf bu sözler için dört yıl fazladan hapis yattım..Haklar meselesi akla gelmeli.Türk toplumunda Kürtler nasıl algılanıyor ve bu algılamada ne gibi problemlerle karşılaşıyoruz? Son yapılan araştırmada Kürtlerle evlilik yapma arzusu, Türk toplumunda, Kürtlere göre azalmış durumda. Komşuluk yapma, iş kurma arzusu Kürtlere göre azalmış. Bu ortada bir ayrımcılığın olduğunu gösteriyor. İkinci sınıf vatandaş kategorisi ile karşılaşıyoruz. Ben, “Bu zihniyetten kurtulabilmek için pozitif ayrımcılık uygulanabilir” demiştim. Hala aynı şeyi düşünüyorum.

“POZİTİF AYRIMCILIĞI EKONOMİK GEREKÇELERLE SAVUNMADIM”

“Kürtlere pozitif ayrımcılık uygulansın. Kürt illeri vergi vermesin” dediniz ama Ertuğrul Özkök, Kürt illerinin “kalkınmada ayrıcalıklı iller” imtiyazından zaten yararlandığını yazmıştı.

Vergi değil. Vergi verse ne olacak, o illerde ne vergi toplanıyor ki? Ülkenin bütçesi için çekirdek bile değil. Onu Selahattin Demirtaş söylemişti. Ben pozitif ayrımcılığı, ekonomik gerekçelerle değil, başka gerekçelerle savunmuştum. Amerika’da, “affirmative action” dedikleri, ırkçılığın sona erdiği ama ırkçılığın yarattığı problemlerin, Amerikan toplumunda kendisini hissettirdiği bir zamanda uygulanmış bir politika bu, Pozitif Ayrımcılık. Ve zencilere uygulanmış. Üstelik Amerika bunu 3-5 yıl uygulayıp, vazgeçmedi, 80’li yıllara kadar devam etti. Bugün Kürtler, pozitif ayrımcılığı oldukça hak ediyorlar. Ama işin tuhaf tarafı, Kürt siyasetçiler de bu önerime karşı çıktılar, dediler ki:” Biz zenci miyiz?” Bunu söyleyen Kürt siyasetçi gerçekten ‘zenci’ değil, birinci sınıf vatandaş, standartları yüksek bir yaşama sahip. Ama İstanbul’da, İzmir’de yaşayan Kürtler, aynı hissiyata mı sahipler, bence değil. Bu hissiyatın normalleşmesi lazım. Kürtlerin kendilerini sosyal, insani münasebetler içerisinde de ötekileştirilmiş gibi hissetmemeleri gerekir. Bu da sadece devlet programları ile olacak bir şey değil.

“ ŞİMDİ ‘HİÇLİK’ NOKTASINDA DEĞİLİZ”

Nazilerin toplama kamplarında Yahudilerin, boyunlarına astıkları levhalarda yazan yazıya dikkat çekmiştiniz. “Ben bir hiçim” Kürtlere zorla bu mu dedirttirilmek isteniyor?

Onu Diyarbakır cezaevinde söylemiştim. Şimdi hiçlik noktasında değiliz. Kürtlerin artık, itibar görmeye başladığı, yavaş yavaş dillerine, kültürlerine saygı duyulduğu noktadayız. Bugün Türk aydınlarının önemli bir kesimi, hala PKK’nın, silahlı mücadelenin meşru olduğunu tartışabiliyorlar. Bu bir yanıyla olumlu ama bir yanıyla da işi zora sokan bir şey. Olumlu tarafı şu, Kürtlerin mağduriyetlerini akla getiriyor. O mağduriyetlerin toplum içerisinde sorgulanmasına hizmet ediyor. İnsanların kafasında soru işaretleri yaratıyor. “Acaba bu Diyarbakır cezaevi ve orada yapılan işkenceler olmasaydı, PKK bu kadar güçlü olabilir miydi?” ya da “Kürtlerin Dersim hafızası olmasa, Dersim hala PKK açısından bir askeri üs olarak kullanılabilir miydi?” sorularını akla getiriyor. Ama Kürtlere, “Aslansınız, devam edin, silahlı mücadeleden başka, bu Ak Partiye karşı yapılabilecek bir şey yok” demek farklı bir şey. Ona katılmak mümkün değil.

“80’Lİ YILLARDAKİ KÜRT UYANIŞI; HEM ŞİDDETİ, HEM DE HAK ARAYIŞINI İFADE EDİYOR”

Kürtlerin dillerine, kültürlerine saygı duyulacak bir noktadayız dediniz de, Anywerdo kuşatmasında ölenlerin acısını, “Affet bizi Marin”i yazarken belki bir kez daha yaşadınız. Bu kitapta, Süryanilerin Kürtlerin yolunda yürüdüğü fikrinizi paylaşıyorsunuz. Ardından da, “Siyasi manada değil” diye ekliyorsunuz. Kürtler, bugüne kadar neden arkalarından gidilebilir bir siyaset yapamadılar sizce?

Temel problem, PKK’nın silahlı mücadelesi, özellikle Süryani topluluğunu, ötekileştirilen diğer bütün toplumları da etkiledi. Süryaniler, 84-90 arası dağa çıkmayı bir seçenek olarak düşündüler. PKK’ya katılan epeyi Süryani genci oldu. Ama tabi Süryaniler, PKK gücünde de değildiler. PKK’nın kültürel alanda kullandığı imkanları onlar da kullandılar. Roj Tv var diye, Süryanice yayın yapan kanallar kurdular. Ama PKK’nın silahlı mücadelesine hiçbir zaman icabet etmediler. Çünkü devlet o dönemde, insanların önüne iki tercih bırakıyordu. “Ya dağa çıkın, ya da korucu olun” Süryaniler, dağa da çıkmadılar, korucu da olmadılar, tıpkı Yezidiler gibi. Yezidi ve Süryani köylerinin tümü boşaldı ve büyük bir bölümü Avrupa’ya gitmeyi tercih etti.  Süryanilere yönelik, o yıllarda 38’e yakın faili meçhul cinayet işlendi. Bir bakımdan Süryani toplumu, aslında çok büyük bir mağduriyet yaşamış bir toplum. Hrant Dink olayına bakarak bunu düşünebiliriz. Hrant Dink cinayeti, 1915 hafızası ile bize gelen ve o hafızayı yaşatmak isteyenlerin ortaya koyduğu bir eylem.  80’li yıllardaki Kürt uyanışı, bir yanıyla şiddet barındırıyor, ama bir yanıyla tabi ki hak arayışını ifade ediyor. Aynı şey, Süryani toplumunda da oldu.

“KDP İLE PKK İTTİFAKI OLURSA, KÜRDİSTAN KAÇINILMAZ OLUR”

Siz, PKK'nın tek başına Irak-İran-Suriye üçgeninde bir Kürdistan oluşturamayacağına dikkat çekiyorsunuz. Peki PKK, nereden destek görürse, karşısında duramayız? Böyle bir Kürdistan gerçeği hangi durumda kaçınılmaz olur?

Kürdistan demokrat partisi ile PKK arasında çok sağlam bir kurumsal ittifak olduğu zaman. Ve bu ittifak, Amerika Birleşik Devleti tarafından desteklendiği zaman. Ki bu da çok ütopik bir şey. Bir kere Kürdistan Demokrat Partisinin temsil ettiği siyasi anlayışla, gelenekle (ki o muhafazakar demokrat bir çizgidir) PKK’nın temsil ettiği; sol ve alt tabaka insanların çıkarlarını savunma geleneği ve batıyla(ABD ve Avrupa) çatışma anlayışı bu iki şeyin hiçbir zaman olmayacağını gösteriyor. 200 yıl önce Ortadoğu tarihinde gördüğümüz ulusal birliğin, Kürtler arasında talep olarak  hiçbir zaman gündeme gelmeyeceğini görüyoruz. Önümüzdeki 10 yıllarda, Kürtler ait oldukları ülkelerin siyasi süreçlerine bağlı olarak, siyasi tahayyül içerisine girecekler, zaten bu tahayyülün dışına çıkan tek hareket, PKK’dır. Türkiye’nin siyasi süreçlerine bağlı olarak siyaset yapmayı tercih etseydi, bu savaşın yarın sabahtan itibaren kesilmemesi için hiçbir sebep yoktu. Ama bunu yapmıyorlar. Önce Kürtlerin yaşadığı bütün bölgelerde federal örgütlenme olması isteniyor, Suriye Kürtleri ve devlet arasında federasyon olacak, Kuzey Irak’ta var ama onu da PKK yönetmiyor, İran’da da böyle bir şey olacak, federal Kürt devletleri birleşecekler, konfederal bir sistem oluşturacaklar. Bu tamamen ütopik bir şey. Bunun hiçbir ülkede karşılığı yok.

"TÜRKİYE, SURİYE, IRAK VE İRAN’A GÖRE GÜVEN VEREN BİR AŞAMADA”

Suriye, Irak ve İran’daki siyasi altüst oluşları düşündüğümüz zaman, Türkiye’deki siyasi sürecin bu üç ülkeye göre, her bakımdan Kürt toplumuna güven veren bir aşamada olduğunu görüyoruz. Türkiye, Tanzimat’tan bu yana modernleşme hareketleri içinde olan ve batılılaşma özlemi içinde olan bir ülke. Bu yüzyılın ilk çeyreğinde de, Avrupa ile nihai bir birliğe doğru da gidecek gibi görünüyor. Kürtler böyle bir ülkede yüzlerini Ortadoğu’ya neden dönsünler?

“SAVAŞIN YERİNE GEÇECEK OLAN ŞEY, KÜRTLERİN SİYASİ VARLIĞIDIR.”,

“KÜRTLER HALA,  KÜRT MİLLİ GÜVENLİK SİYASET BELGESİ” İLE YÖNETİLİYOR”

Silahları gömmek kitabında, sorun tespiti yaparken, henüz savaşın yerine geçen tarihsel şartların farkında olmamaktan ve savaşılmadığında ne yapılacağı sorusuna henüz açık bir cevap bulamamaktan söz ediyorsunuz. Sizce savaşın yerine geçecek olan şey nedir?

Bunu PKK için söylüyorum, ama PKK, bu cevabı çok arıyor mu emin değilim. Savaşın yerine geçecek olan şey, Kürtlerin siyasi varlığıdır. Yani BDP’dir. Dağdaki siyasi varlığın, o varlığı destekleyen insanların artık BDP’de siyaset yapmaları, onunla Türk toplumu arasındaki mesafeyi aşabileceği, siyasi programları ortaya koyabilen bir siyaset anlayışı gerekiyor. PKK buna çok güvenmiyor. Çünkü böyle bir siyasi tercih, ona çok fazla bir şey ifade etmiyor.. Çıktığım bir televizyon programında bir çocuk soruyor, “Bizde askeri vesayet sistemi bitti. Peki PKK’nın askeri kadroları da böyle yargılanabilecek mi?” Cevabı kolay kolay verilemeyecek bir sorudur bu. Bu ülke uzun yıllar Milli güvenlik siyaset belgesi ile yönetildiyse, bugün, 12 Eylül Anayasasından nasıl kurtulacağımızın çarelerini arıyorsak, aynı gelişmelerin Kürt toplumunda da olması gerekir. Çünkü bugün Kürtlerin , ‘Kürt  milli güvenlik siyaset belgesi’ ile yönetilme hali devam ediyor. Milli güvenlik siyaset belgeleri, siyaset anlayışı ile yönetilmez, askeri anlayışla yönetilir. Burada Kürt toplumu, Kürt milli güvenlik siyaset belgesiyle yönetilmek isteniyor hem de hükümetle ve devletle, Kürt milli siyaset belgesi üzerinden sözleşme veya barış yapılmak isteniyor. İşte bu olmuyor. PKK’nın başından beri istediği buydu. “Bizim muhataplarımız, siyasi partilerden ziyade Türkiye’nin güçlü ordusudur” Bu bakımdan, ne PKK’nın, ne de Öcalan son 10 yılın Türkiye’sini okuyabilmiş değiller.

“ÖCALAN VE MURAT KARAYILAN'IN, ‘BDP’DE SİYASET YAPMAK VE KCK’YI FESHETMENİN  ZAMANI GELDİ’  DEMESİ HAM HAYALDİR “

Bu kitapta, BDP’nin PKK-KCK karşısında “özerkleşmesi” üzerinde duruyorsunuz“ Umut, BDP’nin KCK’leşmesinde değil, KCK’nin BDP’leşmesindedir” diyorsunuz. Bu formülü yapabilecek kudrette mi BDP, PKK bu formülü bozmak için ne yapar?

Dünyada hiçbir askeri vesayet sistemi, siyasetçilere, “Bakın bu ne kadar güzel imkandır, gelin bunu kullanın” demez. 27 Nisan Muhtırası verildiği zaman, hem Erdoğan’ın, hem Gül’ün evden çıkarken, en yakınındaki arkadaşlarını, dostlarını  arayıp, “Ev halkını onlara emanet ederek” evden çıktığını biliyoruz. Askeri vesayetle mücadele etmenin bir garantisi yoktu.  Siyasetçi dediğiniz adam, cesaretle ortaya çıkıp, bu vesayetle mücadele eden adamdır. Herhalde bu kadar cesur olan siyasetçiler, bu desteği halktan aldılar. Özal, cesurdu ama  halktan destek alamadığı  için barış girişiminde ve askeri vesayetle mücadelede başarısız kaldı. Bir gün Abdullah Öcalan’ın veya Murat Karayılan’ın, ‘BDP’de siyaset yapmak ve KCK’yı feshetmenin  zamanı geldi’  diyerek,  “Ahmet Türk, Demirtaş lütfen siz de böyle mücadele edin önünüzü açıyoruz” diyeceklerini düşünmek ham hayalden ibarettir.. Yapılacak tek şey, Kürt siyasetçinin, onu besleyen bu mirasa ters düşmeden, en azından kazanımlarını heba etmeyerek bu anlayışın miadının dolduğunu açık bir biçimde söylemesi ve tavır almasıdır.

“ASKERİ VESAYETTE MESAFE ALINMASININ NEDENİ, TÜRK AYDINLARININ TAVIR KOYMALARIDIR”

Hükümet askeri vesayete karşı çıkarken cesareti halktan alıyor dediniz de…Bu konuda Kürt siyasetçinin cesaretini kırarken de Kürt halkının hareketsiz kaldığı da bir gerçek.

Türkiye’de son 10 yılda, siyasi partiler askeri vesayet konusunda siyasi partiler belli bir pozisyon aldılarsa, bunu önemli oranda Türk entelektüel dünyasının, üniversitelerin ve Türk aydınlarının askeri vesayete çok açık bir tavır koymaları nedeniyledir. Bu tavrı koyan insanlar toplumda çok etkili oldular. Fakat aynı şey Kürt toplumunda yaşanamıyor. Siyasetçiler, “Askeri vesayete dur” dedikleri zaman, arkalarında güçlü bir toplum, güçlü bir fikir dünyası hissetmek isterler, bu Türk toplumunda oldu. Ama Kürt toplumunda olamıyor. Olamadığı için bizim gibi insanlar, korumayla geziyoruz. Zaten sayımız da fazla değil. Orhan Miroğlu’nun fikirlerinin desteklenmesi lazım, oysa Orhan Miroğlu Türk medyasında bugün bu fikirleriyle yazı yazamayacak aşamada.

“CENGİZ ÇANDAR GİBİLERİ , BU FİKİRLERİ, RİYAKARLIKLARI YÜZÜNDEN HEP VARLAR”,

“AK PARTİYİ DESTEKLEMİŞ KÜRT SEÇMEN, KIYMETİ OLMAYAN BİR SEÇMENDİR”

Cengiz Çandar, “PKK’nın, KCK’nın ve hatta BDP’nin etkisini kırmak, bir anlamda, Orhan Miroğlu gibilere alan açmak demek.” Mi istiyor?

Çandar’ı bu dahi tatmin etmez. KCK’nın kontrol ettiği alanlarda biz hiç yokuz ama Cengiz Çandar gibileri , bu fikirleri, bu riyakarlıkları yüzünden hep varlar ve var olacaklar. Bu yüzden de bizim gibi insanlar, etkisi olmayan insanlar olarak gösterilmeye çalışılıyor. Türk aydınında şöyle bir ilkesizlik türedi, Kürt toplumu dediğiniz zaman, Kürt aydınının aklına bir tek “BDP” geliyor. Ve onu bir biçimde var eden “PKK tarihi” akla  geliyor. Türk aydınları o tarihe de çok vakıf değiller ama bunun dışındaki Kürt aydınlarını, Kürt sivil toplumunu ve Kürtlerin başka siyasi partileri tercih etme hallerini yok sayıyorlar. Ak Partiyi desteklemiş Kürt seçmen, bu mantığa göre hareket ettiğiniz zaman, toplum içinde kıymeti olmayan bir seçmendir ya da PKK şiddetine karşı olan bir Kürt aydını, toplumda karşılığı olmayan bir kimse olarak sunuluyor. Oysa bu yanlış ve dezanformasyondur. Bu anlayışı Cengiz Çandar gibileri, Türkiye ile de sınırlı tutmuyorlar, Suriye’ye de yöneltiyorlar. 15 Kürt siyasi partisini önemsizleştiriyorlar ama  PYD’nin Esad ile elde ettiği siyasi imkanları ve siyasi varlığını göklere çıkarıyorlar. Suriye ulusal muhalefetin başında bir Kürt’ün olmasını bile hazmedemiyorlar, “O Kürt’ün Kürt toplumunda bir karşılığı olmadığını” söylüyorlar, bir karşılığı yoksa Suriye, ulusal muhalefetinin başına nasıl gelebilir? Kandil’e çıkmış olmak, elinde silah tutmak ve elinde silah tutanlara yakın olmak gibi vahim olan bu durumla birlikte, Türk aydınları şu an böyle bir vahametin içinde bulunuyorlar.

“MERKEZ SAĞ DIŞINDA BİR YERDE YAZAMAZ GÖSTERİYORLAR”

“HÜRRİYET’TE DE YAZARIM”

Bu sorunu Kürt tarafıyla da yaşıyorsunuz, Kürt aydınları birbirlerini tutmuyorlar. Bunun yanı sıra cezaevinden çıkmaya yakın uğradığınız mektuplaşma yasağını, “Moralinizi bozmak ve yasakların hayatınızdan hiç çıkmayacağını göstermek olarak” yorumlamıştınız. Bu baskının hangi çeşidini üzerinizde hissediyorsunuz şimdi? Devletin televizyonun ve Kürt medyasının size kapalı olması ne anlama geliyor?

Bana Doğan Medya da kapalı. Mütevazi olmaya gerek yok.  Taraf’tan ayrıldıktan sonra, Kürt meselesinde barış ve demokrasi isteyen birinin medyadan teklif alması lazımdı. Benim susmam tercih ediliyor. Devlet de belli oranda bu fikirlere kapalı. Neden Orhan Miroğlu, TRT’de program yapmıyor, ya da davet almıyor? Bunu Türk aydınları sorgulasınlar. Ama neden Türk aydınları, IMC’de, farklı Mehtap Tv’de farklı görüşlerle karşımıza çıkıyorlar? Ben bu kadar esnek biri değilim, nereye çıkarsam çıkayım aynı şeyi söylerim. Bu önemli bir farklılıktır. Bizim gibi insanlar tarih boyunca ya itibarsızlaştırılmışlardır ya da etkisizleştirilmişlerdir. “PKK’nın silahlı mücadelesinin umut olarak görülmesi yanlıştır” diyen bir Kürt aydınına bugün bu medyanın köşelerini açması lazımdı. Ben Hürriyette de yazarım, Milliyet’te de yazarım. Her yerde yazarım. Beni öyle bir yere koyuyorlar ki, merkez sağ dışında hiçbir yerde yazı yazamaz hale getiriyorlar. Oysa ben Bu fikirlerime açık olan her yerde yazarım. Ama görüyorum ki medyanın bir bölümü bu fikirlere bir hayli kapalı.

“AHMET ALTAN, MEHMET AĞAR’I ELEŞTİRSİN DE GÖRELİM”

Yazarsınız elbette. Türkçe olması koşuluyla. Başka dillerde yazmam diyorsunuz. Yazdıklarınızın Türkçeye kazanımı da ayrı bir konu tabi. Taraf neden böyle bir yazar avantajına sahip çıkmadı? “Bu kan gölünün ortasında dahi, şiddete güzelleme yapan başka Kürtler’in yazılarına tam sayfa ayıran Taraf, acaba durup dururken ve şimdiye kadar sorun olmamışken, Orhan Miroğlu’nun vuruş sayısını neden bu kadar önemsedi ve sorun yaptı acaba?” diyorsunuz.

O yazıyı benden sonra kullandılar. Daha öncede o türden yazılar kullanılıyordu. O yazıda şiddete nasıl güzelleme yapıldığını herkes gördü ama kimse sorgulamadı. Vuruş sayısı meselesi değildi o. Ahmet Beye yönelttiğim eleştiri ile başlamadı bu ayrılık. Şerafettin Elçi, Cengiz Çandar ve Sezgin Tanrıkulu eleştirisi her nedense gazete yönetiminin pek de hoşuna gitmedi. Özellikle Şerafettin beye yazdığım yazıdan 8 ay sonra Ahmet Altan, “Utandırdı beni” dedi halbuki gazeteye uğradığım bir zamanda bu konuyu biz Ahmet ile konuşmuştuk. “Biraz sert olmuştu” dedi, o kadar. “Bu yazıyı kullanırken ben utandım, bu yazının muhtevası neydi gel bunu konuşalım” demedi. Ben de Ahmet Altan,  “70 yaşını geçmiş,“PKK’nın öldürdüğü herkes haindir” diyen bir Kürt siyasetçiye tek kelime söylemediği için utanmalıdır” dedim. Bu ülkede 90’lı yıllarda işkencecilik yapmış bir polisi 2 ay manşette tutmak çok kolay. Ama şiddet övgüsü yapan bir Kürt siyasetçiyi, sırf konumu güçlü olduğu için eleştirmek her babayiğidin harcı değil. Mehmet Ağar’ı ziyaret etmek için sıraya girmiş İstanbul burjuvazisini eleştirmek de cesaret ister. Ahmet Altan eleştirsin de görelim. Susurluğun mimarı bir polis şefiyle İstanbul burjuvazisi arasındaki bu vefanın sebebini sorsun da görelim! Aynı şekilde,  Cengiz Çandar’ı eleştirmek için cesaret lazım. Çünkü Kürt meselesinde otorite ya! Çünkü Kürt meselesinde söylediği her şey, sorgulanmadan kabul görüyor ya, Orhan Miroğlu kim ki, gelip Cengiz Çandar’ı eleştirecek? Şerafettin Elçi, benim dostum dediğim bir insan, o yazıdan önce hastaneye ziyaretine gittiğim bir insan ama o söyleşisi vicdanıma oturdu. Bir Kürt aydını eğer, Şerafettin Elçi’ye söylediği sözlerden dolayı iki kelime yazmayacaksa, niye yazıyor ki, yazıyla niye uğraşıyor? Gitsin başka bir iş yapsın.

“KÜRTLER İÇİN BDP’YE DE, AK PARTİYE DE OY VERMEK YANLIŞ DEĞİL”,

“KÜRT AYDI, GÜCÜNÜ İYİ KULLANMALI”

Kürtlerin devletten uzak kalma terbiyesinden çok söz ediyorsunuz, peki Kürt aydınlarının yanlışa düştüğü bir nokta yok mu? “Devletin günahı o kadar çok ki” diyorsunuz ama Kürt aydınlarının günahı yok mu?

Teraziye koysak, Kürt aydının terazide daha ağır durduğunu görürüz. Kürt aydınları daha ağır bir yerde durur çünkü sayıları az, başlarına gelmedik şey kalmadı.. Kürt aydınları, inkar ve imha politikalarının uygulandığı bir dönemde devlete yakın durmanın lafını edemezlerdi. Şimdi bunu diyebiliyoruz çünkü Kürtlerden de ciddi miktarda Ak Partiye destek var. Bu oy tercihi, merkez sağ ve sol partilerden toplumun kendisini kurtardığı bir dönemde oldu. Kürt toplumunun yakın zaman açısından, iki siyasi tercihi olabilir, biri BDP, biri de AK Part

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star