Ana Sayfa Siyaset ÖCALAN'A EV HAPSİ UYGULANABİLİR

ÖCALAN'A EV HAPSİ UYGULANABİLİR

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Leyla Zana'nın da dile getirdiği Öcalan'a ev hapsi konusunda "terör örgütünün tamamen silah bırakması halinde konuşulabilir" dedi.

Giriş Tarihi: 16 Haziran 2012 Cumartesi 02:49
ÖCALAN'A EV HAPSİ UYGULANABİLİR
ahaber.com.tr / Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, aHaber Ankara temsilcisi Murat Akgün'e verdiği röportajda gündeme dair önemli açıklamalar yaptı.

aHaber Ankara Stüdyolarında Murat Akgün'ün sorularını yanıtlayan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Leyla Zana'nın da dile getirdiği Öcalan'a ev hapsi konusunda "terör örgütünün tamamen silah bırakması halinde konuşulabilir" dedi.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Türkiye'de binlerce insanın Fethullah Gülen'i Türkiye'de görmek istediğini belirterek, ''Ben Türkiye'de çok az kimsenin sahip olacağı düzeyde, Gülen'in vatan hasreti çektiğini yakinen bilenlerdenim. Umarım ki artık zamanı gelmiştir'' dedi.

Arınç, ''aHaber'' kanalında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türkçe Olimpiyatları'nın kapanış töreninde Fethullah Gülen'e ''dön'' çağrısı yaptığı anımsatılarak, konuya ilişkin değerlendirmesi sorulan Arınç, Türkiye'de binlerce insanın 10 yılı aşkın bir zamandır Türkiye dışında bulunan Gülen'i artık Türkiye'de görmek istediğini söyledi.

Gülen'in Türkiye'ye gelmesinde yasal engel bulunmadığını ifade eden Arınç, yıllar önce açılan davanın beraatle sonuçlandığını, Yargıtay'ın kararı onadığını anımsattı. Arınç, Gülen hakkında şu anda da herhangi bir soruşturma ya da kovuşturma bulunmadığına işaret etti.

Türkiye'deki demokratikleşmenin ve özgürlüklerde atılan adımların geldiği nokta açısından Gülen hakkında geçmişte olumsuz beyanlarda bulunan siyasetçilerin dahi artık bunu yapmadığını ve ortak arzularının sanki Türkiye'ye dönebileceği yönünde olduğunu dile getiren Arınç, kurum, kuruluş, sivil toplum ve kişilerin Gülen'in hizmetlerinin Türkiye için çok yararlı olduğu, dünya çapında isim haline geldiği, eğitim hizmetlerinde güzel hedefler gösterdiği kanaatinde bulunduğu söyledi.

-''Kararı kendisi verir''-

Dönüş kararını sadece Gülen'in verebileceğini belirten Arınç, şöyle konuştu:

''Ben daha evvelki bu arzumu ifade ettiğim zamanlarda bazı endişelerini ifade etmişti. Yani 'Türkiye'deki siyasal durum karışabilir mi, yeni bir huzursuzluk kaynağı olabilir mi, buna ben mi sebep olabilirim...' Ama bunların düşünülecek yönü artık kalmadı çünkü en muhalifler bile zaman içinde gördüler ki Fethullah Gülen Hoca Efendi masumdur, Türkiye sevdalısıdır, bu vatan topraklarını her şeyin üstünde tutan bir insandır. Hizmet dediğimiz kapsam içinde yaptığı tüm çalışmalar, tüm hedefleri Türkiye'nin de insanlığın da lehinedir. O bir barış elçisidir. Bu kanaat bugün yüzbinlerin, milyonların kanaati oldu. Ama sağlık sebepleri veya hizmetin geldiği nokta itibariyle farklı düşünebilir. Ben Türkiye'de çok az kimsenin sahip olacağı düzeyde, Gülen'in vatan hasreti çektiğini yakinen bilenlerdenim. Umarım ki artık zamanı gelmiştir. En azından zaman zaman gelip gitmek suretiyle yine Türkiye dışında bulunabilir. Ama 10-14 seneden sonra artık ülkesine gelmesi, sevenleriyle kucaklaşması, vatan toprağını koklaması ve burada milyonlarca insanın içinde yeniden huzur bulmasıdır. Umarım Sayın Başbakan'ın dileği gerçekleşir ve kendisini yakın zamanda Türkiye'de karşılamaktan büyük bir mutluluk duyarız.''

-Özel yetkili mahkemeler-

Özel yetkili mahkemelerle ilgili kendisi ve Başbakan Erdoğan'ın açıklamaları arasında çelişki olmadığını vurgulayan Arınç, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından hükümet sözcüsü sıfatıyla açıklama yaptığını, soruları da soruyla sınırlı olmak şartıyla cevapladığını anlattı.

Arınç, ''Ben rahat konuşurum, bildiklerimi rahat söylerim ama hükümet sözcüsü sıfatıyla Bakanlar Kurulu'ndan sonra açıklama yaparken çok fazla sıkılırım. Yanlış söz söylersem hükümet sözcüsü olarak, bu hangi anlamlara çekilir, bunun stresini üzerimde hissederim. Yüzüme bakanlar bile bu sıkıntıyı hissedebilir. Niçin? Bu benim kişisel görüşüm olmaktan çıkar, hükümete ait bir konu haline gelebilir diye'' dedi.

Bakanlar Kurulu'ndan sonra, 4. yargı paketinin içinde Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. ve devamındaki maddelerin olup olmadığının sorulduğunu hatırlatan Arınç, konu görüşülmediği için soruya ''hayır'' cevabını verdiğini söyledi. Arınç, önceki yargı paketlerinde de böyle bir konu olmadığını ve bunun bilindiğini ifade etti. Kişisel düşüncelerle Bakanlar Kurulu'na ait bir konuyu açıklamanın farklı olduğuna dikkati çeken Arınç, ''Ben görevimi yapıyorum. Bakanlar Kurulu'nda söz konusu olmayan bir hadiseyi, kendi yorumlarımla 'aslında şöyledir' demem mümkün değil. Ne sorarsanız, cevabı o kadar'' diye konuştu.

Başbakan Erdoğan'ın bu konuda bir çalışma yapıldığını söylediğini anımsatan Arınç, çalışmanın sonuçlanmadığını kaydetti. Arınç, ''Görebildiğimiz kadarıyla özel yetkili mahkemeleri tamamen kaldırmak elbette mümkün değil. Savcıların ve hakimlerin yetkilerine nasıl bir sınırlandırma veya tarif getirilecek, bunu ancak çalışma yapıldıktan sonra göreceğiz'' dedi.

Arınç, özel yetkili mahkemelerin yeni yasama döneminin konusu olacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:

''Ama hala bir kısım basın mensupları, 'şu paket görüşülürken bir gece yarısı önergesiyle gelecek...' Bu, Meclis içtüzüğünü bilmemekten kaynaklanan bir husus. Komisyondan geçmiş, komisyon raporuna girmiş bir konuya tamamen farklı bir konuda yeni bir madde ilave etmeniz mümkün ama bunun komisyonun salt çoğunluğuyla kabul edilebileceğini düşünmeleri lazım. Kaldı ki böyle bir konuyu gece yarısı korsan önergeyle getirmek ne hükümetin işine gelir ne AK Parti Grubu'nun şık davranışı olur. Herkesin yakından takip ettiği bir konuyu yangından mal kaçırırcasına, gece yarısı geç bir saatte, kimsenin duymadığı bir anda... Ne kadar ayıp, ne kadar çirkin bir şey. Bunu düşünmek, iddia etmek bile ne kadar çirkin.''

-''Kanunu, savcının gözüne sokacak hale getirdik''-

Arınç, bir işin normal mecrasında gitmesi halinde sıkıntı olmadığını dile getirerek, ''Yasama, yürütme, yargı kendi sınırları içinde kalsa, birbirlerine müdahale etmese hiçbir kavga olmayacak hatta yoldan çıktığı zaman meydana getirebileceği rahatsızlıkların hiçbirini görmeyeceğiz'' dedi.

Bununla ilgili örnekler veren Arınç, 2007'deki Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini anımsattı ve önlerine siyasi, hukuki engeller çıkarıldığını söyledi. Arınç, ''Anayasa Mahkemesi bizim cumhurbaşkanı seçme imkanımızı elimizden almasaydı biz Anayasa değişikliğine gitmeyecektik, 'cumhurbaşkanını halk seçsin' anayasa değişikliğini yapmayacaktık'' diye konuştu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılmasını da örnek gösteren Arınç, yasaya göre MİT mensuplarının yargılanmasında Başbakanlık izni gerektiğini ancak Fidan ile birlikte eski müsteşar ve yardımcısının ifadeye çağrıldığını anlattı.

Cumhuriyet Savcısı'nın yasa maddesine göre Fidan'ı ifadeye çağırma hakkı olmadığının altını çizen Arınç, ''Ama baktık ki iş çok zora girdi, MİT Kanunu'nu daha büyük harflerle yazıp da savcının gözüne sokacak bir noktaya getirdik. Bunu yapmamalıydık ama bizi mecbur ettiler'' dedi.

-''Teşekkür borcumuz var ama...''

Özel yetkili mahkemelerle ilgili sorunun, görev alanlarındaki yetkileri biraz yetki dışında, anayasa dışında, kanunun amaçladığı sınırlar dışında kullanması olduğunu ifade eden Arınç, tutuklamaların keyfiliği, uzunluğu, erken saatte gözaltına almalarla ilgili şikayetlerin dile getirildiğini ve bunların kanunun amaçladığı sınırların dışında yapıldığını 1 yıldır söylediğini kaydetti.

Arınç, şöyle devam etti:

''Şimdi geldiğimiz nokta, artık biraz sabırların taştığı, keyfiliklerin önlenmesi konusunda savcı ve hakimlerin daha dikkatli olmalarını temin etmeye yönelik bir çalışma olacak. Bu mahkemelere, savcılara Türkiye'nin teşekkür borcu var. Çünkü geçmişten bugüne kurulu olan vesayet düzenini yıkan adli yargı çalışmalarını bu insanlar yaptı. Büyük bir cesaret ve kararlılıkla yaptılar. Buna amenna. Onları tebrik etmek ve savunmak görevimiz. Türkiye'de artık bundan sonra darbeler, cuntacılık faaliyetleri olmayacaksa, faili meçhul cinayetler olmayacaksa, şu kadar yıl evvel işlenen suçların bile failleri bugün yargı tarafından ortaya çıkarılma gayreti içindeyse bizim onlara teşekkür borcumuz var.

Ama devam eden yargı faaliyetleri içinde veya yeni başlayan soruşturmalar içinde artık kamu vicdanını yaralamayacak kamu tedbirlerin alınmasına ihtiyaç var. Bu ihtiyacı biz görmemeliydik, buna yargı kendisi karar vermeliydi. Çok da basitti söylediklerimiz. 'Ey savcı ne olur şunlara şunlara dikkat et, ey hakimler sen de davaları bir an evvel bitir, tutukluluk sürelerine dikkatle takip et ve sanık lehine bazı kararlara da imza at' bunu büyük ölçüde yapmadılar. Teşekkürlerimiz yine kalsın ama 4-5 yıllık faaliyetler içinde bilim adamı, gazeteci, sivil unvan, emekli veya muvazzaf asker sıfatı taşıyan insanların bir kısmının tutuksuz yargılanmaları mümkünken hala tutukluluklarının devam etmesini doğru ve makul kabul etmiyorum.''

Başbakan Yardımcısı Arınç, özel yetkili mahkemelerle ilgili hazırlığın birkaç ay içinde sonuçlanabileceğini düşündüğünü belirterek, ne yapılacağının ekim sonu itibariyle daha açık ve net olarak görülebileceğini söyledi.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ''Bence 250, 251, 252. maddelerde yapılacak bir değişikliğin üzerinde çalışma yapılması ne kadar normal ise Terörle Mücadele Kanunu üzerinde de bizim ciddi bir çalışma yaparak propagandayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kabul edebileceği bir düzeye getirmemiz lazım. Yoksa her şeye propaganda gözüyle bakar ve ona artı, ona artı, ona artı diye ceza koyarsak karşımıza 14 yıl da çıkar, 8 yıl 4 ay da çıkar, 12 yıl da çıkar. Ben, Terörle Mücadele Kanunu üzerinde yaşadıklarımızı ciddi bir değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum'' dedi.

aHaber'de gündeme ilişkin açıklamalar yapan Arınç, HSYK Kararnamesi'yle ilgili değerlendirmesinde, ''kararnameyi çok normal gördüğünü'' söyledi.

HSYK'nın yeni yapılanması sonrası daha ciddi çalışan, daha çabuk karar verebilen organ haline geldiğini belirten Arınç, hukuk yollarının ve demokratik tabanın daha da genişlediğini ifade etti.

Kararname ile bazı özel yetkili hakim ve savcıların yerlerinin değiştirildiğinin hatırlatılması üzerine Arınç, şöyle konuştu:

''Aslında o sıfatları taşıyan hakim ve savcıların kendi isteği olmadan yer değiştirilmesi de mümkün değil. Basının bir kısmı bunu da gözden kaçırıyor, 1. sınıfa ayrılmış bir hakimin hakkında ciddi bir soruşturma vesaire yoksa kendi talebi olmaksızın yer değiştirilmesi de mümkün değil. Bunların itiraz yolları da var ama 'Şike savcısı şöyle olmuş, Balyoz'da şu kararı veren böyle olmuş'. Tamam da kardeşim, 2500-2600 hakim ve savcı içerisinde siz, 10 kişiyi gösteriyorsanız, bu yüzde 1 bile değil. Bütün bu konuları ben, medyatik, insanların dikkatini belli bir noktaya çekme gayreti olarak görüyorum.''

-''BDP, halkın sözcülüğünü değil''-

Başbakan Yardımcısı Arınç, ''Terör örgütü ile silah bırakmaya kadar gidebilecek görüşmeler mi var? Yeni bir açılım mı var? Terör örgütü gerçekten silah bırakmaya aşamasına yakın bir pozisyonda mı?'' şeklindeki soruyu yanıtlarken, ''demokratik açılım'' sözünü başta terk ettiklerini, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi dediklerini anlattı.

Bunun bir süreç olduğunu ve devam ettiğini dile getiren Arınç, şunları söyledi:

''Terörün bitirilmesi konusunda sadece silah seçeneği olmadığına göre hem demokratik yollardan hem de Türkiye'de yaşayan farklı etnik gruba mensup, farklı etnik kökenli insanlarımızın kültürel, siyasi hakları, ne varsa bunları vermek, bunları tanımak, bunları kabullenmek konusunda çok olumlu adımlar atıldığını biliyorum. Ama biz ne yapsak örgüt aslında bunları amaçlamadığı için buna karşı çıkacaktır. Mesela Kürtçe dersinin ortaokuldan itibaren bir seçmeli ders haline gelmesi aklı başında, ülkenin geleceğini düşünen, toplumun barış halinde kucaklaşarak yaşamasını arzu eden, günlük konuşma dillerinde anasının dilini de yani günlük yaşamda evinde, köyünde, sokağında konuştuğu dilin bir seçmeli ders haline getirilmesinden büyük memnuniyet duyan insanları gördüğümüz kadar, 3-5 tane bunu eleştiren, hatta yok sayan, hatta bunu asilimasyon olarak gören ve kabul eden zihniyet de var.

BDP'nin memnun kalması mümkün değil. BDP, halkın sözcülüğünü değil, örgütle daha iyi ilişkiler kurarak onun sözcülüğünü yapmaya çalışıyor. Keşke kendilerini seçen halkın sözcüsü olabilseler, parlamentoda bu halkın taleplerini yerine getirebilselerdi. Dolayısıyla ben daha çok onların konuşmalarından ve karşı çıkışlarından değil, halkın bu konuda sevinç duyduğundan veyahutta eleştiri yaptığından bahsetmem mümkün.''

-Zana'nın açıklamaları-

Arınç, Leyla Zana'nın son günlerdeki açıklamalarının hatırlatılması üzerine, Zana'nın röportajının olumlu olduğunu belirterek, ''Sayın Zana'ya teşekkür etmemiz lazım. İçten konuşma, özeleştiri, vizyon gördüm'' dedi.

1994'te DEP'in kapatılmasının ardından bazı milletvekillerinin tutuklandığını hatırlatan Arınç, bu milletvekillerinin 10 yıl cezaevinde kaldığını söyledi. ''Bir kadın milletvekilinin genç yaşlarda 10 senesini cezaevinde geçirmiş olması bence ızdırap duyulacak bir konudur. Ben şahsen bu ızdırabı duydum'' diyen Arınç, bu dönem Parlamento'da göreve başladığında Zana'yı tebrik ettiğini ifade etti.

Arınç, ''Bu röportajı çok önemsiyorum. Bunun başkalarına örnek olmasını da diliyorum. Burada bizim eleştirildiğimiz yönler de var ama keşke BDP'li arkadaşlarımızın büyük bir kısmı Sayın Zana'nın gösterdiği bu eleştiriyi ve geleceğe dönük perspektifi aynen görüp yaşayabilseler'' diye konuştu.

-''Öcalan'a ev hapsi talebi''-

''Öcalan'a ev hapsinden bahsediyor, böyle bir şey kısa vadede gündeme gelebilir mi'' sorusuna Arınç, şu yanıtı verdi:

''Bunları dile getiriyor, o da getiriyor, başka arkadaşları da getiriyor. Bu tek başına dikkate alınacak bir konu değil. Belki bir yol haritasıyla, yapılması gerekenler sıralamasında, terörün, terör örgütünün silah bırakmasıyla başlayacak bir sürecin içesinde dikkate alınabilecek bir konu olabilir. Yoksa bugün için bunun bir geçerliliği yok. İmralı'daki kendi günlük hayatına devam ediyor. Çünkü eğer örgütün talebi olarak bu geliyorsa bunu yapmamız halinde bile örgüt, bugünkü şiddetten vazgeçmeyecektir. Öncelikle Sayın Başbakanımızın, Kuzey Irak'taki otonom yönetimin de onlara hatırlattığı gibi koşulsuz olarak silah bırakmaları, eylemlerine son vermeleri, bundan sonrasını da birlikte düşünmeleri gerekiyor. Bu tek başına sadece bir taleptir, bunun üzerinden siyaset yapacaklarını düşünüyorum, bu çok samimi değil. Şunlar, şunlar, şunlarla birlikte ama başına da örgütün tamamen silah bırakması ve eylem yapmaması durumunu kabullenmesine bağlı olarak konuşulabilir.''

-Terörle Mücadele Kanunu-

Arınç, Aysel Tuğluk'un 14 yıl hapis cezasına çarptırıldığının hatırlatılması üzerine, bu durumun siyasetçileri ve o siyasetçileri seçenleri çok rahatsız ettiğini belirtti.

''Zana'nın 10 yıl cezaevinde kalıp çıktıktan sonra bir başkasının 10 yıl, 8 yıl, 6 yıl cezaevinde kalacak olmasını kamu vicdanı kolay kolay kabullenmiyor'' diyen Arınç, Terörle Mücadele Kanunu'na aykırı hareket eden yani örgüt propagandası yapan, örgüt üyeliği yapan, örgüt adına eylemlere katılan, örgüt üyesi olmasa bile örgütün lehinde çalışanlara verilen cezaların katlanarak arttığını anlattı.

Arınç, şunları kaydetti:

''Biz, sadece onu bildiri okumaktan dolayı şu kadar ceza aldığını zannediyoruz. Aslında o bildiriyi okuyan, dağıtan, basanla birlikte örgütün propagandasını yaptığı için bir de örgüt üyeliğinden ceza alması üzerine eklendiği zaman bir kartopu gibi çığ haline geldiğini görebiliyoruz.


Bence 250, 251, 252. maddelerde yapılacak bir değişikliğin üzerinde çalışma yapılması ne kadar normal ise Terörle Mücadele Kanunu üzerinde de bizim ciddi bir çalışma yaparak, propagandayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kabul edebileceği bir düzeye getirmemiz lazım. Yoksa her şeye propaganda gözüyle bakar ve ona artı, ona artı, ona artı diye ceza koyarsak karşımıza 14 yıl da çıkar, 8 yıl 4 ay da çıkar, 12 yıl da çıkar. Ben, Terörle Mücadele Kanunu üzerinde yaşadıklarımızı ciddi bir değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Belki 4. yargı paketi içerisinde TMK'da bir değişiklik de gündeme gelebilir.''

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümüyle ilgili tartışmalara ilişkin, ''Şimdi aradan 20 yıl geçtikten sonra böyle bir iddianın ortaya atılmasını ben çok dikkate değer bulurum, önemli bulurum'' dedi.

A Haber'de canlı yanına katılan Arınç, ''Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümüyle tekrar gündeme gelen tartışmaların'' hatırlatılarak, ''Sizce mezarı açılmalı mı?'' diye sorulması üzerine, Devlet Denetleme Kurulu raporunun birkaç gün önce yayınlandığını hatırlattı.

Televizyonların da bunun üzerine çok önemli yayınlar yaptığını ifade eden Arınç, ''O günün tanıklarını konuşturdular, ailesinden fertleri konuşturdular. Tabii 93 yılının nisan ayında ben Manisa'da siyaset yapan bir insandım. Ankara şartlarını bilmiyorum. Ama Özal, halkın sevgilisiydi'' dedi.

- ''Otopsi yapılmaması, birinci soru işareti'' -

Özal'ın çok ani bir ölümle hayata veda ettiğini belirten Arınç, şöyle devam etti:

''Yani 3 gün, 5 gün, 10 gün hastanede yatarak, hastalığı bilinerek, başında beklenerek bir tedavi sürecinden sonra vefat etmedi. O gün hatta ben hatırlıyorum, zannediyorum üniversite sınavları vardı. Biz de evimizde bu sınavları konuşuyorduk. Özal'ın vefat haberi televizyonlardan gelmeye başladı. Şimdi aradan 20 yıl geçtikten sonra böyle bir iddianın ortaya atılmasını ben çok dikkate değer bulurum, önemli bulurum.''

Şüpheli bir olay olduğunda savcılığın buna el koyduğunu ifade eden Arınç, ''Bir ölüm veya öldürme hadisesinde savcılıklar soruşturma yaparlar ve kesin ölüm sebebinin anlaşılması için mutlaka klasik otopsi yaparlar. Ben çok bu otopsilerde hazır bulundum. Otopsi yapılmaması, birinci soru işareti o'' diye konuştu.

Başbakan Yardımcısı Arınç, şöyle devam etti:

''Efendim 'İstenmedi.' İstemeye bağlı değil. Ben avukat olarak biliyorum, cenaze sahipleri otopsi yapılmasını istemezler. Neden? Onu cesede bir eziyet olarak görürler. 'Öldü gitti artık, bir de orasını burasını kesip parçalamayın, verin bize cenazemizi' derler. Dini gerekçeler. Ama savcı der ki 'Hayır kusura bakmayın.' Klasik otopsinin dışında kesin ölüm sebebi anlaşılmıyorsa başka şeyler de yaparlar. Yani 'Ailesi istemedi' diyen bir adama ben gülerim. Ailesinin istemesi şart değil ki. Savcının istemesi lazımdı. Savcı orada klasik otopsiyi yapmalıydı ve aldıkları örneklerle kesin ölüm sebebini ortaya koymalıydı. 'Basiretimiz bağlandı' diyor bir tanesi. Bu basiret bağlanacak bir şey değil.

Efendim 'O zaman yapılmadı, şimdi yapılsa bir şey bulunabilir mi?' Buna tıp karar verecek, ben birşey diyemiyorum, aradan 20 yıl geçmiş. Eğer bir şey bulunabilir diyorlarsa, cesetlerinde incelemeler yapılabilir. Bu bir eziyet anlamına da gelmez. Çünkü bunu hepimizin bilme hakkı var.''

-''İhmali aşan bir şey var gibi geliyor''-

Özal'ın GATA yerine Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'ne götürülmesiyle ilgili olarak da Arınç, şunları kaydetti:

''İşte efendim 'Oranın yolları karışıktı da uzaktı da o yüzden şurası tercih edildi.' Bunu ben bilemem. Onu yaşayanlar daha iyi bilirler. Ben şunu biliyorum sadece, diyelim ki Obama, Türkiye'ye geldi ya da bir başka devlet adamı geldi. Hastaneler nerede, en yakın yer neresi, bir olay vuku bulduğunda en az zaman içinde ve en süratle nereye ulaştırılabilir, onları tespit ederler. Yedikleri yemeklerden çıkardıklarına kadar tespit ve tahlil yaparlar. Acaba bir yabancı cisim kendisine verilmiş olabilir mi diye. Bu gittikten 3 gün, 5 gün sonrasına kadar devam eder. Her devlet başkanı için bu yapılır, her başbakan için bu yapılır.''

Arınç, ''İhmal mi var?'' sorusu üzerine, ''İhmali aşan bir şey var gibi geliyor bana. Ama hiç beklenmeyen bir zamanda olunca ve Köşk'te de böyle bir ani müdahaleyi yapacak ekip olmadığını anlıyorum ben. Bu da büyük bir eksiklik. Yani kalp krizi geçirebilir, yüksek tansiyonu vardır, bir beyin kanaması, felci geçirebilir. O takdirde bırakın hastaneyi Köşk'ün içinde de bir ekibin mutlaka hazır bulunmasına ihtiyacı var'' diye konuştu.

Seyahatlerinde 112 Acil Servis'in mutlaka konvoyunda bulunduğunu anlatan Arınç, ''Bunu bir cumhurbaşkanı için düşünmeyen bir sistem olabilir mi? Ama eşinden mi kaynaklandı bu şikayet etmemek, istememek, arzu etmemek? Zannetmiyorum. Bir eş, kocasının maruz kaldığı böyle ani bir ölüm karşısında, bir şaşkınlık içerisinde olabilir ama onun iradesine bırakmadan bazı şeylerin yapılması gerekir'' dedi.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ''Türk Silahlı Kuvvetleri'nin artık demokraside geldiğimiz nokta itibarıyla kendi görev alanının dışında bir sivil hükümete darbe hazırlayacağını veya cuntacılık yapacağını kesinlikle reddediyorum'' dedi.

Arınç, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'in kürtaj konusuna ilişkin değerlendirmelerine dönük olarak da 'Sayın Boyner, bu konular üzerinde özensiz bazı konuşmalar yapıyor. Bu özensiz konuşmaların TÜSİAD gibi bir kurumu da çok zedelendiğini, itibarsız hale getireceğini de düşünüyorum'' ifadesini kullandı.

A Haber'de canlı yanına katılan Arınç, Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay'ın kaleme aldığı konuşma metnindeki ''Dün Yassıada varsa bugün Silivri var'' ifadesini nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzere, bu ikisinin birbirinden farklı olduğunu, bunun çok yanlış bir benzetme olacağını söyledi.

Bunu cezaevinde bulunan bir insanının psikolojisi olarak yorumladığını ifade eden Arınç, ''son 4-5 yıldır devam eden davaların bu kadar şeffaf olmakla birlikte kararlarını eleştirebilirsiniz, tahliye etmiyorlar, şu oluyor, bu oluyor, dalga dalga geliyor vs.. Ama bugün bunların hepsinin bir itiraz ve şikayet mercileri var ve her an bunlar medyada yazılıp çizilebiliyor ve eleştirilebiliyor. Dolayısıyla bir Yassıada, 27 Mayıs Darbesi sonrasında kurulan bir mahkeme bile demeyeceğim ona, şöyle bir organdan verilen cezaların veya yargılamaların bugünle kesinlikle hiç bir benzerliği yok'' diye konuştu.

- Demirel'in darbe sendromu -

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in geçtiğimiz günlerde TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nda ifade verdiğinin hatırlatılarak ''bugün siz geçmişteki bazı eylemleri, yanlışları araştırıyorsunuz. Yarın, bugünleri ve yapılan yanlışları bir başkaları araştırır'' yönündeki ifadelerini nasıl karşıladığının sorulmasına karşılık da Arınç, Demirel'in bir darbe sendromu yaşadığını bildiklerini söyledi. Arınç, şöyle devam etti:

''Bir Başbakan'ın (Menderes) asıldığını gören bir başka Başbakan rahat hareket edemez diye zannediyorum yine o konuşması içerisinde söylemişti.

Bizimle Demirel arasındaki fark da en çok budur. Sayın Başbakan ''iki gömleğimiz var, biri bayramlık, biri idamlık gerekirse kefenimizdir de dolaşıyoruz' demişti. Bu cesareti, bu ilkeliği, bu kararlığı gösteren bir Başbakan var bugün. Bir de geçmişte diğerlerinin başına bu gelmişti benim de bu başıma gelir, o yüzden bir mektup geldiğinde eyvallah diyip, şapkamı alıp gitmeliyim veya onları savunmalıyım çünkü arkasından daha kötüsü gelir korkusunu yaşıyorlar. Çok kötü olaylar cereyan etmişti. O kötü olayların etkisinde kalmış gibi görünüyor ama bu sadece Demirel değil, başka siyasetçiler için de bunu söyleyebiliriz. Yani Stockholm sendromu derler, bilmem down sendromu derler bu sanki bir darbe veya bir asker korkusu bir muhtıra korkusu, bir cunta korkusu.. Türkiye bunları yaşadı, bunları yaşan insanları küçümsemek için söylemiyorum bu ama artık bundan sonra bunların yaşanmayacağını bilen bir insan olarak söylüyorum ki bu sendromu tatmış insanların bu sözleri söylemesi çok normal.''

-Darbe dönemi bitti mi?-

HAS Parti Genel Başkanı'nın ''darbeler dönemi hala daha Türkiye'de bitmemiş olabilir'' şeklindeki açıklamasının hatırlatılarak, Türkiye'de darbe döneminin bitip bitmediğinin sorulması üzerine Arınç, ''Sayın Kurtulmuş zannediyorum, son zamanlarda bir şekilde dinlemeyle ortalığa çıkıveren bazı konuşmaları kastediyordur. Yani filan eski bir komutanın, falan muvazzaf askerin biraraya geldiğinde söyledikleri..Yani bunun bir rövanşının olacağı, bir hesaplaşmaya gidileceği şeklinde gerçekten tüyler ürperten bazı konuşmalar var. Herhalde yasa dışı dinlemelerdir bunlardır. Ama bir şekilde internete de medyaya da düşüyor'' diye konuştu.

Bunların hala bazılarının niyetlerinin kötü olduğunu gösteren örnekler olduğunu ve kendisinin onlara bir fırsat doğacağını düşünmediğini belirten Arınç, şunları kaydetti:

''Dünyanın her yerinde tepkisel olarak bu tür konuşmalar yapanlar veya bu tür hazırlıklar içinde olanlar vardır ama Türk Silahlı Kuvvetleri'nin artık demokraside geldiğimiz nokta itibarıyla kendi görev alanının dışında bir sivil hükümete darbe hazırlayacağını veya cuntacılık yapacağını kesinlikle reddediyorum. Sayın Kurtulmuş, bu haberlerin bu endişelerin etkisinde olarak bu konuşmayı yapmıştır.''

-Kürtaj konusu-

TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'in kürtaj konusundaki üslup ve dilin rendice edici olduğundan bahsettiğinin belirtilerek, kürtajla ilgili gelinen son noktanın ne olduğunun sorulması üzerine de Arınç, kürtajın bilinmeyen bir şey olmadığını, 80'li yıllardan itibaren Türkiye'de belli şartlarda kürtaja izin verildiğini söyledi.

Ama son yıllarda kürtajda büyük bir patlama yaşandığına işaret eden Arınç, şu değerlendirmelerde bulundu:

''Bunun hem dini açıdan hem sosyal bakımından, hem aile bakımından, hem neslin geleceği bakımından, hem de hastanelerde veya hastane dışı imkanlarda kürtajın kolaylıkla rahatlıkla yapılabildiğini, hatta belli haftaları geçirmiş olsa bile o kadar vahim iddialar var ki 6 aylık bir cenini bile küremek suretiyle anne rahminden alındığını iddia edenler de var.

Dolayısıyla kürtajın hem annenin sağlığını tehlikeye atması, hem de bebeğin geleceğini adeta karartması, yok etmesiyle ilgili bir konu. Sayın Başbakan bu konuya çok önem veriyor, biz de çok önem veriyoruz. Biz muhafazakar demokrat bir siyasi partiyiz. Muhafazakarlığın içerisinde aile değerlerinin korunması, neslin korunması çok önemli. Kürtaj konusunda bizim yeni bir karar vermemiz lazım. Bunun hem tıbbi bakımdan incelenmesine gerek var, bir de tabi dini bakımdan.. Çünkü Avrupa'nın kendisinde de Amerika'da Cumhuriyetçiler, Demokratlar çatışmasında en bariz, belirgin farklılıklardan bir tanesi de kürtaja birisinin kesinlikle izin vermemesidir. İnançlar itibarıyla katolikliğin müslümanlığın bu konulardaki düşünceleri önemlidir. Çünkü herkes bir inanç taşıyor veya taşımıyor. Taşımayan için belki böyle bir endişe söz konusu olmaz. Ama belli inançlara mensup insanların kürtaj yaparken belli bir noktayı dikkate aldıklarını ben şahsen biliyorum''

Bunu bilim insanlarının konuşması gerektiğini savunan Arınç, bu konunun sokaktaki insanın konuşabileceği birşey olmadığını söyledi.

Arınç, ''Çünkü sadece bu annenin sağlığının tehlikeye atılmasıyla veya bebeğinin özürlü veya engelli olacağı veya tecavüz mağduru bir kadının bu tecavüze isteyerek yol açmadığına göre istenmeyen bir gebeliği red ve inkar etmesiyle ilgili bir konu da değil. Özellikle son yıllardaki serbest ve hiç bir kayıt taşımayan bir yaşam tarzının gençler üzerindeki yıkıcı tedbirleridir'' diye konuştu.

-''TÜSİAD Başkanı özensiz bazı konuşmalar yapıyor''

Her kadının bedeninin şüphesiz kendisine ait olduğunu vurgulayan Arınç, ancak her kadının kendi bedeninde tasarruf etmesinin caiz olmadığını söyledi. Arınç, konuşmasına şöyle devam etti:

''Kolunu kesmesine izin veriyor muyuz, intihar etmesine, gözünü çıkarmasına izin veriyor muyuz, ötenaziye izin veriyor muyuz? Kaldı ki sadece kadının kendi bedeni değil o bedende taşıdığı ikinci bir can var. Geçmişte Ceza Kanunumuzda kendi çocuğunu öldürmek veya şu şekilde hayatına son vermek çok ağır cezaydı ve bir madde vardı yeni ceza kanununda şimdi var mı bilmiyorum, ben eski bir avukatım, derse ki bir kadın 'ben bunu gayrimeşru ilişki sonucu meydana getirmiştim, şerefim haysiyetim iki paralık olmasın diye ben bunu habersizce doğurdum ve hayatına son verdim' derse ceza indiriminden istifade ederdi. Benim başımdan böyle birkaç dava dosyası geçmişti. O zaman ki ceza hukuku veya ceza adaleti kadının kendi şeref ve haysiyetinin kurtarılmasını bir indirim sebebi olarak kabul ediyordu, şimdi böyle bir şey de yok.

Dolayısıyla Sayın Boyner, kendisiyle davalıyız veya hasım durumunda değiliz. Bir kuruluşun başında olan bir insan, daha önce de buna benzer bir konuşma yaptığı için eleştirmiştim, o da beni eleştirmişti bence mesele kapandı. Ama bu konular üzerinde özensiz bazı konuşmalar yapıyor. Bu özensiz konuşmalar kendisine bir zarar verir mi, o verirse verir şahsıyla ilgili ama TÜSİAD gibi bir kurumu da çok zedelendiğini, itibarsız hale getireceğini de düşünüyorum . Dolayısıyla belki görev süresi bitecekken yerine başka birisi bulunmadığı için adeta uzatmaları oynayan TÜSİAD gibi kurumun bu konuşmalar karşısında alacağı tavır bence çok daha önemli.''

-Dizilerin etkisi-

Bugün pek çok dizide tecavüz sahnesine, gayrimeşru bir ilişkiye rastlandığına dikkati çeken Arınç, bunların etkileyici örnekler olduğunu, toplumda bu örnekleri dikkate alarak bir yaşam tarzını seçmeye yönelen insanlar bulunduğunu söyledi.

Kürtajın artmasına yol açan sebeplerinden birisinin de belki medyadaki, dizilerdeki kötü örneklerin çoğalması olabileceğine işaret eden Arınç, kendilerinin yayın ilkeleri açısından dizileri, programları denetlediklerini, önceden durdurma imkanlarının olmadığını söyledi.

Diziler konusunda bir çalışmalarının olup olmadığının sorulması üzerine Arınç, bir çalışmalarının bulunmadığını ancak, ailenin korunması, toplum yapısına dikkat edilmesi gibi yayın ilkelerine dikkat edilmesini istediklerini kaydetti.

Kendisinin hangi diziyi beğendiğinin sorulmasına karşılık da Arınç, ''Seksenler'' dizini izlediğini, söz konusu dizinin kendisinin de içinde yaşadığı bir dönemi çok güzel anlattığını, içinde komedi, düşündürücü unsurlar bulunduğunu belirtti.

Behzat Ç dizisine ilişkin bir soru üzerine de Arınç, toplumda bu diziye ilişkin çok şikayetler olduğunu belirterek ''o haliyle yaşadığı serbest hayatla Türk polisini ya da Türk istihbaratını hiç de temsil etmeyen bir görüntüde. Biz böyle çalışmıyoruz Türkiye'de. (Efendim bu polisiye bir dizidir bırakalım böyle olsun) deniliyor, ama elindeki her gün kadehlerle, şişelerle bir savcıyla, evlilik dışı ilişki yaşayan insanın ne yaptığını kime örnek olduğunu benim düşünmem gerekmez mi. Çok memnun olmadığımı söyleyeyim, ama işimi gücümü bırakıp da Behzat Ç izliyor değilim''




sabah.com.tr
YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star