Ana Sayfa Türkiye Soykırım Krizine Akademik Bakış

Soykırım Krizine Akademik Bakış

Fransa'da kabul edilen Ermeni Soykırımı Yasasının yankıları sürüyor. Hülya Okur, konusunda uzman akademisyenler; Yüksel İnan, Alaeddin Yalçınkaya ve İbrahim Canbolat ile soykırım krizi üzerine konuştu.

Giriş Tarihi: 26 Aralık 2011 Pazartesi 10:40
Soykırım Krizine Akademik Bakış
Bilkent Üniversitesi Uluslar arası Hukuk Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yüksel İnan



Fransa ile ilişkilerimiz ne boyuta gelecek? Fransa’nın istediği sadece Ermenilerin birkaç oyu mu? Nasıl büyük hesapları var?

İç politikanın burada çok önemli bir rolü var. Fransa, Ermenilere bu konuda önderlik yapmak istiyor. Nedeni, yakın tarihlere kadar 37 devletin parlamentosu bir Ermeni soykırımı olduğu konusunda, muhtelif kararlar aldılar. Çoğu zamanda bu konuda sessiz kalmayı tercih ettik. Ve geleneksel bir politikamız var. Galiba bu Türk olduğumuzdan kaynaklanan bir politika. Türk, Türk’e propaganda yapıyor. Yani her konuda %100 biz haklıyız( Ege konusu, Doğu Akdeniz’deki petrol araştırmaları vs) acaba gerçekten öyle mi?

Fransa burada Avrupa Birliği tarafından kabul edilen çerçeve kararları yürütmek istiyor. Bu çerçeve kararlar,  insanlık suçu sayılacak ayrımcılık, soykırım  gibi konularda kendi ulusal mevzuatlarında yasa çıkartma konusunda bir karar aldılar. Fransa bu konunun öncülüğünü yaparak, Avrupa Birliğinin 27, 2013’te katılacak olan Hırvatistan’ı da dahil edecek olursak, 28 ülkesine bir şapka çıkartıyor:” Bakın ben bu işin öncülüğünü aldım, götürüyorum, sıra sizde” Belki de bu, 2015’e yönelik faaliyetlerin bir parçası.

Başka realiteyi de unutmayalım. Sarkozy bizi hiç sevmiyor. Nasıl Türk halkı Sarkozy’i hiç sevmiyorsa, Sarkozy’de bizi sevmediği için bu yarış başladı. Buradaki ilk faktör, Nisan seçimlerinde, ‘Oy, oy, oy’ diyen Sarkozy. Sadece Ermenileri değil ama bu konuya sempati duyan kitleleri de sandıklara beraberinde getirmek istiyor.

Peki bu soğuma süreci ne kadar devam eder?

Bu çok uzun süreli olmayacak. Başta ABD’de olmak üzere, bu soykırım meselesi gündeme gelecek. Dolayısıyla bugün Fransa ile aramızdaki ateş, başka ülkelere de sıçrayacak. Türkiye için kaynayan tencere sayısı artacak.

Peki bu durumda ne yapabiliriz?

Ben, 1979 yılında, karşıt propaganda yaratılması konusunda çaba sarfeden çok az insandan biriyim. Biz bugüne kadar kendi kendimize ikna yöntemini uyguladık, doğru dürüst yayın dahi yapmadık, ama onlar karınca gibi çalışarak, çok sayıda yayın yaptılar, kendi lehlerine propaganda yaptılar, ve bugün dünyada bir kamuoyu oluşturdular. Bizim derhal çağdaş politikalara dönmemiz gerekiyor. Öncelikle Başbakan’ın açıkladığı birinci yaptırımlar paketinin ne kadar gerçeklerden uzak olduğunu ifade etmek istiyorum. Bunlar alışılmış yöntemler. “Büyük elçimizi istişare için geri çekeceğiz” dedik. Ama bugün artık 1970’lerde değiliz. Ben 1971 yılında, Marsilya’da, Ermeni anıtının açılması nedeniyle olayı protesto eden Hasan Esat Işık’a, saygı duyan biriyim. Hasan Esat Işık, 12 Mart yönetimine rağmen, hükümetin talimatı olmaksızın eşini Paris’te bırakıp, Ankara’ya geldi. Ne Hasan Bey Paris’e döndü, nede yerine büyükelçi atandı. Bu çok uzun sürdü. 70’lerde bu mümkündü çünkü o tarihlerde Ermeni meselesi, sadece ve sadece Fransa’nın gündeminde idi. Türkiye’nin bu şekilde, büyükelçisiz olarak ilişkilerini sürdürmesi, 3-4 yıl sürdü. Mitterand, Türkiye’ye resmi ziyaret yaptı, özür diledi, ondan sonraTürkiye, Paris’e büyükelçi atamaya başladı. Ama artık dünyada bu mümkün değil. Türkiye bunu kabul ediyorsa, 37 ülkeden, yakında Avrupa Birliği devletleri de katılacak, tek tek büyükelçilerini geri çeksin. Peki o zaman hakları kim koruyacak? Yani Türkiye’nin çıkarlarının savunmasını biz kime bırakacağız?

Başbakan, “Türkler Fransa’ya gidip eğitim görmeyecek, kamu görevlileri vs” bu güzel bir şey ama çok ciddi başka sorunlar var. Diyor ki, “Fransız donanmasına ait gemiler, Türk limanlarına ziyaret yapmacaklar” Montrö Sözleşmesine taraf devletlerine ve Birleşmiş Milletler genel sekreterine ve dünyaya bir rapor veriyor ve o yıl içinde boğazlardan ne kadar savaş gemisi geçti vs. Dış işlerinde o dairede hukuk danışmanlığı yaptığım süre içerisinde boğazlardan içeri girerek, ne Marmara’ya ne de Karadeniz’e çıkıp bir liman ziyareti  yapan Fransız donanmasına ait bir gemiyi ben hatırlamıyorum. Ege ve Akdeniz limanlarına geldi mi bilmiyorum. Peki bu yaptırım ile, kamuoyuna, Fransa’ya ben şu tokatları atıyorum demek, ne denli doğru çok ciddi bir soru.

Ekonomik ilişkilere gelince, bugün artık, Türk sermayesi Fransa’da var, Fransız sermayesi de Türkiye’de var. Hükümetlerin, halka, bu malları kullanmayın, demesi mümkün değildir. Hem dünya ticaret örgütü anlaşması hem uluguay sonuçları, hem de Türkiye ile Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki gümrük birliği anlaşmasının, Ankara anlaşmasının protokol hükümleri gereği yapamaz. O zaman halk yapmayacak halk yerine sivil toplum örgütleri yapacak.  En büyük Fransız yatırımı Renault. Renault’nun üretimini sıfırlarsak, bundan Türkiye zararlı çıkacak. Türkiye ile Fransa arasındaki ticaret hacmi, 13 milyar dolar. Bunun anlamı, Türkiye’nin ithalat ve ihracatının %10’u Fransa ile. Bu malları üretemezsek, işsizliğe neden olur, milli gelir düşecek. Bunu da düşünmek lazım.

Yani bu tedbirlerin, uzun vadede bizim için zararlı olacağını düşünüyorsunuz. Peki , Hrant’ın, “Fransa’ya gideceğim, havalimanında, Türkler Ermenilere soy kırım yapmamıştır diyeceğim, Fransa gibi emperyalist bir ülke işimize karışmasın” diyordu. Peki Fransa’ya işimize karışması konusundaki en büyük yaptırımımız ne olmalı?

1-FRANSA’DAKİ TÜRK ORJİNLİ VATANDAŞLAR ÖRGÜTLENMELİ

Bugün Fransa’daki Türk orjinli olup, Fransa vatandaşlığını kabul etmiş, 180 bin kişilik topluluğumuzu organize etmemiz lazım. Bu toplum, yasa yürürlüğe girmeden, Fransa’da kamuoyunu ciddi olarak etkileyecek hareketlere girmesi lazım.

2- VATANDAŞLAR ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURMALI

Vatandaşların Fransa’da, Anayasa Mahkemesine gitmesi mümkünmüş. Böyle bir yasa çıkacak olursa, 180 bin kişilik Türk orjinli Fransız vatandaşlarını, Anayasaya aykırılık iddiasını ileri sürmek üzere örgütlemeliyiz.

3-TÜRKİYE, FRANSA ALEYHİNE DEVLETLERARASI BAŞVURUDA BULUNMALI

Devletler arası başvuru, AİHM üzerinde oldukça etkili bir sistem. Devletin kendi politikalarını değiştirmek gibi bir niyetleri varsa, eğer siyasi itibarlarının zedelenmesini istemiyorlarsa, bunu dikkate alıyorlar. Ve çok az devlet, devletler arası dava konusu oldu. Maalesef bunlardan bir tanesi Türkiye. Kıbrıs nedeniyledir. Kıbrıs’taki barış harekatından sonra ikisi birleştirilmiştir. Ama bence en önemlisi 10 Mayıs 2004’te karara bağlanan davadır. Metni okuduğumuz zaman bir hukukçu, “Kıbrıs meselesi Türkiye açısından bitmiştir” diyebilir. Bu yasa çıktıktan sonra AİHM’e Fransa aleyhine 10. Maddeki ifade özgürlüğüne devletlerarası bir başvuru yapsak sonucu ne olur? Bu dava Türkiye lehine sonuçlanır.  Ama bu bir siyasi taktirdir.  Bunda iç siyasetin değil dış siyasetinde büyük etkisi vardır ve diplomatik açıdan çok iyi değerlendirilmesi gerekir.  Fransa, 47 devletli Avrupa içerisinde aleyhinde en fazla dava açılan devlet durumunda. Bu Fransa için aleyhte bir unsurdur ama diğer taraftan bu devletlerarası başvuru yapıldığı vakit, sık sık itirazlarda bulunan, her yıl Avrupa Birliği raporlarında sözü edilen Türk Ceza Kanunun 301. Maddesi ile Fransa, Türkiye’yi vurmak isteyebilir. Bunu düşünmedi diyelim. Güneydoğu meselesini gündeme getirebilir. Çünkü terörle mücadelede başka noktalar da devreye giriyor. Veya bazı konularda Türkiye, hala AİHM’in verdiği kararlara uymuyor. Özellikle bu kararlar, güvenlik güçleri ile ilgili kararlarsa..Önümüze o kadar çok aleyhte nokta çıkıyor ki!

4- ERMENİSTAN ALEYHİNE DAVA AÇILMALI

Benim savunduğum görüşlerden bir tanesi de Ermenistan aleyhine dava açmak. Şükrü Elekdağ’ın savunduğu bir görüştü. Bazı arkadaşlar da Fransa aleyhine böyle bir dava açılmasından yana. Bu konuda bir yetkim olsa, hukuki mutala yapacak olsam, ben Ermenistan aleyhine giderim. 1948 tarihli Jenosit sözleşmesine dayanırım. Bu sözleşmeye, Türkiye de taraf, Ermenistan da taraf. Bu lehimize olan pozitif bir nokta. Burada uluslar arası yargıya gitmemizin, istisnai bir kuralı ortaya konuyor. Çünkü uluslararası yargıya gidebilmek için , karşılıklı iradeye dayanması gerekiyor. Bu uluslararası anlaşmanın da mutlaka tek yanlı başvuru hakkını tanıyan bir belge olması lazım. İşte 1948 soykırım sözleşmesi, taraf devletlere 9.madde nedeniyle, tek yanlı olarak divana başvuru hakkını tanıyor. Ben bu başvuruyu yapacak olursam, her şeyden önce topu Ermenistan’ın önüne atarım. Biz bu adımı attığımız zaman, Ermenistan’ın ilk yapacağı şey, itiraz olacaktır. Diyecektir ki, “1948 sözleşmesi geriye işlemez” Anlamı şu, mahkeme tarafından da değerlendirebilecek olursa, bundan böyle dünya devletleri mahkeme kesin kararını vereceği tarihe kadar, bu minumum 5 yıldır, hiçbir devlet Türkiye aleyhine, kendi parlamentolarından karar çıkartamayacaktır. Bu çok önemli.  Ben bu başvuruyu yaptığım vakit, Osmanlı döneminden kalan, kendi kaynaklarımın dışında, Batılı kaynaklar var. Osmanlı mebusları Malta’ya götürüldüklerinde, bunlar hakkında İngilizler herhangi bir yargıya varamadılar, bir ceza vermediler, ve bu insanlar tekrar İngiliz gemileri ile Türkiye’ye geldiler. Türkiye böyle bir başvuruda bu tür fırsatları eline geçirmiş olacak. ve bütün dünyaya bu belgeleri yeniden duyuracak. Rusya’nın baş konsolosu, General Mayewski’nin bir hatıratı var. O hatıratta, o tarihlerde Doğu Anadolu’da bulunduğu için, kendi jurnallerini yazıyor .ve Türkiye’nin bir katliam yapmadığına dair hükümler var. Bunlar lehte unsurlar.

Atatürk çözemediği her türlü uluslar arası sorunda, o dönemde, uluslar arası adalet divanına gitmiş, kangren haline gelmiş her sorunu orada çözmeyi tercih etmiş. 1972’lerle birlikte bu iş tam tersine dönüyor. Biz hem uluslar arası adalet divanının yargı yetkisini kabul etmiyoruz, hem de oluşumuna hizmet ettiğimiz çok taraflı anlaşmalardan dolayı bir ihtilal çıkarsa, bunun çözüm yeri, uluslar arası yargı organlarıdır, diye ifade eden hiçbir uluslararası belgeye taraf olmuyoruz. Bunun en tipiği, deniz hukuku sözleşmesi. Yani mahkeme çıkar yoldur ama burada çok güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Bu güçlü siyasi irade de, daha sonra Türkiye aleyhine, bir çok konuda uluslararası yargıya gitme, AİHM’e, devletler arası başvuru yolarını da açacaktır.

5- AKADEMİSYEN VE GAZETECİLER TARİHİ ANLATMALI

Dezavantajlarımız varsa yeni yöntemlerimiz ne olmalıdır?

Biz arşivlerimizi geç açtık. Geç açılan arşivler, güvenilirliklerini yitirirler.  Biz büyük miktarlarda hem Türklere hem yabancılara burs verelim. Yabancı gelsin burada Osmanlı kaynağına baksın. Koşullu olarak, arşivlerden yararlanma fırsatı tanıyalım, görüşlerini yurt dışında yayınlasın. Tarihçiler yabancı dil bilmiyorlar. Bu konuda iddialı olan Türk tarihçilerinin ezberlediği metnin dışına çıkıp, doğru dürüst bir İngilizce veya Fransızca ile tezini ortaya koyabileceklerini zannetmiyorum. Ama buna rağmen o tür ekiplere yabancı dil bilen, notuna çok az bakabilen, her soruya anında cevap verebilecek akademisyenlerle, gazetecilerle, tanınmış kişilerle dünyanın değişik yerlerinde bu konuyu anlatmalıyız.




***




Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof.Dr.Alaeddin Yalçınkaya






“TEDBİRLERE HER GÜN YENİSİNİ EKLEMELİYİZ”

Kamuoyunda "soykırımı inkar yasası" olarak bilinen ve 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddedilmesini suç sayan yasa teklifi, Fransız Ulusal Meclisi’nde kabul edildi. Bu durum Fransa ile ilişkilere nasıl bir boyut katar?




Fransız Ulusal Meclisi’nce, “Soykırım İnkar Yasası”nın kabul edilmesi, Türkiye ile ilişkileri son derece olumsuz etkileyecektir. Ekonomik krizin etkisi artıp, gelecek konusunda önemli belirsizliklerin söz konusu olduğu bu ülke için böyle bir olumsuzluk elbette göze alınamaz. Gerek soykırımı tanıma yasalarını kabul eden ülkeler karşı gerekse benzer yasayı ilk defa yürürlüğe koyan İsviçre’ye karşı yeterli ve kararlı politikaları uygulamadığımızdan dolayı muhtemelen Fransa Türkiye’nin tepkilerini gelip geçici olarak hesapladı ve hükümet, tasarının arkasında durdu. Benzer şekilde diğer ülkelerin de “Türkiye’nin tepkileri geçici” yanılgısına düşmemesi için açıklanan tedbirlere her gün yenisini de ekleyerek arkasında durmamız gerekmektedir. Fransa ile ilişkilerimizin bozulmasından elbette Türkiye de zarar görecektir, ancak bunu sineye çekmeye hazır olmalıyız. Çünkü ilan edilmemiş bir savaş ile karşı karşıyayız.




“TÜRKİYE’NİN VURUCU DİPLOMATİK TEDBİRLERİ OLMASI GEREKİRDİ”

Başbakan Erdoğan Fransa'ya karşı alınacak tedbirleri açıkladı, sizce bunlar yeterli mi?




Açıklanan tedbirler, kesinlikle önemlidir. Bunların yeterli olmadığına sayın Başbakan “arkası gelecek” sözleriyle işaret etmiştir. Bununla beraber, bu ve benzeri tedbirler de çok geç kalınmıştır. Sarkozy’nin Ermenistan ziyareti ve  “inkar yasası”nın hükümet desteği ile kabul sürecine girmesi aşamasında Türkiye’nin vurucu diplomatik tedbirleri olması gerekirdi. Lozan’da aynı sözleşmeyi imzalayıp, diplomatik ilişkiler kurmuş bir dost devlet Cumhurbaşkanının bu tür beyan ve faaliyetlerinin diplomatik gelenek ve usuller açısından sineye çekilmemesi gerekirdi. “Yasa çıktıktan sonra sonuç vahim olur” söylemi yerine bu süreçte ses getirecek, canını yakacak, diplomatik nezaket ve kuralların gereğini yerine getirmeye davet edecek uyarı ve misillemelerde bulunmak daha sonuç verici olurdu.




Fransa’nın Cezayir ve diğer sömürgelerde yaptığı soykırım ile zulümleri anlatırken “tencere dibin kara”, yani “biz yaptıysak sen de yaptın” şeklinde anlaşılacak bir üslup kullanmamalıyız. Fransa’nın ve diğer batılı ülkelerin gerçekten soykırım tanımına girecek birçok sabıkası olduğu halde, Reagen’ın danışmanının hazırladığı raporda belirtildiği gibi Ermenilerin gerçekleştirdiği isyan ve katliamlara karşın Osmanlı son derece hatta gereğinden fazla müsamahakar davranmıştır.




“CEHALETİ ORTAN KALDIRACAK RESMİ BİR PROGRAM YOK”

Soykırım meselesini bugüne kadar tarihçilerin konusu olarak görerek, Ermeni diasporası lobi faaliyetlerini ara vermeden sürdürürken Türkiye'nin bir lobi çalışması olmaması noktasında hatası olduğunu düşünüyor musunuz?




Türkiye’nin bu konuda çok büyük hatası hatta suçu bulunmaktadır. Öncelikle yöneticiler kendi ülkesine ve halkına karşı yanlış yapmıştır. Çünkü ülkeyi savunmak, halkın çıkarlarını ve onurunu korumak yönetimin görevidir. Uluslararası Hukuk’ta devletin vatandaşları için “diplomatik himaye görevi” vardır. Devletin bir başka ülkede haksızlığa uğrayan vatandaşa verilen zararı telafi edip onurunu korurken, aslında kendi prestijini korur. Hükümetin aldığı ve alacağı tedbirlerin bu boyutu da söz konusudur. Yani bir vatandaşımızın 1915 olayları ile ilgili gerçekleri dile getirdiği için haksız yere cezalandırılmasına karşı devletin her türlü tedbiri alma hakkı ve görevi bulunmaktadır. Benzer tedbirler konusunda geç kalınmış olmakla birlikte İsviçre’ye karşı yapılabilecekler de vardır.

Dış politika araçları genel olarak diplomasi, propaganda, ekonomik ilişkiler ve savaştır. Arzu edilen, diplomasi ile sonuca ulaşmaktır. Ancak diplomasi ile sonuca ulaşmak için halk desteği, gerektiğinde ekonomik ilişkiler etkili olmaktadır. Halk desteğinin yolu da propagandadan geçer. Türkiye’nin bu konuda lobi çalışması ve propaganda faaliyetleri yetersiz veya yok mesabesindedir. Öncelikle kendi halkımızı ve yöneticilerimizi, sonra dost ülke halklarını, daha sonra tarafsız ülke halklarını ve nihayet düşman safında yer alanları doğru ve yeterli bilgilerle donatmalıyız. Eğitim programlarımızda bu konuda yeterli bilgi ve kaynak olmaması büyük eksiklik. Bugün sosyal bilimlerde akademik unvan sahibi bir TC vatandaşı televizyonlarda “artık tarihimizle yüzleşmemiz gerek” türünden laflar edebilmektedir. Bu tür ifadelerin arkasında son derece büyük bir cehalet, az da olsa Ermeni diasporasıyla bir takım ilişkiler bulunmaktadır. Ancak bu cehaleti ortadan kaldıracak resmi bir program bulunmamaktadır. Her Türk aydınının mutlaka bilmesi gereken ve konuyla ilgili her diplomatik temas, görüşme, toplantı vb faaliyette mutlaka dile getirilmesi gereken bir gerçeği hatırlatayım:

2004 yılında Viyana’da Türkiye’den Türk Tarih Kurumu başkanı ile Ermenistan’dan Erivan Soykırım Müzesi müdürünün de dahil olduğu tarafsız uzmanlardan bir heyet oluştu. 180 belge teati edilecek ve bunlar müzakere edilerek tek bir kitap halinde yayınlanacaktı. Tarihle yüzleşme konusunda son derece iyi bir fırsat idi. Bununla beraber ilk yüz belgenin teati edilmesinden sonra Ermenistan masadan kaçmıştır.




Türkiye, sadece Osmanlı arşivlerine değil, gerekirse Rus arşivlerine, ilgili batılı ülke arşivlerine hatta Taşnak arşivlerine dayanarak her türlü yüzleşmeye hazırdır. ABD’deki Taşnaksutyun arşivinin açılmasını TTK eski başkanı talep etti. Gelen cevap “paramız yoktu” idi. “İstediğiniz parayı verelim, arşivinizi açın” dendi. Cevap gelmedi. Bu gerçekleri her Türk vatandaşı, her akademisyen bilmeli, her diplomatik faaliyette dile getirmeliyiz. Bunun gibi birçok olay ve temas yaşanmıştır.




“ERMENİ DİASPORASI ÖNEMLİ BAŞARILAR ELDE ETMİŞTİR.”




Türkiye'nin bu siyasi manevralara karşı kendi siyasi politikalarını belirmek ve tüm dünya coğrafyasına yaymak konusunda önceliği ne olmalıdır?

Öncelik, Ermeni olayları ile ilgili gerçekleri hukuki, bilimsel ve enformatik/kültürel sıraya göre diplomatik kanallarla daha sonra da iç ve dış kamuoyunu aydınlatacak yollarla sunmaktır. Tarihle yüzleşmek konusunda Viyana Platformu’nda olduğu gibi geçmişte yaşananlar ile her zaman ve zeminde yüzleşme davetimizi gündeme getirmeliyiz. Viyana’da başarısızlıkla sonuçlanan girişimin benzerini diğer batılı ülkelerin başlatmasını isteyebiliriz. Öncelikle konuyu yasama faaliyetinde ele alan ülkelerden destek ve arabuluculuk talebinde bulunabiliriz.

Ancak kendi halkımız ve aydınlarımızı doğru bilgilendirmek de son derece önemli olup bu konuda çok büyük eksiklikler bulunmaktadır. Çünkü Ermenilerin başarısının altında geniş bir halk ve sivil toplum desteği bulunmaktadır. Ermeni çocuğunun kurduğu bir sitede dahi soykırım iftiraları ile ilgili pencere bulunduğu halde Dışişleri Bakanlığımızın resmi sitesinde, ki bakanlık bu konuda birçok şehit vermiştir, aydınlatıcı bir pencere yoktur.

Ermeni iddiaları, uzun vadeli, kapsamlı, planlı ve programlı bir hedefin parçasıdır. Bunları yok sayarak veya görmezlikten gelerek çok şey kaybettik. Bu iddia ve iftiralara karşı lobi ve propaganda faaliyetleri ile bunun desteğindeki diplomatik çıkışlar da uzun vadeli ve kapsamlı olmalıdır. Tamamen yalan ve iftira üzerine kurulu iddialarla Ermeni diyasporası önemli başarılar elde etmiştir. Bizim lehimizdeki belgeler ve hukuki durum ise sanılandan çok daha zengin ve kapsamlıdır. Ancak bir dönem kendimize güvenimiz, son yıllarda ise yalan propagandanın etkisi, diplomatik ve propaganda faaliyetlerimizi adeta sıfırlamıştır.

Konuyla ilgili tarihçilerimiz ve hukukçularımızın çalışmaları da küçümsenecek gibi değil. Ancak bunların iç ve dış kamuoyu ile akademik ve diplomatik zeminlere ulaşmasında devlet politikası desteğine de ihtiyaç duyulmaktadır. Mesela “100 soruda 1915 olayları” gibi özlü ve kolayca anlaşılacak bilgi ve belgelerden oluşan kitapçığı ilgili dillerde yayınlayıp ücretsiz dağıtabiliriz. Her sorunun cevabı verilirken ayrıntıların kolayca ulaşılabileceği siteler ve belgeler belirtilebilir. Şükrü Server Aya’nın yayınlamış olduğu “Osmanlı Tarih ve Ekonomisinde Atlamalı Ufak Bir Gezinti” adlı kitapçık her Türk vatandaşının bilmesi gereken bilgi ve belgelere işaret eder. Bu kitapçık, aynı araştırmacının “Soykırım Tacirleri” ile “The Genocide of Truth Contiues” adlı, daha çok Amerikan belgelerine dayanan kitaplarından alıntılarla oluşturulmuştur.




***




Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim S. Canbolat



"SAHİPLENEN BİR YASA DEĞİL BU"

Fransa ile ilişkilerin boyutu ne olur?




Önce şunu söyleyelim: Bu gelişmenin Fransa ile ilişkilere uzun süreli bir kriz boyutu katacağından kimsenin şüphesi olmasın. Ama krizin nereden kaynaklandığı önemlidir. Eğer biri çıkar, tarihsel gözlem, araştırma ve bilimsel kanaat içermesi gereken bir konuda kendine göre bir suç tanımı yapar ve  “inkâr”ı yasaklama yasası çıkarırsa, bu her şeyden önce özgür araştırma ve düşünce özgürlüğü ilkesine aykırı olur. Ne demek bir iddiayı reddetmek? Mahkemelerde bile iddianame ancak yargıç kararından sonra geçerlik kazanır. O da yalnız söz konusu iddianamenin muhatabını bağlar.

Esasen bu sözde soykırım yasasının yapılışında bir amaç belirtisi, niyetin dışa vurumu söz konusudur. Sahiplenilen bir yasa değil bu. Belki Fransız kamuoyuna ve dünyaya bir mesaj verme hedefine yönelik gibi görünüyor.  557 milletvekilinden sadece 70 kadarı mecliste hazır bulunmuş ve bir yasa çıkarılıyor. Fransa için hayati bir konuda böyle bir katılımla, duyarsızlıkla, sonucun nasıl tecelli edeceğine hiç önem vermeyerek, yasa yapmış olmak için yasa yapıyorlar mı acaba bunlar? Bu düşünülebilir mi! Demek ki sözü edilen yasanın daha yapım aşamasında sorun var.  Burada hem normal mantığa, hem bilimsel mantığa, hem de yasa yapma usulüne aykırılık görüyoruz. Bu, dikkate alınması gereken bir tespit.

Türkiye’nin gelecekte Fransa ile ilişkileri bu durumun farkında olan siyasi irade ve toplum tarafından ortaya konulacak mütekabiliyet eksenli davranışa bağlı olarak değişecektir. Gereklidir de bu. Gerçi esas sorunun çözümüne büyük bir katkı sağlamaz, ama ulusal ve uluslararası kamuoyu beklentisi açısından isabetli olur. Siyaseten zaten gerekli bazı önlemlerin alınması da iki ülke arasındaki ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkileri sekteye uğratacaktır. Yasanın mantığına ve bu yolla şekillenen siyasi beklentiye karşı olan Fransız yatırımcılar ve ortaklar da bundan zarar görür. Onların, en azından bu yüzden ülkelerindeki yasa yapıcılar nezdinde karşı olumlu girişimlerde bulunması gerekirdi. İlişkilerin bozulmasının tarafları ne ölçüde etkileyeceğine bağlı olarak, tepkiler ve karşı siyaset atakları görülebilir. Bunlar güncelliğin ötesine geçemediği müddetçe, sorun devam eder.  Esaslı bir çözüm için başta dile getirdiğimiz usül hatasından dönüş gereklidir.


"GEÇ DE OLSA OLUMLU GELİŞMELER VAR"
Başbakan Erdoğan'ın Fransa'ya karşı alınacak tedbirleri?

Başbakan Erdoğan’nın Fransa’ya karşı açıkladığı tedbirlerin kısa ve uzun vadeli olmak üzere iki amaca yönelik olduğu anlaşılıyor. Birincisi,  parlamentodan geçen mevcut yasa teklifinin bundan sonraki süreçte Senato’da kabul edilip Cumhurbaşkanı Sarkozy tarafından da onaylanarak hukuken yasa haline gelmesini önleyici niteliktedir. Büyükelçinin geri çağrılmasından sonra kademeli olarak yürürlüğe konulması düşünülen siyasi, ekonomik, ortak tatbikatlar itibariyle askerî ve hatta psikolojik önlemler, yasa teklifinin önce Senato gündemine alınmasını erteletmek ve mümkünse görüşülüp kabul edilmemesini sağlamak içindir. Yasa teklifinin bu aşamalardan da geçmesi durumunda ise Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin şahsına yönelik önlemlerle (mesela Türk hava sahasının kendisine kapatılması gibi) ya da Fransız çıkarlarına çok derinden ve kapsamlı biçimde zarar verecek daha genel önlemler marifetiyle yasanın onaylanmasında caydırıcı etki yaratmak söz konusu olabilir. İkinci olarak, gerek dünyanın muhtelif yerlerindeki Ermenilere meseleyi kendi gerçekliğiyle anlatmak, gerekse Fransa’nın Araplara uyguladığı katliamın bir soykırım olduğunu gündeme getirmek suretiyle, daha köklü bir aydınlatma yoluna gidilmesi gerektiği, bunun hükümet tarafından başlatılacağı ifade ediliyor. Bu, geç de olsa olumlu bir gelişme sayılır. Ama sadece hükümetin girişimleri yeterli olmaz; siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, araştırmacılar kendi faaliyet alanlarında Ermeni meselesinin doğru anlaşılmasına yönelik çalışmalar yapmalıdır.
"İTTIHAT VE TERAKKI YÖNETIMI SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK DEĞİL"
Soykırım meselesini bugüne kadar tarihçilerin konusu olarak görerek, Ermeni diasporası lobi faaliyetlerini ara vermeden sürdürürken Türkiye'nin bir lobi çalışması olmaması noktasında hatası olduğunu düşünüyor musunuz?
Türkiye’nin bu konuda bir lobi çalışması olmaması, şeklen bir noksanlık olarak görülebilir. Olması gerektiği söylenilebilir. Ama lobilerin nasıl oluştuğu ve çalıştığı iyi incelenirse, bunun pek kolay olmadığı, biçimsel olarak çalışsa da işlevsel ve faydalı olmayacağı anlaşılır. Çünkü Türkiye lehinde faaliyette bulunan, ya da öyle olacağı düşünülen lobiler bu işe inanarak canla şevkle yürütmüyorlar o görevi. Konjonktürel olarak ve belirli menfaatler karşılığında yapıyorlar. Lobi denildiğinde akla gelen budur bizde. Bu tür lobiler kalıcı bir fayda sağlamaz. Sadece belirli dönemlerde sorunun ertelenmesine, gündemden düşürülmesine yardımcı olur. Gene de bir anlamda diplomasi ve siyaset aracı olarak kullanılabilir. Ne var ki, koşulların değişmesi durumunda, bu aracın bir lobi iradesi olarak sizin karşınızda yer alması da mümkündür. Bundan dolayı, Türkiye kendi gerçek lobisini, yani ilgili konuda ikna olmuş ve ikna edici kişilerle yürüteceği anlatma, açıklama ve aydınlatma faaliyetlerini gerçekleştirmek zorundadır. Bu işi Türkiye’de Türkler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da yapabilir, Türkiye dışında konuya yani sorunun özüne vakıf ve kendi hür kanaatleri doğrultusunda konuşup yazan yabancılar da. Türkiye’nin bunun için gerekli tarihsel ve sosyolojik verilere sahip olduğunu biliyoruz. Önemli olan bunun dünyaya anlatılmasıdır.  Ama anlatırken sağlam bilgi ve belgeye, verilere sahip olmak, kolay kılar işi. En doğru, yalansız, hilesiz veriler de ülkelerin kültürlerinde, edebiyat ve şiirlerinde, hikâyelerinde, deyimlerinde gizlidir. Sonradan yazdırılan tarih kitapları çoğu zaman gerçeği yansıtmayabiliyor. Türk-Ermeni ilişkilerinde tecrübeye ve ortak bilinçlenmeye dayalı otantik veriler vardır.  Bunlar incelendiğinde, bu iki millet arasında bir soykırım niyetinin olması düşünülemez. İttihat ve Terakki yönetiminin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, bu dönemde gerçekleşen 1915 tehcirinin soykırım amaçlı olduğu asla düşünülemez. Bununla ilgili tarihsel veriler mevcuttur. 19. yüzyılda devletin iskan politikasına direnen Avşarlar, Suriye bölgesine zorunlu göçe tabi tutulmuştur. 1915’de de Ermeniler aynı yere göç ettirilmiştir. Müslüman ve Türk olan Avşarlara Osmanlı devletinin soykırım planlaması rasyonel değildir. Bunun izahı yapılamaz. Ama Osmanlı hükümeti, Dadaloğlu türküsünde görüldüğü gibi, “devlet vermiş hakkımızda fermanı/ ferman padişahın, dağlar bizimdir…Dadaloğlu yarın kavga kurulur… ölen ölür, kalan sağlar bizimdir…” diyerek genel toplum düzenine karşı çıkan bir topluluğu, kendince bir güvenlik önlemi anlamında, ülke sınırları içerisinde başka bir bölgeye göç ettirmiştir. Bu soykırım değildir. O zaman, aynı yöntemin izlendiği 1915 olayı da soykırım sayılmaz.  Yolculuk şartlarının ağırlığı, karşılıklı öldürmeler başka bir şey. Bunlar çok acı vermiştir her iki tarafa da. Ama bir de üçüncü taraf var. Esas kötü niyetli olan budur. Ve bütün o acı veren hadiseler bu üçüncü tarafın tahrik ve desteğiyle olmuştur. Tahrik edilen, aynı zamanda toplum psikolojisidir. En tehlikeli olan da budur. İki toplumda da bunun izlerine ve sonuçlarına rastlanılmıştır.


"ÖNCE ARKA PLAN AYDINLATILMALI"

Türkiye'nin bu siyasi manevralara karşı kendi siyasi politikalarını belirmek ve tüm dünya coğrafyasına yaymak konusunda önceliği ne olmalıdır?




İşaret ettiğimiz tarihsel gerçekliğin iyi anlatılması gerekiyor dünyaya. Bu da devletin gerekli hazırlığı yapması ve açılımı sağlamasıyla birlikte, bilimsel çalışmalarla, sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleriyle uluslararası toplumda gerçeğe uygun bir kanaat oluşturmakla mümkündür. Bu arka plan aydınlatılmadan, biçimsel lobi çalışmalarından bir fayda beklenemez.

hulyaokur / haberx.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Bu habere de bakabilirsiniz Diyarbakır'da askere bombalı saldırı

Diyarbakır'da askere bombalı saldırı

Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star