Ana Sayfa Röportajlar “Tayyip Erdoğan'ın Zihnini Okuyan Kişiyim ”

“Tayyip Erdoğan'ın Zihnini Okuyan Kişiyim ”

Başbakan Erdoğan'ın Eski Danışmanı, Milletvekili Hüseyin Besli, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan çarpıcı başlıklar:"Erdoğan insanlığını kaybetmemiş bir liderdir...Cumhurbaşkanlığı seçimi rutine bağlandı...Erdoğan'ın yerine gelecek isimin rakipleri olacaktır...Siyasette tek istediğim şey, Üsküdar Belediye Başkanı olmak

Giriş Tarihi: 6 Ocak 2012 Cuma 05:41
“Tayyip Erdoğan'ın Zihnini Okuyan Kişiyim ”
"Severim ben seni candan içeri. Yolum vardır bu erkândan içeri. Beni bende demen bende değilim. Bir ben vardır bende benden içeri"Bu dizelerin Allah için yazıldığını saymazsak, iki eski dost için anlamını görürüz. Hüseyin Besli'yi içindeki büyük insan Tayyip Erdoğan ile tanımak çok güzeldi. Onun Hıfz kabiliyetini, içini dışına dışını içine çevirdiğinizde aynı görünen kalbini, maneviyata önem veren ehl-i dilini anlatmaya gücüm yetmez, dünyanın en parlak ve en sürurlu hâletinin dahi gafletine düşmeyen, meftunu yapmayan, yüzünü aklının kıblesinden çevirmeyen, oraya bakanı da şaşırtmayan bir Ebuzer'dir Hüseyin Besli..."






“TEK GÖZLÜ BİR GECEKONDUDA YAŞAMAK NEDİR, ONU TECRÜBE ETTİM”

Kasımpaşalı2 diye tanımlanıyorsunuz. Erdoğan’ın Kasımpaşa'daki çocukluk günlerinden itibaren hep ‘‘beraber yürüdüğü’’ en eski arkadaşlarından biri olmak dışındaki özelliklerinizden başlamak istiyorum. Bir liderin doğuşu nasıl olur öğrendik ama sizin dünyaya gelişinizin öyküsünü bilmek istiyorum.

Kasımpaşalı2 tabirini düzeltelim çünkü ben Kasımpaşa’da hiç yaşamadım. Sadece dayılarım Kasımpaşa’da oturuyordu, ona gidip gelmem haricinde bir ilişkim yok. Ben 1952 yılında Giresun, Görele’de doğdum.  1965 yılına kadar orada yaşadım. Ortaokulda, İstanbul’a geldim ve Zeytinburnu’na yerleştik. O süre içinde tek gözlü bir gecekonduda yaşamak nedir, onu tecrübe ettim. Babam, ağabeyim, amcamın oğlu vs…5-6 kişi bir odada yaşadık. Dışarıda bizim gibi odaların ortaklaşa kullandığı bir tuvalet var. 3-4 sene böyle bir ortamda yaşadım. Bu süre içinde sadece öğrencilik yapmadım; pazarlarda mendil, kalem, defter satmaktan, gazete satıcılığına kadar bir çok iş yaptım. O zamanlar İstanbul’da Akşam’dan çıkan iki tane gazete vardı, Son Saat ve Ekspres diye. Vatan matbaasında basılırdı. Ben her akşam okul çıkışı, Zeytinburnu’ndan Cağaloğlu’na gelir, gazeteleri alır, o zamanlar kurşun kalıp derdik, o kartonların içine koyardık gazeteyi, ben omuzuma asardım ve satmaya başlardım, Cağaloğlu’ndan, Topkapı’ya kadar yürürdüm. Garajları geçip, mezarlıklara kadar olan bölümü, insan olmadığı için minibüse biner, Zeytinburnu’ndaki bütün kahveleri dolaşarak evime giderdim. 1-2 yıl bu işi yaptım. Ortaokul II. Sınıfta kaç yaşında olunuyorsa o yaşlarda….Daha sonra gazete satıcılığını ilerlettik. Bir arkadaşla sabit yerimiz oldu. Aksaray’daki Bulvar sinemasının köşesini kaptık. Bu kez, Akşam Gazetesini değil, Akşam’dan çıkan gazeteleri satmaya başladık. Tercüman, Milliyet, Yeni Gazete…akşam 9:00-10:00 gibi çıkarlardı ve biz onları satmaya başlardık. Yenikapı’daki gazinoların dağılış saatine kadar orada kalırdık, gece 1:00’den sonra eve gider, sabah kalkıp okula giderdim. Bu süreç de liseyi bitirinceye kadar devam etti.

“TİCARET HAYATINA ÇOK ERKEN GİRDİM.”

Bu yolculuk, bab-ı ali yokuşunda devam etti, psikologluk mesleğini edindiniz…

Evet ben çok erken mürekkep kokusuyla tanıştım. Bu arada da bir yayınevinin kataloglarını alır, Tahtakale, Mahmutpaşa, Karaköy’ü dolaşıp, kartpostal siparişi alırdım. Bayramlarda da böyle bir iş yapardım. Ticaret hayatına çok erken girdim. Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu dergisi çıkardı, hangi matbaada basıldığını biliyordum, basılacağı gün, matbaaya gider ve beklerdim, ilk prova nüshalardan birini alır giderdim. Böyle de hoşlukları vardı o hayatın.

Peki ticarete tekrar geri dönmeyi düşündünüz mü?

Yaptım evet, 82-94 yılları arasında 12 yıl Perşembe pazarında hırdavatçılık yaptım.



“BEŞ, ALTI İŞİ BİR ARADA YAPTIM”

Peki yokuştaki hızınız nasıl gerçekleşti, keşfiniz nasıl oldu?

Hızlı tırmanma sizin tabiriniz ama yoğun olduğu bir gerçek. 70 yılında üniversiteye girdim. SSK’da Devlet memuru oldum. Babam orada müstahdem olarak çalışıyordu, onun sayesinde oldu. Okula yakındı. Devam mecburiyeti olan derslere gidip gelirdim. O süre içinde; öğrenciydim okula gidiyorum, devlet memuruyum çalışıyorum, siyasete girmişim, 1969 yılında Erbakan, Konya’dan bağımsız milletvekili seçildiğinde İstanbul’daki adayı Ömer Faruk Yeğin’e çalışan 5-10 kişiden birisi olarak siyasete başladım, daha sonra da Milli Nizam ve Milli Selamet Partisinin kuruluşlarında görev aldım. Dördüncüsü, 73’ten itibaren Düşünce Dergisi diye bir dergi çıkartmaya başladık. Yazı yazıyordum ama dizgisinden, montajına, baskısından, dağıtımına kadar her şeyi kendimiz yapıyoruz.  Yetmedi o yıllarda, Komünistlerle Mücadele derneklerine gidip geliyorum, Milli Türk Talebe Birliği ortaöğretim müteşebbis heyetinin ilk kurucu heyetinde yer aldım. Böyle 5-6 işi aynı anda yapıyorduk. Geriye dönüp baktığımda, öyle azımsanacak biçimde yapmıyormuşuz yani. Çıkarttığımız dergi “İslamcı camiada” hala adından söz ettiriyor. O günkü şartlarda 10 bin satışı olan, aylık bir dergiydi. Siyaset. Bugün bu noktalara getirdiğine göre onu da az çok hakkını vererek yapmışız. Ayrıca üniversiteyi kayıpsız bitirdim.

“TAYYİP ERDOĞAN’IN KİŞİLİĞİ ÇOK ‘BAŞAT’ BİR KİŞİLİKTİR.”

Kasımpaşalı değilim deseniz de, sizin kişiliğinizle özdeşleştirilen bir kavram bu. Harbi konuşma ya da harbi tutum gibi başka hangi özellikleri ile sizi Tayyip Erdoğan ile birbirinize bağladı? Ve bu özellikler sizi aynı zamanda ayıracak noktaya da getirdi mi?

Yok ayıracak noktaya getirmedi. Bu daha çok Tayyip Erdoğan’ın özelliğidir. İkimizin karakterini mukayese etmeye kalktığımızda, Tayyip Erdoğan’ın kişiliği çok ‘Başat’ bir kişiliktir. Bulunduğu her yerde o bir numaradır. 1976 yılında, Milli Selamet Partisi İstanbul Gençlik Kolları Başkanı seçildiği gün, 22 yaşındaydı. 22 yaşında il başkanı oluyor. O günde çok başak bir kişiliği vardı. Çünkü 3 adaylı bir kongreydi o. 3 adayın içinde o kongre salonunda yaptığı konuşmayla seçimi almıştı.

“BEN HİÇ BİRİNCİ ADAM OLMADIM”,

“BİZ ERDOĞAN’IN SİGORTA MERKEZİYDİK”

Bense hiç birinci adam olmadım. Ben daha çok işin fikri planında, mutfağı dediğimiz alanda çalışan biri oldum, böyle olunca birbirimizin alanına hiç tecavüz etmedik, diyebilirim. Birbirimizden ayrılacak, küsecek kadar yoğun olaylar olmadı. Aslında belki de benim gibi insanların çevresinde olması bilinçli tercihiydi Tayyip Erdoğan’ın. Çünkü bu aynı zamanda bir uyarı, bir sigorta mekanizmasıydı.

“TAYYİP ERDOĞAN’IN EBUZERİ İDİM”

Mesela Belediye Başkanlığı sırasında, arabada seyahat ederken bir konuyu tartışıyoruz, belli ki yeni bir şey yapmak istiyor ve herkes olumlu kanaat belirtiyor, ben itiraz ediyorum olmaması konusunda. Birden bana dedi ki:” Ne biçim adamsın, herkes güzel buldu bir tek sen itiraz ediyorsun” Ben de çok sakin:” O zaman şükredin, yanınızda hala bir ebuzer varmış” dedim. (Ebuzer, Peygamberimizin zamanında yaşamış, ilk Müslümanlardan birisidir, o günden bugüne, adıyla anılan, temel özelliği her şeye itiraz etmesidir) Bu yalnız içten bir muhalefettir, dışarıdan yıkmak için saldıran bir muhalefet değil. Bu içeriden, “Yanlış yapıyor beyler” anlamında bir muhalefettir. İslam tarihi içinde Ebuzer kavramanın bu anlamda çok önemli bir yeri vardır. Biz deriz ki, “Ebuzeri olmayan cemaatler, topluluklar çok kısa sürede yozlaşır” diye de kavramsallaştırırız onu. Ben onu o anlamda söyledim.



“TAYYİP ERDOĞAN, MAHKUM OLANDAN SONRA ETRAFINDAN DAĞILANLARDAN OLMADIK”

O zaman size Kasımpaşalı demek yerine Ebuzer denmesi daha isabetli olurmuş. Peki “Bir liderin doğuşu” kitabınızda, Erdoğan’la birlikte yatmak ve ona korumalık yapmak için “sahte çek”ten ceza alıp onunla birlikte içeri giren Hasan Yeşildağ’dan söz ediyorsunuz. Siz Erdoğan’a yakın olmak için kendinizi tehlikelere attınız mı?

Doğrusu benim böyle kahramanlıklarım yok. Birinci sırada, önde olan birisi değilim. Ama üzerimize düşeni yapma konusunda ve sabit kadem yani, dik durma anlamında gerekli duruşu göstermişizdir. Kitabın girişindeki olayların içindeyim. Korkup kaçanlardan ya da uzaklaşanlardan olmadık. Ne de Tayyip Erdoğan, mahkum olandan sonra etrafından dağılanlardan olmadık. Kaç kişi kaldıysa o kişilerin içinde olduk. Kaç kişi kaldıysayı söylemek istemiyorum, rakama vurursak çok vahim tablolar ortaya çıkabilir. Kitapta da zikrettim. Mustafa diye bir arkadaş diyor ki, “Çay yapardım, çay içecek kimse olmadığı için bayatlardı, dökerdim, yenisini yapardım” Düşünebiliyor musunuz, Tayyip Erdoğan’ın bürosunda çay tükenmiyor. Biz o dönem de birlikteydik.

“HERKES KENDİSİNİN ARKASINDA DURDU”

Peki emanete sahip çıkanlar olarak mı bakmak lazım, Tayyip Erdoğan’ın arkasında duranlar olarak mı bakmak lazım bu duruma?

Doğru, aslında herkes kendisinin arkasında durdu. O grup, o nesil, sadece kendi geleceği için değil, çocuklarının geleceği için bir şeyler yapmak gerektiğine inanan bir nesildi. Ve bu bir şeyler yapma eylemini, ancak Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yapacaklarına inandıkları için Tayyip Erdoğan’ın liderliği çok önemliydi. Yoksa Tayyip Erdoğan’ın kişisel davasının arkasında durmak için değildi. Bu şu şekilde de dile gelmiştir. AK Parti kurma çalışmalarının öncesinde denmiştir ki Tayyip Erdoğan’a; “Bir dostumuz, arkadaşımız, reisimiz olarak senin yeniden siyasete dönmen, yeniden başarı kazanman bizi çok mutlu eder. Ama biz bu hareket içinde geleceğimiz adına varız. Ve geleceğimiz adına bizim önümüzü açacak olan da oluşmuş olan Tayyip Erdoğan efsanesidir. Bu nedenle hepimize olduğu kadar sana da düşen bu efsaneye zarar vermemek, korumaktır”

“YENİLİKÇİLERLE, GELENEKÇİLER DÜNYAYI OKUMAKTA AYRI DÜŞTÜLER”

Peki onunla yola devam etmeyenler, Erbakan ile yollarını ayıranlar, aynı zihniyette olanlar mı?

Yok. Kimseye haksızlık etmek istemem. O yenilikçi-gelenekçi ayrımında, gelenekçi safta kalanlar daha az geleceği düşünüyorlardı, daha az ülke severdi diye bir değerlendirme yapmak istemem. Bu bir ufuk meselesidir, bir görüş meselesidir, dünyayı okuma meselesidir. Daha çok dünyayı okumakta ayrı düşmüşlerdir o iki grup. Erbakan’ın temsil ettiği grup daha geleneksel bir siyaset yapıyordu ve yaptıkları siyasetin dili ‘din merkezli’ idi.

“MİLİ GÖRÜŞ PARTİ MERKEZİNE AYAKKABI ÇIKARTILIP GİRİLİRDİ”

Fakat milli görüş hareketinin kuruluşundan beri içinden bir damar, aslında bunun geçerli bir yöntem olmadığını, belli bir gruba hasledilecek bir dil kullanmakla kendi sınırlarını çizdiğini ki siyasette insan sınır çizmez. Çizmemesi gerekir. Kendi sınırlarını çizdiğinin en somut tartışmalarından bir tanesi, Milli Görüş hareketinin siyasi parti merkezlerine ayakkabı çıkarılıp girilirdi. Daha o 70’li yıllarda bunun tartışması yapılırdı. Yani siz, bir siyasi parti teşkilatına ayakkabı çıkartıp girmeyi şart koşarsanız, alacağınız oy, böyle bir yere ayakkabısını çıkartıp girmeyi kabul edenlerle sınırlı kalacaktır. Oysa siyasi parti kendisine böyle bir sınır koymamalıdır. Böyle bir damar vardı ama bu dışarıdan yapılan algı ve saldırılar nedeniyle içerideki ayrılımı tartışacak bir zemin bırakmıyordu, sadece dışarıya karşı tahkimat geliştirmek mecburiyetinde bırakıyordu grubu. 28 Şubat sonrasında artık bu ayrım, birlikte hareket edemeyecek seviyeye geldi.



“BÜYÜKŞEHİR VE KURULUŞ DÖNEMİNDE ERDOĞAN’A DESTEĞİMİ ELZEM GÖRDÜM”

Tayyip Erdoğan’la birlikte çalıştığınız dönemler; İl başkanlığına, Belediye Başkanlığı dönemine, yasaklı dönemine, AK Parti’nin kuruluşuna, birinci, ikinci, üçüncü iktidar dönemine kadar uzanıyor. Bu dönemlerin hangisinde Erdoğan’a desteğinizi elzem gördünüz?

Birincisi İstanbul Büyükşehir Belediyesine seçildiği kampanya dönemidir. İkincisi AK Partinin kuruluş dönemidir. Bu iki dönem sadece görev olarak değil, bir yaşama biçimi olarak, bir hayat-mebat meselesi olarak görüp çalıştığımız dönemlerdir.

“BU İŞLER VEFA İLE YÜRÜMEZ”

Peki bu görevlere getirilişinizde; dengeli ve ağırbaşlı kişiliğiniz mi, birikiminiz mi ve Erdoğan’ın siyasi dilini iyi bilmeniz mi, yoksa Erdoğan’ın vefa duygusu mu büyük rol oynadı?

Yok sadece vefa ile açıklanamaz. Bu işler vefa ile yürümez. Birikimim diyebilirim ya da o grubun içinde bu işlerle en fazla meşgul olan birisi olmam. Ben 1991 yılında Tayyip Erdoğan’ın davetiyle, o günkü Refah Partisi il yönetim kuruluna girdim. Yönetim Kuruluna girdiğimiz günden itibaren medya-düşünce ya da yeni bir fikir ile ilgili Tayyip Beyin konuşma metinleri veya yazılı mülakatlara verdiği cevaplarla bunun sorumluluğunu üstlendim. 1991 yılında. Aralıksız 2007 yılına kadar kâh yalnız başıma, kâh bir ekibin sorumlusu olarak sürdürdüm.

“ŞİMDİKİ DANIŞMALAR, GÖREVLERİNİ KONJONKTÜRE UYGUN YAPIYORLAR”

Hatta bir tür “Vakanüvislik” görevini de üstlendiniz. Kendinizi nerede görmek istiyordunuz, nerede buldunuz?

İşimi yapmak istiyordum. Ben sadece bu hareketi bir ‘medeniyet yolculuğu’ olarak değerlendirdim. Ve bu yolculuk içinde benim üzerime ne düşüyorsa onu layıkıyla yapmaya çalıştım. Son zamanlarda 6-7 ay birlikte olduk Tayyip Beyle, orada bile ben meseleye böyle baktım. 2007’de bu görevlerin hepsinden ayrılmıştım. 4 yıl ara vermiş olduk. Tekrar döndüğümde gördüğüm manzara şöyleydi. Daha önce benim uhdemde olan arkadaşlar, bir nevi görev olarak yapıyorlar. İyi yapıyorlar görevlerini, ayrı bir konu ama onlar, konjonktüre uygun görevlerini yapıyorlar. Ben hiçbir zaman böyle bakmadım meseleye. Ben bir medeniyet yolculuğu olarak baktım. Ve bu yolculukta benim üzerime düşen ne yapılması gerekiyorsa onu yapma adına baktım.   O zaman konjonktürel değerlendirirsen, o andaki görevini layıkıyla yapmadığın şeklinde de görülebilir. Yani bazen konjonktüre uygun davranmamak gerekir. Bazen bazı şeyleri konjonktüre rağmen yapmak gerekir. Veya konjonktürü dönüştürmek için, konjonktürün tersine işler yapmak gerekir.

“TAYYİP ERDOĞAN’IN ZİHNİNİ OKUYAN KİŞİYİM”

Ahmet Hakan, sizden de bahsettiği “Şiirden anlayan danışman ihtiyacı” başlıklı bir yazı yazmıştı. Sizce Tayyip Erdoğan’ı ikame eden, asiste eden bir insanın ortalama özellikleri ne olmalıdır? Şiir bilmelidir gerçekten de?

O eski Hüseyin Besli’ye atıfta bulunmuş. Ne yazık ki şimdi hafızamda şiir yok. Yok denecek kadar az. Evet sanki mecburiyet şiir bilmesi. Başkaları da yakıştırdığı için söyleyeyim. Benden, ‘Tayyip Erdoğan’ın zihnini okuyan kişi’ olarak söz edilebilir. Doğru. Bazen çok kez konuşulur da ama bazen hiç konuşmadan da metin yazdığımız zamanlar olur. Tayyip Bey bir kelimesini bile değiştirmeden kullanır. Yani zihnini iyi okumuşuzdur. O meanda ne söylemek istediğini, ne söyleyeceğini, onunla konuşmadan da bilecek durumdaydım. Bu bir rezonans meselesi. Uzun yıllar birlikte çalışmanın getirdiği bir şey de olabilir, yetenek de olabilir. Ama bu tür olaylar çok olmuştur. Hala o işi yaptığım zamanlarda, herhangi bir gelişen olay karşısında Tayyip Erdoğan’ın vereceği tepkiyi, önceden, kendisi daha vermeden söyleyebilirim. Bir çetele, istatistik tutsak, herhalde yanılgı payım çok az olur.



Bu zihin okuyucu şimdi birlikte çalıştığı arkadaşlarda da var mıdır?

Az çok onlarda da vardır, birlikte çalıştığınız zaman ister istemez oluyor. Benzer olaylardır. Daha önce bir olay olmuştur, ona verdiği tepki ortadadır. Benzeri bir olay karşısında benzer bir tepki verecektir diye düşünülebilir.

“BEN HİÇ BİR ZAMAN KARA KUTU OLMADIM”,

“KİTABIN BİR KISMINI ÇIKARTTIM”

Erdoğan da sizi bu anlamda taktir ediyor. Refik Erduran’a, Başbakan’ın yaşam öyküsünü yazması konusunda yayınevinden bir teklif gelmiş. Kiminle işbirliği yapacağını düşünürken Erdoğan sizin isminizi vermiş. Sizin onun yaşam öyküsündeki kara kutu ya da kilit isim olma durumunuzu belirleyen şey, saklı tuttuğunuz sırlar mı yoksa sırlarını saklayamamanız mı?

Kara kutu değilim. Ben kara kutu olmadım hiçbir zaman. Zihnini iyi okuyan birisiyim. Tayyip Erdoğan şuna güvenmiş ve inanmıştır. “Hüseyin Besli’nin kontrolünde ve onun bilgisi dahilinde yapılan bir çalışma beni yeterinde yansıtabilir”e inanmıştır. Yoksa kara kutu olduğumdan değil bu. Kitapta da, yalnızca kendi anılarımı anlatmadım, 100’den fazla insanla görüştüm. Benim yazdıklarımın tümü de yayınlanmadı. Elimde en az iki katı malzeme var. Bu kitap 700 sayfa olabilirdi ama onun bir kısmını çıkardık. Bir kısmını da, bazı olayları anlatırsam, yüzleşmeyi göze alamadığım için çıkarttım. Bir kısmını konjonktür gereği Beyefendiye zarar vereceği için çıkarttım. Ha elimde en az 350 sayfalık bir malzeme var şu anda.

Bir ömür var neticede, bir kitaba sığması beklenemez.

Bir kitaba sığmaz, dediğiniz gibi. Bu bir seçki. Bir başkasının eline bu 700 sayfa geçseydi, belki tamamını yayınlardı. Ne  konjonktürü gözetirdi, ne şunu gözetirdi, ne bunu gözetirdi…orada ben önemliyim.

“BEN NE KADAR İÇERİDEYSEM, ÖMER ÖZBAY O KADAR DIŞARIDAN BİRİSİYDİ”

Refik Erduran, “Bir Başbakanın yaşamöyküsünü yazmak biraz da yeni iktidara yanaşmaya benzer gibi geldi” diye yazmıştı. Bu kitabı, böyle bir amaçla yazmadığınızın ispatı içine girdiniz mi?

Refik Erduran’ın böyle bir kaygısı olabilirdi de, benim öyle bir kaygım yok. Ben zaten onun içindeyim. Ama mümkün olduğu kadar bu kitap, herkesin okuyabileceği nesnellikte bir şey olsun diye uğraştım tabi. İşte ikinci isim orada önemli. Bu vesile ile teşekkür edeyim. Ömer Özbay, bu kitabı yazma serüvenine başlayıncaya kadar, ben kendisine birlikte çalışmayı teklif edinceye kadar, aynı camianın içinde yetişmiş olmamıza rağmen, Düşünce Dergisini beraber çıkarttığım arkadaşlardan birisi  olmasına rağmen, Tayyip Erdoğan ile yüzyüze gelmiş ve onun elini sıkmış birisi değildi o güne kadar. Ben ne kadar içerideysem, o da o kadar dışarıdan birisiydi. Benim içeriden oluşumu dengelesin diye çok büyük katkıları oldu.

“HALKA DEĞİL TAYYİP ERDOĞAN’A HİZMET AĞIR BASIYOR”

Başbakan, 2 dönem TBMM’ye götürdüğü sizi, 3’üncü kez aday göstermemişti ancak Başbakanlık’a çağırıp Yalçın Akdoğan’dan boşalan danışmanlık görevine getirmişti. Sizin yeriniz halka hizmet noktasında mı, yoksa Tayyip Erdoğan’a hizmet noktasında mı daha ağır basıyordu?

Tayyip Erdoğan’a hizmet noktasında. Yoksa ben iyi bir siyasetçi figure olmayabilirim. Ben klasik alışılageldiği biçimde, çok uzun siyasi konuşmalar yapamam, beceremem. Ben uzun değil, kısa konuşma rekorları kıran birisiyim. Bu da günümüz siyasetinde çok makbul bir şey değil. İnsanlarla ilişkilerim yumuşaktır ama insanları sürükleyecek, siyasi toplantılarda hop oturup hop kalkacak yetenekleri olan birisi de değilim yani. Bu nedenle benim yerime siyaset anlamında milyonlarca kişi ikame edilebilir. Benim siyasetim, bu hareketin içinde onun liderliğinde yürüyecek bir hareketi önemli gördüğüm için, Tayyip Erdoğan’a katkı sağlamaktır.

“HİÇ BİR ZAMAN POZİSYON KAVGASI VERMEDİM”

Zaten politikacıdan çok yazar duruşunuzla biliniyorsunuz. Bu duruşu özellikle mi sergiliyorsunuz yoksa politikacı yönünüze çok asılmayışınızdan mı?

Bu belki de bir çelişki. 69 yılında aktif siyasete başladım, çok kısa aralıklarla, 40 yıldır devam edegilen bir süreç aslında. 40 yıldır aktif siyasetin içindeyim ama buna rağmen ben hiçbir zaman şu pozisyonda oluyum diye bir kavganın içinde olmadım. Bulunduğum yerlerin çoğuna davet üzerine geldim. İlçe kurulurken, “sen de aramızda olmalısın” demişlerdir insanlar. Ben öyle bir yerlerde bulunmuşumdur, yoksa bir ayak oyunu, bir savaş, yarışma sonucu bir yerlere gelmiş değilim. 99’da yazdığım bir yazıda “İlan ediyorum özellikle bugünden itibaren ne kendimle ne kimseyle yarışmıyorum” diye bir yazı yazdım.



“SİYASETTE TEK İSTEDİĞİM ŞEY, ÜSKÜDAR BELEDİYE BAŞKANI OLMAK”

Ama yarıştığınız dönemler de olmadı değil. RP döneminde Yılmaz Bayat'a karşı Üsküdar Belediye Başkanlığına aday olmuştunuz.

Evet 91’de de milletvekili adayı oldum. Bu yarıştan öte, insanların bu görev sana uygundur demesi üzerinedir. 1991’de bir iki saatlik milletvekili oldum, havasında yaşadım. Çünkü o zaman İstanbul 7 bölgeydi. Şimdiki gibi 3 bölge değildi. Bizim bölgemiz de; Üsküdar, Ümraniye, Beykoz ve Şile’den oluşuyordu. Ben de kontenjan adayıydım. En çok oyu alan kontenjan alıyordu. Bir oy farkla da olsa, kontenjan milletvekilini o çıkartıyordu. Ben de partinin kontenjan adayıydım. Yarış içinde olduğum için değil,  birinci gelmemizi hiç düşünmedikleri için 1.2.sıralar için büyük savaşlar verilmesine rağmen, kimse kontenjanla ilgilenmedi. Orada kaldı. Fakat seçim akşamı biz, Refah Partisi birinciydik. Bir tek Şile kalmıştı, oradan gelecek oylar sonucu değiştirmez diye, biz o havaya girdik. Tamam milletvekili olduk havasına girdik aslında. Son ayrıntıları çok net görememişiz. Bizim birinciliğimiz, 2000 oy farkla imiş. Şile’den gelen oylarla 7000 oy geçtiler bizi. ANAP’ın o bölgedeki kontenjan adayı Güneş Taner idi. Benim yerime Güneş Taner gitmiş oldu. 94’te de Üsküdar Belediye Başkan adayıydım. İtiraf etmek lazım, belki de siyasi hayatımda  ilk ve son kez yarıştım. Yarıştım ama bunun önemi Üsküdar’dan geliyor. Benim Üsküdar tutkum, takıntım vardır. Üsküdar’a dair güzellemelerim vardır. Siyasette belki tek istediğim şey, Üsküdar Belediye Başkanı olmak. Hala bu arzum durur. Hatta bir anektot. 2004’te, yine Başbakan’In yanındaydık, Belediye Başkan adaylıkları konuşulurken, Üsküdar’da şu anda milletvekili olan İsmet Uçma diye bir arkadaşımızın ısrarla aday olmasını istiyordum. Bana uymayan bir tavır sergiledim orada. Benim Tayyip Erdoğan ile ilişkim, doğru, tamam söylerim düşündüklerimi ama bir kez söylerim. Israrcı olmam fakat o konuda ısrarcı oldum, ısrarla İsmet Uçma burada Belediye Başkan adayı olmalıdır diye başının etini yedim. Bir gün bana- Hayırdır, niye böyle asılıp duruyorsun? Anadolu yakasında bir sürü ilçe var onlarla ilgilenmiyorsun, Üsküdar ve İsmet Uçma diye tutturmuşsun, dedi.

“BENİM ÜSKÜDAR’A DAİR BİR AŞKIM VAR”

O zaman kendisine de söyledim: “Benim Üsküdar’a dair bir aşkım var” Kendim Belediye Başkanı olup, Üsküdar’da yapmayı tahayyül ettiğim bir sürü şey var. Bunlardan bir güzellemeyi paylaşayım: “Eğer bizim medeniyetimizin hala dünyaya söyleyecek bir sözü var sözü varsa Türkiye’den çıkar, Türkiye’den de İstanbul’dan çıkar, ama İstanbul’da da bu sözü söylemeye en müsait vasat, Üsküdar’dır. Bu nedenle Üsküdar belediye Başkanı olup, bu söz söyleyecek ortamı Üsküdar’a sağlamak gibi bir rüyam, Hülyam vardı, ben olamadığıma göre benim düşüncelerimi en fazla İsmet Bey yerine getirebilir, onunla bu konuda beraber çalışabiliriz diye ısrar ediyorum, demiştim Beyefendiye.

“PSİKOLOJİ İLE İLGİLİ DOĞRUDAN BİR İŞ YAPMADIM” ,

“UZMANLIK KARŞITIYIM”

Psikologluğunuzun siyasi kimliğinize yansıması ne oldu? Mesela Tayyip Erdoğan’ı idare etmekte çeşitli bilimsel doktrinlerden yararlandınız mı?

Yok, hiç öyle bir şey yok. Yaptığım eğitimin ister istemez bir katkısı olmuştur ama ben o eğitimi yaptığım için değil de zaten böyle olduğu için o eğitimi yaptım gibi geliyor bana, geriye dönüp baktığımda. Sistemin savurması neticesinde psikoloji okumadım, bile isteye psikolojiye gittim. Belki hayata bakışım, duruşum, karakterim, tavrım beni öyle bir eğitim yapmaya zorladı yoksa öyle bir eğitim yaptığım için böyle olmuş değil. Üniversite eğitimimle ilgili doğrudan bir iş yapmadım. Yani psikolojik rehberlik, danışmanlık yapmadım. Ben uzmanlık karşıtı birisiyim. Uzmanlara saygım yoktur. Bir kişi bir alanda ne kadar uzmanlaşıyorsa, hayatın diğer alanlarına o kadar yabancılaşıyor demektir. Bu sadece benim fikrim de değildir. Böyle baktığımda da ben kadim dünya ile modern dünya arasında çok temel farkın da bu olduğuna inanırım. Kadim dünyada; hiçbir bilge, hiçbir filozof bugünkü anlamıyla uzman değildir. Onlar hayatı bütün görmüşlerdir. Doğu’ya baktığımızda; İbn-i Sina, İbn-i Arabi, Farabi, Buruni, Gazali’ye baktığınızda bunlar uzman değiller. Tıbbı biliyorlar, astronomiyi biliyorlar, felsefeyi biliyorlar, edebiyatı, dini biliyorlar….Batı’da da öyle, bir Mikelanj sadece heykeltıraş değil; mimar, heykeltıraş, dini çok biliyor. Herşey. Bu kadim dünya böyleydi. Hayata bütün bakıyordu. Oysa modern dünya, uzmanlık diye bir şey icat etti, insanlara at gözlüğü taktırıyor. At gözlüğün içindeki alanı çok net görüyor ama gözlüğün dışındaki dünya onun için yok gibidir. Uzmanlık da öyle bir şeydir.

“YAŞADIĞI TOPLUMUN DİNİNİ BİLMEYEN ADAM, AYDIN OLAMAZ”

Bilim adamları, hukukçular genellikle dine karşılar, dini içeren argümanlara karşılar ama böyle bir gerçeklik var.

Yaşadığı toplumun dinini bilmeyen adam, aydın olamaz. İnsanların davranışlarını, yaşam biçimlerini, karakterlerini ve kararlarını en fazla etkileyen bir duyguyu siz bilmeyeceksiniz. O insanlar adına, aydın olacaksınız. Böyle bir şey olamaz. Ne yazık ki cumhuriyette biz bunun sıkıntısını çok yaşadık.

“AHMET ALTAN SOSYOLOJİK ANLAMDA MÜSLÜMAN OLDU”,

“AHMET ALTAN, DOĞRUDAN ALLAH’A MÜRACAAT EDİYOR”

Altan kardeşler bunu erken görüp, bu eksikliğini giderdikleri için de yetkin konuma geldiler. Özellikle Ahmet Altan. Çünkü onlar en azından sosyolojik anlamda Müslüman oldular. İtikadi anlamda olmadılar. Yani içinde yaşadıkları toplumun dinine saygılı oldular ve onu öğrendiler. Ahmet Altan o kadar öğrendi ki (Mehmet Altan için aynı şeyi söyleyemeyeceğim) hayatının tamamını dindar bir şekilde geçirmiş, 60 yaşında bir adamı bir yazısıyla kıskandıracak kadar da dini içeriden yazabildi. Ahmet Altan bir yazısında diyordu ki:” Ben ara sıra geceleri camilere, mescitlere giderim, çoğunlukla kapalı olur o kapılar, hiç şikayetlenmem, bir gece bir açık kapı bulurum, ve bir camiye girerim, o karanlıkta otururum, bir tarafıma hayatı, bir tarafıma ölümü oturturum ve bir çocuğun başını okşar gibi onları okşarım.” Bu yazı üzerine, bizim Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan ile konuşuyoruz, -Ya Ahmet’i aradım, kendisine dedim ki, seni o yazından dolayı kıskandım, dediğini iletti. Ben bunca yıldır, “İslamcı” bir hayat sürmeye çalıştım ama adamın Allah’a yakınlığını kıskandım, nasıl olduğuna akıl erdiremiyorum, dedi. Dedim ki, İhsan ağabey, bunun basit bir izahı var. “Sen Allah’a ulaşabilmek için, önce bir çevreni geçmen gerekiyor, sonra koskoca bir İslam tarihini aşman gerekiyor, mezhepleri aşman gerekiyor hatta Peygamberi aşman gerekiyor. Oysa Ahmet Altan bu aşamaları takip etmiyor, o ihtiyaç duyduğunda doğrudan Allah’a müracaat ediyor. Sen ister istemez benim İslamcı geçmişim nereye gider, mezhebim bu konuda ne der diye düşünüyorsun, onlar bunu aştılar. Ne yazık ki günümüzde aydın geçinen bir çok insan bu handikabı aşabilmiş değiller.



“ŞAİRANE YAŞADIM”,

“ŞAIRLERLE, LEŞ YIYENLER ARASINDA BIR FARK YOKTUR”

İdeloojik olarak nasıl bir beslenme içindesiniz, onu öğrenmek istiyorum. Wikileaks belgelerinde adınız geçmişti. Erdoğan’a “kişisel sadakati olanlar” başlığının altında, kişilik özelliklerinizle ideolojik fay hatlarınızın bir anlamda çakıştığı yazılmıştı. Kişilik özellikleriniz, idelojik hareketlerinizi sınırlandırdı mı?

Yok. Ben çok erken yaşlarda iyi okumaya çalıştım. Hayatta becerebildiğim tek şey, iyi bir okur-yazar olmak.  Ortaokulda şiiri tanıdım, ve öyle bir noktaya geldim ki, çok güzel büyük özeliklerim var, ben bunları aşamam dediğim noktada bir dize şiir yazmadım. Dışarıdan bakıldığında şair bir duruş ortaya koymama ragmen. İnsanlar, ben hayatımda bir dize şiir yazmadım, dediğimde şaşırmışlardır, oysa biz seni şair olarak biliyoruz, demişlerdir. Yine böyle bir sohbette Ali Bulaç, “O şiir yazmaz ama şairane yaşar” demişti. Evet şairane yaşadım, hala da öyle yaşamayı önemsiyorum, şiir çok önemli. Şairler çok önemli. Her ne kadar bir yazımda yine “Şairlerle, leş yiyenler arasında bir fark yoktur” gibi bir cümle kurmuş olsam da. Çünkü sadece şiir değil bütün sanat ürünleri toplumun kırılma, değişim, sancı dönemlerinde ortaya çıkar. İnsanlık tarihine geriye doğru baktığınızda , istisnaları tabi ki vardır ama bu çizginin doğru olduğunu görürsünüz. Şiir de bu anlamda kaos dönemlerinden beslenir, günlük hayattan beslenmez. Iyi-kötü şiir iyi-kötü şair yok mu tabi ki var, bu da karga ile kartal arasındaki fark gibidir. İkisi de leş yer ama birisi zirvelerde dolaşır, birisi de açıklarda uçar, demiştim. Şiir insan hayatı için önemlidir. Hele bir kitleselleşmekten söz edeceksek, şiir çok önemlidir, derinleşeceksek şiir çok önemlidir, çünkü şiir rafinedir. Yani bir sürü la file sözleyeceğiniz sözleri, şiirle bir dizeyle söylersiniz. Bunu çok iyi yapan şairler vardır, Ben ne yazık ki Türkçe yazan şairlerden söz ediyorum, hiç bir yabancı dil bilmiyorum. Bir şiiri bir dilden başka bir dile çevirince pek tadı kalmaz. Lise yıllarımda, bugün sadece şiir dizileri ve şarkı sözleri ile konuşacağım diye denemeler yaptım. Şimdi hafızamda bütünlüğünü koruyan şiir sayısı çok az.

“MUHAFAZAKAR DEMOKRATLIK, TARİHİ BİR ZORUNLULUKTUR”

İdeolji deyince, eskiden gençler kendilerini islamcı diye çok rahat tanımlayabiliyorlardı ama artık muhafazakar, demokrat diye bir tanım ortaya çıktı, sizce AK Parti bu kavramlar arasında nerede? Bir sonraki değişim ne olur?

Bu tarihin zorunluluğu bence. Tamam geçmişte insanlar kendilerini islamcı olarak tanımlıyorlardı ama bu tanımlamayı yapanlar, hiç bir siyasi sorumluluk üstlenmemiş kimselerdi. Daha çok entellektüel anlamda, sosyal anlamda ve fikir düzeyinde kabullenilen bir kavramdı o kavram. Siyaseten yasaktı. Bir siyasinin kendisine ben islamcıyım demesi, partisinin kapatılması, kendisinin de hapse gitmesi anlamına gelirdi, bu nedenle de AK Parti kuruluşunda, ister istemez muhafazakar demokrat diye bugünkü yasaların tarif etmediği bir kavram bulmak durumundaydı, bulduğu kavram da budur. Kimse kimseyi kandırmasın, bu tarihi bir zorunluluktur. Belki böyle bir tarihi zorunluluk olmasaydı, islamcı değilse de başka bir kavramla tarif edecekti parti kendisini.  Bu bir zorlamadır.

Oray Eğin, İslamcı gençler twitter’da diyerek, oğlunuz Ömer Faruk da bahsetmişti. Gençlerin İslamcı kimliği ile bu partiye katkısı ne?

Artık kimse o kavramı kullanmıyor, benim oğlum da dahil olmak üzere. Sosyal medyadan uzağım, büyük oğlum Ömer Faruk’un oralarda bir şeyler yaptığını biliyorum.

“TAYYİP ERDOĞAN İNSANLIĞINI KAYBETMEMİŞ BİR LİDERDİR”,

"PENTAGON ERDOĞAN'IN KONUŞMALARINDAN RAHATSIZ OLUP BANA GELDİ"

Erdoğan için, “Dünya liderlerinde pek az rastlanan insani yön, Tayyip Erdoğan’da her zaman ağır basmıştır. Erdoğan her insanın yapması gerektiği kadar öfkeleniyor ve her insanın yapması gerektiği kadar üzülüyor” demiştiniz. Hastalığında kendisinin eksikliği önemli ölçüde duyulmuştu. Onun yokluğu partiye nasıl bir zafiyet getirir? Bir de insani yön bakımından onun bir alternatifi var mı?

İnsani yön meselesinin altını çizelim. Amerika’nın Irak işgali sırasında, dediler ki, “Amerikan Büyükelçiliği müsteşarı seninle görüşmek istiyor.” Meclisteki odama davet ettim. Özellikle de başka yerde görüşmedim. Çok güzel, derin, Osmanlıcaya yakın Türkçe konuşan bir Amerikalıydı. Merak edip sordum. “Normal Türkçeyi Pentagon’da öğrendim, ama derin Türkçeyi ilişkilerim sonucunda, bireysel çabam sonucunda öğrendim” demişti. “Niçin geldiğiniz konusunda herhalde biraz zorlanıyorsunuz, ben size yardımcı olayım” dedim. “Buyur, sevirim” dedi. “Tayyip Erdoğan’ın metinlerini yazan ekibin başında olduğum için bana geldiniz herhalde” dedim. Evet, dedi. Derdi şuydu, çok sert konuşmalar yapıyor Sayın Başbakan, Pentagon bundan rahatsız oluyor, özet olarak bunu söylemeye gelmişti. Benden haber bekliyorlar, dedi. Ben de ona dedim ki:” Sizden haber mi bekliyorlar, siz Tayyip Erdoğan hakkında rapor mu yazacaksınız? O zaman şöyle yazın: Korkulacak bir şey yok, dünyada hala insanlığı kaybetmemiş liderler var, Tayyip Erdoğan onlardan bir tanesi diye yazın” Çünkü dünya liderliğinin en büyük handikabı, mekanikleşmeleridir, duygu kalmıyor artık, ülkelerin faydası, zararı, ekonominin kusursuz işlemesi mekanik bir şey. Burada duygu yok, acıma yok, merhamet yok…bütün bunlara rağmen, Tayyip Erdoğan dünya liderleri ligine çıkmış olmasına rağmen bu özelliklerini kaybetmedi. O Irak’ta birisi öldüğünde ona gözyaşı döküyor, hala birisi ağladığında ona üzülüyor, bu sevinilecek bir şey diye bakın, dedim. İnsanlığını kaybetmemiş!



“TAYYİP ERDOĞAN, KENDİSİNİ ÇOK GELİŞTİRDİ”,

“ERDOĞAN İLK EĞİTİMİ BÜYÜKŞEHİRDE ALDI, ZİRVEYİ HA-BİTAT’TA YAPTI”

Liderlik meselesine gelince, sonradan mı edinilir diye bir tartışma vardır. Valla Allah vergisidir. Öyle eğitimle, meğitimle olacak bir şey değildir. 22 yaşında İstanbul İl başkanı olduğunda da Tayyip Erdoğan liderdi. Herhalde o zamana kadar eğitimini yapmamıştı bu işin. Ha ne oldu? Tayyip Erdoğan, kendisini çok geliştirdi. Bu gelişme Büyükşehir Belediye Başkanlığında başladı. Belediye Başkanlığında yaptığı gezilerde, Tayyip Erdoğan’a farkında olmadığı, flu gördüğü dünyayı çok net gösterdi. Dünyada başka ne var, insanlar neyle uğraşıyor, neyin peşindeler ya da neyin eksikliğini çekiyorlar. Bu eğitimi Büyükşehir Belediyesinde aldı. 1996’da, İstanbul’da yapılan Ha-bitat zirvesi de bunun zirvesi oldu. Habitat öncesi görüşmeler çok büyük bir eğitim oldu Tayyip Erdoğan için.

“ERDOĞAN’IN YERİNE, KENDİSİYLE MUKAYESE EDECEĞİMİZ BİRİSİ GELMEZ”,

“BAŞBAKANLIĞA GÜL’ÜN DIŞINDA KİM GELİRSE RAKİPLERİ OLACAKTIR”

Liderin kolay olunamayacağına değindik. Peki Erdoğan’ın çekilmesi ya da partide ikinci adam konumuna düşmesi durumunda partiyi kim taşıyacak?kitleleri kim peşinden sürükleyecek?

Tayyip Erdoğan ile mukayese edebileceğimiz birisinin geleceğini tahmin etmiyorum. Ama hayat hep aynı şeyle de sürmez. Tayyip Erdoğan’ın kendisinin ifadesiyle, emr-i hak vaki olduğunda ne olacaksa ben ayrıldığımda da o olur, diyor. Benim zihnimde bir isim yok. Ama belli olmaz, siyaset boşluk kabul etmez, yenisi çıkar. Fakat şöyle bir şey var, Tayyip Erdoğan, liderliği ve Başbakanlığı bıraktığında bir istisna var, onun haricinde kim olursa olsun onun rakipleri olacaktır. O da Abdullah Gül. Eğer Abdullah Bey, döner Başbakanlığa gelirse, ona kimse itiraz etmez ve rakibi olmaz ama onun haricinde kim olursa olsun onun rakibi olacaktır. O rakiplerle uğraşmayı ve o rakiplere rağmen partiyi götürmeyi de o kişinin liderliği belirleyecek. Ne kadar yapacak, yaşayarak göreceğiz.

“GENEL BAŞKANLIK İÇİN PARTİ İÇİNDE HERKES, “NİYE O DA BEN DEĞİLİM?” DİYECEK”

Erdoğan’ın yerine geçecek isim Erdoğan’a mı rakip olacak?

Hayır, o kimse. Kim olursa olsun, Abdullah Beyin haricinde kimseyi ayırt etmeden söylüyorum, Tayyip Erdoğan “Üç dönemi doldurdum ve bıraktım dediğinde, bu bırakma ister Cumhurbaşkanlığına çıkmak şeklinde olsun, ister aktif siyaseti tamamen bırakma şeklinde olsun, Abdullah Beyin dışında kim Genel Başkan olursa, onun parti içinde rakipleri olacaktır. Çünkü ister istemez, “Niye o da ben değilim?” diyen mutlaka olacaktır. Ama Abdullah Bey gelirse bu olmayacaktır.

“BAŞBAKAN’IN YERİNE GELECEK İSİM, PARTİNİN ZEVALİ DE OLABİLİR”

Peki bu rakipler çatışması partiye zarar verir mi?

Bunu o kişinin liderliği gösterecek. Verir, bu partinin artık zevali de olabilir. Vermeyebilir, hiç beklemediğimiz birisi çıkar, derler, toparlar. Muhalifleri olmasına rağmen çok iyi götürür meseleyi, dengeleri kurar, eyvallah! Onu bilmiyorum, artık zamanı gelince yaşayarak göreceğiz.

“TAYYİP ERDOĞAN, TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE İLK YERLİ BAŞBAKANDIR.”

Yazdığınız kitapta, bir ülke, bir insan ve ‘şimdi’nin tarihine dair: “Anlatılan hepimizin hikayesi. Hepimizin hikayesini yazan adamın hikayesi...” diyorsunuz. Tayyip Erdoğan nasıl bir Türkiye’nin özeti ya da toplamı?

Bunun öncesinde bir takım tespitlerde bulunmamız lazım. Bir kere Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyetinde ilk yerli Başbakandır. İlk yerli liderdir. Buna hemen şu itirazın geleceğini bilerek söylüyorum, “Turgut Özal, Süleyman Demirel kimdi?”

“MENDERES, BEYAZ TÜRK’TÜR”

Menderes?

Menderes için diyemeyiz. Menderes, Osmanlı, aristokrat aileden gelme. Tam Beyaz Türk dediğimiz bir ailedir. Menderes, Beyaz Türk’tür. Beyaz Türk olarak doğmuştur; muhafazakardır, demokrattır vs…geç bunları. Bütün bunların üstünde o bir beyaz Türk’tür. Fakat o iki itirazı dikkate alabilirim. Dikkat ederseniz bu iki isim de (Demirel ve Özal) devletin terbiyesinden geçmiştir. Devlet memuru olarak işe başlamışlardır, bürokrat olmuşlardır, devletin terbiyesinden geçmişlerdir. Oysa Tayyip Erdoğan, Büyük şehir Belediye Başkanı oluncaya kadar hiçbir devlet terbiyesinden geçmemiştir. Bu nedenle ilk yerlidir, yani eğitilmemiştir, yani dönüştürülmemiştir, yani forma değiştirmemiştir.

“ERDOĞAN’IN DIŞINDAKİ HERKES FORMA DEĞİŞTİRMİŞTİR”

O nasıl doğduysa, doğduğunda giydiği forma neyse, Belediye Başkanı olduğunda da, Başbakan olduğunda da o forma üzerinde vardı. Oysa onun haricindeki herkes forma değiştirmiştir. Bu ülkeyi kuran iradenin formasını giymiştir. Ona bazen derin devlet demişizdir, bazen demokrasi demişizdir, bazen oligarşi demişizdir…neyse…onun formasını giymiştir. Ama Tayyip Erdoğan, doğduğu gün, içe doğduğu şartlar hangi formayı ikame ettiyse o formayla Başbakan olmuştur. Bu nedenle ilktir. Bu ilk olmasının çok dönüştürücü bir yönü vardır. Çünkü insanlar ona, ‘Bizim Tayyip’ demişlerdir. Düşünebiliyor musunuz? bu ülkenin tarihinde bile ilk adıyla anılan Başbakan. Bir takım entelektüeller hakaret olarak da kullanmıştır ama halk da kullanıyor. Halk, Sayın Erdoğan demiyor, bizim Tayyip, diyor. Tayyip’in partisine oy vereceğim, diyor.

“TAYYİP ERDOĞAN’IN EN İYİ VE EN ZAYIF TARAFI, YÜREĞİ DİLİNE ÇOK YAKINDIR”

Tayyip Erdoğan’ın bir özelliği hem çok iyi bir özelliğidir hem de zayıf tarafıdır, yüreği diline çok yakındır. Bazen bir siyasetçinin 10 filtreden geçireceği şeyleri, o hiçbir filtreye tabi tutmadan söylemiştir. Negatif argüman olarak kullandığı şeyler de böyle ortaya çıkmıştır. Adana-Çiftçi meselesi.

“CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ RUTİNE BAĞLANDI”

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında, "Başbakanın, Abdullah Bey’in Cumhurbaşkanlığı’na karar verdiği takdirde, bu kararında birinci önceliği, Abdullah Bey’in hukukunu korumaktan ziyade oy veren vatandaşların hukukunu korumak olur" demiştiniz. Peki bugün Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde öncelikler neler gibi görünüyor?

Buna ne yazık ki diyeceğim. O günkü şartlarla bugünkü şartlar değişti. O günkü şartlar, halkın var olup olmama meselesiydi, o günkü Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde. Şimdi artık öyle bir şey yok. Şimdi sakin rutine bindi iş. Rutin olarak bir Başbakan, Cumhurbaşkanı seçilecek. Çünkü mücadele safhası atlatıldı, halk iktidar oldu o seçim sonrası. Cumhurbaşkanı seçimi ve onu takip eden 2007 seçimi, bu anlamıyla Cumhuriyet demokrasi tarihinde çok önemlidir.

“SON ZAMLAR, ÖNEMLİ BİR ADIMDI”,

"MİLLETVEKİLLERİNE EMEKLİ MAAŞINI GARANTİ ETMEK ŞART"

Sizin Eski Başbakan Mesut Yılmaz ile ilgili ihaleye fesat karıştırdığı yönünde bir önergeniz olmuştu. Bugünkü siyaset ne kadar kirli, bu gibi muhalefetleriniz devam ediyor mu?

O benim şahsi bir düşmanlığım ya da Mesut Yılmaz’ın peşine düşmem değil, grup içindeki görevim anlamında benim imza atmam gerekiyordu. Birinci imza benim imzamdı ve önerge sahipleri adına da ben konuşmuştum. Ama kişisel olarak peşine düştüğüm bir mesele değil bu. Hala o yapısal değişim gerçekleşmedi. Ciddi anlamda yapısal değişim olmadığı sürece, siyasetçinin üzerinde, yapsa da yapmasa da bu tür algılama hep olacaktır. Bu değişebilirdi, biz bu konuda biraz adım attık ama tam gerçekleşmedi. Bir kere özelleşmenin tamamlanması lazım, siyasetçinin bu töhmetten kurtulması için. Çünkü devletin elindeki kamu sektörü siyasetçiyi, Özal’ın tabiriyle, rutin dışına çıkmaya tahrik eden bir unsur olarak hep var olacaktır. İlle parasal anlamda yolsuzluk şeklinde algılanmayabilir, nüfuz kullanmak olarak da hak etmediği halde bir yakınını işe sokmaya uğraşacaktır, bir ihaleye en ucuza yapsın ama benim arkadaşım yapsın, diyecektir illa yolsuzluk yapılsın anlamında demiyorum. Mesela bu son zamlar çok tartışıldı. Aslında belki bu anlamda önemli bir adımdı. Milletvekili dediğiniz adamın, her şeyden önce çocuk çocuğunun ekmeği derdinde olmaması lazım. Ekmek derdinde olacaksa, ister istemez bu ekmeği temin edecek bir takım arayışlara da girecek demektir. Genç milletvekillerinin hali çok perişandır. Mesela 30 yaşında bir dönem milletvekili olmuş, taşrada avukatlık yapıyor bu arkadaşımız, ikinci dönem milletvekili değil, emekli olamıyor. Taşraya dönüp aynı avukatlık bürosunu açmayı kendisine yediremiyor, işsiz ve ekmeksiz kalıyor. Böyle bir milletvekilliği yapan birisi, bir dönem milletvekilliği yapacağı garanti değil, işsiz ve ekmeksiz kalma tehlikesi var, kendisini garantiye almaya çalışmaz mı? işte onun için emekliliğini garantilemek gerekiyor.  Namerde muhtaç olmadan yaşabilecek bir emekli maaşını garanti et, ondan sonra da çok acımasız git üzerine mesela. Bu anlamda önemliydi bu. Medyanın popülizmine geldi konu.

“HAKKIMDA AÇILAN DAVALAR TAKİPSİZLİKLE SONUÇLANDI”

Mecliste dokunulmazlığı kalkması istenen kişiler arasındaydınız. Adınız,  İGDAŞ, nitelikli zimmet ve İhaleye fesat karıştırmak gibi suçlara karıştı. O davalar nasıl sonuçlandı?

O dava bitti, takipsizlikle sonuçlandı, çok ciddiye almadığım için bilmiyorum, uydurma bir şeydi onlar. Beni suçlayan sebeplerden bir tanesinin içinde, bir yönetim kurulu kararı var ki, ben ayrıldıktan sonraki bir yönetim kurulu kararını gerekçe olarak sayabiliyorlardı, öyle garip bir şeydi.

“UZMANLIĞA KARŞI OLDUĞUM GİBİ PLANLAMACILIĞA DA KARŞIYIMDIR”

Erdoğan’ın parti meclisi oylaması yaptığı sıralarda, tombaladan çektiği ve yok yazıldığı kişiler arasındaydınız. Rehavete kapıldığınız zamanlar oldu mu? hedeflerinizi küçülttünüz mü nereye doğru gidiyorsunuz?

Hiç zannetmiyorum. Herhangi bir yoklamada benim olmamamın bir gerekçesi olmasa bile bunun başka bir anlamı olmayacağı, sadece Hüseyin Besli’nin tembelliğinden kaynaklanacağını, başta Başbakan olmak üzere herkes bilir.  1. Dönem sırasında, bir gün Başbakanlıkta odasındaydım, listeleri kontrol ediyordu, yine önemli bir oylamada bulunan ve bulunmayan milletvekillerinin listesine bakıyordu. “A sende yokmuşsun oylama” dedi. “Yoktum efendim, Başbakanlıktaydım, işim vardı” dediğimde, “Yo birinci işin milletvekiliği, onu ihmal etmeyeceksin” demişti. Aynı oylamamıydı bilemeyeceğim ama öyle bir sonucu olması mümkün değil. Hedef küçültme dediniz de, uzmanlığa karşı olduğum gibi planlamacılığa da karşıyımdır. Yani gelecek planlaması yapmam. Siz bugün yapmanız gerekeni yaparsınız, gelecek ona göre şekillenir.

İdris Naim Şahin’in, "Terör örgütünü, yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var."  Sözüne katılıyor musunuz?

Bu konuda yorum yapma gereği duymuyorum.

“KÜRT MESELESİ TÜRKİYE’NİN SİNERJİSİNİ ALIP GÖTÜRÜYOR”,

“DEVLET TERÖR KONUSUNDA ZAMAN ZAMAN KONJONKTÜRE TESLİM OLUYOR”

Leyla Zana”Özerklik değil, bağımsızlık istiyoruz” dedi. Siz Kürt meselesine bakışınız nedir?

Bu mesele Türkiye’nin çok önemli bir meselesidir. Türkiye, dünyanın birinci ligindedir. Bu konumunu sürdürebilmesi için, daha da etkin olabilmesi için, dünyadaki diğer mazlum ülkelere el uzatabilmek için, dünyadaki az gelişmiş demokrasiye örnek olabilmesi için….bütün bunları yapabilmesi için kendi iç meselesinden kurtulması lazımdır. Türkiye’nin sadece ekonomik imkanlarını değil,  sadece enerjisini değil, sinerjisini alıp götürüyor. Ekonominin, demokrasinin, sosyal hayatın gelişmesinin çarpanlarıyla oluşacak sinerjiyi ortadan kaldırıyor, en büyük zararı budur. Zaman zaman bu konuda ilerleme kaydedilse de, iktidar dönemimizde çok ciddi adımlar atılmış olsa da hala bir çözüm aşamasına gelmemiştir. Son yapılan operasyonlar gereklidir, değildir, ayrı bir tartışma konusu. Ama ne kadar başarılı olursa olsun, öldürmekle bu işin çözümü sağlanamaz. 5000 kişilik PKK militanı var diyelim, şu ana kadar 30 bin kişi öldürülmüş, demek ki 6 kez sirküle olmuş. Yine de sirküle olmaya devam edecek demektir bu. Öldürmekle bu iş bitmez. Eninde sonunda bir anlaşma sağlanmalıdır. Devletin iradesi zaman zaman ortaya çıkıyor, ama zaman zaman sanki konjonktüre teslim oluyor ya da hakikaten provokasyona teslim oluyor ve geri adım atıyor.

Kitapta, Erdoğan’ın ilk hapishane deneyimini ünlü Metris cezaevinde yaşadığını da ifşa etmiştiniz.

Sonra çok tartışma oldu, o zaman ceza evi değil de adı, bir nevi tutkeviymiş.

“ERGENEKON, BU ÜLKENİN BAĞIRSAKLARININ BOŞALTILMASIDIR”,

“TUTUKLU DEĞİL, HÜKÜMLÜ OLSUNLAR”

Bugünkü Metris tutukluları için nasıl bir giriş-çıkış öyküsü tasarladınız? Orada da bir haksızlık duygusu yerleşiyor mu içinize?

Metris demeyelim de Ergenekonla ilgili bir şeyler söyleyeyim. Eğer bir kişi haksız olarak 1 saat tutuklu kalıyorsa, o zulümdür. Ve buna sebep olanlar da zalimdir. Ama Ergenekon çok ciddi bir meseledir, bu ülkenin tabiri caizse ‘bağırsaklarının boşalmasıdır’, mutlaka sonuca ulaşmalıdır, mutlaka takip edilmelidir ve mutlaka cezalandırılmalıdır bu işin içine girenler. Ama tutukluluk bir ceza şekli değildir, yani 2 yıla varan tutukluluk halinin devam etmesi doğru değildir, bir an once bu mekanizma hızlandırılmalıdır. Şu an tutuklu olan herkes ceza alsın, buna itirazım yok ama karar oluşsun, hüküme dönüşsün.

“GAZETECİLERİN BİR AYRICALIĞI YOK”

Kılıçdaroğlu; demokrasi adına uzun tutuklulukların, hapisteki gazetecilerin ve dış politikadaki açmazların hepsine ayrı ayrı dikkat çekiyor.

Ben hiç ayrım yapmadan söylüyorum. Hepsi için söylüyorum. Gazetecilerin ötekilerden bir ayrıcalığı yok. Onlar 18 ayda doğmadılar analarından. Bir gün fazladan kalıyorlarsa, haksız kalıyorlarsa, bu zulümdür. Ben Başbakan’ın da, Cumhurbaşkanının da aynı kanaatte olduğunu düşünüyorum. Onların da uzun tutukluluk halinin haksızlık olduğuna inandıklarını biliyorum.



hulyaokur /  haberx


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık