Ana Sayfa Röportajlar “TÜRKİYE ASİL BİR ÜLKE DEĞİL”

“TÜRKİYE ASİL BİR ÜLKE DEĞİL”

Spor yazarı ve programcısı Bilgin Gökberk, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: "Türkiye asil bir ülke değil...Kupa alamayan Başbakan'ı arıyor...Şikeden mahkemeye bile çıkılmamalı...Hiçbirimiz önemli adamlar değiliz...Bir takımda 3-4 tane tüküren adam olmalı...Beni Galatasaraylı yapan o maçtır, o sünnettir...Türkiye'de futbol çöktü...Derbiler eski Türk filmleri gibi...FB, ikinci lige düşse birinci lig olur"

Giriş Tarihi: 24 Aralık 2012 Pazartesi 10:28
“TÜRKİYE ASİL BİR ÜLKE DEĞİL”


"Onu anlatmaya çocukluğundan başlamalıyım fakat bugüne nasıl gelirim bilmiyorum çünkü büyümeyen, ama olgunlaşmış, sürünmeden koşan, sürüden ayrılırken kurtların kapamadığı, sabi ama yaramaz, ne isterse onu yapabileceği söylenen bir çocuğun yüksek bir dağa çıkıp, üşüyüp, düşmesi ve ardından mutlu dönmesi gibi tüm günahlarını-hatalarını seven, dünya ile barışık bir çocuk adam. Bir validenin, yetişmiş oğluna "Bizim çocuk" demesi gibi onu bağrına basmayacak bir kadın düşünemiyorum. Oyuncağı elinden alındığında sızlanmayan hatta kendine daha güzel bir uğraş bulan, terbiyesini aklından alan, ölümüne sebep olacakmış gibi yüreğini hiç boş bırakmayan,  huzur sokağına kurşun askerler dizen, bilgeliğini deliliğine borçlu olan, hakikati gülerek söyleyerek aslında kolay yoldan toplumu eğitmeyi seçen, köyün akıllılarına ve cümle aleme örnek olan mevhum değil malum kişidir Bilgin Gökberk"

 

“İLKOKULDA LAKABIM, MİKROPTU”

9 Haziran doğumlusunuz, 100 yaşında vefat eden babanızın ölüm günü de 9 Haziran. 3 ablanız, doğum günlerinizi kutlarken araya karışan bu matemi, aile içindeki Bilgin’i nasıl anlatıyor?

Babam 100 sene yaşamış, ölmek için benim doğduğum günü beklemiş. Babam ben ve kızlar için çok şey yaptı ama öldüğü gün bile bize doğum günü hazırladı. Ben doğum günü kutlamıyorum, sevmiyorum esasında, önemli bir adam olsak, ülke için bir şey yapsak, doğum günü kutlayalım ama ben kutlasam ne olur, kutlamasam ne olur? Ama babamın öldüğü gün, hayatımda kim varsa cenazeye geldi, o sayede hayatımın en güzel doğum günü kutlandı, giderayak bile babam bizim için müthiş bir şey yapmış oldu. Allah rahmet eylesin. Anlamlı. İlkokulda lakabım, “Mikrop”tu. Biz Kadıköy’de, boş arazilerde büyüdük. Ailem Nişantaşı’nda oturuyormuş, ben doğduğum zaman, babam anneme, “Hadi artık Kadıköy’e gidelim” demiş. Doğan çocuğun erkek olduğu belli olunca, “Erkek burada büyümesin, Kadıköy daha boş bir yer” demişler. Kadıköy’de evler iki katlı, bahçeler, daha özgür bir ortam var. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler yazlığa gidip geliyorlar. Benim en büyük zenginliğim, Ermeniler, Kürt, Türk, Yahudi, sacı, solcu, Fenerli, Galatasaraylı bir aileydik, Kalamış’ta büyüdük. Esas mabet oydu. Şimdi Fenerbahçeliler, “Mabet” diyorlar ya, esas mabet hali, bütün dillerin, dinlerin beraber yaşayabildiği bir yer olmasından geliyordu. İlk zenginliğimizi buradan alıyorduk.

“TÜRKİYE ASİL BİR ÜLKE DEĞİL”

Aslında öyle de denemez. Aileniz İstanbullu ama anneanneniz Ünyeli hatta saraylı. Spor dünyasının bol küfürlü, bol argolu, bol seviyesiz ortamı sizi geçmişinizle çatışma noktasına getir mi? Asil bir aileden geldiğinize göre…

Anneannem Ünyeli. Onu da bu dönemde ortaya çıkarttım. Çünkü baktım spor teşkilatında Samsun ağırlığı var.  Ünye-Samsun arası 80 km. Sakata gelmeyelim diye anneannemin Ünyeli olduğunu söylüyorum. Samsunlu olmasa da, Samsun’a yakın biri var ailemizde.   Ailemin asil olduğunu düşünmüyorum, ailem normal bir aile benim. Babamın 25-30 bin tane kitabı vardı, çok entelektüeldi, Türkiye’nin ilk Orman Mühendislerindendi. Sonra çok siyasi kavga etmiş ama hiçbir zaman iktidarın yanında bir gazeteci olmadığı için bu işlerden sebeplenmemiş. Babam öyle değerli biriydi. Ablalarım da okumuş, entelektüel insanlardır, bizim aile normal bir aile. Ben asil değilim. Ablamları asil insanlar olarak kabul edebiliriz ama benim öyle bir iddiam yok. Ülkenin şartlarına uymak durumundayım, ülke asil bir ülke değil, Türkiye asil bir ülke değil, önce ülkenin asil olması lazım, bizim asil olmamız lazım, asalet başka şeyde arıyor insanları, ben asil falan değilim, kendimi o sınıfa sokmuyorum.

“ HERKES TEK TİP DİYE BU MESLEĞE GİRDİM”

Kendinizi asalet sınıfına sokmuyorsunuz ama ödüllere layık görülüyorsunuz. Haliç Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen 11. Geleneksel Türkiye Spor Adamları Ödüllerinde, Yılın spor adamı oldunuz. Spor adamlığının hangi yönüyle övünüyorsunuz? Var mı övündüğünüz bir yönü?

Ben kendimi spor adamı olarak da görmüyorum. Ben turizmciyim, sporda bulunmamın sebebi de şu,  spor basını çok sıradan ve düz bir basın (istisnaları tenzih ediyorum) tek tip bir basın, herkes aynı kalıplara yazıyor, tek tip giyiniyor, hepsi ceket-mendil-kravat şeklinde giyiniyor, hem fikirleri, hem giyinişleri tek tip, yazıları tek tip. Bu piyasadan bize ekmek çıkar diye girdim, idealizmle girmedim. Herkes tek tip yazdığı için, biraz daha farklı bir şey yazarsak, aradan sıyrılabiliriz diye düşündüm, onun bu mesleğe girdim.

“10 SENE GENÇ OLSAYDIM SİYASETE GİRERDİM”

Spordan farklı dallara da eğildiniz, size teklifler geldi…2 sitcom teklif’i aldığınızı, bir film şirketinin senaryo yazmanızı istediğini köşenize taşımıştınız.

Öyle şeyler oluyor, yarışma sun diyorlar, dizide oynar mısın diyorlar ama benim ne tiyatral bir yeteneğim var, ne de yarışma sunma gibi bir hevesim var, ben sadece bulunduğum konumdan memnunum. Hayattaki en büyük şansım, kendi tarzımda bir program içinde olabiliyorum, başkasının istediği tarza girmiyorum, yönetimin, yönetmenin vs…Bu şekilde konuşarak ve yazarak bu piyasanın içinde olmak hoşuma gidiyor. Çünkü ben spor yazıyorum, futbol maçı yazmıyorum, 1 senedir Hürriyet gibi bir gazetede, yarım sayfadan fazla bir köşem var, içinde Fatih Terim’in ismi belki geçmemiştir, Aykut Kocaman’ın da geçmedi, Aziz Yıldırım’ın da geçmedi, Fenerbahçe, Galatasaray ismi üç defa geçmiştir, Türkiye’nin en önemli gazetesinde bana yer veriyorlar ve bu yeri klasik kelimeleri kullanmadan kullanmak, yazıp, okunmak insana keyif veriyor, Yani Bir Fenerbahçe-Galatasaray maçını yazıp, okunmak başka bir şey, bir de Fenerbahçe -Galatasaray maçının olduğu hafta Turgay Demirel’i yazıp, onlardan daha çok okunmak da hoş bir şey. İstediğim tarzda yazıp, konuştuğum sürece burada olmaya devam edeceğim. Buradan başka yerde olur musun diye sorarsan, eğer 10 sene genç olsam siyasete girerdim. Siyaset, spordan daha müsait bir ortam. Ben öyle yerlere öyle insanların geldiğini görüyorum ki!...Eskiden Bakan, milletvekili nedir diye düşündüğüm zaman, onların canlı olmadığını düşünürdüm, bana heykel gibi gelirdi. “Acaba bir milletvekiline, spor kulüplerinin yöneticilerine elim değecek mi?” falan derdim. Bunları öyle hayal ederdik. Sonra baktık ki, aralarında çok fos adamlar var, nerelere gelmişler, sistem öyle insanları öyle yerlere getiriyor ki, 10 yaş genç olsaydım kesin siyasete girerdim.

“BENİM AKIL VEREN YAZIM YOK”

Siyaset tamam da, medya da halkı yönlendirebiliyor. İsterse, yönetme gücü medyanın elinde olabiliyor.

Benim öyle bir yönetme arzusu duyulan yazılarım yok, ben tespit yazıları yazıyorum bir kere. Ben lisede Alman eğitimi gördüğüm için, mantık ve tespit yazıları yazmaya çalışıyorum. Benim kimseye akıl veren, bu işin doğrusu budur diyen yazımı da bulamazsınız. Ben sadece olanları alt alta yazıyorum, yazı haline geliyor. Meşhur hikayedir,  Aziz Nesin’in Alman yazar bir arkadaşı vardır, her hafta Aziz Nesin’e iltifat edermiş, dermiş ki , “Sen dünyanın en büyük yazarısın, senin gibi bir adam yüzyılda bir gelir” sonra Aziz Nesin, Alman yazarı İstanbul’a çağırmış, bir sene ağırlamış, dönmüş adam. Hiçbir şey yazmamaya başlamış, Aziz Nesin de sormuş: “Hata mı ettik?” diye. “Yo ben seni önemli bir adam zannediyordum, sen meğerse olanları yazıyormuşsun, öyle renkli bir ülkedesin ki sırf olanları yazsan yazar oluyorsun” demiş. Benim hayatımda bir kişiye akıl veren yazım yok, “şunu yapın!” diyen yazım da yok, televizyonlarda öyle çok öğretmen görüm ki, herkes bize bir şeyler anlattı, “Hata yapmayın, etik olun, karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışığı bekleyin, yaşlılara yardım edin” fazla öğretmen vardı başımızda, en kolay iş, birine bir şey öğretmektir, Bu insanlardan çok sıkıldığım için öyle bir üslup kullanmıyorum.

“KAPTAN İSTERSE, BAŞBAKAN’A YAKIŞAN DA O PRİMİ VERMEKTİR”,

“TURGAY DEMİREL, PADİŞAH GİBİ PARA DAĞITMIŞ”

Sorguladığınız amanlar da oluyor. İnsanları, kurumları sorguladığınız da olmuyor mu? Mesela en son 28 Milyonun dağıtım kriterleri üzerinde durdunuz.

Burada da şunu yapın demiyorum, ortada bir 28 milyon var, Milli Takım kaptanı tarafından hiç hoş olmayacak bir şekilde Başbakan’dan istenmiş, adeta tinerci edasıyla, “Bize bir sakal atar mısın?” anlamında. Başbakan’ın önüne çıkan milli takım kaptanından biz, saygınlık bekliyoruz, Başbakan sorduğu zaman, “Bir şey ister misiniz? “diye, “Yok sağ olun Başbakanım” diyen adamlar da görmek istiyoruz, her Başbakanın önüne çıkan Başbakan’dan bir şey istiyor çünkü. Ömründe bir kere Başbakan’ın karşısına çıkıyorsan, “Sağ olun Başkanım” demek lazım. Bir şey ister misin diye Başbakan sorsa, ben de “Florya’dan bir arsa verseniz de ben de oraya iki katlı ev yapsam” desem, bana o arsayı verir Başbakan, insan Başbakandan bir şey isteyecek kadar pişkin ve yüzsüz olabilirse, Başbakan da bu yüzsüzlüğe cevap verir ve istediği şeyi verir. Koca milli takım kaptanı, Başbakan’dan prim isterse, Başbakan’a yakışan da, o primi vermektir. Onlar başarı göstererek bir şeyler hakettiler ama verilen paranın nasıl dağıtıldığını bilmemiz lazım, o para vergilerden gelen bize ait bir para çünkü. Turgay Demirel, padişah gibi para dağıtmış. Zaten bu Turgay Demirel tarzı insanları genelde sevmediğim için, “Ben yaptım oldu” diyen, devri adamı bunlar. Her devirde iktidara yanaşıyorlar. Bunlardan hoşlanmadığım için bu parayı nereye dağıttığını sordum.

“BİR FUTBOLCUNUN BAŞBAKAN’A: “BENİM ŞAHİDİM OLUR MUSUN?” DEMESİ BÜYÜK BİR CÜRETTİR”

Siz kupa meselesinin de Başbakan’a dayanmasından çok rahatsız olmuştunuz. Başbakan’ın eski futbolcu, hal’den anlayan biri ve futbolu da seviyor olması, kupa için aranmasını gerektirmemeli görüşündeydiniz.

Kupa alamayan Başbakan’ı arıyor, stat yapamayan Başbakan’ı arıyor, nikâh yapan şahit olur musunuz, diyor. Bir futbolcunun Başbakan’a: “Benim şahidim olur musun?” demesi büyük bir cürettir, ben böyle bir cürette bulunamam. Başbakan’ın bu iş trafiği arasında nikâhıma gelmesini beklemem.

“ŞİKE DAVASI, TEMİZ ELLER’E BENZEDİ”

Peki Başbakan’ın spor camiasının önündeki duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz, malumunuz Aziz Yıldırım ile cepheleştirildiler.

Bu konularda bütün düşüncelerimi söyledim. Bir şey de çıkmadı, o kadar tantana boşa gitti. İtalya’daki Temiz Eller’e benzedi. Temiz Eller büyük bir sansasyonla başladı, hayal kırıklığı ile bitti.

“İNSAN, ŞİKEDEN MAHKEMEYE BİLE ÇIKMAMALI”

Siz şikeye verilen cezaların güncellenmesinden yanaydınız, Metris’tekilerin de tutuksuz yargılanmasından…Fenerbahçe’yi yaşadığı travma sonrasında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bana kalırsa, şikeden kimse hapse girmemeli. Suç, sırf şike ise altında başka hareket yoksa( bahsi yönlendirme, maçın sonucuna etki etme gibi organize bir olay yoksa) yöneticinin cezasının federasyonun kurulları tarafından verilmesi gerekiyor, ömür boyu yöneticilik yaptırmazsınız veya 5 sene yaptırmazsınız biter, gider, sırf şikeden bir insanın mahkemeye bile çıkmaması gerektiğini düşünüyorum. Yargılama tutuksuz olmalıydı. Bu işin başka bir tarafı. Ama Türkiye’de bu iş o kadar çok karıştı ki, bunları anlatmaya kalkarsak röportaj biter. Onun için hiç girmeyelim.

“EN YALNIZ HALLERİM BİLE İKİ KİŞİDİR”

“FİKREN SÜRÜDEN AYRILAMIYORSANIZ, ŞEKLEN BUNU YAPIN”

Peki size geri dönelim…“Sürü sevmem. Herkes bir şeyden anlarsa, ben anlamam, herkes anlamazsa ben anlarım. Rakibim yok. Tek’im.” diyorsunuz. Peki yalnızlık psikolojisine girdiğiniz zamanlar olmuyor mu? Bu teklik duygusu sizi hiçlik noktasına taşıdı mı hiç?

Ben hiç yalnız olmadım, ikizler burcuyum, en yalnız hallerim bile iki kişidir. Hayatımda hiç yalnız olmadım, en kötü kendim ile konuşurum, kendimle kavga ederim yine sıkılmam, ve benim gibi çok adam var, beraber büyüdüğüm çok arkadaşım var, şansıma hepsi Kadıköy doğumlu. Eski Kadıköylüler bilirler, ben buradaki modelin basına sızmış modeliyim. Müziğe sızmış olanlarımız da, Mazharlar, Fuatlar, Özkanlardır. Şansal Büyüka’da eski Kalamışlıdır, Timur Selçuk, İlhan Şeşen, Kaygısızlar, Barış abi vs….Kalamış, müzisyeniyle, karikatüristiyle özel bir bölgedir, bu modelin temsilcisiyim ben. Benim gibi düşünen arkadaşlarımla beraber oluyorum. Sürü hikayesi de şöyle: Bize akademi de ilk saat bunu öğretti bir adam. Sınıfa gelen o adamın kim olduğunu bilmiyorum. Fetür şapkalıydı, büyük ihtimalle hocaydı, bir daha görmedik, adam dedi ki, “Bu okula girdiniz, hak ettiniz, hayatınız boyunca sürülerden ayrılın, sürülerin içinde olmayın” dedi, biz ne demek istediğini sorduk, “Ona da kendiniz karar verin” dedi. O, bizim için önemli bir andı. Rönesans ekolünden gelen bir akademinin, Floransa’daki ilk dersinde söylenen bir cümle. Sonradan neyi kastettiğini anladım. İtalya’da herkes gri pantolon giyer, mavi gömlek…mavi gömlekli adamı çağır dediğiniz zaman, “Hangi mavi gömlek?” denir. Onun gibi bir sürü adam vardır. “Şu boynuna kazak bağlayan” dediğiniz zaman, bir gurup insandan ayırıyorsunuz. Eğer fikren sürülerden ayrılmayı bilmiyorsanız, en azından şeklen oluyor. Sürü ile hareket etmek dünyanın hiçbir yerinden iyi bir şey değildir. Zaten bir laf var: “Sürüden ayrılanı kurt kapar” diye. Bu bile sürüden ayrılmak gerektiğini gösterir.

“KOVULMAK İYİ BİR ŞEY”,

“BAZI YERLERDEN KOVULMAK, KOVULMAMAKTAN DAHA İYİDİR”

Sürüden ayrılmak iyi bir şey gibi ama kovulduğunuz yerler için sitemde bulunduğunuz zamanlar oldu. “Kovulmadığım TV kalmadı. Sebep...4 dil...40 ülke...Cv’m” diyorsunuz.

Kovulmak derken, kimin kovduğuna bakar….Bazı yerlerden kovulmak, kovulmamaktan daha iyidir, Türkiye’de öyle kuruluşlar var ki, orada kalmak daha kötü. Kovulmak insana prim yaptırıyor, ben hiç değilse kovulduğum yerden memnunum.  Kovulmak için bir şey yapmanız lazım, durup dururken kimseyi kovmazlar. Ya hiç bir şey yapmayacaksınız, ya da bir şey yapacaksınız…Ben genelde bir şey yapıp kovulanlardan oldum….Bu bile iyi bir şey bence. Bir gazeteden giderseniz, yazdığınız için gideceksiniz, yazmadığınız için değil. İki tür yazara son veriyorlar, bir hiçbir şey yazmayana, bir de yazana. Hangi taraftan gitmeniz gerektiğine siz karar vereceksiniz. Televizyondan gönderilecekseniz, konuşmadığınız için değil, konuştuğunuz için gönderilmeniz lazım. Kovulmak esasında iyi bir şey, bir yerden çıkmanız için önce o yere girmeniz lazım. Beni Milliyet’ten gönderdiler, ama Milliyet’e girmek de çok zor, Milliyet’ten kovulmak için önce Milliyet’e alınmak lazım.

MİLLİYET BANA “YAZI YAZ AMA PARA VERMEYELİM” TEKLİFİNDE BULUNDU

Milliyet’ten ayrılışınız, Basketbol Federasyonu başkanı Turgay Demirel ve Hıncal Uluç'a  sert eleştiriler yöneltmeniz neticesinde yönetimin baskılara dayanamayıp bu kararı aldığı şeklinde yorumlandı.

Milliyet bana “git” dedi, git diyen spor ekibiydi, üst yönetimin haberi yoktu, bir gün sonra “Tekrar Milliyet’e döner misin?” diye aracı koyup sordular bana. Demek ki onların haberi yoktu. Spor medyası ile benim aramda bu tür sorunlar çok olur. Milliyet bana “Yazı yaz ama para vermeyelim” teklifinde bulundu. “Niye, okunmuyor mu?” diye sordum, “Okunuyorsun ama senin köşe yazını arttıralım ama para vermeyelim” bu zaten kibarca “Git” demek. İki gün içinde tazminatımı verdiler ve gittim. Eskiyle hiçbir hesabım yok. Ben hala Milliyet’teki arkadaşlarla görüşüyorum, hatta beni gönderenle de görüşüyorum, çünkü bu süreç böyle olması lazım, o kadar kafaya takmamak lazım.

“BİZDE ÖNE ÇIKAN İNSANI, KÜÇÜK BİR YERE SOKMA HASTALIĞI VAR”,

“İNSANLAR, KENDİLERİNDEN FARKLI OLANDAN HOŞLANMIYOR”

Basketbol yazarlığınız, futbol yazarlığınızdan daha çok seviliyor, bunun altında ne aramalıyız, işin aslı bu mu hakikaten?

O yalan. Basketbol yazarken de dibine kadar geçiriyorlardı, “Bu adam basketboldan anlamaz” diye. Fakat futbol daha büyük bir Pazar olduğu için, futbola geçince yazdığım yazılardan zarar gören zümre, beni basketbola döndürmek istedi. Ben günün birinde ekonomi yazsam, “Adam muazzam futbol yazıları yazıyordu” diyerek eleştirecekler. Çünkü bizde öne çıkan insanı, küçük bir yere sokma hastalığı var. “Bilgin çok iyi basketbol yazarı demek, Bilgin bir şey yazmasın demek” 50 küsur yaşındaki  bir insanın sadece basket yazması doğru değil, ben yazmam, o zaman başka bir şey yaparım, bu sadece basket yazmamı isteyerek, oraya beni hapsetmekten başka bir kasıt taşımıyor. Yılmaz Özdil için şunu diyebilir miyiz, “Yılmaz eskiden, İzmir’deyken  çok güzel kriket yazıları yazıyordu, bence kriket yazıları yazsın!” Bu şu demektir: “Yılmaz bize yazmasın, biz ondan rahatsızız” Basket yazarken, futboldan anlamaz, diyorlar. Futbol yazarken, basketten anlamaz, diyorlar. Basket yazıyorsunuz, futboldan anlamaz diyorlar. Bu süreci normal karşılıyorum. İnsanlar, kendinden farklı olan adamdan nefret ediyor, bu tepkilere de alışığım ben.

“İNSANLAR YAPTIĞI İŞİ ÖNEMSEMEMELİ”,

“HİÇBİRİMİZ ÖNEMLİ ADAMLAR DEĞİLİZ”

O zaman şu sözünüzü hatırlama vakti geldi: “ Sadece futboldan anlayan, futboldan da anlamaz”

Tabi ama sadece mimarlıktan anlayan da mimarlıktan anlamaz.  İnsanların daha verimli olabilmesi için, hayattan anlaması lazım ve kendi yaptığı işi, ön plana çıkartmaması lazım hatta yaptığı işi önemsememesi lazım. Haftanın 3-4 günü Hürriyet’te yazdığım bile aklıma gelmiyor. Önemli bir gazetede yazar olduğunuz, Sergen gibi bir yıldızla program yaptığınız, önemli bir spor radyosunda (Radyospor) çok dinlenen bir programa çıktığınız aklınıza gelirse, o zaman kendinizi bir şey zannederseniz. Halbuki hiç birimiz önemli adamlar değiliz, alt tarafı bulunduğumuz alanda, düşündüğünü yazan adamlarız. Bu memlekete katkımız falan da olmuyor bizim. Uranyum’u biz keşfetmedik, atomu ben bulmadım vs O yüzden kendini fazla önemli hissetmesi, insanı geri götürüyor, o yüzden de hafta içi yaptığım işler aklıma gelmez. Ancak sizin gibi insanlar arayıp, röportaj yapmak isteyince, bizi önemseyenler de var gibi düşünüyorsunuz.

“SPOR GURUPLARI BENİ TAKTİR EDERLER AMA BENİMLE ÇALIŞMAZLAR”

Tv programınız için spor dünyasının programcılarıyla röportajlar yapılmış, herkes sizi önemli biri olarak lanse etmiş, farkınızı, kalitenizi kabul ettiklerini söylemişler, gerçekten de bu böyle mi, aranızdaki rekabet hissedilir düzeyde mi?

Taktir ederler ama çalışmazlar. O da ilginç. Türkiye’de bir-iki spor gurubu var, onların yöneticileri sağolsun televizyonlarda, “Bilgin farklıdır, çok iyidir” derler ama hiçbiri benimle çalışmak istemez. Çünkü bizim gibi adamlar sistem dışı adamlar, sisteme uygun yayın yapanlar da var. Onların da haklı olduğu taraflar var. En acı şey şu, “İyi, takip ediyoruz” demesi ama hiçbir zaman da, “Gel bizimle çalış” dememesi. Benim için bu iyi bir şey bu. Ben memnunum halimden. Kimse kimseyi taktir etsin diye bir şey yazmıyorum. Sevgi üzerine bir şey kuruyorum ben. Birisinin sevgilisi varsa, o ilişki bile sevgi üzerine kurulmaz. Birisi sevsin diye özel bir şey yapmayacaksınız yani. Buna sevgiliniz dahil. Sizi olduğunuz gibi sevecekse sevecek, sevmeyecekse de yürüyüp gidecek. Hayatınızdaki her kimse, onun için ‘özel’ bir şey yapmamanız lazım. Bu halinizle seviyorsa sevsin. Kendinizi farklı göstermeyin. Kimse için kendimi değiştirmedim bugüne kadar. Ailemin yanında da aynıyım, sizin yanınızda da aynıyım, iş yaparken de aynıyım. Sevgilinizle farkı bir şey yaptığınız zaman, sonra o sırıtıyor.

“TURİZM, PAZARLAMA, MARKALAŞMA KONULARINDA DERS VEREBİLİRİM”

“İNSANLAR UZMANLIK ALANLARINDA KONUŞMALILAR”

Futboldan anlamak için önce neyi anlamak gerekir?

Futboldan anlamak nedir, ben onu da anlamıyorum. Biri önce onu anlatsın. Futbol basınında; Rıdvan Dilmen, Sergen Yalçın, Hakan Şükür, Mustafa Denizli gibi insanlar futboldan anlayan insanlar, onu kabul ediyorum, onların yaptığı programlar da, farklı oluyor zaten, onlar futbol kariyeri olan ve anlayan insanlar. Fakat futbol oynamamış da, hasbelkader yazı yazan insanların hangisi futboldan anlar, hangisi anlamaz ayırt edemiyorum. Türkiye’de buna yönelik bir akademi mi var?  İnsanlar uzmanlık alanlarında konuşmalılar, bir konuyu hakikaten biliyorlarsa konuşmalılar. Ben mesela; turizm, pazarlama, markalaşma konusunda, bir de yerinde yaptığım için(İtalya) uzman hissediyorum kendimi. Bu konularda üniversitelerde ders verebilirim, bir Bakan çağırsa onunla da konuşurum, televizyonlarda bu konuda konuşmak hoşuma gider ama futbol konusunda bir takımın nasıl olması gerektiğini ben de diğer arkadaşlar kadar biliyorum zaten. Rıdvan’ı veya Hakan Şükür’ü dinliyorsunuz, bir maç bittiği zaman onlar en önce konuşuyor. onlar ne derse onu deyip, devam ediyorsunuz. Kimse size bu görüşü nereden aldınız diye sormuyor ki? Bir de şu var, Hakan Şükür, “Galatasaray çift santrafor oynuyor” diyebilir, ben de diyebilirim. Hakan Şükür 100 lira kazanıyor, ben 1 lira kazanıyorum, Hakan Şükür’ün dediği önemlidir ama siz Hakan Şükür’ün demediği bir şey derseniz, o da sizi dinlemek zorunda kalırsa, o zaman siz de para kazanırsınız bu işten. “Galatasaray iyi oynamadı” bunu 100 kişi söyleyebilir ama parayı 3 kişi kazanır: Hakan Şükür, Sergen Yalçın, Rıdvan Dilmen. Onların dediği önemlidir. O yüzden siz orada “Galatasaray iyi oynamadı”  yerine daha farklı bir şey söylemeniz lazım. Onların görmediği bir şey söylemeniz lazım ki, söylediğinizin bir mantığı olsun.

“HATASIZ, KUSURSUZ, İDEAL İNSAN BENİ KORKUTUR.”

“10 İLE 25 YAŞ ARASI 1 MİLYON HATA YAPTIM”

Herkesten farklı şeyler söylemekte gerçekten üstünüze yok…Ör/ Messi Her takımda oynar kanaati yaygınken, siz “Ben almim” dediniz. Sporcuların gönlünüzde taht kurabilmesi onların çevik ve ahlaklı olmasına mı bağlı?

Çünkü beni aradılar dediler ki, Arsenal Teknik Direktörü Arsene Wenger demiş ki “Messi bir tek Barcelona’da oynar” diyen Arsene Wenger, konuşulan adam da Messi. İkisinin olduğu bir ülkede, Bilgin ne dedi diye merak edecek bir insanı düşünemiyorum. Ben “Almim” dedikten sonra baktım ki, bizim bütün arkadaşlar bu konu hakkında fikir yürütmüşler. Wenger, Messi’nin ne olduğunu bizim uzmanlarımız kadar iyi bilir herhalde. O, onu derken mutlaka başka bir şey kastediyordur. Çünkü bir filozof. Ve her konuya da maydanoz olmanın bir anlamı yok. Öyle konularda konuşmamak daha çok hoşuma gidiyor. Sporcuların zeki, çevik gibi yönlerinden ziyade ben daha başka  şeylerden rahatsız oluyorum. Mesela hata yapmadığını söyleyen, hep hatasız olan insanlar beni daha çok rahatsız eder. Çünkü insansak hata yaparız. Hata yapma! durumu var, kimse hata yapmasaydı, “Hata” diye bir kelime olmazdı zaten. Benim Roma’da genç bir sevgilim vardı, bir gün bana dedi ki: “Ben seninle ayrılacağım, çünkü kafamda bir adam var, onunla mı devam edeceğim, sana mı döneceğim görmek istiyorum, merak ediyorum” Biz de o zaman yurtdışında toyuz, dedim ki “Aman sonra bir hata yapma!” O da dedi ki, “Benim yaşım 21, bırak hata edeyim, hatayı şimdi yapmazsam, 40’ımda mı yapacağım, sen beni kendi halime bırak” ayrıldı gitti, sonra o adamla beraber olmadı, biz de olmadık ama bizim mantalite hep böyle: “Aman bir hata yapma!” Bana göre hata olan şey, kız için değil. Hataların yapılması lazım, hele belli yaşlarda. Hiç hata yapmadan 25’li yaşlara geldiğiniz zaman size hiçbir şey olmaz zaten. Hatalar insanı bir yere getiriyor. Benim 10 ile 25 yaş arası hata sayım, herhalde 1 milyon falandır. Ama o insana zenginlik katıyor. Hata deyince aklımıza en uç şeyler geliyor, onu kastetmiyorum. Sonuçta hata yapmayan, hatasız gibi gözüken insandan hoşlanmıyorum.

“FUTBOLCUNUN ZEVK, KEYİF VERENİNİ SEVERİM”,

“BİR TAKIMDA 3-4 TANE TÜKÜREN, KÜFREDEN ADAM OLMALI”,

“MEİRELES’İN YAPTIĞI HAREKETİ, BEN 100 BİN DEFA YAPTIM”

Hatasız, kusursuz, ideal insan beni korkutur. Ben boşandım, aradan iki-üç sene geçti, bizim mahallenin büyükleri dediler ki, “Seni evlendirelim” bir kadın var, 5 yıldızlı…dedim ki “Bana 3 yıldız yeter” Önemli olan yıldızın nerede eksik kaldığı, nerede olduğu…Futbolcu da öyle…Ben futbolcunun zevk, keyif verenini severim” Çünkü ben maça gidiyorum, sadece seyrediyorum, sadece seyirciyim, orada futbolcunun keyif vermesi, daha fantastik olması, iki tane seyre değer hareket yapması, yaratıcı insanı seviyorsunuz yani. Futbolcunun tükürmesini, küfretmesini hatta arkadaşına tekme atması futbolun içinde olan şeyler, hoş bir şey değil tabi ama tükürmesin, tekme atmasın, arkadaşlarına saygılı olsun, küçüklerini korusun….ondan futbolcu olmaz zaten. Takımda 3-4 tane o tip adam olması lazım ama maalesef takımın içindeki farklı oyuncular, farklı adamlar oluyorlar. Bir de ben bunları eleştirecek durumda değilim. Engin’in veya Meireles’in yaptığı hareketi konuşuyoruz. Meireles’in yaptığı hareketi ben hayatımda 100 bin defa yapmışımdır, İtalya’da turizmle uğraşırken de, talebeyken de…Ama o beni bağlıyor. Burada kurallar var, saha içinde onun yapmaması lazım. Benim ona “Yapma, çok ayıp” deme hakkım yok çünkü o hareketi ben de çok yapmışımdır. Bunu kulübü değerlendirecek veya ceza kurulu ceza verecek. Devamlı öğretmenlik iyi bir şey değil, “Ayıp tükürme” falan…”Hayır, tükürülür gerekirse” “Bu hareket yapılmaz!”, “Yapılır, adamına göre” Araba sıkıştırınca o hareketin alasını yapıyorsunuz ama tabi yapılmaması gereken yerler var, saha içi de böyle bir yer. Yine de bu durumda papazlık yapmak istemiyorum. Hakem kurulları var, federasyon var, bunlar yapacak bu işi, bana ne? Bu yüzden para alıyor insanlar. Köşemi veya programlarımı bununla dolduracak halim yok. Ben aynı hareketi yapan bir insanım, onun için adamın yapmasından rahatsız olmuyorum. Ha hakeme yapmış, olabilir, yanlış insana yaptı, cezasını çeker.

“HAYATIMA GİRECEK KADIN; ESMER, AGRESİF, AKDENİZLİ, ASLAN BURCU OLSUN”

“SHARAPOVA İLGİMİ ÇEKEN BİR KADIN DEĞİL”

PTT’nin Genel Müdürü,  Sharapova için,  Zarif ama sportmen, Nadal için Savaşçı tabirini kullanmış. Nasıl kadınlar ilginizi çekti desem?

Sevgili Genel Müdürün söylediği şeylerdi onlar. Hayatım boyunca sarışın bir kadın ilgimi çekmedi. Bizler esmerciyiz. Hayatımız, İtalya’da ve Türkiye’de esmer kadınlar arasında geçti.  Sharapova, hiç ilgimi çeken bir kadın değil( kadın olarak değil) Kadın dediğin benim için esmer olur, biraz agresif olsun hatta, Akdenizli olsun ve mümkünse Aslan burcu olsun. Uzun ilişkilerimin hepsi Aslan’dı, Aslanlarla iyi anlaşıyorum. İnsanlar alıştıkları hayatları sürdürmeli bence. Yani Merieles’in yaptığı hareketi yaptığınızda karınız ne olduğunu anlayacak, bir daha onun ne olduğunu anlatmayacaksınız, duyguların aynı anda paylaşılması lazım. Bunun için de aynı kafa yapısındaki insanların birbiriyle flört etmesi gerek. Mesela Çin’li bir kadınla flört ettiğimi düşünün, iki sene birbirimizin ananelerini tanımakla geçer, işin tadı çakar. İnsanlar ana dilinde konuşabileceği kadınlarla flört etmeli. Aşkın içinde bazen çok fazla şiddet, gerilim oluyor, duygularınızın yoğun olduğu zamanlarda, düşündüğünüz kelimenin İtalyancasını, Fransızcasını bulamıyorsunuz. “Yürü lan” kelimesinin mesela Almancası yok. Almanca söylediğin zaman çok düzgün bir kelime çıkıyor, kadın da “Peki ben gideyim” diyor. “Has….” Kızıldığı zaman, çok önemli bir kelimedir ama hiçbir dilde karşılığı yok. Türkiye’de adam, karısına bunu der, deşajz olur, 5 dakika sonra barışırlar ama o “Has…”i söylemedikten sonra barışma süresi uzuyor. “İnsanlar kendi dilinde ancak hissettiklerini söyleyebiliyor diye bir yazı yazmıştım, ne kadar yabancı dil bilseniz de söyleyemiyorsunuz” diye yazmıştım, Mine Kırıkkanat: “Ben bunu bazen çok hissediyorum, Fransız gibi konuşmama rağmen, bazen o kelimenin Fransızcası olmuyor” demişti.

“BENİ SERVETE BOĞSANIZ KADIKÖY’DEN AYIRAMAZSINIZ”

Sizden kendinizi tarif etmeniz istenince, “Sıradışı” diyorsunuz. Peki bu sıra dışının gerçek olarak tanımladığı GS ile buluşması nasıl oldu, hanginiz hanginizi yoldan çıkardı?

Yoo, onu başkaları diyor, ben demiyorum. Bilhassa çok sıradan, basit hayat yaşamayı seven, iş, güç haricinde eski alışkanlıkları ile geçiren biriyim. Dünyadaki trend de budur, eski ülkelerin değeri buradan gelir, hiçbir Yunanlıyı, İtalya’nı alışkanlıklarından vazgeçiremezsiniz, New York’un yarısını verin, yine senede 2 ay Palermo’ya gelir. Beni de servete boğsanız, beni Kadıköy’den ayıramazsınız. Benim boş zamanlarım, alıştığım yerlerde, arkadaşlarımla geçmesi lazım ki, besleneyim. Sıradışını dışarıya yönelik söylüyorlar, ben ise bazen o kadar gereksiz ve basit bir hayat yaşıyorum ki, tanıyanlar da hayret ediyor.

“BENİ GALATASARAYLI YAPAN; O MAÇTIR, O SÜNNETTİR, METİN OKTAY’IN O GOLLERİDİR.”

Ben bu sıra dışı insanın, gerçekle buluştuğu ana gitmek istiyorum. Çünkü bir anket sorusunda Galatasaray’ı, ‘gerçek’ olarak tanımlamışsınız. Galatasaraylı olma öykünüz, hanginiz hanginizi yoldan çıkarttı?

Ben 9 yaşında sünnet oldum. Babam, bana makaralı bir teyp aldı, o zaman makaralı teypler olaydı, sonra o gün maç vardı, yendik, Metin Oktay o maçta 3 gol attı, biz de o maçı banda(makaralı teybe) aldık, teybin ilk siftahı o maç oldu. Bir de ilk defa teyp görüyoruz…devamlı o maçı dinliyoruz, Metin Oktay habire 3 gol atıyordu, 300 gol bir anda. O şekilde bir sempatisi oldu. Belki o maçı Fenerbahçe alsaydı, Fenerbahçeli olacaktık. Beni Galatasaraylı yapan; o maçtır, o sünnettir, Metin Oktay’ın o golleridir. Ama sonradan Galatasaray Lisesini bitirip, ondan dolayı Galatasaraylı olanlardan sonra bu olayı daha çok önemsemeye başladım. Metin Oktay tarafından Galatasaraylı olan birisinin hikayesi, liseyi bitirip Galatasaraylı olan birisinin hikayesinden daha renkli. Çünkü hayatınızda bir duygu var, birini sevip de o takımlı oluyorsunuz.  Hayatımda yaptığım her işte bir duygu vardır, yazdığım her köşe yazısında benim de hoşuma giden bir tanımlama, iki cümle çıkar.

“BOŞ İŞLER BAKANLIĞI DİYE BİR BAKANLIK OLMALI”

Evet zaten bizler de bunu yakalıyoruz… Galatasaray için, “Bu kadar değerli, önemli, okumuş, tahsilli, bilimselliğe inanan yönetici, profesyonelin arasında perşembe pazarından ilk okul 3’ten terk ve geri zekalı olmayan 1 esnaf olsaydı... “şeklinde bir serzenişiniz var. Sporda fazla mükemmellik iyi sonuçlar getirmiyor demek doğru olur mu?

Ve bir tane muşamba alsaydı, serseydi o sahaya….Dünyada, boş işler diye bir iş kolu vardır. Önemli insanlar tarafından, “Bunlar da iş mi?” diye bakılan mevzular. Halbuki, boş işler sayesinde ülkeler, insanlar, kurumlar büyük para kazanırlar ve büyük işler yaparlar. Ben 30 senedir her iktidara, “Boş işler Başkanlığı” olmasını teklif ederim. Adalet Bakanının, İçişlerinin, Başbakan’ın, Belediye Başkanının da önemli işleri var, bu işlerle uğraşamıyorlar. Bakanlık koyun, adı “Boşişler” olsun. Boş işler deyince, mesela bütün çay bardakları aynı tip olsun, esasında bunlar boş iş de değildir, çünkü dünyada ülkesini markalaştırıp, pazarlayarak para kazanan ülkeler var. Fransa gibi…Bunlar 60 milyon turist, 70 milyar dolar para kazanıyorlar. Mesela Exspresso Coffee, etrafında aynı kahvedir, standart vardır, İtalya’yı incelediğinizde, playboyundan makarnasına öne çıkan markanın altında bir boşluk bulursunuz. Her Amerikalı kadın, filmlerde gondolcuya aşık olur, halbuki o gondolun, gondoldan sonra eve giderkenki halini görüp, şapkasını çıkarır, takma dişlerini bırakır, kirpiğini çıkartır, peruğunu çıkartır, bakarsınız, bu adama mı aşık oldu kadın, dersiniz. Çünkü orada öyle bir figür yaratırlar. “İtalya’da gondolcuya aşık olunur” diye bir imaj çıkmıştır.

"FATİH TERİM, ADANA'DAN MİLANO'YA OTOBAN YAPTI"

Birkaç ayda ölü bir takımı diriltmeyi başardıkları için teşekkürü hak ettiğine inandığınız Terim ve Galatasaray’ın gidişatını nasıl yorumlarsınız?

Eskiden Adana’dan Milano’ya yol bile yoktu, ben 74’te gittim İtalya’ya. Fatih Terim, Adana’dan, Milan’a otoban yaptı. Ben İtalya’da iki sene yaşadığımda, burada ne olmaz derlerdi bana, Papa çok önemli bir figür, “Papayı bir Türk vurmaz” derdim, vurdu, Milan organizasyon olarak önemli bir kulüp, ‘Milan’da bir Türk antrenör olmaz” derdim, oldu. “Adanalı hiç olmaz” derdim, oldu. “Abdullah Öcalan, Roma’da yakalanmaz” derdik, yakalandı. “Ben o akademiye girmem” derdim, ben o akademiye girdim. O yüzden bazen işin içinde Türk oldu mu ne olacağı belli olmuyor. Floransa gibi en tutucu, beyaz İtalyanların olduğu bir bölgede (En iyi İtalyanca biz konuşuruz, benim anneannem şunu buldu diyenlerin, Michelangelo’nun adının geçtiği çok önemli bir ülke) antrenörlük yaptı. Bu çok önemli bir şey. Tabi dünyadan bihaber arkadaşlarımız, kovulduğunu vurguladılar ama sonuçta Fatih Terim’in olduğu yerde, herşey olabilir. Fatih Hocanın bütün negatif taraflarını ben de biliyorum. Toplumun Fatih Hoca’da hoşlanmadığı yönleri vardır, ben Fatih Hoca’yı iyi tanıyorum, hangi tarafının rahatsız ettiğini biliyorum, Fatih Hoca’nın hepimize ters gelen şeyleri olabilir ama Fatih Hocanın bir özelliği var, Adana’dan Milano’ya bir otoban yapması ve Milan gibi tipik İtalyanları çalıştırması. Kuzeyliler, Romalılara bile “Hayvan” diyor, aşağıyı zaten saymıyorlar, Güney İtalya’ya ‘Afrikalı’ diyorlar. Bu tür kendine elit diyen kesimlerin bir Adanalı antrenörü oldu, daha ne olsun?  Gönderildi, diyorlar. Gönderilecek tabi, Fatih Terim’i o mekanizmaya sokarlar mı? Kendi adamlarından birini sokmak istiyorlar. Fatih Hoca ilginç biri, oraya gidip 2 ay bile oturmak çok zor bir iş.

“TÜRKİYE’DE FUTBOL ÇÖKTܔ

“DERBİLER, ESKİ TÜRK FİLMLERİ GİBİ”

Bunların yanında takımını şampiyon yapması bir detay belki ama….Bir keresinde LİG TV'yi aradınız…Bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesi eski Galatasaray-Fener maçlarının yayını sırasında, "Galatasaray'ın yendiği maçları sonra mı vereceksiniz, ayrı ayrı mı veriyorsunuz" diye sormuşsunuz. "Sırayla yayınlıyoruz" yanıtı almışsınız. “ Zaten hep Fener yeniyor yani..." diye kesmiştiniz diyalogu. Bu ezeli rekabet sona erdiğinde ortada futbol diye bir şey kalır mı? Yani futbolun içinden Fener ve Galatasaray’ı çıkartsak ne kalır?

Evet bir ara Fener-Gs maçlarını veriyorlardı, ben de baktım hep Fener yeniyor, “Gs’nin yendiklerini sonra mı vereceksiniz” dedim, “Yok biz sırayla veriyoruz” dediler, o zaman öyleydi durum. Bence Türkiye’de futbol diye bir şey kalmadı. Futbolun içinde her şey olabilir, şike de olabilir, maç almada olabilir, bunların hepsi futbolun içinde var ama en azından ortada bir sürü şaibe varken, ortalığın neden bu kadar toz duman olduğuyla ilgili hiçbir şey çıkartılmazsa, o mekanizma çöker. Türkiye’de futbol çöktü. Şu anda yayıncı kuruluşların gazıyla gitmeye çalışıyor ama Türkiye’de 5-6 senede kendine gelemeyecek çünkü bu süreci İtalya yaşadı.  İtalyanlar bu skandallar çok oldu, nispeten ceza verilmesine rağmen tam verilmedi, İtalya’daki futbol hiçbir zaman eski İtalyan sporu olmayacak bundan sonra. İtalya ligine şu anda kimse ilgi duymuyor, eskiden çok cazip duyulurdu. Türkiye’deki Gs-Fener yerli film gibi… aşk, gerilim, tecavüz, seks, ihtiras, gözyaşı hepsi var. Derbiler, eski Türk filmleri. Ben Gs-Fener maçına giderken, ne Gs’dan özel bir futbol gösterisi bekledim, ne de Fener’den. Ben o 5 atış 25 tarzındaki havanın yansıtılması için maça gittim.

“DERBİ  MAÇINDA BİR AĞIRLIK, BASKI VARDI”

“BASKETİN MARKA DEĞERİ FUTBOLDAN YÜKSEK”

Orada gerilim vardı, acı vardı, şiddet vardı, gözyaşı vardı, onu görmeye gidiyorsunuz zaten. Sırf Gs’lıların içinde maçı seyrettiğim halde, üstelik bir arkadaşın devamlı gittiğimiz locasında olduğum halde, oradaki fazla baskı beni rahatsız etti. Baktım tabelaya 2-1, “Bari 2-1 iken çıkayım, Fener bir gol atarsa 2-2’yi görmeyeyim, benim için maç, 2-1’de bitsin” dedim. Sonradan da şu aklıma geldi: Fatih Hoca’nın basın toplantısını izledim, “Buna kötü futbol diye yaklaşamazsınız, bir kere bu bir derbi maçı, burada büyük bir emek var” dedi, doğru evet. Ben locada kahve içerken bile maçın ağırlığını hissedip, eve çıkıyorsam, orada oynayan her iki takıma da büyük saygı duymak lazım. Ama bu derbi maçını da Türkiye ligi gibi değerlendirmemek lazım. Ondan önce Belediye maçının lig maçı vardı, bomboş bir sahada 10 tane adam, kimsenin seyretmediği saçma sapan bir maç, oynayan oyuncunun karısına sorsan o bile bilmiyor kocasının hangi takımda oynadığını. Türkiye liginde maalesef bu son süreçte futbolun marka değeri sıfıra yakın olmuştur. Bunu ilk kullanan basketbol tarafı da alıp götürmüştür, Türkiye’de şu an bir inceleme yapılsa, basket liginin marka değeri futboldan çok yüksek çıkacaktır. Bu ligden rekabeti çıkartırsanız, lig falan kalmaz ortada.

Fatih Terim’in “Bir emek vardı” sözü, Kocaman’ın “Verimliliğe göre kazanılmadı” sözü, Hıncal Uluç’un, “Korkaklar savaşında şanslı olan kazandı” sözü?

Onların hepsi maçtan sonra söylenmesi gereken laflar. Beni ne Aykut Hocanın ne de Fatih Hocanın söyledikleri pek de ilgilendirmiyor, ben kendi yaşadığım duyguyu biliyorum. Stadın üstüne çöken bir baskı var, eski arena mantığı gibi. Deplasman takımı için linç oluyor. “Bu adamlar buradan çıkmayacaklar” gibi bir durum oluşuyor. Kendi takımını da baskı altına alıyor. Nasıl ki eskiden esirler, aslanlarla, gladyatörler savaştırılırmış, deplasmanlarda aynı bu durum oluşuyor. O yüzden futbolcuların da, oynayan oyuncuların da heykelini dikmek lazım. Bu atmosferde birbirlerine tekme tokat girmeden, kafa göz kırmadan maçı bitirdikleri için. Zaten futbolcular iyi niyetli olmasa, Türkiye’de saha içinde her maç kavga dövüş biter. O yüzden ben hiçbir zaman Fb-Gs maçına futbol görmeye gitmedim, hani bir laf vardır, “Aşkta her duygu olur da huzur olmaz” diye, derbilerde de her türlü duygu olur ama huzur olmuyor, yenilene de olmuyor, yenene de olmuyor.

“FENERBAHÇE’YE HİÇBİR ŞEY OLMAZ”

“FB İKİNCİ LİGE DÜŞSE, BİRİNCİ LİG OLUR”

“ÖNEMLİ KİŞİLERİN İÇİNDE OLDUĞU FENERBAHÇE’NİN BATMASI MÜMKÜN DEĞİL”

Fenerbahçe’nin biraz daha kritiğini yapsak…yakın geçmişinde gördüğü travmalar sonrası takımın genel durumunu nasıl buluyorsunuz?

Fenerbahçe’ye hiçbir şey olmaz ki, Fenerbahçe bugün ikinci lige düşse, ikinci lig birinci lig olur. Fenerbahçe camiasını ve şahısları ayırmak lazım. Herkes bir dönem sıkıntı yaşayabilir, Fenerbahçe’ye ne olabilir ki? Türkiye’deki önemli Fenerbahçelileri saysanız, Fenerbahçe’ye çağ atlatacak 10 kişi var şu anda. Ülkenin Başbakan’ı FB’li, önemli iş adamları; Ferit Şahenk, Murat Ülker, Ali Koç FB’li, Mehmet Ali Aydınlar, Sadettin Saran, Hamdi Akın, Nihat Özdemir…şu ekibe Allah’ın dağında bir ülke verin, ülkeyi ayağa kaldırırlar bunlar. Garip olan Fenerbahçe’nin şahıslara bağlı kalması, komik olan bu, yoksa bu 10 kişi ile FB değil, Avrupa futbolu ayağa kalkar. Bu insanların olduğu bir gurubun batması mümkün mü?

“FUTBOL, TRABZON’U BİR YERE HAPSETMEK DEMEKTİR”

Peki Trabzon ve Beşiktaş için neredeyse hiç yazmıyorsunuz. 1461 ruhunun ligi canlandırdığını düşünüyor musunuz?

Trabzon’un kendisi önemli bir yer, futbolu ikinci planda kalır. Trabzon, Napoli, Marsilya gibi çok acayip bir şehir. Fıkrasıyla, yaşayış şekli ile, konuşma tarzı ile…Trabzon’da futbol benim aklıma bile gelmiyor. Çünkü hayatımda o kadar çok Trabzonlu var ki! Trabzon bir renk, aynı Napoli’nin, Marsilya’nın aldığı bir renk. Trabzon için bir şey yazmaya gerek yok, meselelerini kendi aralarında çözmesi lazım. Trabzon’da futbol nasıl ileri gider, onlar karar verecek, ben vermeyeceğim. Trabzon her şeyiyle kendi bir renk olduğu için anlatmaya gerek yok. Bazı şeyler vardır, futbol takımı öne çıkar, bazı şeyler de zaten öndedir. Napoli, hiçbir zaman futbol takımı ile öne çıkmaz, bir felsefedir ama Napoli’nin futbol takımı da çok renkli bir takımdır. Benim de İtalya’da Roma ile beraber tuttuğum takımdır. O yüzden Trabzon’un futbolu ile ilgili bir şey yazmaya gerek yok, futbol, Trabzon’u bir yere hapsetmek demektir. Trabzon’u, sırf futbol ile gündeme getirmek, Trabzon’a ayıp etmektir.

“TÜRKİYE’NİN EN BECERİKSİZ BAŞKANINI BİZ TFF BAŞKANI YAPTIK.”

Beşiktaş için çok şey konuşuyoruz da, camiasıyla konuşmuyoruz, Beşiktaş Türkiye’de tarihe geçti, 10 senelik süreçte kendisini yöneten Başkan sayesinde bir şeyler yaşadı, mutlaka Beşiktaş’a yardımcı olmak istedi ama olamadı, Beşiktaş UEFA’nın dışında kaldı, dünya kadar borca girdi, ve Türkiye’nin en beceriksiz Başkanını biz Futbol Federasyonu Başkanı yaptık. Kişiliğine hiçbir lafım yok. Ailesiyle maça gelerek, futbola renk de getirdi. Esasında bu tarafından bakarsak, Yıldırım bey bana çok sempatik geliyor ama herkes her şeyde başarılı olacak diye bir kanun yok ki, iş aleminde çok başarılı ama futbolu yönetemedi. Tarihinin en kötü dönemini yaşıyor.

“TFF...Yıldırım Bey’in sayesinde...80 küsur günde TFFT oldu: Türkiye Futbol Federasyonu Tiyatrosu..” diyorsunuz.

Ülkenin içindekiler bir kulp takabilir de, yurt dışından bu sektöre bakış açısı farklı oluyor. Diyorlar ki, “ Bu takım kimin döneminde bu hale geldi, bu Başkanın döneminde, çok göze soktu, UEFA’ya giremiyor, ödenmedi, kriterlere uymadı, böyle oldu” Şimdi Futbol Federasyonu başkanı olunca hikaye bitiyor zaten orada. Devamını sormuyor size. Sistem olarak o Başkanı, Federasyon Başkanı yaptığın zaman, futbolun marka değerini bitiriyorsun zaten. Bunun için de futboldan anlamaya gerek yok. Herkes zannediyor ki, bir kavimiz, kimse bizi tanımıyor. Herkes tanıyor, onun için bize kimse futbolda Avrupa Şampiyonası vermiyor.

“ÇOCUKLAR MAÇA ALINMASIN”

“FAHİŞE USULÜ MAKARNAYI TAVSİYE EDERİM”

Napoli dedik de, Altan Tanrıkulu, Napoli ile ilgili yazdığınız bir cümleye takılıp, “Keşke İtalya’dan örnekler verirken 7-8 yaşında kız çocuklarımızın da gazetenin spor sayfalarını okuyabileceğini düşünerek biraz  örnekler verseydi” uyarısında bulunmuş. Yorumcuların, spor izleyicisini veya okuru olarak kadın veya çocuk izleyiciyi yok saydığını düşünüyor musunuz?

Bir laf vardır, “Her kadında 250 gram fahişelik(cilve) olabilir ama 260 olsa, fahişe olur” diye. Bu şu anlama gelebilir, her kadında biraz cilve olabilir ama bunun bir gramı vardır. Altan demiş ama Napoli’yi pek bilmiyor herhalde. İtalya’da en önemli makarnalardan bir tanesi fahişe usulü pişirilmiş makarnadır. “Put(Orospu)ereska” Dersin ki, “Bana pastalı putereska ver yani orospu soslu makarna ver” Niye öyle demişlerdir: Alışmayan insanları yakar, seven de yer. Böyle mizahi bir isim takmışlar. İtalya gibi argosu zengin olan ülkelerde bu tip kelimeleri söylemesi lazım. 5-6 yaşındaki çocukları ebeveynleri maça götürüyor, bunu Türkiye’de tek söyleyen de benim. Babalar, rakip takım aleyhine, “En büyük kim, bilmem neyin bilmem nesi” diye küfrettiriyorlar. Altan Tanrıkulu’nun buna bakması lazım. Türkiye’de iki tane pedagog olsa bunun yasaklanmasını ister. O çocuk belki futbolla ilgilenmeyecek, niye çocuğu zorluyorsun? “Fahişe” demekle hiçbir çocuğun terbiyesi bozulmaz, çünkü böyle bir gerçek de var.  İtalya’nın en önemli makarnalarından biri, “Fahişe usulü makarnadır” Gittiğiniz zaman deneyin, çok da güzel makarnadır.

“İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ GEREKSİZ BİR TAKIM”

“İBB, HER DALDA BAŞARILI BİR BELEDİYE DEĞİL”

Bir spor yazarının size sormamı istediği bir soru: Bir gün olur da, Roma Büyükşehir Belediyespor kurulur ve Serie A'da oynamaya başlarsa İtalyanlar da Göksel Gümüşdağ ve Abdullah Avcı gibi değerli insanlar bulabilirler mi acaba?

Kurulmaz. İtalya’da Roma Büyükşehir takımı olmaz, olursa dalga geçerler. Roma, bu saçmalığı kaldırmaz. Büyükşehir Belediyesi başka işlere bakar. Bu tamamen bize özgü bir şey, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Olmaması gereken bir durum, oluyorsa da, kesinlikle profesyonel futbol takımı olmaması lazım, bu takımda yabancı oyuncuların olmaması lazımdır, İBB’nin bir hedefi olamaz, ne hedefi olabilir, İBB, şampiyon olmayacak, o zaman yabancı oyuncuları oynatmazsın, alt yapıdan genç çocukları oynatırsın, onları da yetiştirip satarsın, bir anlamı olur oynattığın takımın. Ama 7 tane yabancı adam aldığın zaman, derler ki: “Kardeşim senin Belediyende işler çok mu iyi gidiyor, sen önce karayollarına yabancı bir Genel Müdür getir” İstanbul Büyükşehir Belediyesi, her dalda çok başarılı bir belediye değil ki….Futbol takımının iyi olması da gerekmiyor. Her Belediyenin bir takımı olur da, Roma’nın, Paris’in….o zaman belki? Hani eskiden vardı, okullar arası şampiyona, silahlı kuvvetler şampiyonası vs…gereksiz bir takım. Her tarafa İspark(İspark başkanı aynı zamanda belediyenin de başkanı) koyup, bunu sponsor yapıp, bizden dağda başında aldığın paraları bu takıma yediriyorsan, ben sorarım, İstanbulluyum çünkü. Onun için ben İstanbul’a, “İstrantbul” diyorum. İstanbul’da bir rant var. Bu insanların karşı çıkması gereken bir  konu. Ama bu ülkede insanlar, parti tutar gibi takım tutuyor, takım tutar gibi parti tutuyor. Ak Partililer ne yaparsa, “Helal olsun” deniyor. CHP’liler ne yaparsa “Bravo” deniyor. Fenerbahçe Başkanı ne derse, Fenerbahçe “Evet” diyor, Gs Başkanı ne derse “Evet” deniyor.

“İSTANBUL’A BİR FATİH, BİR DE ALİ AĞAOĞLU GİRMİŞ”

“AVM VE SİTE YAŞAMI, İSTANBUL’UN RUHUNU YOK EDİYOR”

“BİZİM GİBİ ESKİ ÜLKELERDE ESKİYİ KORUMAK LAZIM”

Bazı yazılarınızda özellikle TOKİ’ye sesleniyorsunuz, İsRANTbul’da turlarken gördüğünüz bir kaç boş arsayı, gözlerinden kaçmış olabileceği ihtimali ile arz ediyorsunuz,  bu hassasiyet neden?

Çünkü şehirleri korumak diye bir olgu var dünyada. Eğer şehriniz New York, San Francisco ise korumayın, bunlar yeni şehir, eskiden İtalya’da Rönesans, reform tartışılırken, Amerika daha doğmamıştı. Bizim gibi eski ülkelerde(Türkiye, Yunanistan, İspanya, İtalya) eskiyi korumanız lazım. Korursanız elalem gelir, size para bırakır. İstanbul’da yapılanma açısında, çok katlı yapılar yapmak veya AVM’ler yapmak, modernleşmek anlamına gelmiyor. Kafaların modernleşmesi lazım. AVM ve site yaşamı, İstanbul’un ruhunu yok ediyor. İstanbul’un kendisi, dünyanın en büyük AVM’si. Nişantaşı’nda AVM açmak, şeytanın aklına gelmez. İstanbul’un birkaç belediyesi çivi çakamıyoruz, oraları kurtarmışız ama İstanbul’da boş alan bırakılmamasına karşıyım. Onun için diyorum ya, “İstanbul’a bir Fatih girmiş, bir de Ali Ağaoğlu” girmiş. Ali Ağaoğlu kızmasın, kendisi; değerli, zeki, akıllı biri olabilir ama İstanbul’da da milat Fatih’in değil de, Ağaoğlu’nunmuş gibi bir tablo çıktı ortaya. Geçen gün boş arsa gördüm, TOKİ’ye mail attım, “Sayın TOKİ herhalde gözünüzden kaçtı burada boş arsa var, haberiniz olsun” diye, onlardan da esprili bir cevap geldi.

“KULÜP TARİKATLARI, DİNİ CEMAATLERDEN DAHA TEHLİKELİ.”

“TÜRKİYE’Yİ SAĞ-SOL BÖLEMEDİ, ÜÇ BÜYÜK KULÜP ÜÇE BÖLDܔ

“SPOR KULÜPLERİ, DİNİ CEMAATLERİ ELE GEÇİREBİLİR”

İstanbul’un miladına baktık, bir de futbolun miladına bakalım. “2000 sonrası yeni trend şu...Taraftarlar ‘mürit’ gibi...Kulüpler de ‘tarikat’ gibi...Tarikat’a biat vaziyetleri de yüzde 100 gibi...” demiştiniz. 2013 hatta 2023 spor vizyonunu nasıl görüyorsunuz? o yıllarda veya asırlarda spor aleminde neler olur?

2023’ü düşünmüyorum çünkü ben o zamana kadar yaşamam nasıl olsa. 2013’ü düşünüyorum. Bizim işlerimiz bugün var yarın yok, bir yazı yazıyorsunuz, formdan düşüyorsunuz. Kendime bakayım. Kulüpler, din tarikatlarından daha tehlikeli olmaya başladılar. Ben bir sürü tarikat hakkında yorum yaptım ama kulüp hakkında yorum yaptığım zaman muazzam bir geri dönüş oluyor. Bu da şunu gösteriyor, “Bu müritler daha tehlikeli” kesinlikle futbol kulüplerinin tarikatlaştığını düşünüyorum ve bunların yöneticilerinin son 10 senede ürünleri satıp, pazarlamak adına ülkeyi böldüğünü düşünüyorum. Bugün kulüp tarikatları, dini cemaatlerden daha tehlikeli. Çünkü o müritler, yaşama daha fazla zarar veriyorlar. Kulüpler tarikat gibi, onun için de başlarındaki insanlara “Tarikat şeyhi” muamelesi yapıyorlar, kendilerini de mürit gibi hissediyorlar. Türkiye’de sağın, solun sokağa çıkamadığı dönemler vardı, adım başı yol kesiliyordu, o dönemden sonra bölünmeyen Türkiye’yi, bu 3 gurup, 3’e böldü. Bu strateji hatasıdır. “En büyük biziz, biz farklıyız” gibi tezler çıkartıp, kendi taraftarlarını daha çok ait hissetsinler diye kartlarla kulüplerin içine alıp, o kulübün parçası haline getirip organize oluyor. Herkes kulübün avukatı oldu, her kulübün bir yönetim kurulu var, yeteri kadar adam var zaten, dışarıdaki her insan o takımın tetikçisi gibi davrandığı zaman işler sarpa sarıyor. Üç büyüklerin yan yana gelemeyecek duruma gelmeleri büyük problemdir. Allah’tan son maçta soğuk kanlıklarını korudular, hepsinin arkadaşlıkları var, sporcu olmanın getirdiği bir terbiye var, onlar birbirlerine girmiyorlar, burada yabancı oyuncuların da çok büyük katkısı var, çünkü yabancılar birbiriyle çok sıkı arkadaş oluyorlar. Kulüplerin tarikat gibi yapılaşması büyük sorun. Dini cemaatlerin sporu ele geçirir mi diye bir tartışma var, tam tersi ben spor kulüplerinin dini cemaatleri ele geçirebileceğini düşünüyorum. Hiçbir cemaat, spor kulüplerine bulaşmaz bence. İçerideki durum vahim çünkü.

“HAKEMLİK YAPILACAK EN SON ÜLKE, TÜRKİYE”

Üç büyük taraftar arasında hakem rolünü de atlamasak…Önümüzdeki sezon maçların 6 hakemle oynanabileceği tartışmalarına, “O kadar baskı var ki... Hakem gördüğünü çalamadıktan sonra, 6 olsa ne fark eder, 46 olsa ne fark eder!” şeklinde bir yorum getirmiştiniz. Meireles için de: ”Türk hakemlerini tanımış oldu” şeklinde yorumlar var…

“Cüneyt Çakır orada yönettiği gibi burada yönetemiyor” diyorlar, burada yönetemiyor çünkü. Cüneyt Çakır, İspanya’da, Portekiz’de maç yönetirken kafası rahatta, burada değilse onu konuşmak lazım. Gs-Fb maçında, Halis Özkahya (Beden Eğitimi Öğretmeni), 32 yaşında, Türkiye’deki Beden Eğitimi öğretmenlerinin sosyal şartlarını bilirsiniz, onu getirip, iki tane egosu yüksek, cüretkar camianın maçına sokmak ve ondan böyle bir maçı yönetmesini beklemek hakikaten büyük bir saflık, ama bravo Halis Özkahya’ya yönetti. Ben hiç tahmin etmiyordum, dağılır gider diyordum. Hakemlik yapılacak en son ülke, Türkiye. 6 değil 26 olsa ne fark eder, önemli olan gördüğünü nerde olursa olsun çalabilmesi. O kadar çok etken var ki, istemeden etkileniyorlar. Son 2 senenin Hakemlerinin hepsi düzgün ve dürüst insanlar. Onların fahiş hataları yapıyor olması, büyük bir baskının olması. Ben taraftar olarak, 2-1 önde olduğum bir maçtan çıkıp, “Ohh” diyorsam, o hakemlere maçı yönettikleri için sadece teşekkür edilebilir.

"DERBİYİ, FIRAT AYDİNUS YÖNETMELİYDİ"

Derbi baskısını kim üstelenebilirdi sizce?

Esasında bu maç için Cünet Çakır ve Fırat Aydinus deniyordu. Bu maçı Fırat Aydinus’a veremiyorsanız, konu kapanmıştır. Fırat Aydinus’a niye veremiyorsunuz, Fenerbahçe’de problem yaşamış! Böyle başlıyor olay zaten. Normalde o maça Fırat Aydinus’u vermeleri lazımdı. Bu Halis Özkahya yönetemez anlamında değil, yönetebilir ama  bazı hakemler bazı maçlara ellemiyor, böyle bir sistem başlıyor, o yüzden Türkiye’de bu değişmez. Allah hakemlere ve hakimlere kolaylık versin. Karar verici unsurlarda büyük bir sorun var.

hulyaokur/haberx

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star