Mustafa GÜNEŞ

12 EYLÜL 1980 DARBESİ


Mustafa GÜNEŞ
19 Eylül 2013 Perşembe 08:01

Bu yazıyı 12 Eylül günü yayınlamayı düşünüyordum. Ancak o sıralar meşguliyet nedeniyle yazama fırsatı bulamadım.

12 Eylül Darbesi olduğunda, siyasi gelişmelerden haberdar ve izleyip sonuç çıkarabilecek bir yaştaydım.

Son birkaç yıldır hemen tüm toplum ve medya mensuplarının inanılmaz demokrasi hayranı ve havarisi, ezici çoğunluğun da “darbe karşıtı”  kesilmesini gözlemek elbette sevindirici.

Ancak ve ne yazık ki yaşı 45-50’nin üstündeki kesimin o günlerdeki tutumlarını hatırlayıp bu günkü darbe karşıtı bağırtılarını gördükçe, insan denen yaratığın kaypaklığını görüp üzülmemek elde değil.

Gerçekte bu kesimin bu günlerde geçmişteki tutumlarını unutmuş görünerek, demokrasi savaşçısı kesilip darbe karşıtlığında yeni nesillerin sesini bastıracak kadar bağırması, demokrasi hayranlığından ziyade, geçmişte ortak olduğu suçu bastırma telaşından başka bir anlamı olmadığını anlamak için psikolog olmaya gerek yok.

12 EYLÜL VE BU NESİL

Yazıyı biraz uzatmak pahasına, darbe sonrası nesillere 12 Eylül Darbesi hakkında biraz genel bilgi vermek zorunluluğu hissediyorum.

Gerçi son 10 yıldır bütün medyada 12 Eylül’le ilgili epeyce bilgi aktarımı sağlanmadı değil. Ama izlediğim kadarıyla bütün yazı, konuşma ve demeçlerin hepsinde egemen olan “vur abalıya” tavrı mevcut.

Oysa “diyalektik mantık” der ki, hiçbir olay çevre şartlarından, onu hazırlayan etkenlerden bağımsız gelişmez ve soyutlanamaz. Her olay birbirine zincirleme bağlı sayısız etkenlerin kesişmesi ile gerçekleşir.

Gözlediğim kadarıyla bugün için topluma pompalanan bilgiler, kitleleri aydınlatma amacından ziyade, taraflı ve çarpıtma amaçlı olup özü toplumu belli bir amaca yöneltme mühendisliğidir.

DARBEYİ YALNIZ ASKERLER YAPMADI

Genç kuşağın bir kesimi o günleri okumuş veya dinlemiş ve görüşleri de askerler üzerine yoğunlaşmış olabilir. Ama o günleri gün be gün yaşamak farklıydı.

Tek cümleyle ülke o dönemde tam olarak kıyamet öncesi bir sürece girmişti.

Biraz açalım.

DÖRT LİDER BOZUNTUSU

Kökeni 71 darbesinden gelen sağ-sol zıtlaşması, 76’lara gelindiğinde kanlı bıçaklı, kontrolsüz bir boğuşmaya evirilmişti. O dönemde bu çatışmaları kimileri sınıfsal çatışma, kimileri ırkçılık ve evrensellik arasındaki çatışma, kimileri de ilerici-gerici mücadelesi olarak açıklayabilir. Ne var ki bu görüşlerin hangisini seçerseniz seçin, değişmeyen objektif bir durum vardı ki o da kan gövdeyi götürüyordu.

Peki asıl görevleri toplumu demokrasiye yönlendirip yönetmesi gereken zamanın ünlü dört lideri; yani Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan neler yapıyordu dersiniz?

Bir kere Demirel’le Ecevit birbirleriyle kesinlikte konuşmuyorlardı. Bir tek programları vardı: Asla karşılaşmamak, aynı ortamda bulunmamak, merhabalaşmamak, el sıkışmamak ve kesintisiz karşılıklı ağır hakaret ve suçlayıcı nutuklar atmaktı.

Kanın gövdeyi götürmesi bir dakika bile gündemlerine girmemiştir. Nasılsa ikisinin de sokakta öldürülme ihtimali olan birer çocukları yoktu.

İkisi de o güne kadar tanıdığım en kindar,vicdansız ve ruhunda en ufak bir merhamet olmayan liderlerdi.O kanlı darbeciler bile onlardan daha merhametliydi desem inanın.

Karşılaşmamak için her iki partinin özel gündem ve program belirleyicileri vardı ve titizlikle bu alt yapıyı hazırlıyorlardı.

Kısaca Demirel-Ecevit ikilisinin yarattığı gerilim, tam olarak düşmanlık ve kan davası havasıydı.

Erbakan derseniz, sürekli bir hayal dünyasında, hal ve hareketleri bir liderden ziyade bir komedyeni çağrıştıran, hiçbir açıklamasının gerçeklikle bağlantısının bulunmadığı, hükümette birkaç bakanlık almaktan başka bir çabası olmayan garip bir âdemdi.

Türkeş ise tam olarak dokunulmaz, sorgulanamaz bir gerilla komutanı edasıyla ülkücülerinin harekâtlarını yönetiyor, kimin yaşayıp kimin infaz edileceğine karar verip uygulattırıyordu. Ondan da beklenen buydu. Ne de olsa “Başbuğ”du.

Hele bugün demokrasi fedaisi ve darbe mağduru olarak pazarlanan Demirel’in, 1976‘lardan itibaren ”Milliyetçi Cephe“ (MC) adıyla başlattığı hareket, siyaset dünyası ve toplumu tam olarak iki cepheye ayırmıştı.

Buna karşılık Ecevit hayalperestinin toplumda yaratığı pratikten yoksun, içi boş “demokratik sol” hareketin yoğun propaganda takviyesiyle yarattığı hava CHP’nin güçlenmesini sağlamış, ancak tek başına iktidar olacak bir güce eriştirememişti.

Diğer yandan Demirel’in “MC” kampanyasıyla Erbakan ve Türkeş’i de yanına alarak kurduğu ve tamamen faşist yapıdaki yamalı bohça hükümetin ırkçı uygulamaları ortalığın kan gölüne dönmesindeki en büyük etkendi

Demirel ve MC’nin bizzat tezgâhladığı kanlı olayların hepsini yazmak mümkün değil. Ancak durumun anlaşılması bakımından tarihe mal olmuş bir kaç olay vermekle yetinelim.

1-Tarihe “Kanlı 1 Mayıs “ olarak geçmiş 1977 Taksim katliamı, tamamen ve bizzat Demirel’in bilgisi dâhilinde sahneye konulmuştu.

2-MC liderlerin “Polise yardımcı kuvvetler” olarak adlandırdığı  “ülkücü” kesim, polis gözetiminde sokak ortasında insanları infaz edip elini kolunu sallayarak gidiyorlardı. Bunu soran gazetecilere,“bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyecek kadar kana bulanmıştı, Demirel.

3-Sıkıyönetim idaresinin bütün gücünü ve dehşetin yoğunlaştırdığı sol, devrimci ve Kürt guruplarından her gün onlarcası öldürülüyor, binlercesi işkence ve hapishanelere tıkılıyordu.

4-Buna karşılık devletten koruma gelmediğini gören bu kesimler de hem kendilerini koruma, hem de intikam duygusuyla aynı metotlarla karşılık veriyordu.

5-Hükümetin faşist tavır ve uygulamalarını protesto etmek amacıyla Ankara Kızılay’da cübbeleriyle yürüyüş yapan hukukçular,üniversite hocaları ve aydınlar hakkında soru yöneltilen Demirel,”yollar yürümekle aşınmaz” diye cevap veriyordu. Üstelik bu cümleyi resmen  “ it ürür kervan yürür” anlamında söylemişti.

Bu şark tipi politik cambaz, yıllar sonra bu cümleyi ne kadar demokrat olduğu anlamında kullandığını söyleyecek kadar yüzsüzleşecekti.

6-MC mızıkacıları, “sol”u ve CHP’yi destekleyip oy verdikleri için yönetimlerindeki faşist güçleri Alevlerin üzerine salarak Çorum ve Maraş’ta tam bir jenosit yaptırmış, katiller MC üçlüsünden açık takdir ve destek almışlardı. O sırada Başbakan olan Ecevit’in basiretsizliği de tuz biber ekmişti.

7-Kürtlerin durumunu ise anlatmaya gerek yok. Onlar için zaten kim ve hangi parti iktidarda olursa olsun fark etmiyordu. Hepsinden aynı baskı, katliam ve zulmü çekiyorlardı. Kısacası Kürtler her zamanki gibi TC ‘deki klasik hallerini yaşıyorlardı.

Ancak Allah’ı var, Ecevit’teki Kürt nefreti ve düşmanlık duygusu diğerlerinden çok daha ileriydi. Bu konuda MC ekibinin hakkını vermek gerek. Ecevit’in nefreti daha derindi. Çünkü kendisi bizzat bir “Devşirme Kürt” olduğu için nefretinin de aynı şiddete derin olması normaldi.

Konu dışı ama “PKK bu vahşetin Kürtlerde yarattığı öfke ve tepkinin bir sonucudur” demek eksik olsa da yanlış sayılmaz.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

Cumhurbaşkanlığı seçimi usulünde zamanın Anayasa’sında bir boşluk vardı. Cumhurbaşkanı, TBMM‘in 2/3 oranıyla seçilecek, ilk iki turda bu oran sağlanamazsa sonraki turda yarının bir fazlası oyla seçilmesi gerekiyordu. Bu oran bulununcaya kadar her gün oylamaya devam edilecekti.

Ne var ki belli sayıdaki turlardan sonra seçilmediği takdirde ne yapılması gerektiği Anayasa’da belirtilmemişti. Çünkü maddenin gerekçesinde;  bu durumun tamamen TBMM’nin devlet sorumluğu gereği herhangi bir yaptırıma gerek kalmadan çözüleceğine inanıldığı belirtilmişti.

Ancak bu lider karikatürleri dörtlüsü hiçbir zaman bu sorumluluğu göstermedi. Aylarca süren turlar artık alay konusu ve soytarılığa dönüşmüş, zarflardan artist veya homoseksüelliğiyle tanınmış insanların isimleri çıkmaya başlamıştı.

VE TOPLUM

Toplumu saran karamsarlık, bu muhteris dörtlüden tamamen umut kesme noktasına varmıştı.

Her kişi, kurum ve kitleden, “asker gel bizi kurtar! “ sesleri yükseliyor, insanlar gördüğü her askere, “daha ne bekliyorsunuz?” diye çıkışıyordu.

Demirel ve yoldaşlarının sonradan yaymaya çalıştıkları;

“Askerler darbe yapmak için bilerek olayların üstüne gitmedi, hatta bazı hareketleri kendileri destekleyip düzenledi” iddiası doğruluk payı içeriyor olsa bile, asıl hazırlayıcılar klasik dörtlünün kendi uzlaşmaz, kindar, faşist tutum ve davranışlarıydı.

Eğer öyle bir durum var idiyse de gerekçeyi gene o dörtlünün ucuz ve kirli siyası hırs ve hesapları vermişti askerlere…

KENAN EVREN

Askerlikte hiçbir iddiası kalmamış, askerlik hayatı boyunca garip tesadüflerle orgeneralliğe kadar yükselmiş ve artık emekliğini bekliyordu. Hele Genel Kurmay Başkanı olmak gibi bir hayal ve umudu hiç yoktu.

Kısaca askeriyenin en silik ve sıradan bir generaliydi.

Ancak başta Demirel olmak üzere MC hükümetinin askeri atamalardaki bir inat manevrası sonucu birden bire kendini G. Kurmay Başkanı olarak buldu.

Doğru dürüst konuşmayı bile beceremeyen, vasat zekâlı, askeriyenin kültür ve bilgiden en nasipsiz adamı, kaderin bir cilvesi ile G.K. Başkanı olmuştu.

Başkan olur olmaz, askeri denetimler için gittiği her yerde büyük kitleler tarafından karşılanıyor ve bir şeyler yapması için toplu talepler haykırılıyordu.

Basın,”asker gel, asker nerdesin” türünden en hayasız manşetleri atıyordu.

Şimdi demokrasi havarisi ve darbe karşıtı riyakârlığını oynayan ünlü basın dinozorları, darbe için Kenan Paşa’ya ne akıllar veriyor, ne yağlar çekiyordu, o günleri yaşayanlar bilir.

Öyle bir noktaya gelinmişti ki, darbenin yapılacağı kesin, ancak zamanı üzerine tahminler yapılıyordu.

VE DARBE

Aslında darbe miydi, yoksa toplumun istek ve rızası doğrultusunda yönetime el koyma mıydı? Tartışmasına girmek istemem. Ama bana kalırsa toplumun çağrısıyla yönetime el koyulmuştu.

Bunun en güzel ispatı 1982 Anayasasına % 92,5 oy verilmesidir.

Darbe sabahıysa topluma hâkim olan hava, bayram havasıydı.

Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeseydi insanlar çıkıp sokaklarda davul çaldırıp halay çekecekti. O günleri yaşayanlar ellerini vicdanlarına koyarak söyleseler böyleydi.

Ama bu gün yaratılan atmosferin etkisiyle şimdi hepsi kem küm etmekten başka bir şey yapmıyor.

Tekrar ediyorum: İstedikleri kadar inkâr etsinler, o darbe toplumda bayram gibi karşılandı.

27 MAYIS TOPLUMDAN SEMPATİ GÖRMEDİ

Ama mesela 27 Mayıs 1960 darbesinin toplumdaki yansıması öyle değildi. O darbe ile toplum hüsrana uğramış, büyük tedirginlik ve huzursuzluk içine girmişti. Toplum, hem Menderes’e karşı yapılan darbeyi onaylamamış, hem de yapılanları bu güne kadar unutmamıştır.

Fakat Demirel ve öteki “Bremen Mızıkacıları”na karşı yapılan 12 Eylül Darbesi hiç de öyle bir etki yaratmadığı gibi tersine büyük memnuniyetle karşılanmıştı.

Hatta daha ileri giderek diyebilirim ki, 12 Eylül gecesi darbeciler o dört liderin dördünü de idam etseydi toplumun ezici çoğunluğu memnun bile olacaktı.

 

DARBEDEN SONRA

Buraya kadar yazdıklarımızı okuyanlar bizi 12 Eylül’cü ve darbeci olarak görebilirler. Fakat buraya kadar anlattıklarımız olayın genel evrimi ve seyrini olabildiğince tarafsız vermeye çalışmaktır.

Şimdi darbeden sonra neler oldu konusuna geçebiliriz.

Bir kere olaylar “tık” diye kesildi. Darbe sabahı yere göğe sığmayan siyasi hareketlerin tamamı buharlaşmış gibi ortadan kayboldu. Çünkü yılların boğuşması bütün tarafları da bıktırmış, onlar da birilerinin el koyup bu işi durdurmasını bekliyordu. Diğeri ise bütün kavgacı taraflar darbeden sonra işin şakasının kalmadığını bundan sonrasının ölüm olacağını anlamışlardı.

Bizzat eylem içindeki Kürtler -yani PKK-  ise her zamanki gibi analarının kucağına, dağlarına çekilip, ortamı beklemeye koyuldular.(Bu ortam 4 yıl sonra oluşacaktı)

“SAĞ”I GÖSTERİP “SOL”A ve KÜRTLERE VURMAK…

Türkiye darbe sistem ve geleneği her zaman “sağ”a karşı yapılmış gibi görünüp solu, demokrat güçleri ve özellikle Kürtleri hedef alıp yok etmeye çalışmış ve el hak başarmıştır.

Öyle bir zulüm başladı ki sol, demokrasi ve Kürtçülüklerinden en ufak bir kuşku duyulan insanlar toplandı. Akıl almaz zulüm, işkence ve katliam uygulandı. Merhamet ve insanlık duygusu sürüldü bu ülkeden…

Ve tabi her diktatörlükte mantar gibi biten yağcı, muhbir ve iftiracılar...

Bir jandarma eri bile krallar gibi yetkilenmişti. Herkes yetkisini kendisinden alıyordu. Polis, fırsatını yakaladığı klasik kinini en acımasız biçimde sergiledi. İşkence ve katliamda askerlerle yarış halindeydiler.

Sorgusuz sualsiz 3 aylık gözaltılar… Ana–babanın evladının akıbetini dahi sormaya korktuğu dehşet günleri… Çok zaman evladını sormaya giden babalar da 3 aylığına içeri alınıp işkenceden geçiriliyordu.

Her ilin, ilçenin ve bucağın kralı ve diktatörü oranın merkez komutanı idi. Muhtarların kendisine kadın getirsinler diye sıraya sokulduğu merkez komutanları, karakol komutanları gördü bu ülke.

Sıradan bir erin bile sokaktan geçerken insanların kenarda esas duruşa çekildiği iğrençlikler yaşandı.

Ankara’daki “yüksek komuta konseyi” solcular, demokratlar ve illa da illa Kürtlerin ne pahasına olursa olsun, tamamen ezilmesi, yok edilmesi ve bir daha bellerini doğrultamayacak biçimde çökertilmesi emirleri yağdırıyordu.

Kendilerin zulüm ve vahşete öyle bir kaptırmışlardı ki, insan olduklarını bile unutmuşlardı.

Urfa’daki bir brifingte bulunmuş bürokrat bir arkadaşım, Diyarbakır Kolordu Komutanının kendilerine;

“Beyler biz öyle bir geldik ki, bir daha insanlar Kürt veya solcu olduklarını aklılarından dahi geçiremeyecek hale gelinceye kadar gitmeyeceğiz! Bunu böyle bilip ona göre kendinizi alıştırın!”anlamında konuştuğunu söylemişti.

İşte bana göre bu cümle, 12 Eylül’ün bütün niyet ve karakterini yansıtmaya yeterdi. Başka analizlere gerek yok.

SAĞ KESİM

Gerçi birkaç ceza evine sağcı ve ülkücü kesimden sınırlı sayıda militan ve üst düzey siyasetçi alınmıştı. Onlara da ağır işkenceler yapılmış, hatta birkaçı idam bile edilmişti.

Ama bütün bunlar dünya kamuoyuna “bakın her iki taraftan da yakalayıp cezalandırıyoruz” mesajı vermek için yapılan göstermelik işlerdi.

Asıl vahşet Kürtler başta olmak üzere sosyalist kesimlere uygulandı.

Bence daha fazla uzatmadan Diyarbakır ve Oktay Esat Yıldıran adı hepsini açıklamaya yeter.

VE GİTTİLER…

Ortalığı süt liman ettiklerine iyice kanat getirdiklerine inandıklarında yönetimi tekrar sivillere devrettiler.

Aslında daha önce de değindiğim gibi bütün darbeler yönetimdeki sağ iktidarlara karşı yapılmış gibi görünüp gösterilmişse de işin özü tam tersine idi.

Dahası, sanki açık veya dolaylı olarak dünyanın en kurnaz sağcı faşisti Demirel ve iki müttefikine;

“Toplumu kontrol edemiyor, gerekli disiplini sağlamada yetersiz kalıyorsunuz. Siz en iyisi şu tarafta biraz dinlenin, biz ortalığı sosyalist, demokrat ve Kürtçülerden temizleyelim, sonra kaldığınız yerden devam edersiniz” denilmişti.

Yoksa yüz binlerce insanı tutuklayan, işkencelerde öldüren o dehşet güç Demirel ve diğer üçlüyü tasfiye edemez miydi?

Ama yapmadılar. Tutuklama adı altında güvenli bir adaya sevk ettiler ortalığın süt liman olmasından sonra tekrar meydanlara saldılar.

Ve Demirel o ünlü utanmazlığı ve pişkinliği ile sırıtarak yeniden “Neede galmıştık?” demişti.

Hatta bugün mutlak iktidardaki parti ve başkanı, iktidarını bu darbelere borçludur. Çünkü gelen her darbe sola ve Kürtlerin tepesine inip dağıttıkça onlar da sesiz ve derinden palazlanarak bu günlere geldiler.

KOMÜNİST VE KÜRTÇÜ OLACAKLARINA…

Devlet, bu generaller tarafından, insanlar ve özellikle gençler komünist ve Kürtçü olacaklarına, dinci olsunlar diye organize edildi. Anayasa’ya din dersi zorunluluğu, İmam Hatip okullarının yaygınlaştırılması ve 12 Eylül valilerinin yürüttüğü cami yaptırma kampanyaları bu düşüncenin ürünüydü.

Ve başardılar da. Bugünkü Başbakan onların döşediği yoldan ağır ağır yürüyerek buralara geldi.İnsan nankördür işte,minnet duyacağına yargılamaya kalkıyor.

DARBECİLER ELBETTE YARGILANSIN

Bu gün geldiğimiz noktada 5 darbeci generalin yalnızca ikisi, o da ancak biyolojik olarak yaşıyor.

Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’ten müteşekkil “Bremen Mızıkacıları”ndan da bir tek Demirel hayatta ve tabi o da biyolojik olarak yaşamaktadır.

Darbecilerin yargılanmasının sembolik olduğunu, bu işten bir şey ve sonuç çıkmayacağını elbette bilmeyen yoktur. Buna eyvallah.

Parlamento ve toplumun son birkaç yıldır yarattığı hava da, bu şekli yargılama ile kimsenin bir daha darbe yapmayı düşünmemesini sağlamak çabasıdır. Ona da eyvallah.

AMA DEMİREL DE YARGILANMALI

Bu yargılamada bir haksızlık ve bir eksik ayağı var: Demirel.

Darbeci generalleri bu çürümüş biyolojik bedenleri ile “darbe yapmak” suçuyla yargılamak hoş, iyi ve yerinde bir karar. Bu acımasız ve vicdansız zalimler bunu bin kere hak etmişlerdir.

Özellikle 5’lideki en gaddar ve acımasızları olup yüzünde hep bir sırtlan sırıtmasıyla dolaşan Tahsin Şahinkaya’nın sağlığı yerinde olaydı da kelepçeyle götürülüşünü göreydik.

Ama dediğimiz gibi bir eksik var. Evet, onlar darbeyi yaptı. Ama “sivil dörtlü” de darbe ortamını hazırlamak için bütün çaba ve enerjilerini kullandılar.

Kısaca “Bremen Mızıkacıları” da darbe için gereken her şeyi yaptı ve nihayet darbenin yapılmasını sağladılar.

Şimdi; eğer bir ömür boyu darbe mağdurunu oynayan ve aslında darbenin yardakçı, yardımcı ve hazırlayıcısı durumundaki dörtlünün son kalıntısı Süleyman Demirel de “darbeye yardım ve yataklık” suçundan Kenan Evren ve arkadaşı Tahsin Şahinkaya’yla beraber aynı kürsüye çıkarılmazsa adaletten söz etmek mümkün değildir.

Hatta en büyük suç ortakları mağdur rolünde ve itibarla yaşarken, Evren ve yoldaşının yargılanmasını haksızlık bile saymak mümkün.

19.9.2013

Mustafa Güneş/URFA

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık