Mustafa GÜNEŞ

ALPASLAN VE BİR KÜRT


Mustafa GÜNEŞ
3 Aralık 2012 Pazartesi 10:26

Malazgirt Savaşı yeni kazanılmış, Alpaslan bu zaferin verdiği nam ve enerjiyle tüm bölgeye hâkim olmak istemektedir. İlk iş olarak Semerkant merkezli Karahanlı Devletini ortadan kaldırdıktan sonra, Güneye ve Anadolu içlerine ilerlemek istemektedir. Daha önce kendini geriden sağlama almak için Kararanlılar Devletinin hâkimi Nasır ile kız alıp vermesi olmuş, Nasır’ın kız kardeşini kendine almış, kızını da Nasır’a vermiştir. Yani Nasır,  hem damadı hem de kayınbiraderidir.

Zaferden kısa süre sonra güçlerini toplayıp Semerkant’a doğru ilerlemeye başlar. Yol boyunca ne kadar kale ve hisar varsa teker teker teslim alır. Aslında Bizans zaferinden sonra namını ve ordusunun geldiğini duyan her kale direnmeden teslim olmaktadır.

BİRİ HARİÇ

Şimdi adını hatırlayamadığım, ancak Semerkant yolu üzerinde Ceyhun Nehri kıyısındaki bir kale direnmektedir. Bütün çağrılara rağmen kale komutanı teslim olmamaktadır. Üstelik her gün dışarıya güvercinlerle mesaj salarak durumlarının iyi, morallerinin yüksek olduğunu bildirmektedir.

Alpaslan, teslim olursa hem bu toprakları hem de kalenin reisliğini kendisine bırakacağını vaat ettiği halde gene de teslim olmamıştır. Bu tutum Alpaslan’ı çok öfkelendiriyordu. Komutanları,  buradan vazgeçip yollarına devam etmelerini, tüm kalelerin ellerine geçtiğini,  zaten bu kalenin her tarafının sarılı olduğunu, nasıl olsa dize geleceğini, Semerkant’ı aldıktan sonra sorunun kendiliğinden çözüleceğini teklif ettiler. Ama o kabul etmedi:

”Ben ki Alpaslan’ım, adımı duyanın titrediği bir sultanım, kimseye Alpaslan bu küçük kaleyi alamadan gitti dedirtmem. Bu kaleyi almadan gitmeyeceğim.” anlamında sözler söyler.

Kısaca iş, kaleyi almaktan öte bir inat ve kişilik savaşına dönmüştür.

KALE KOMUTANI

Kale komutanı Yusuf adında bir Kürt’tür. Alpaslan’ın, teslim olduğu takdirde gene kendi toprağında vesayet altında egemen olmaya devam edeceği sözü verdiğine göre demek ki bir Kürt Beyi imiş. Büyük ihtimalle Şeddadilerden olabilir(?).

Destansı bir direniş gösterdiğine, kale halkı da katliamı göze alarak sonuna kadar arkasında durduğuna göre, sevilen biri olduğu kuşkusuz.

Yusuf, muhasaranın sonuna doğru artık kalenin ele geçirilmesini önleyemeyeceğini anlayınca, karısı ve çocuklarının rakibin eline geçince ırzlarına geçilip köle olarak kullanılacağını çok iyi bilmektedir. Buna meydan vermemek için her yiğidin kolay kolay yapamayacağı bir yola başvurur. Kale halkına yarın teslim olacağını söyleyip onlarla helalleşir.

Aynı gece karısı ve üç çocuğunu kendi elleriyle öldürür.

Aynı sabah Sultan’ın askerleri kaleye girer ve beklendiği gibi herkesi kılıçtan geçirirler. Fakat Sultan, kale komutanın öldürülmeyerek kendisine getirilmesini emretmiştir.

Komutan Yusuf, Alpaslan’ın huzuruna götürülüp orada infaz edileceğini bilmektedir. Belki eline bir fırsat geçer de kullanır düşüncesiyle her iki kolunun yenine (veya çizmesine) iki hançer gizler. Nitekim Alpaslan’ın huzurunda kullandığı taktik ve belki biraz da kaderin cilvesiyle o tarihi fırsatı yakalamıştır.

Burada biraz Alpaslan’ı tanıtalım ki, Yusuf’un o ünlü Sultanın hangi ince yerine dokunarak bu fırsatı yakaladığını daha iyi anlayalım.

Türk Tarihinin bu en ünlü Sultanının, Resmi Tarihçilerinin üstünde durmayı pek sevmediği, bundan söz edilmesinden hoşlanmadığı bir tutkusu vardır. Kadınsı elbiseler giyip takılar takmak.

Evet, Alpaslan bütün o ihtişam ve azametine karşılık; doğrudan kadın elbisesi olmasa bile, kadınsılığı çağrıştıran elbiseler giyinip süslenen, kadınlar gibi takılar takınan bir hükümdarmış. Böyle bir takıntısı olmasına rağmen, çok ama çok usta bir ok atıcısıdır. Üstüne nişancı bulunmadığı gibi kendine de çok güvenen mağrur bir sultandır.

Yusuf, iki dev gibi muhafızın arasında kollarından sıkıca kavranılmış bir durumda huzuruna çıkarıldığında da gene üzerinde kadınsı elbiselerle otağındaki tahtında oturuyormuş.

Yusuf’a “demek bunca zamandır bizi uğraştıran köpek bu muymuş? Hemen atlara  bağlayıp parçalayın bu köpeği “ diye emir vermiş.

Bu sözler üzerine Yusuf;

”Şerefiyle savaşan birine böyle mi davranılır seni karı kılıklı herif,” diye hakaret eder. Bunu duyan Sultan, çok öfkelenir ve “bırakın bu köpeği ben elimle öldüreceğim “ der ve yayını eline alıp Yusuf’a doğru nişan alır. Muhafızlar bırakmak istemezlerse de o tekrar onlara bağırarak bırakmalarını emreder.

Alpaslan okunu germiş, onu vuracağından yüzde yüz emin bir durumdayken muhafızlar Yusuf’un kollarını bırakır. Tam o anda Alpaslan okunu bırakır. Ama Yusuf atik bir kıvrılma hareketiyle oktan kurtulur, daha kimse ne olduğunu anlayamadan ve Alpaslan da ikinci oku yayına yerleştirmeye fırsat bulamadan, üzerine atlar ve çok hızlı bir hareketle gizlediği bıçakları çekip üç yerinden göğsüne saplar.

Saklısındaki bıçaklar, ailesini öldürdüğü bıçaklardır.

Muhafızlar yetişip Yusuf’u paramparça ederler. Ama olan olmuş, Sultan çok ağır yaralanmıştır. Dört beş gün acılar içinde  can çekişir, sonunda da ölür. Ancak ölmeden önce ilkin oğlu Melikşah’ın yerine geçmesini garantiler, sonra da huzurunda bulunanlara, gururun kötü bir şey olduğunu, bu başına gelenin fazla gurur ve pervasızlıktan geldiğini söyler.

Bu arada dönemin ünlü Tarihçisi Urfalı Ermeni Mateos bu olaya o kadar üzülmüştür ki, olayı aktardıktan sonra, son söz olarak;

“Koca bir Cihan Sultanının ehemmiyetiz ve vahşi bir Kürt tarafından öldürüldüğünü” söylemekten kendini alamaz.

Mateos’un, ülkelerini işgal edip yağmalamış ve insanlarını kılıçtan geçirmiş bir Sultanın, bir Kürt tarafından öldürülmesine niye bu kadar üzüldüğünü merak edenler olabilir.

Bu nefretin kökü, Ermenilerin (Hayklar) MÖ 700’lü yıllarda Avrupa’dan gelip Urartu Ülkesini işgalinden başlayan ve İslam’ın bu topraklara girişine kadar geçen olaylardadır.

Belki bir gün kısmet olursa haddimiz dâhilinde onu da yazarız.

3.12.2012

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Şanlıurfa





Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star