Mustafa GÜNEŞ

BARIŞ ÜSTÜNE BİR DENEME


Mustafa GÜNEŞ
1 Eylül 2012 Cumartesi 21:05

Her yıl Eylül ayında Dünya ikiye ayrılır. Bir tarafta 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak kutlayanlar, diğer tarafta 21 Eylül’de kutlayanlar.

Yani insanlık “barış” kavramından o kadar uzak ki, , daha işin başında anlaşamayıp hangi günde kutlayacakları üzerinde dahi “barış” sağlayamamışlar.

Eski Sosyalist Blok’un savunma paktı olan Varşova paktı, Hitler’in, aynı zamanda 2.Dünya savaşının da başlangıcı olan, Polonya’ya girdiği 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” Olarak kabul etmişti. Dolayısıyla o gün bu gündür “devrimci” kesim her yıl bu günü kabul edip kutlar.

Sonra, sosyalistler özel bir gün ilan eder de kapitalistler durur mu? Onlar da kendi çöplüklerinde, tıpkı “Newroz” gibi geceyle gündüzün son baharda eşitlendiği 21. Eylül’ü Dünya Barış Günü olarak ilan edip kutlamaya başladılar.

Kapitalizmin “barış günü kutlama”  organizatör ve motor ülkesi de “Atom bombası gazisi”  Japonya oldu.

Japonya, barışın sembolü olsun diye, Dünya Çocuklarından toplanan bozuk paraları eriterek bir çan yaptırdı. Maksat, her yıl 21.Eylül’de bu çanı çalıp insanlığın kulağında barışı çınlatmaktı. Yazık ki atmosferi saran onca füze, top, tüfek, ses bombası ve uçak seslerinden bu “ gariban çan” şimdiye kadar hiçbir yere sesini duyurabilmiş değil.

Ne hikmettir, kimsenin aklına Japonya’nın “ülkesi ve milletiyle” böyle bir “onuru" hak edip etmediği sormak gelmedi.

O Japonya ki, İki atom bombası yiyip birkaç yüz bin insanını kaybetmenin hayrına; diğer katliamları saymazsak bile, Çin’in işgalinde ırzına geçip sonra da cinsel organlarına süngü saplayarak öldürdüğü bir milyon civarındaki kadının hesabın vermekten sıyırmıştır. İşin garibi bu “zafer kutlama(!)” usulü Japonların tarihsel savaş kültürüymüş ve kendilerine şeref katarken, karşı tarafı da şerefsiz kılarmış.

Öte yandan tüm savaş boyunca girdiği ülkelerde katlettikleri erkek ve çocukların sayısı ise tespit bile edilemedi. Böylece savaşın tüm faturası yol ve dava arkadaşı Hitler ve Almanya üzerinde kaldı. Her Ağustos ayında da “nükleer vahşet” mağdurunu oynaması da cabası.

Kısaca, atılan o iki bombanın “yüzü suyu hürmetine” Japonlar ve devletleri, Hitler’den kat be kat fazla olan savaş suçlarından sıyırmış, üstüne üstlük bir de mazlum devlet/ millet sınıfına girmiş ve “Dünya Barış Mümessili “ olmuştur.

Kendi şahsıma bunu hem kabul edemiyor, hem de “barış günü”nün böyle bir sabıkalıya emanet edilmesinin bu günü de sabıkalı edip gölgelediğini düşünüyorum.

Bu, tıpkı soymak istediği adamla girdiği çatışmada adamı öldüren ama bu arada kendi de ağır yaralanan bir “gaspçının” tedavi edildikten sonra -yarasına hürmeten- bağışlanmasına benzer ki, en ilkel bir kabile hukukunda bile bunun yeri yoktur.

NEDEN BARIŞILIR?

İnsanlara unutturulan veya hatırlatmayı akıl edemedikleri bir konu daha var: neden “barışılır”?

Barışmak demek, daha önce savaşıp birbirini boğazlamış insanların tekrar normal insani ilişkiye dönmeye çalışması demektir.

Yani Savaş, barışın varoluş şartıdır. İnsanlar savaşmak gibi bir dangalaklığı bulmasaydı, dünya dillerinde “barış” diye bir kelime bulunmayacaktı.

Kendimi bildim bileli savaşan her kitle, savaşın kaynağı ve kışkırtıcısı olarak rakip olduğu kitleyi gösterir: İslamcı, Amerika’yı; Hıristiyan, İslamcıyı, Sosyalist, Kapitalisti; Türk, Kürt’ü; Arap, Türk’ü… vb. Uzat uzatabildiğin kadar.

Ancak dikkat ettim, kimse savaşı çıkaranın “Beni Âdem”,yani “insanoğlu” olduğunu aklına getirmiyor.

Hani nasıl ki Cenabı Hak Azrail’e, “ Sen üzülme. Ben her ölüme bir sebep uydurur, onlara asıl can alıcının sen olduğu unuttururum” demiş ya, işte savaş işinde de benzer bir durum var ortada.

ASIL SUÇLU İNSANIN İLKEL YAPISI

Hâlbuki belirttiğimiz gibi savaşa karar veren; bir şeyleri başka birileriyle paylaşmayı beceremeyen, evrim sırasında doğal ihtiyaç programlı ilkel egosunun “sosyal egoya” çevrimiyle bir acayip yaratığa dönüşen insandır.

Açarsak; jeologlara göre Dünya 4 Milyar yaşında ve en az 2 Milyar yıldan fazladır üzerinde canlı var. Antropologlara göre ise bir canlının iki taşı birbirine vurarak bir alet yapmaya başlayıp insanlaşması 3,5-5 milyon yıl kadardır.

İşte bütün sorun da burada... Bu demektir ki insan henüz oluşum halinde ve biyolojik evrimin başlarında bir yerdedir. Bu nedenle de beyni yeterince yetkinleşmemiş, mantıksal davranış yeteneği edinememiştir. Bunun sonucu olarak egosunu "empatik" değerlere evirememekte, ilişkilerinde problem ve karmaşa yaratmaktadır.

Ancak gene de 5 milyon yılda beyin kapasitesi bilgisayarı bulma aşamasına gelmiş insanoğlunun 1 milyon, hatta 1 milyar yıl sonra varacağı seviyesini düşünüp umutlanabiliriz.…

Yani insanımız açıkladığımız yeteneklerden yoksun olduğu ve varması gereken aşamaya henüz varmadığı için, problemlerini en basit yola,”zor” kullanarak çözme yoluna gitmektedir. Sonuç: Savaş!

SONRA?

Gözlediğim hiçbir insanoğlu ve devlet, gücü yerinde olduğu, üstünlüğüne güvendiği sürece, savaştığı kimse ile barışmayı aklından geçirmemiştir.

Tarih içinde düşündüğümüz zaman,  insanlığın ilk savaşından önce hiçbir dilde “barış” diye bir kelime yoktu. İlk savaştan sonra ise yenen taraf üstünlüğünü ve ezilen taraf güçsüzlüğünü koruduğu sürece de yoktu.

Ne zaman ki dövülen taraf da güçlenip dengeyi lehine çevirerek intikam almayı gözetip kollamaya başladı,  “barış” kelimesi de o zaman türetildi.

Analojik olarak da bu kelimeyi bulanın eski “galip” taraf olması gerekir. Yani “barış” sözünü ilk ortaya atanın ilk defa savaş çıkarıp, rakibini ezen taraf olması gerekir. Öyle ya, intikam almak için tüm enerjisini ortaya koyup güç toplamaya çalışan biri, neden “barış” istesin, neden o kelimenin de isim babası olsun ki?

Buradan çıkan sonuç; birinin ezdiği, birinin altta kalıp ezildiği taraflar arasında “barışmak” imkânı yoktur.

Barış, ancak “eşitler arasında” veya kimsenin diğerinin kökünü kazamayacağına ikna olduğu zaman başvurulacak bir yoldur.

Taraflardan birinin diğerinden açık farkla üstün olduğu durumlarda gene savaş olmayabilir, ortalık sakin gözükebilir. Bu sükûnet yanıltıcıdır ve sadece taraflardan birinin teslim alınıp nefesinin kesildiğini, ama bir yandan da alttan alta uygun zaman ve zemini kolladığını gösterir.

Böyle bir dehşet suskunluğunu  “barış”  ve “kardeşlik” salatası ile geçiştirip yutturmaya çalışan taraf, kötü niyetli ve zaman kazanmaya çalışıyor demektir.

Daha trajik olanı ise, bastırılan kitle arasında bu zokayı yutanların sayısının yutmayanlardan fazla olmasıdır.

SONUÇ

Kanaatime göre “savaş” ne sosyalistlerin sandığı gibi Emperyalizmin; ne İslamcıların sandığı gibi Amerika’nın; ne Hıristiyanların sandığı gibi Müslümanların; ne de Hinduların iddia ettiği gibi Sihlerin, vb… suçudur.

Savaş, bütün bu kitleleri oluşturan, henüz ilkel ve evrim grafiğinin başlangıcındaki tamamlanmamış (Quazimat)  insanoğlunun bulunduğu zihinsel seviye ve aşamanın sonucudur. Ve bir de astronomik hızla üremenin…

Bu evrim tamamlanıncaya kadar kaç bin kere bin yıl geçer bilemem. Bildiğim, o zamana kadar bazı erkenci gelişkin tipler daha çok “barış, barış” diye bağırıp coplanacak, daha çok “organik biber gazı” teneffüs edecektir.

Einstein ‘in dediği gibi ;”Üçüncü Dünya Savaşı ne zaman ve nasıl çıkar bilemem. Ama Dördüncü Dünya Savaşının ‘sopayla ‘ yapılacağını çok iyi biliyorum.”

Son sözü umut içerikli bir dilekle bağlayalım: insanların “barış” diye bir kelimeyi bilmediği bir dünyanın yakın olması dileğiyle…

1.9.2012

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star