Mustafa GÜNEŞ

YA ESKİ TÜRKLER DE BUNCA KORKAK OLSAYDI?


Mustafa GÜNEŞ
28 Şubat 2013 Perşembe 11:11

Birinci Körfez Savaşı (1991) arifesinde bütün Türkiye’yi inanılmaz bir savaş korkusu ve ülkenin dağılıp parçalanma paranoyası sarmıştı. Bu yüzden basında zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a ağır saldırılar, sokaklarda savaş karşıtı gösterilerden geçilmiyordu.

Korku ve sevinç gibi duygular,  bulaşıcı olmakla beraber, korkunun yarattığı sonuçlar çok daha etkindir. Çünkü korkuya hâkim olan duygu yaşam endişesidir. En cesur insanlardan oluşan cemaatlerde bile bir korkağın girdiği korku krizi, anında herkese yayılır.

Aynı şekilde topluma sirayet eden bu takıntılı savaş korkusuna Rahmetli Özal dayanamayıp;

“Milletimize ne oldu böyle anlamıyorum? Bu kadar korkak değildik. Eğer bu kadar korkak idiysek nasıl bunca fetihler yapıp, o kadar büyük coğrafyaları egemenliğimiz altına aldık?” Anlamında bir demeç vermişti.

Bu söz o günden sonra aklıma takıldı ve kendimce nedenlerini bulmaya çalışmıştım. O zaman vardığım sonuçları, barış (!) sürecine girdiğimiz bu günlerde benzer bölünme sendromlarının tekrar hortladığını görünce, paylaşmak ihtiyacı duydum.

Gerçekten her ne kadar zamanın “Moğol Dalgası”yla yurtlarını terk etmek zorunda kaldıysalar da, Orta Asya’dan çıkan Türkler, tsunami dalgaları gibi önlerine gelen toprakları fetih ve işgal etmiş, her birinin üzerinde yüz yıllar süren devletler kurmuşlardı.

Bu dalga dünyayı öyle bir sardı ki, değişik oymak ve soylardan gelmiş oldukları ve köklerinin bir kısmı Asya’da olduğu halde, diğer uçları klasik deyimle ”Viyana Kapılarına” dayanmıştı.

Ne var ki yüzyıllar sonra her imparatorluk için mukadder olan dağılma aşamasına gelinmiş ve tüm çabalara rağmen kurtarılamayarak koca imparatorluk dağılmıştı. Bunun sonucunda uç kesimlerdeki insanlar bir nevi ters işlemle tekrar Anadolu Coğrafyasına çekilmek zorunda kalmıştı.

HER ŞEY ÇEKİLMEDEN SONRA OLDU

Birinci Dünya Savaşı sonunda, diğer milletler gibi Türkler de dağılan imparatorluğun içinden, Anadolu’da kendi devletlerini kurmayı başardılar. Her ne kadar “egemen ulus” statüsünde idiyseler de herkesin bildiği gibi sayısal olarak azınlık durumunda idiler.

Ayrıntılara girmeden belirtelim: Lozan’dan sonra devleti yöneten kesimlerin ilk işi Anadolu’da azınlık durumunda olan Türkleri ve Türklük kavramını en kısa zamanda çoğaltıp baskın nüfus durumuna getirmekti.

Böylece;

—İttihatçıların tasfiye ettiği Pontus ve Ermenilere ek olarak bütün “Hıristiyan Unsurlar”  Anadolu dışına atılacak;

—Sonrasında da yoğun bir Türkleştirme kampanyası başlatılarak coğrafyadaki herkes aslında Türk olduğuna inandırılacaktı. Bunun için de Dünyanın Türklerden türediğini iddia eden ünlü “Türk Tarih Tezi” bizzat M.Kemal tarafından dikte ettirilerek ,”Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitapta toplanmıştı. Nitekim bu kitaptaki ilkeler halen okullarda aynı içerikle okutulmaktadır.

Diğer yandan özellikle Rumeli’nden Hıristiyan baskısı altındaki Müslüman kitleler (mübadele anlaşmaları kapsamında) getirilerek, Türkiye’den atılan Hıristiyan ve özellikle Rum kitlelerin yerlerine iskân edilecekti.

Ancak bütün bu unsurların Müslüman olmasına dikkat edilecek ve insanlarda “Müslüman eşittir Türk” bilinci oluşturulacaktı. Öyle ki Bulgaristan’dan gelmek isteyen bir kısım “Hıristiyan Türkler” bizzat Atatürk’ün emriyle Anadolu’ya kabul edilmemişlerdi.

ÖNCE KİMLER VARDI, SONRA KİMLER GELDİ.

Osmanlı döneminden kalma göçmen halklar; ağırlıklı olarak Kafkaslardan inen Laz, Çerkez, Çeçen, Tatar, Nogay, Abaza ve Gürcülerdi.

Lozan’dan sonra Rumeli’den gelenler ise;  Boşnak, Sırp, Hırvat, Arnavut ve daha adlarını sayamadığımız irili ufaklı bir yığın etnik kitleler…

Ancak hepsinin ortak özelliği Müslüman oluşlarıydı.

ZULÜMDEN KAÇIP ADADOLU’YU YURT EDİNDİLER…

Gelenlerin İslamiyet’ten ayrı olarak ortak bir özellikleri daha vardı. Bunların bir kesimi Osmanlının oralara gitmesiyle Müslüman olmuştu. Özellikle Boşnaklar Hıristiyanlığın “Bogomil Mezhebi”nden dönme Müslümanlardı. Rumeli’ndeki yerleşik Hıristiyan halklara göre bunlar işgalci, ceberut ve devşirmeci Osmanlı ile işbirliği etmiş, yüz yıllarca iktidar nimetinden faydalanmışlardı. Osmanlı dağılma sürecine girip oralardan tasfiye edilince durumları tersine dönmüş, yerli Hıristiyan halkların intikam duygularıyla kıyımına uğramaya başlamışlardı.

Tek çareleri oralardan kaçıp Türkiye’ye sığınmaktı; onlar da öyle yapıp dalgalar halinde gelmeye başladılar. Öyle ki şu anda Türkiye’deki Türkleşmiş Boşnakların nüfusu Bosna’dakilerden fazladır.

Yeni Türk Devleti de gelen bu insanları özellikle Rum ve Pontuslardan boşalan yerlere yerleştirerek kendine sadık bir insan kitlesine sahip olmuştu.

GİDECEK YERLERİ OLMAYINCA

Yeryüzünde yurtsuz kalmak kadar insanları dehşete salacak bir başka korku yoktur. Bu öyle bir travmadır ki, buna maruz kalan kimse en sarp dağdaki bir mağarayı dahi yurt edinme imkânı bulduğu takdirde cennetten üstün sayıp, orayı en kutsal bildiği kavramdan daha kutsal sayar.

Türkiye’ye gelenlere de olan buydu. Gidecek başka bir yerleri olmadığını ağır acılarla öğrenen bu göçmenler, hemen ve anında yerleşik bütün “Öz Türklerden” daha Türk, daha vatansever ve devletin en sadık kitleleri oldular.

Böyle kitleler bütün devletlerin en çok güvendiği en gözde uyruklarıdır. Geçmişte yaşadıkları dehşetin etkisiyle, yerleşip benimsedikleri devletin her görevini sadakatle, canla, başla ve hiç tartışmadan yerine getirmeye hazır olurlar.

HERKES TÜRK AMA BİRBİRİNDEN FARKLI

Bu tip toplumlardan oluşan devletlerin kazandığı sadık kitlelerin nimetine paralel olarak, “toplumsal davranış bütünlüğü” açısından çözülmesi neredeyse imkânsız başka yan problemler doğar.

Türkiye örneğine baktığımızda, Kafkaslar ve Kuzey Karadeniz üzerinden gelen Çerkes, Gürcü, Laz, Çeçen, Abaza, Tatar veya Nogay gibi haklarla, Rumeli’nden gelen Boşnak, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi halkların “Müslümanlık Ortak Paydası” yanında her halkın kendine göre kültür, karakter ve tepkisel özellileri vardır.

Bunların her biri, kitleleri etkileyen olaylar karşısında kendi kültürel yapılarına göre değişik refleksler geliştirip farklı tepkiler veriler. Birbirilerini çok iyi tanımadıkları için, aynı amaca yönelseler bile, bir birilerinin yeteneklerine çok fazla “güven” duymazlar.

ANADOLU TÜRKLEŞTİ AMA ASYALI TÜRKLER AZINLIK.

Sonuç olarak, geçmişlerinde bunca savaşçılık ve fetihçilik karakteri bulunan Orta Asya Türkleri, halen kendi genetik özelliklerini taşıyor olsalar bile, sonradan Türkleşenlerin büyük “korku” açmazı toplumu etkilemede daha baskın çıkıyor.

Bu korkunun temel psikolojisi şudur:

Bu insanlar savaş ve zulmün her türlü dehşetini yaşamış ve yurtlarından edilmiş insanlardır. Savaş denildiği zaman bilinçlerinde yansıyan ilk kavram, zulüm, katliam ve yurdundan sürülmedir. Üstelik bu korku kuşaklar boyu alt soylarına da aynen aktarılmaktadır.

Kısaca savaş kavramından ölümüne korku duymakta ve bu korkularını her kese sirayet ettirmektedirler.

Örneğin geçenlerde Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök, kafasına yatamayan ”barış Süreci”ne tepkisini dile getirmek için “Türklükten istifa ediyorum” diye bir yazı yazmış ve gerekçesini şu çerikteki sözlerle açıklamıştı:

“Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Çocukluğumdan beri babam her zaman bana; ‘Bak evladım, burası son durağımızdır. Anadolu’dan başka gidecek yerimiz yoktur. Onun için bu ülkenin en ufak bir riske veya maceraya atılmasına izin vermemeye çalışacaksın.’,derdi. İşte bu nedenle bu süreç işinden endişeliyim.” Diyerek, sembolik istifa ile barış sürecine tavır koyduğunu belirtmek istemişti.

Bu tutum Cumhuriyetin kuruluşunda etkin rol oynayan tüm göçmen ve özellikle Rumeli Göçmenlerinin temel ilkesidir. Üstelik devleti yönetenler, zamanında göçmenlerin devlete olan sadakatlerine güvenerek devletin tüm kritik yönetim kademelerine onları yerleştirdiler.

Özellikle MİT’in hemen tamamı onlardan oluşmadır (şimdilerde biraz Anadolu insanı alınmaya başlanmıştır).

O yüzden cumhuriyetin kuruluşundan beri devletin politikası toplumda “Selanik Grubu”  denilen yönetici kadrolar tarafından şekillenmektedir.

“Kürt Meselesi”nin böylesine katmerleşip 90 yıldır kangrene dönüşmesinin altında da bu kesimin korkuları yatmaktadır. Onlara göre Kürt’e verilen her hak, bu devletin parçalanmasına atılmış bir adım demektir.

İslami kesim de gene onların ikinci fobisi olan “laiklik elden gider” takıntılarından yıllarca çekmiştir.

ANADOLU HALKI DEVREYE GİRİYOR

Ak Parti’nin iktidara gelmesi bir anlamda, 80 yıldır “Selanik Grubu”nun elinde olan devlet yönetiminin “Anadolu İnsanı”na geçmesini ifade etmektedir. Bu da, iktidarın çoğunluğu Türkmen kökenli kitlelerin eline geçmiş olduğu anlamına geliyor ki, yönetimde daha yerli, daha risk alıcı insanların bulunduğuna işaret eder.

Böylece kangrenleşmiş Kürt Sorunun çözümü için yeterli olmasa bile çözmeye yönelik daha kararlı ve cesur adımların atılması aşamasına gelinmiştir.

SONUÇ

Birincisi, şartlar ve tarihi akış Turgut Özal’ı haklı çıkarmış, Türkiye’yi korkulara boğan unsurların Asyalı Türkler olmayıp ülkeye göçmen olarak gelip sonradan Türkleşenler olduğu anlaşılmıştır.

İkincisi, gelinen aşamada, iktidarı devralan Anadolu İnsanlarının daha cesur ve kararlı tavrı ile Kürt Sorunu tam olarak çözülmese bile, dengeleneceği, bir barış ortamının doğacağı ve akan kanın duracağı ihtimali belirmiştir.

Üçüncüsü, bunların sonucunda, ülkenin bölünmediği somut olarak görülürse, belirli bir süre içinde göçmen kesimlerin de korkularının hafifleyip normal düşünmeye başlayacaklarını tahmin ve umut ediyoruz.

27.02.2013

Mustafa Güneş /URFA

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star