Mustafa GÜNEŞ

12 MART 1971 DARBESİ


Mustafa GÜNEŞ
24 Temmuz 2013 Çarşamba 01:58

 

12 Mart da bugünün Mısır’ındaki gibi darbe mi müdahale mi olduğu tartışmalı bir olaydır. Çünkü o muhtıra ile ne meclis dağıtılımış, ne de Demirel Hükümetinin görevine son verilmişti.

Özet olarak Meclis ve hükümete bir şeyler yapın uyarısıydı ve Demirel’in ödleklik edip istifa etmesi üzerine iş başka mecraya kaymıştı.

Öte yandan her ne kadar Demirel kendini bu darbenin mağduru gibi göstermeyi başarmışsa da, işin aslı o ünlü muhtıra Demirel’i ve Parlamentoyu gelişen sosyalist harekete karşı sağlama almak için yapılmış bir operasyondan başka bir şey değildi.

12 Mart 1971 günü yayınlanan muhtıranın asıl fikir kaynağı, Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın -yaklaşık bir yıl önce- 15-16 Haziran 1970’ de gerçekleşen ünlü işçi hareketi için söylediği “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.” Sözüdür.

Bunun analojik devamında ilk akla gelen, bu  “sosyal uyanış” ı frenlemek gerektiğidir.

Gerçekten de bu tespitten sonra, Genel Kurmay’ın bu işin planlarını yaptığı, uygun ortamı beklediği veya bu ortamın oluşmasında katkıda bulunduğu anlaşılıyor.

ORDU İÇİNDE HESAPLAMA.

Tekrar edelim ki muhtıra veya darbe denilen olayın, dışa yansıması Meclis ve Demirel’e karşı yapılmış gibi görünmüşse de işin aslında ikisini de kurtarma operasyonu idi.

Çünkü ordu içinde Genel Kurmayı yeterince devrimci ve Atatürkçü bulmayıp sağcı ve Amerikancı bulan her rütbeden “Kemalist Sol Devrimci” general ve subay grubu vardı. Grubun sivil uzantılarıysa Doğan Avcıoğlu, Uğur Mumcu ve İlhan Selçuk gibi Kemalist Solculardı.

Bu “Kemalist Solcu Grup”un planına göre; ordu içinde bir darbe yapılarak önce Genel Kurmay ekibi tasfiye edilip komuta ele geçirilecek, sonra da yönetime el koyularak Türkiye’nin NATO, Amerika ve Batı ile bütün bağları koparılarak, sosyal demokrat ve tam bağımsız bir Türkiye kurulacaktı.

Grubun faaliyetlerden haberdar olan Genel Kurmay,12 Marttan 4 gün önce 8 Martta bir iç operasyonla bu general ve subayların hepsini tasfiye etti.

Hemen ardından da 12 Mart Muhtırası yayınlandı.

Bu darbe/muhtıra sırasında 68 kuşağı olarak 20’li yaşlarda ve iyi kötü sosyal olayların içinde veya haberdardık.

Kısaca olay hükümete karşı olmayıp tamamen solun Türkiye’deki hızlı gelişimini önlemek amacıyla Ordu, Hükümet ve Meclis tarafından anlaşılarak, hesaplı, kitaplı ve planlı olarak düzenlenmişti.

Muhtırada şöyle başlıyordu:

“1. Parlamento ve hükümet; süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak umudunu kamuoyunda yitirmiş…”Bu nedenle derhal partiler üstü bir hükümet kurularak, “mevcut anarşik durumu giderecek; anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü…” bir yaklaşımla yapılması istenmiş, aksi takdirde ordunun yönetime el koyacağı belirtilmişti.

Aslında bu muhtıra, dünyanın en su katılmamış ve madrabaz faşist Başbakanı Süleyman Demirel’in imdadına Hızır gibi yetişmişti.

Bu müdahaleyle Demirel, yayınlandığı günden itibaren sürekli karşı olduğu ve her fırsatta “bu Anayasa ile devlet yönetilemez“ dediği 61 Anayasasını arzuladığı despotik yapıda değiştirme fırsatını yakalamıştı. Bu niyetle de yeni kurulan hükümete hem seve seve bakan vermiş, hem de parlamentoda sonuna kadar  desteklemiştir. Sonraki dönemde de darbe mağduru rolünü kullanarak siyasi kazanç elde etmenin yolunu bulmuştur.

ORTAK HEDEF 61 ANAYASASI

27 Mayıs 1960 darbecilerine göre; ülkedeki kargaşanın temel nedeni,  tam demokratik bir Anayasaya sahip olunmaması, bütün iplerin iktidar partisi, Başbakan ve Cumhurbaşkanından öte bir parti başkanı gibi davranan Celal Bayar’ın elinde olmasıydı. Onun için hiç zaman yitirmeden bir yıl içinde (1961) “Kurucu Meclis” oluşturularak modern ve demokratik bir Anayasa hazırlanıp şekli bir referandumdan geçirilerek yayınlandı.

27 Mayıs Darbesinin haklı veya haksızlığını bir yana bırakarak belirtelim ki, 1961 Anayasası eski Anayasaya göre gerçekten demokratik ve modern bir anayasaydı. Ancak parlamentonun çalışmasında bir takım sorunlar vardı ve bu sorunlar revize edileceğine Demirel tarafından sürekli kaşınıyordu.

((Kürt meselesi ise zaten hangi görüşten olursa olsun, her Türk Devlet adamı için aynıydı. Yani Kürt diye bir kavim yoktu, yani herkes Türk’tü. Bu Anayasanın da yaklaşımı bu anlayıştan farklı olamazdı))

Ayrıca çok geniş tutulan temel haklara karşılık, toplumda henüz bu hakları hazmedecek seviyede bir demokratik olgunluk oluşmadığı için bu özgürlükleri kullanmak isteyenlerle bunlara tahammül edemeyen kesimler arasında gerginliklerin çıkmasına neden oluyordu.

Bir diğer şansızlığı ise Demokrat Partinin devamı olarak kurulan Adalet Partisi  (AP) ve onun başkanı Süleyman Demirel, bu anayasanın çalışmaması için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Ve en önemlisi ordu da komünizm düşmanlığı/korkusu yapısı gereği bu anayasanın tanıdığı özgürlüklerden çok rahatsızdı.

ANAYASA TRAŞLANIYOR

12 Mart Muhtırası, bu ittifakların sonunda Anayasadaki geniş özgürlükleri tırpanlamak, hükümet ve idareye geniş yetkiler tanımak için verilmişti.

Her ne kadar sözlerinde Hükümet ve Parlamentonun tutum ve davranışları hedef alınmış gibiydiyse de, asıl amacı sosyal uyanışın önüne geçmek ve tüm dünyayı etkisi altına almış bulunan sosyalist yapıdaki 1968 kuşağının önünü kesmekti.

Kısacası bu darbe demokratik sola, sosyalizme, komünizme ve elbette en başta Kürtlere karşı yapılmıştı.

Hemen “teknokratlar hükümeti “ denilen bir hükümet kurmak için Başbakanlığa 1930’lar CHP’sinin devlet yapısı özlemi içindeki bir hukuk Profesörü olan Nihat Erim getirildi.

Hiç zaman yitirilmeden Anayasa ele alındı ve bu gün herkesin şikâyet ettiği 1982 Anayasanın temeli olan özgülükleri tamamen kilitleyen ve idareye geniş yetkiler veren, gözaltı sürelerinin işkenceye göre düzenlendiği hükümler getirildi. Böylece Demirel ve diğer sağ liderlerin 10 yıllık despotik ve devleti kutsayan Anayasa hayalleri, ırkçı askerlerle faşist siyasetçilerin elbirliğiyle gerçekleşmiş oldu.

İDAMLAR

Bu hükümlerin ilk uygulaması, bütün eylemleri 3 Amerikalı görevliyi kaçırıp birkaç gün sonra serbest bırakmak olan Deniş Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesi oldu.

Bu idam sürecinde askeri kesimden ziyade, Süleyman Demirel ve partisi çok aktif ve gönüllü rol oynadı. Demirel ve Partisi, Denizlerin idamını Menderes ve iki arkadaşının intikamı için bir rövanş gibi ele aldılar.

Öyle ki Demirel, idamların Mecliste oylanması sırasında el aldırmakla yetinmeyip ayağa kalkmış ve iki elini birden havaya kaldırmıştı.

SOL ÇÖKERTİLİYOR

Gerek Anayasada gerekse diğer kanunlarda yapılan ağırlaştırıcı değişikliklerden gelen destekle, solun üzerine öyle bir gidildi ki muhtıraya sözde muhatap olan Demirel ve partisi 10 yıldır eline geçiremediği fırsatı ele geçirdi; üstelik hükümette de hiçbir siyasi sorumluluğu olmadan...

Binlerce solcu insan tutuklanıp işkencelerden geçirildi ve “sıkıyönetim” Mahkemelerince onlarca yıl hapis cezalarına çarptırıldılar.

Kürt Aydınlarını da gene devletin yüz yıllık klasiği gereğince Nazi Kampı anlayışıyla düzenlenmiş Diyarbakır’a topladılar. Yalnız arada bir fark vardı. Solculara kesilen on yıllarca cezalar, Kürtler söz konusu olduğunda 2 hatta 3’le çarpılarak kesiliyordu.

Cezalardaki bu klasik “Kürtlük Katsayısı” uygulaması hiç değişmeden günümüzde de süregelmektedir.

Yaklaşık 3 yıl alan bu kasıp kavurma sürecinde gerçek anlamdaki sol tamamen çökertilerek siyasetteki etkinliği kırılmış, onların yerine yüz yılın devletçi-ırkçı partisi CHP ve İnönü’nün yerine geçen çiçeği taze, tam bir ırkçı ve devlet fedaisi Bülent Ecevit, ”Ortanın Solu” adı altında ucube bir siyasi hareketle ortaya çıktı.

Bu “ortanın solu” hareketinin asıl yapısı; devletin öncelikli tutulduğu bir sosyal demokrasiydi. Aslında o günlerde insanlara cazip gelen bu siyasi çizginin tarihteki orijinal örneği Hitler ve onun partisi olan “Nasyonal Sosyalist Parti” siydi(NAZİ Partisi).

Ecevit hareketiyle aradaki tek fark; Hitler’in sert ve cart-curtlu nutuklarına karşılık, Ecevit’in daha romantik bir dil kullanmasıydı. Ama sonuçta ikisinin de özü Nasyonal Sosyalistti.

MİLLİYTÇİ CEPHE HÜKÜMETLERİ

Bu arada yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ecevit’in CHP’nin başına geçmesiyle yaratılan yeni rüzgârla CHP 1973 seçimlerinden en büyük parti olarak çıktı. Ancak tek başına iktidar olamadığı için, Milli Selamet Partisi (MSP) ile çok kısa ömürlü bir CHP-MSP koalisyonu kurulmak zorunluluğu doğdu. Bu hükümetin Başbakanı Ecevit, yardımcısı da Erbakan’dı.

Bu hükümet hiç yürümedi. Ardından 1974’te erken seçime gidildi ve hemen ardından başını Demirel’in çektiği “Milliyetçi Cephe” (MC)hareketi ile üç sağcı partiden oluşan (AP-MHP-MSP) bir seri MC hükümetleri dönemi başlamış oldu.

İşte 1980 darbesinin asıl hazırlayıcısı, sponsorluğunu Demirel’in yaptığı tamamen ırkçı ve faşist bir amaçla kotarılmış bu Milliyetçi Cephe Hükümetleri olacaktı.

 

Not: SONRAKİ YAZIMIZ,12 EYLÜL DARBESİ

 

23.7.2013

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık