Mustafa GÜNEŞ

ADALET VE HÂKİMLERİMİZ


Mustafa GÜNEŞ
26 Aralık 2012 Çarşamba 09:22

Başlangıçta toplum o kadar karmaşık yapıya sahip olmadığı için, devlet de basit bir organizasyon halinde idi.

Böyle olunca da bütün yetki ve güç bir kişinin elinde bulunabiliyordu.

Zaman geçtikçe toplumlar büyüdü, yayıldı ve sosyal ilişkiler artık bir kişinin altından kalkamayacağı kadar karmaşıklaştı. Bunun sonucunda toplumda “iş bölümü” kavram ve olgusu meydana çıktı.

“İş bölümü” nün en zirve noktası ise  “devlet” denen kurumda oluştu.

Toplum bilimi ile uğraşanlar, binlerce yıllık toplum yönetiminde devletin üç temel yapı etrafında döndüğünü tespit ettiler.

1-Yasama Kurumu: Toplumun karmaşaya girmeden düzenli biçimde yaşaması için gerekli kuralları koyan organ;

2-Yürütme Kurumu: Yasama organının koyduğu kuralları izleyip uygulayan organ;

3-Yargı Kurumu: Yasalar uygulanırken ortaya çıkan problemleri çözen organ.

YARGI

Yasama ve Yürütme her ülkenin özel şartlarına göre kimilerinde iç içe kimisinde ayrı olabilir. Bu sistemlerin hiç biri tek başına bir ülkedeki sistemin demokratik mi yoksa totaliter mi olduğunu göstermez. Yetkiler tek kişide olup tam anlamıyla demokrat olan ülke olabileceği gibi iki kurum ayrı ve bağımsız olduğu halde totaliter olabilir.

Bir ülkede rejimin demokrasi veya totaliter olduğunun en önemli ölçeği  “Yargı Organı “ denilen mahkemelerin tutumları, anlayışları ve verecekleri kararlarla belirlenir.

Eğer bir ülkede hâkimler gerçekten demokrasiye inanıyorsa, o ülkenin kanunları ne kadar otoriter ve baskıcı olursa olsun, verecekleri demokratik kararlarla o ülkeyi demokrasiye götürürler.

Yok, eğer tersi anlayışta iseler; uzaydan demokratik kanunlar indirseniz bile gene fark etmez, o hâkim ve mahkemeler sistemi baskıcı hale getirebilir.

İTALYA’DA VE TÜRKİYE’DE HÂKİMLER

Bir zamanlar, şimdiki kuşakların çok iyi bilmediği Eski Türk Ceza Kanunun ünlü 142–142. Maddeleri vardı.1930’lu yıllarda Faşist İtalya Ceza Kanunu’ndan bizzat Atatürk’ün emri ile Türkçeye çevrildi. Kısa yoldan izah edersek, sosyalizm ve komünizm propagandası veya parti kurulmasına 7 buçuk yıl dan 15 yıla kadar ceza veren maddelerdi. Bu maddeler Türkiye’de yürürlüğe girer girmez hiç kesintisiz ve hiç acımasızca 1991 yılına kadar yüz binlerce insana uygulandı.

”Ben Fidel Castro’yu seviyorum!” veya “Yaşasın Küba!” demeyi bile “Komünizm Propagandası” sayıp 7 buçuk yıl ceza verebiliyorlardı.

Oysa İtalya’da, birkaç yıllık Mussolini iktidarını saymazsak, uzun süre yürürlükte kalmaya devam ettiği halde uygulanmadı.

İtalyan hâkimleri, komünizm propagandası dâhil, hiçbir fikir beyanını veya demokratik örgütlenmeyi bu maddeler kapsamına koymadılar. Öyle ki, hem bu maddeler yürürlükte ve hem de İtalyan Komünist Partisi faaliyette idi. Hatta bu parti zaman zaman hükümetlere ortak bile oldu.

Çünkü İtalyan Hâkimleri düşünce özgürlüğünü her türlü kanunun üstünde olduğu mantığıyla yorumlayıp karar verdiler.

AMERİKAN FEDERAL MAHKEMESİ

1803 yılına kadar henüz dünyanın hiçbir ülkesinde “Anayasa mahkemesi” kavramı yoktu.

Amerikan Federal Mahkemesi 1803 yılında önüne gelen bir davada uygulanan kanun maddesinin Anayasa ve özgürlüklere aykırı olduğunu görür. Ve:

“Yasama organı ,Anayasanın tanımladığı temel prensiplere veya özgürlüklere aykırı bir kanun çıkardığı takdirde, mahkeme bu kanunu yürürlükten kaldıramaz ise de uygulamak zorunda da değildir” içerikli bir karar verir.

Aradan iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen halen Amerika’da bir Anayasa Mahkemesi yoktur. Fakat Federal mahkeme özgürlüklere ve Anayasaya aykırı bulduğu bir kanunu uygulamayarak etkisiz kılmakta, bunun sonucunda da Amerikan Parlamentosu o kanunu düzeltmek zorunda kalmaktadır.

Amerika’da sistem böyle işliyor.

Çünkü Federal Mahkeme hiçbir kanunun “özgürlükleri kısıtlayıcı” bir biçimde yorumlanamayacağını temel ilke olarak kabul etmiştir.

BİZDEKİ DURUM

Geçtiğimiz yıllarda bir “Yargı Yılı “ açılış konuşmasında bir Yargıtay Başkanımız,”Ülke bütünlüğü söz konusu olduğunda biz tarafız “ anlamında bir cümle kullandı.

Bu basit söz, hem hukukun boğazlanışı, hem de Türkiye Hâkimlerinin hukuk anlayışı bakımından hayret ve ürküntü vericidir.

Çünkü ülke bütünlüğünü korumak hâkimin veya mahkemelerin görevi değildir. Ülke bütünlüğünü koruyup kollayan devletin ordu, emniyet, MİT ve Jandarma gibi kurumları vardır. O görev onlara aittir.

Hâkimin görevi “hukukun bütünlüğünü” korumak ve adaleti sağlamaktır.

Hâkim ,“devlet adamı” değil  “hukuk adamı”dır.

Bir kanun, ister bilerek ister bilmeyerek insan haklarını veya temel Özgürlükleri kısıcı bir içerikte yayınlanabilir.

Gerçek ve evrensel hukuktan yana bir hâkim, o kanunu “özgürlükleri genişletici” bir biçimde yorumlayarak, özgürlüğün önünü açabilir. Esasen toplumun gelişmesi açısından bir hâkimin temel ideali de bu olmalıdır. Çünkü yasama ve yürütme organlarının fonksiyonel yapısı, sürekli devlet gücünü etkin kılma eğilimindedir.

Yani yargı organının kuruluş amacı, zaten sonsuz güce sahip devleti vatandaşa karşı korumak değil; bu sonsuz güce maruz kalan vatandaşı devlete karşı kayırıp korumaktır.

Anayasa Mahkememizin (AYM), kurulduğu günden beri özgürlüklerden yana Türkiye Hukuk Tarihine geçecek veya dünya hukukçuları tarafından örnek gösterilecek elle tutulur tek kararı yoktur.

Hemen bütün kararlar “devlet” gözetilerek verilmiştir.

BAZI KARARLAR VE HUKUK

Mahkemelerimizin;

—Adnan Menderes’i Anayasayı silah zoruyla devirmeye kalkışmaktan suçlu bularak idamına;

—Deniz Gezmiş’in belindeki 7.65’lik Brovning tabancayı “Türk Devletini yıkmaya elverişli teçhizattan“ kabul edip iki arkadaşıyla beraber “idam”larına;

—Erbakan’ın Bingöl’deki ;“Sen her sabah çocuklara ‘Türküm doğruyum’ diye and içtirirsen, birileri de çıkar ben ‘Kürdüm doğruyum’ der, oysa bismillah ile başlasalar hiç kimse rahatsız olmaz” mealindeki konuşmasını “ milleti bir birine düşürmeye tahrik” ettiğine (üstelik yargılama süresince toplumda hiçbir tahrik belirtisi gözükmediği halde);

—AYM’ nin Anayasanın ünlü 367.maddesini, Türkçeyi ve TDK’yi yok sayarak yorumlayıp Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin iptaline;

Dair verdiği kararların hukuki değil, tamamen o günkü devlete hâkim otoriter anlayış doğrultusunda olduğunu kendileri de çok iyi biliyordu.

DÜNYACA ÜNLÜ HUKUÇUMUZ YOK

Mevcut Anayasanın 90.maddesine göre, Türkiye’nin imzaladığı  “uluslar arası sözleşmeler” İç Hukuk sisteminin üstündedir. Eğer “bir aykırılık çıkarsa sözleşme hükümleri uygulanır” anlamındaki hükmü bu güne kadar hiçbir mahkeme tarafından dikkate alınmamıştır.

Aslına bakarsanız, bu hüküm (90.Md) mahkemelerce dikkate alınıp uygulandığı takdirde, yeni bir Anayasa yapmaya gerek bile kalmayabilir.

Cumhuriyetin ilanından beri sürekli olarak Türkiye’nin bir “Hukuk Devleti” olduğu vurgulanıp Anayasalara konulduğu halde, bu güne kadar uluslar arası üne sahip bir “hâkim” veya bir “Hukukçu” yetiştiremedik. Çünkü hem hukukçularımız hem de hâkimlerimiz başından beri ,“önce hukuk” diyeceğine “  önce devlet” demeyi tercih etmiştir.

Oysa belirttiğimiz gibi hâkimin tek derdi ve hedefi, “hukuk” ve “adalet” olmalıdır.

Hukuk ve adalet, eğer toplumu ileriye taşıyorsa gerçek anlamını bulur.

YARGI BAĞIMSIZLIĞI

Ayrıca medya ve aydınlarımızın bir kesiminde, sürekli olarak Türkiye’de “yargı bağımsızlığı”nın bulunmadığından söz edilip işlenir. Bu görüş gerçekçi değil, politiktir. Türkiye’de birçok demokratik Avrupa ülkesinde bulunmayan derecede yargı bağımsızlığı vardır.

Bu güne kadar devlet organlarının hoşuna gitmeyen bir karar verdi diye, bir mahkeme heyetinin veya hâkimin görevden atıldığını duymadık. Belki en fazla bir yere tayinleri çıkarılır ki, bu da çok rastlanan bir durum değildir.

Onu da özgürlükten yana olmanın bir faturası olarak görmek lazım. Herkes kendi durumunca bedel ödemelidir ki özgürlüklerin önü açılsın.

KANUN HER ŞEYİ ÇÖZMEZ

Sonuç olarak, ne kadar demokratik kanunlar çıkarırsanız çıkarın, eğer mahkemeler hukuk, özgürlük ve adaleti genişletmekten yana bir eğilim içinde değillerse, o kanunların pratik hayata geçme şansı olamaz. Ne yapar eder bir kelimeden bir anlam çıkarır, hakları kısıtlayıcı hükümler verirler.

Nitekim ünlü “Türklüğü Aşağılama” maddesinin kapsamına nelerin koyulduğunu ilgili herkes bilir.

Adalet sistemimizin temel sorunu kanunlardan değil, kanunların özgürlükleri kısıtlayıcı biçimde yorumlanmasından kaynaklanmaktadır diyebiliriz.

 

25.12.2012

Mustafa Güneş / URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık