Mustafa GÜNEŞ

AMERİKA-TÜRKİYE (NEFRETİN ANATOMİSİ)


Mustafa GÜNEŞ
22 Temmuz 2012 Pazar 13:29

Hem Türk, hem de İslam Kültürünün hâkim olduğu bir ülkede küfretmeden Amerika’dan söz etmek zor ve cesaret isteyen bir iştir.
Daha Amerika (ABD) kelimesini görür görmez çoğunluk kırmızı gören boğa tepkisi verirken, bir de üstüne azıcık objektiflik kokan bir iki satır döşeyenin vay haline.
Hemen bir daha asla çıkmamak üzere “Amerikan uşağı” olarak etiketlenir ve artık o bir cüzamlıdır.
Bu tür etiketlerin bizim yaşa gelmişleri çok fazla etkilemeyeceğini düşündüğümüzden - yazamayanlara tercüman olmak adına- Amerika-Türkiye ilişkisi hakkında birkaç satır yazmayı denedik.

Önce, Türklerdeki bu “deva bulmaz Amerika nefreti” nin kaynağına bir göz atalım:


Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru zamanın başkanı Wilson, savaşı bitirmek için tarihe “Wilson İlkeleri” olarak geçen 14 maddelik bir bildiri yayınladı. Bildiride, savaşın bitirilme şartlarının yanı sıra bir de uluslararası bir örgütün ( bu günkü Birleşmiş Milletler)   kurulması önerisi vardı.


İlkelerin Osmanlıyı/Türkleri ilgilendiren kısmında (12.madde miydi?);Osmanlı Topraklarında, Türklerin yoğun olarak yaşadığı kesimde, bir Türk Devletinin kurulması, diğer yerlerde de her etnik gruba ait olduğu topraklarda bağımsız devlet kurma hakkı tanınması önerilmekteydi.


Bunu fırsat bilen galip devletler de bu madde doğrultusunda Osmanlıya baskı yaparak ünlü “ Sevr Anlaşması”nı imzalattılar. Bu anlaşma Türkler üzerinde öyle bir travma yarattı ki, üzerinden yüz yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen hala o travmanın yarattığı korkudan kurtulamadılar.


Öyle ki siyasi tarihçiler buna “ Sevr Sendromu” adını bile verdiler.


O gün bu gündür Türklerle Türk Aydınları bu anlaşmanın “kaynak ülkesi”  olarak Amerika’yı gördükleri için, bu ülkeyi bağışlamadılar ve bu ülkeye karşı derin bir nefret duygusu geliştirip yıllar içinde de tüm topluma yayılmasını sağladılar.


Bir de üstüne, kendini taraf saymadığı gerekçesi ile Lozan Anlaşmasını imzalamaması, kin ve nefretin yanında büyük bir korku ve güvensizlik duygusunun yerleşmesine neden olmuştur.


Gerçekten Lozan Anlaşması bu güne kadar Amerika tarafından imzalanmamıştır. Dolayısıyla Türkler, ülke sınırlarının Amerika tarafından hala kabul edilmediğine inanmakta, Amerika’nın bir gün mutlaka bunu kullanacağından korkmaktadırlar.


Her milletin tarihinde o millete takıntı olmuş ve bir daha asla silinmeyen sendromlar vardır.


Mesela Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlık savaşı sırasında Fransa’nın yanında yer almasının Cezayirliler tarafından bir türlü unutulmaması; Yahudilerin Nazi jenosidini unutamaması gibi…


Bu tip milli travmalar yüzyıllarca dededen toruna aktarılır durur ve her anlatışta o nefret katlanarak büyür.


Müslümanların Amerika nefreti ise İsrail’in kuruluşunda aldığı etkili roldür. Müslüman olmaktan gelen bu nefret de önceki nefretin üzerine eklenince temeldeki nefreti katlamıştır.


NE YAPSA BOŞ

İkinci Dünya savaşının bitmesinden sonra Sovyet Devletinin artık iyice pekiştiğini gören ve savaş sırasında Stalin’in Türkiye’ye uyguladığı baskının yarattığı korku ile Türkiye, Amerika’nın kurucusu olarak başını çektiği NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuş, uzun çaba ve yalvarmalardan sonra nihayet 1950’de kabul edilmiştir.

O zamana kadar askerine iaşe ve postal tedarikinde bile zorlanan Türkiye hemen tamamı Amerika tarafından verilen teçhizatla bir iki yıl içinde modern bir orduya sahip olmuş; yardımlar bununla kalmayarak, tarihe “Marshall Planı” olarak geçen program kapsamında Türkiye’ye astronomik ölçekte ekonomik yardımlar yapılmış, özellikle tarımsal alanda sayısız traktör ve ekipmanı gönderilmiş, yol yapımında ülke yüzeyi şantiye alanına dönüştürülmüştür.


Her ne kadar bu gün bile “solcularla” “Kemalistler” yapılanları Emperyalizmin büyük planı olarak değerlendirip karşı çıkıyor iseler de bizim amacımız ve vermek istediğimiz mesajla ilgisi olmadığı için sadece belirtip geçiyoruz.


Bizim anlatmaya çalıştığımız şudur:


Amerika;


1-
60 yıldır bu ülkenin ordusunu donatıp modernleştirmiş ve halen de devam etmekte,



2-Milyarlarca dolarlık ekonomik destek sağlamış,



3-Stratejik konum ve ortaklığı gereği, Türkiye’nin haksız olduğunu bile bile ve göz göre göre Kürtlerin haklarına sırtını dönmüş, onca katliama seyirci kalmış ve hatta desteklemiş,



4-Yetmezmiş gibi tüm dünyaya baskı yaparak PKK’yi “terörist” örgüt olduğunu kabul ettirmiş -kim ne derse ve nasıl tanımlarsa tanımlasın- milyonlarca Kürt’ün kendine lider olarak kabul ettiği Sn. Öcalan’ı, bu halkın onurunu kırma pahasına, bizzat yakalayıp Türk Devletine teslim etmiş,



5-Bir zamanların yeri göğü titreten Türk Ordusunun 30 yıldır girdiği çıkmaz ve başarısızlıktan çıkmak için kurduğu JİTEM çetesiyle yaptığı onca katliamı görmezden ve duymazdan gelerek her türlü teknik desteği vermiş,



6-Verdiği referans ve kefaletlerle “70 sente muhtaç” durumdaki Türkiye Ekonomisinin kurtarılıp düze çıkması için yıllarca Dünya Bankası ve IMF imkânlarını kullanmasını sağlamış.



7-Tam bir şımarıklık örneği sergileyerek, Irak Savaşı arifesinde askerlerini Irak Sınırından geri çevrilmesini dahi sineye çekmiş,



8-Türkiye’yi bütün uluslar arası platformlarda sorgusuz sualsiz desteklemiş,



9-Kıbrıs Harekâtı sırasında, asla pratik olarak uygulanmamış göstermelik bir ”silah ambargosu” ile uyduruk bir, “ayıp oluyor ama Türkiye” gibi “mahallenin namusunu kurtarma” ayağına yatmaktan ve işgal ettiği (kırk yıldır) bu ülkeden çekilmesi için kaş çatmaktan öte bir eyleme geçmemiş,



10-İnsan Hakları ile ilgili olanları dâhil olmak üzere, imzaladığı hiçbir uluslar arası anlaşmaya “bilerek” ve “isteyerek” uymadığını bildiği halde, yıllardır Avrupa ülkelerine baskı yaparak Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmasını sağlamaya çalışmış,



11-Kendi varoluş belgesi olarak kabul ettiği “Lozan Anlaşması”nın tek maddesine uymamış, özellikle Kürtlerin ve Müslüman olmayan halkın haklarını açıkça çiğneyip inkâr etmiş olmasına, Müslüman olmayanların tapulu mülklerine el koymasına göz yumduğu yetmezmiş gibi en ufak bir imada dahi bulunmamış,



12-Bütün bu şımarıklıklarına sırf “stratejik güzelliği” uğruna katlanmış,



Olmasına rağmen, bir türlü Türklerin gözüne girememiş, gönlünü alamamış, güvenini kazanamamıştır.



Görüp gözlediğim kadarıyla Amerika bu imtiyazları yeryüzündeki hiçbir halk ve ülkeye tanımamıştır.


BU NE DİNMEZ BİR KİNDİR?



Bu ne bitmez ve dinmez bir kindir, anlamak mümkün değil. Hangi görüş ve partide olurlarsa olsunlar, istisnasız bütün Türk politikacıları muhalefetteyken Amerika söz konusu olduğu zaman aynı küfür ve hakaretleri sallamaktan geri kalmamışlardır.



Ta ki İktidara gelinceye kadar…



İktidara geldikten sonra, kim olursa olsun, önce Anıtkabire çelenk, ardından bir “Amerika Umresi” yapar ve düşman gider, tavaftan sonra günahları bağışlanmış bir Amerikan dostu olarak geri döner.



Çünkü ne kadar atıp tutarsa tutsun, her Türk çok iyi bilir ki, bu devletin tarihinde bunca düşman edinmişlik, bunca zulüm varken, arkasına dişli bir dayı almadan bu coğrafyada varlığını sürdüremez.



Bu fikir sade bu güne ait değil, tam 3 yüz yıldan bu yana eskiyip aşınmadan geçerliğini korumaktadır.



1699 Viyana hezimetinden bu yana bu devlet bu coğrafyayı Avrupa-Rusya ile Doğu-Batı arasında pazarlamaktadır.



El hak her müzayededen değeri biraz daha artarak çıkmaktadır.



Böyle bir mala sahip olan birinin biraz şımarık ve pervasız davranması da normaldir.



Bu coğrafyanın yalnız Amerika için değil, tüm dünya için -şimdilik- önemli ve belalı bir coğrafya olduğunu en saf kişi bile bilir. Bu vazgeçilmezliğin “geçici bir fırsat” olduğunu, hiçbir şeyin sonsuza kadar kalamayacağını bu şımarıklık ve nankörlüğü yapanın kendisi de çok iyi bildiği için;”çeşme akarken testiyi doldurmaya” çalışıyor.



Bir de buna temel oluşumu göçebe, yağma, talan ve gazveci olan bir toplumun geliştirdiği umursamaz, minnet duygusundan yoksun, vefa borcu ve centilmenlik tanımamış, nankör bir karakter yapısını ekleyin.



İster toplum ister kişi olsun böyle birilerinin arzu ve ihtiraslarını tatmin etmek mümkün değildir.



Kısaca Amerika ve Avrupa’nın tamı tamına çektiği budur.



Tam olarak ünlü Kürt fıkrasındaki babanın uyuz ve çelimsiz oğluna dediği,”ulan uyuz öpülecek mal değilsin ama düşmanın gözü çıka !” Durumu.



Ancak bu evrende hiçbir şey sonsuz değildir. Her şeyin “zaman-ı hattı geçer” ve herkesin kendince beklediği  “o gün” gelir.



Mutlaka gelir.



Ve o gün Şair Nabi’nin işaret ettiği   ;



“Top-i ah-ı inkisara paydar olmaz yine,

Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz”(*) mukadder olur.




(*) Özet anlamı: Gönlü kırık insanların ahının nice kayadan kaleleri yok ettiğini görmüşüz.


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık