Mustafa GÜNEŞ

AŞİRET GERÇEĞİ


Mustafa GÜNEŞ
5 Ocak 2013 Cumartesi 15:08

Aklım bir şeylere erdiğinden beri, demokrasimizin önündeki en önemli engel hakkında hangi gerçekten aydın ve demokratın görüşünü dinlediysem ilk şikâyetlerinin  “aşiretler” olduğunu gördüm.

Hele Kürt aydınlarının şikâyeti, şikâyetten öte bir çığlık niteliğindedir. İlk gençlik yıllarımda bu yakınmanın çok abartılı olduğunu düşürdüm. Fakat zaman geçip olgunlaştıkça ben de kendimi o şikâyetçi kervanın içinde buldum.

Gerçekten aşiretler, toplumun ilerlemesini engelleyen ve hatta tıkayan etkenlerin başında gelir. Bunun üzerine zaman zaman aşiretler neden vardır ve neden hala ayaktadır sorusunun cevabını aramaya çalıştım, tespitlerimi paylaşmaya çalışacağım.

AŞİRET NEDEN VAR?

Çok tekrarlarım: Hiç bir sosyal kurum birilerinin canı istedi diye veya durup dururken ortaya çıkmaz. Her sosyal kurum toplumda bir ihtiyacın dayatması sonucu doğar.

Kısaca, toplum denen olgu neden varsa, aşiretler de o nedenden dolayı var: Dayanışma zorunluluğu. Dayanışma mecburiyeti yalnız insana ait bir özellik değildir. Her canlı yok edici tabiata karşı ayakta kalabilmek için sosyal bir dayanışma içinde olmak gerektiğini sezmiş; böylece canlılar içgüdüleriyle, insanlar da “aidiyet” duyguları ile toplumla beraber yaşamayı seçmiştir.

İnsan soyu üreyip genişledikçe, insanlar ve aileler arasında değişik çapta sürtüşmeler başlamış ve bunun sonucu olarak da kendi başına ayakta kalabilecekleri nüfus yoğunluğuna eriştiğine inanan her geniş aile, mevcut kitleden koparak kendi sosyal birimini oluşturma yoluna gitti. Geniş aile biçiminde olanları Kabile (klan) ,birkaç kabileyi içine alan daha kalabalık olanları da aşiret olarak adlandırılır.

KAYNAĞI KÖYLÜLÜKTÜR

Yakından gözlediğimizde kabile veya aşiretlerin ilk sosyal güvenlik kurumları olduğunu görürüz. İnsanın tabiatla doğrudan baş başa olduğu bir yerde karşılaşacağı her türlü tehlikeyi ancak mensubu olduğu klan sayesinde göğüsleyebilir.

Özellikle Kürtlerin yaşadığı coğrafya, en çetin tabiat şartlarının bire bir yaşandığı bir coğrafyadır.

Böyle bir coğrafyada çetin kış şarlarını göğüslemek, hastalık, sünnet, evlenme, askerlik, başka klanlardan gelen saldırılar, devletin olur olmaz müdahalesi, birinin elinden çıkan bir kaza, kan davası, yoksulluk, ürünlerinin telefiyle çöken mali durumlar ve daha bunlar gibi nice belaları hiçbir aile kendi başına savuşturamaz.

Bunun için kişilerin mutlaka bir klana mensup olması mecburiyeti vardır. Diğer yandan ulaşım ve iletişim araçlarının yetersizliği nedeniyle, sosyal hareketler zaten belli bir mesafe içinde döneceğinden ve özellikle evlilikten doğacak akrabalıklar da o mıntıkanın içinde dolanacağından, bir birine yakın köylerde kendiliğinden bir klanlaşma oluşur. Zaman içinde nüfus hareketleri ile de giderek önemli sayısal çoğunluklara ulaşır.

Bu öyle bir fasit çemberdir ki, kimileri istese bile kendini klanlardan soyutlayamaz.

Bir şekilde köyden göçmek durumunda kalanlar ise, yeni girdiği kent kalabalığı içinde yalnız kalmamak endişesiyle dönüp dolaşıp gene bir yakınına komşu olur ki yabancısı olduğu şehir hayatında başına bir şey geldiğinde yalnız kalmasın.

Dolayısıyla klan ilişkisi kente gelmekle de kolay kopacak bir ilişki olamıyor. Hatta her kenar mahallenin neredeyse bir aşiretin kümelendiği birimler durumuna geldiğini gözlemek bile mümkün.

DEVLET VE AŞİRET

Devlet-aşiret ilişkileri, zaman ve zemine göre çok değişik boyutlarda yürümüştür. Değişen şartlarda devlet, bazen aşiretlere ihtiyaç duymuş, o zaman destekleyip reislerine payeler vermiş; bazen de araları açılıp isyanlar çıkmış, bu kez de üzerine giderek dağıtmaya çalışmıştır.

Mesela İkinci Mahmut’un 1830’larda özellikle Kürt Mirliklerini dağıtıp merkezi sisteme bağlama girişimi, büyük isyan ve direnmelerle karşılanmış, çok kan dökülmüş, bir yığın sürgün ve iskân hareketiyle sonuçlanmıştır. Devlet, Mirliklerin içindeki değişik aşiretlerin bir kesimini yanına çekmiş, sonunda da mirliklerin direnci kırılarak dağılmış, merkezi sisteme bağlanmıştır.

Özellikle Ermeni sorunu karşısında zorda kalan Abdülhamit, Kürt aşiretlerini devreye sokma taktiği izleyerek “Hamidiye Alayları” adı altında örgütleyip reislerine paşalık, albaylık gibi rütbeler vererek -hepsi katılmadıysa da- bir  kısım aşiretleri Ermeni kıyımında  kullandı ve epeyce de başarılı oldu.

M.Kemal daha Amasya’da iken büyük Kürt aşiret liderlerine mektuplar yazarak Halifeyi kurtarmak adına destek istemiş, savaş kazanıldıktan sonra da  “Kürtlere Özerklik “ sözü vermiş, bütün Kürdistan aşiretlerinim desteğini almıştı.

CUMHURİYETTEN SONRA

M.Kemal ile aşiretlerin bu flörtü ilk darbeyi savaş kazanıldıktan sonra oluşturulan ikinci Meclise onlardan kimseyi sokmayarak aldı. İkinci ve en yıkıcı darbeyi ise Cumhuriyetin ilanından sonra her şeyi unutup aşiretleri tasfiye yoluna giderek vurdu. Bunu hazmedemeyen bir kesim Kürt aşireti Şeyh Sait önderliğinde isyan çıkardı.

Aşiretlerin Şeyh Sait etrafında toplandığını gören Devlet (ve tabi M.Kemal), bunun önüne geçmek için bu kere de Said-i Kürdi’nin ( o zaman daha Nursi değildi) İslami hassasiyetine hitap edici propagandalar yayarak bölme yolunu denemiş ve başarılı olmuştu.

O sırada Van’da (Erek Dağında inzivada) bulunan Said-i Kürdi’nin yanına, Şeyh Sait’e yardım için fetva istemeye giden Doğunun en büyük aşireti sayılan “Heyderan Aşireti”nin Reisi Kör Hüseyin Paşa’yı;

“İslam askerine kurşun sıkılmaz. Böyle bir fetva veremem. Bu işten vazgeç. Eğer hayırlı bir iş yapmak istiyorsan git devlete yardım et.”

Anlamında bir de tavsiyede bulunarak caydırmıştı. Bunu duyan diğer kararsız küçük aşiretlerin hemen tamamı Şeyh Sait’i desteklemekten caymış ve bilinen o kanlı sonuç gerçekleşmişti.

Ne var ki sonunda isyanı dehşet bir kanla bastırıp devesini düze çıkaran M.Kemal, yandaş-karşıt demeden bütün aşiret ileri gelenlerini sürgüne gönderdi. Bunların içinde devletin tarafında Şeyh Sait’e karşı durmuş Kör Hüseyin Paşa da vardı. Onu da oğulları ve ailesi ile beraber Antalya’ya sürdüler.

((Kör Hüseyin Paşa’nın sürgünden sonra çok maceralı ve trajik bir sonu vardır. Ama konumuz değil diye burada bırakıyoruz. Belki bir gün değiniriz))

DEMOKRAT PARTİ VE AŞİRETLER

Aşiretlere uygulanan bu devlet zulmü tek partili CHP iktidarı boyunca devam etti.

((Hatta bu gün devlet için canını vermeye hazır, tam bir devlet uşağı ve kendi halkının “kekliği” olan Kamuran İnan’ın babası Şeyh Selahaddin, Bursa’da sürgünde ölür. Cenazesinin Bitlis’e götürülmesi için zamanın diktatörü ve C.Başkanı İnönü’ye ne kadar yalvardıysalar da nafile; izin vermedi ve çaresiz Bursa’da gömüldü. Belki rahmetli için iyi de oldu. Çünkü Bitlis’te olsaydı oğlunun böylesine kişiliksiz bir devlet fedaisi ve uşağı olduğunu görüp mezarında azap çekerdi.))

1946 da çok partili hayata geçişten sonra,1950 seçimi ile devrilen CHP-İnönü diktatörlüğünün yerine Menderes-Bayar ikilisinin başında bulunduğu Demokrat Parti’nin seçilmesinde bu zulümden bıkmış aşiret oylarının büyük etkisini gören partiler, bu kez yeniden aşiretlere yönelip iltifat etmeye başladılar.

ALTIN YILLARA DÖNÜŞ

1950’de Demokrat parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan aşiret severlik-  1960 ihtilalindeki birkaç sürgün olayını saymazsak- her zaman aşiretler lehine süregelmiştir. Hemen her seçimde liderleri milletvekili olmuş, devlet ve hükümet yanında hep itibarlı ve işleri görülen, problemleri çözülen bir durumda olmuşlardır. Onlar da bu imtiyazlarını aşiret mensuplarının problemlerini çözmede kullanarak insanları daha çok kendilerine bağladı.

PKK HAREKETİ İLE AŞİRETLER GENE REVAÇTA

PKK hareketinin Kürt toplumunda beklenilenin üstünde ilgi ve taraftar bulduğunu gören devlet, gene iki yüz yıl boyunca iyi sonuçlar aldığı aşiretleri devreye koymaya yöneldi. Konu bu gün de gündemde olduğundan ayrıntılara girmeden özet olarak verecek olursak, Hamidiye Alayları yerine bu kez de “koruculuk” sistemi devreye konuldu. Tabi gerek aşiretler arası rekabet, gerekse geçmişte çok zulüm görmüş aşiretlerin devlete uzak durması gibi etkenlerle bir kısmı korucu olmayı kabul etmedi. Ancak epeyce bir kesimi  devletten yana durarak koruculuğu kabul etti. Süreç halen tüm çelişkileri ile devam ediyor.

AŞİRETLER NASIL TASFİYE OLUR.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi aşiretler, en alt düzeyde birer “Sosyal Güvenlik Kurumudur”.

Varlık nedenleri ise;

1-En başta köylülük;

2-Devletin sosyal güvenlik kurumunu sahipsiz ve yoksul kesimlere kadar yaymamış oluşu;

3-Her Kurumu ile iyi işlemeyen bir demokrasi.

Bu etkenler ortada durduğu sürece aşiretlerin tasfiye edilmesi suni tedbirlerle mümkün değildir.

Nüfusunun yarısı kırsal kesimde yaşayan ve sosyal güvenlikten yoksun insanların sığınacağı tek çatı aşirettir.

Birkaç örnek:

—Herhangi bir nedenle karakola yolu düşen garip bir köylü; zülme, dayağa, hakarete uğramayacağını ve hakkının yenmeyeceğini bilse aşiret reisine gitmez.

—Mahkemeden beklediği adaleti bulacağına inansa aşireti araya koymaya kalkmaz.

—Çocuğu askere giden yaşlı bir yoksulun geçimini sağlayan bir devlet mekanizması olsa, aşiretten medet beklemesine gerek kalmaz

—Ağır bir hastalıkta parasız tedavi edileceğini bilen yoksulun aşirete ihtiyacı olmaz

—Bir trafik kazasında, karşıya ödeyeceği tazminatı ödeyen bir sigorta sistemi olduğunda aşiretten para toplayıp minnet borçlusu olmaz.

—Çocuğunu evlendirecek gücü olan kimsenin aşiretin yardımına ihtiyacı kalmaz.

—Sanayi ve teknolojik olarak tam organize olmuş büyük bir kentte yaşayan ve sosyal güvencesi tam olarak sağlanan kişi, aidiyetini aşiretten çekip mensup olduğu topluma yöneltir.

Bu örnekler aşiretleri ayakta tutan etkenlerden sadece bir kaçı. Bunları istediğiniz kadar çoğaltmak mümkündür.

ÇÖZÜM

Çözüm, yukarıda saydığımız ve benzeri etkenlerin ortadan kaldırılması ile mümkündür. Yani;

—Her kesime yayılmış bir sosyal güvenlik,

—Köylülüğün tasfiye edilerek, oy deposu olmaktan ve iradelerinin aşiret reislerinin vesayetinden çıkarılıp kente çekilmesi,

—Kişi başına milli gelirin insanı başka çözümlere yöneltmeyecek seviyede olması

—Ve en önemlisi gerçekten işleyen bir demokrasi…

Bu şartlar gerçekleşmedikçe, suni tedbirlerle aşiretleri tasfiye mümkün değildir. Belki kısa bir süreliğine ve geçici olarak dağıtılabilir.

Ama ihtiyaç duyulduğu sürece insanlar ne yapıp eder, başka bir isim altında da olsa, gene benzeri bir organizasyon oluşturur ve bir takım uyanıklar onları yönetip yönlendirmeye devam eder.

 

4.01.2013

Mustafa Güneş / URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık