Mehmet FARAÇ

Ateşe düşen kar tanesi!..


Mehmet FARAÇ
14 Aralık 2011 Çarşamba 16:40
Urfa’da, Süryani Kralı Kara Agbar’ın mezarının hemen aşağısında, garip ve de çok gizemli bir mahalle vardı... Tepelerde, adeta birer şark çıbanı gibi duran kayalıklar ve insan bedenindeki kurşun yaralarını andıran mağaralar üzerine kurulmuştu o mahalle...
Sanki Taş Devri’nden bir köşe düşmüştü oralara ve tarihe parende attıran bir zaman makinesinin dişlileri takılıp kalmıştı o yakada!..
Yalnızlığın resmini mi çizmek ister birisi, manzara işte orası!.. Hani teneke parçalarını elmaslarla süslü bir vitrinin tam ortasına koyduğunuzda, ucube bir tablo çıkar ya karşınıza; eski ile yeninin çatıştığı o mahalle, işte öylesine yaşamsal çarpıklıklar içerirdi kendi bağrında...
Eski zaman adamlarının yüz hatlarında destanlar taşıdığı o mahallede, bin yaşındaymış gibi gelirdi bize yaşlı insanlar!..
Derdik ki o zaman, işte o adamlardır bizi birbirimizin içinde, çalılara yuva kurmuş serçeler gibi dayanışma içinde tutan!..
Biz orada, ekmek peşindeki babaların biçare çocuklarıydık...
Yaşamın her anını ateşe düşmüş bir kar tanesi gibi yaşardık!..
Tırnaklarımızı çatlatan taşları bile hayra yoran, yaz sıcağında nefes aldırmayan kara sineği mahlukat sayan!..
Yaşamın bir çizgi filmin hayalleri kadar bulutları andırdığı bir coğrafyada, şerre rağmen “her şeyde hayır vardır” diyen!..
İşte o yüzden, çaresizlik ve yoksulluğumuza karşın yüreğimize barış çivisi çakan hoşgörümüz yüzünden; karnımız doymuşsa o gün; bize çok uzak olan yarınları hiç düşünmezdik!..
Sanırdık ki, dünyanın her tarafı böylesine çelişkiliydi... İnsanın tek eğlencesinin kendi hayalleri olduğu bir mahallede, yaşamın ufku ne kadar derin olabilirdi ki?..
Anne diyen diller!..
Ben o mahallede gözlerine çapak düşmüş bir sabinin mağrurluğuyla güne başladığımda; betonarme evimizin çevresinden yükselen çocuk seslerine odaklanırdım...
Farklı hançerelerden çıkan ses zenginliği, yüzümü gizemle saran sabah yellerini andırırdı!..
Evin arkasındakilerle ön cephesinde oynayan çocukların dilleri farklıydı çünkü!..
Arkadakiler “Yumma” diye seslenirlerdi burunları hızmalı, allı yeşilli giyinen annelerine... Ön cephedekiler “Aney” ya da “Daye” derlerdi...
Arka cephede Arap kökenliler otururdu Kötüler Mahallesi’nde, ön cephede Kürt kökenliler...
Orada tüm doğallıkları ve içtenlikleriyle birbirinde zerre kadar fark görmeyen çocuklar vardı; Farklı kültürdeki insanları ulus yapan bir milletin kavgasız çocukları...
Bizler yaşamını Suriye sınırındaki mayınlı arazilerden hayvan ticareti yaparak geçiren dedemin adeta bir kasrı andıran çardaklı evinin önünde toplanırdık her gün...
O evin ön cephesindeki küçük meydanın tam orasında, bir elektrik direğinden sarkan sararmış bir ampulün ışığında bir araya gelirdik düşlerimizi anlattığımız akşamlarda!..
Yırtık ayakkabılarımızın altında çiğnenen toprak, kardeşliğimizin bin yıllık kilimine dönüşür ve bizler onun üzerinde çatışmasız yaşardık!..
Şimdi düşünüyorum da, uzaydan mı gelmişti o çocuklar yoksa başka bir diyardan mı?..
Bizler çocuktuk yalnızca... Ne etnik kaygılarımız vardı ne de bir bölünmüşlük, kamplaşma ya da ötekileştirme hissiyatımız!..
İnsan, önemsemediği, hatta bir zenginlik olarak gördüğü farklılıklar için kavga edebilir miydi ki?..
Aynı toprağın taşı!..
Yoktu birbirimizden farkımız, yoktu sorgulayacak “niçin”lerimiz ve de çatışacak gerekçemiz!..
Hepimiz bir araya geldiğimizde, Urfa şivesinin o yürek yakan vurgularıyla konuşur, aynı candan düşmüş kardeşler gibi dertleşir, “Frenk suyu” sürdüğümüz kuru ekmeği mutlulukla paylaşırdık!..
Aynı giyinirdik hepimiz, yoksulluğumuzu yaratan güzergâhlarda!.. Ceplerimiz harçlıksız, dizlerimiz yamalı ancak dillerimiz kavgasız!..
Analarımız aynı hamuru sererdi tezek ateşinin ısıttığı sacın üstüne...
Mayınla havaya uçan canlarımız aynı toprağa düşerdi Suriye sınırında...
Aynı taşlardan gülleler yapan çocuklar, aynı ülkenin toprağına savururlardı bazalt misketleri!..
Kamyon lastiğinden ürettiğimiz çemberler aynı ellerde çevrilirdi kardeşlik sokaklarında!..
Büyüdük, geliştik ve ilerledik... Dünyaya bakışımız, ekmekle ve ihanetle kavgamız gelişti ama insana bakışımız değişmedi...
Zaman yılları geride bıraktı ve biz geçmişimizde kalan barışımızla yürüdük çoluk çocuğa karışana kadar!..
Bu kavga niye?..
Peki ne oldu çok sonraları, üç dinin bile kardeşçesine yaşadığı topraklara?..
Niçin dinler barış içindeydi de diller kavga etmeye başladı?.. Aynı sokakta çember çeviren çocuklar niçin pusular kurdular birbirilerine?..
Aynı toprağa misket savuran çocuklar neden kurşun sıkmaya başladılar kardeş tenine?..
Urfa’nın ya da o coğrafyanın toprağına kan bulaştırdı birileri!.. Dile kavga, yüreğe öfke koydu kimileri!..
Nifak öylesine derinlere ekildi ki; barış, filiz verecek toprak bile bulamadı!..
O coğrafyanın aynı topacı döndüren çocukları, entrikaların çevrildiği kaotik topraklarda birbirilerini anlayamaz oldu...
Ötekileştirme insanlığa çelme taktı, etnik şiddet bir bubi tuzağına dönüştü!..
Evet, o coğrafyada önce siyaset değişti, sonra insan... Barışı bir ademoğlunun yaslandığı baston gibi kavrayanlar, şiddete ne yazık ki omuz vermeye başladı!..
Peki, ben sizi durup dururken mi Urfa’nın Kötüler Mahallesi’ne, barışın çocuk olduğu günlere götürdüm?..
Zihnim beni dillerin aynı nağmeleri hesapsızca mırıldandığı bir coğrafyanın eski günlerine boşuna mı götürdü?..
Hayır!.. Oturup bir kez daha düşündüm; hoşgörünün bazen topaç, bazen bir çemberin çevresinde döndüğü sokaklarda barışın frenine kim bastı?..

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık