Mustafa GÜNEŞ

BAŞBAKAN ARTIK ESKİDİ.


Mustafa GÜNEŞ
19 Haziran 2013 Çarşamba 19:37

İnsanlar toplum halinde yaşadıkları günden beri, her toplumun kendine göre bir lideri olmuştur. Toplumdan topluma değişen, liderliğin türüdür. Kimi toplumda büyücü, kiminde din adamı, kral veya başkan unvanı verilse de özünde hepsi liderlik kurumudur.

Bir diğer özellik ise başa geçme biçimleridir. Kimi yetkilerini kutsal bir kaynaktan alarak, kimi güç ve karizması ile el koyarak, kimi veraset yoluyla kimi de seçimle gelir. Liderlik güç ve yetkisini kullanma kudretlerini de bu makama geliş biçimlerinden alırlar.

Referansını dini kaynaktan alan lider, yetkisini kutsal metinlerden alırken; zorla el koyanın yetki sınırı, kontrolü altındaki güçle; seçimle gelenler ise topumun ona verdiği destekle sınırlıdır.

HER LİDER ÖLÜMLÜDÜR

Liderler iki türlü ölürler. Biri doğal yolla yani vadesinin dolması ile diğeri de siyasi ve sosyal olarak etkinliğini yitirip, tükenerek…

Doğal ölüm için söylenecek sözümüz yok. Ama etkinliğini yitirmiş, liderliği erozyona uğramış veya akli melekelerinin sağlıklı işleme fonksiyonları azalmış bir lider, hala başta kalmaya direnirse toplumsal kargaşayı başlatmış olur.

Bu kargaşanın türü ve şiddetini ise tamamen o toplumun iç dinamikleri ve sosyal dokusu belirler. Kimi zaman Çavuşesku ve İran Şahı gibi büyük toplumsal hareketlerle tasfiye edilirler, bazen de Suriye ve Libya gibi kan gövdeyi götürerek…

SEÇİMLE GELENLER

Tam demokratik olgunluğa ermiş toplumlarda liderler hiç bir zaman ezici çoğunluklara seçilmezler. Toplumsal demokratik refleks buna izin vermez. Seçilen liderle kaybeden lider arasında öyle hassas ve kritik bir oy dengesi sağlanır ki, kaybeden taraf Umutsuzluğa kapılmaz, kazanan tarafsa istediği gibi at oynatıp hoyratlık yapamaz.

Bunun en iyi örneği ABD’dir. Bağımsızlıklarını aldıkları yaklaşık 230 yıldan bu yana hiçbir başkan ezici bir çoğunlukla ve muhalefeti umutsuzluğa boğacak bir oranla seçilmemiştir.

Aldıkları oylar hep at başıdır. Tabii bu da seçileni sürekli kamuoyu ve toplumsal dengeleri gözetmek zorunda bırakır. Üstelik dörder yıldan en çok iki kere seçilme hakları vardır. İkinci seçilme şansı da herkese nasip olmaz.

Sistem böyle işlediği için, ne kimse otoriterliğe ne de diktatörlüğe heveslenir. Tek çabaları, süreleri dolup bir köşeye çekildikleri zaman iyi ve ülkeleri için yararlı işler yapmış biri olarak anılmak. Amerikan başkanları içinde böylesine efsaneleşmiş pek çok lider vardır. Washington, Jefferson,  Lincoln ya da Roosevelt gibi…

BİZDEKİ DURUM

Bizim toplum, hem demokratik olgunluğu tam özümsememiş, hem de bin yıllık devlet geleneğinde sultan, padişah veya başbuğ gibi tek lider etrafında toplanan bir kültürün hâkim olduğu bir toplum.

Bu kültür, Cumhuriyet döneminde de hiç değişmeden devam etmiştir.

Parti başkanı olarak; İnönü 35, Menderes ( ve tabi Bayar da) 14, Demirel 40,Ecevit 40, Erbakan 40, Türkeş 35 ve yıl hiç tartışmasız liderlik yaptılar.

M. Kemal’i ve Özal’ı özel durumları nedeniyle saymıyoruz.

Günümüzde ise Bahçeli 15, Erdoğan ise 11 yıldır hiç rakipsiz devam ediyorlar ve daha ne kadar sürdüreceklerini Allah bilir.

Ancak hepsinin içinde kesintisiz başbakanlık rekoru Sayın Erdoğan’ındır ve sorunların düğümlendiği yer tam da bu noktadadır.

ANCAK LİDERLER ESKİRLER

Geçmişte yıllarca başta kalan liderlerin günümüz liderlerine göre bir şansları vardı. Onların döneminde görsel ve internet medyası o kadar yaygın olmadığı gibi, birkaçı hariç, diğerlerinin döneminde görsel medya bile yoktu. Tek iletişim radyo ve bir kaç gazetede basılan ve özellikle düzgün çekilmiş fotoğrafları olurdu.

Dolayısıyla adları ve kişilikleri toplumda birer muamma ve efsane olarak dolanır, çoğu zaman toplumun bir kesim onları hiç görmeden göçüp giderlerdi.

BİZİM TOPLUMUN TERCİH ÖZELLİĞİ

Bizim toplumun gelişkin demokratik toplumlara benzemeyen bir özelliği daha var. Toplumumuzun,  AKP’ye kadar ayrışmış, durulmuş ve kristalize olmuş bir siyasi tercih ve niteliği yoktu. Yağmacı ve akıncı kültürden aktarılan bir alışkanlıkla her zaman bir liderden medet umarak peşine takılmış, bir süre sonra umduğunu bulamayınca yeni bir lider beğenmiş bu kez de hurra diye ona yönelmiştir.

Beğenip yöneldiği yeni liderin ekonomik ve siyasi görüşünün ne olup olmadığını sorgulamadan; sağcılık, solculuk veya muhafazakârlığına bakmadan karizmasının peşine takılıp gitmiştir. Darbe kesintilerini saymazsak, ortalama her 10 yıllık sürede mevcut lideri eskitmiş sonrasında yenisinin peşine takılmıştır. Bazen de tekrar eskisine dönüş yapmış ,sonra tekrar caymış ve böyle gelgitlere sürüp gitmiştir.

Sosyolojik olarak sağlıksız ve demokratik olarak umut kırıcı olanı ise, yeni lidere yönelme oranı her zaman toptan tercih biçiminde olup rakip lider veya partilere hiç şans tanınmamış olmasıdır. Yani her zaman muhalefetsiz lider seçme yönüne gidilmiştir.

İşte demokrasimizin bütün sorunu da toplumun bu toptan tercih özelliğinden kaynaklanmaktadır.

ERDOĞAN’IN DURUMU

AKP ve Erdoğan’a kadar süren anlattığımız genel durum, bu gün artık yeni

bir niteliğe büründü. Bu yeni durumla Toplumun yarısı, hem tartışmasız liderini hem de partisini bulduğu inancında. Ve tam 10 yıldır hiç tereddüt etmeden tercihini yapmaktadır.

Ancak bu kez de muhalif kesimde, “bir daha sonsuza kadar asla bunlardan kurtulamayacakları ve hiçbir şekilde iktidara geçme umutlarının kalmadığı” şeklinde bir umutsuzluk sendromu ve endişesi baş gösterdi.

Allah’ın günü Sayın Erdoğan’ın görüntüleri, pervasız ve kimseyi takmayan hakaret içerikli nutuk ve demeçleri, yere göğe sığmaz kibriyle egosu bütün medyayı kaplamış durumda.

O böyle boy gösterip esip gürledikçe, ona karşı olan kesimde umutsuzluk ve öfke giderek artıp pekişmektedir.

Karşıtlarının bu umutsuz durumunun Erdoğan’ın hoşuna gitmemesi düşünülemez.

Ancak bu hoşnutluk ve hazzın yanında işin bir diğer cephesi daha var: Eskime, aşınma ve yıpranma…

Yıllardır hiç kesintisiz TV kanallarını kaplayan, her gün bir yerde bir konuda nutuk çeken, sürekli gündemde ve göz önünde olan, hayranları tarafından mehdilik seviyesinde yüceltilen birinin; gördüğü onca itibar, sevgi, coşku ve sahip olduğu “mutlak iktidar”  karşısında büyüklük kompleksinin tavan yapmaması, kibirlenmemesi ve istediği gibi esip gürlememesi mümkün değildir.

Hele bir de zaten karakterinde kibir, kabadayılık ve narsistlik bulunan biriyse, artık onu kontrol etmek mümkün değildir.

Son günlerde toplumun girdiği bu başkaldırı krizinin altında, bütün bu anlatmaya çalıştığımız etkenlerin yattığını aklı basan hemen herkes görüp anlıyor. Bir tek Başbakan ve etrafındaki amigoları görmek, algılamak istemiyor.

SAYIN ERDOĞAN ESKİME SÜRECİNE GİRMİŞTİR

Bütün bu olguları toptan değerlendirdiğimizde, artık Sayın Erdoğan’ın eskime, yıpranma ve aşınma sürecine girdiğini söyleyebiliriz.

Partili ve hayranları dışında, karşı kesimde bıkkınlık ve umutsuzluk yarattığı,”artık yeter” dedirttiği bir noktadadır.

Azınlıkta da olsa, aklıselim sahibi Ak Partililerin bir kesiminin bunu gördüğünü, cılız seslerle dillendirdiğini görüyor olsak bile, çoğunluk kesiminin görmediği, görmek istemediği kesin.

AK PARTİ YILLARCA İKTİDARDIR. ANCAK…

Buraya kadar yazdıklarımızdan sonra, şimdi artık Ak Partililere asıl gerçeği söyleyebiliriz.

Ak Partinin görünen uzun bir gelecekte iktidarda kalacağı belli. Çünkü toplumun yarısı,  yıllar içende düşe kalka kendince süzülüp duracağı yeri bulmuştur. Buna kuşku yok.

Ancak iktidarı böylesine garantilenen bir kurum, yıllarca ve yıllarca aynı lidere kilitlenip gidemez. Her liderin bir enerjisi ve miadı vardır.

Hele ki belirttiğimiz gibi bu medyatik ortamda, gizlisi saklısı kalmayan, grip ve ishali bilenen, aksırıp öksüren, yorgunluktan sendeleyip dili dolaşan, gördüğü tezahürattan aşka gelerek önüne gelene çatıp saldıran, kısaca her şeyi orta yerde olan birinin on yıllarca aynı vakurlukta kalması mümkün değildir.

Türkiye’nin efsane lideri olarak ilan edilen Atatürk bile bu medyatik ortamda olsaydı, değil ölünceye kadar,10 yıl bile aynı efsane niteliğini koruyamayacağından emin olabilirsiniz.

İŞİNİ SON VEREMİYORSAN PASİF TERFİ VER.

Ak partililere söylemek istediğimiz şudur: Başbakan bu olaylar için istediği kadar “dış güçlerin” ve “barış sürecini baltalamak isteyenlerin işidir” desin. Bu işi kendi başına kendisi sarmıştır.

Madem barış sürecini başlattınız ve süreç kritik bir aşamadaydı; o zaman tam bu sırada “kışla” inşaatını başlatmanın ne gereği vardı? 70 yıldır sakladığınız “rövanş özleminizi” mahalli seçimlerden sonraya kadar bekletemez miydiniz? Dahası her meramınızı yerine getirdiniz. Varsın bu “kışla kininiz” de tatmin olmasa idi.

Bekletmedi; çünkü gücünün doruğunda ve rakipsiz olduğuna öyle bir inanmıştı ki, bu kadar teknik donanımlı ve sadık polis teşkilatı ile istediğini yapacağını, kimsenin de gıkını çıkaramayacağını hesapladı. Buna bir de Yalçın Akdoğan gibi amigoların pohpohlamasını ekleyin…

Bundan sonra yapılacak iş

1- Başbakanın karizma ve liderliğini manevi bir niteliğe dönüştürerek yeni yüzlerle yola devam etmeye çalışmaktır.

Bunun da en güzel yolu, ya onu Cumhurbaşkanı yapmak veya sağlık nedenleri ile istirahata çekilmesine ikna etmektir. Gerçekten de hem biyolojik hem de psikolojik olarak iyi durumda gözükmüyor.

Bunu kim veya kimler söylemeye cesaret eder biz bilemeyiz.

Ama artık hiçbir şeyin asla eskisi gibi olamayacağı bilinmelidir.

2-Seçim Kanunundaki baraj adaletsizliği yüzünden, sandıkta % 49 olan oy oranı meclise %70 milletvekili olarak yansımaktadır. Bu kadar vicdan sızlatan milletvekili sayısı dağılımı ile bu ülkede muhalefeti hem tatmin edemez, hem de biriken bu öfke enerjisini söndüremezsiniz.

3-Diğer yandan arkasında “biat kültürüyle” yetişmiş ” bu kadar milletvekili varken, Başbakanın megalomanisini de önleyemezsiniz.

Bundan sonra sağlıklı ve saygın bir Başbakan görmek  istiyorsanız, mutlaka kritik bir milletvekili sayısı ile parlamento teşkilinin alt yapısını oluşturmak için baraj sistemini kaldırıp tam bir “nisbi temsil”i sağlamlısınız.

Aksi halde 1940 öncesi “tek parti diktası” yaftasının yakanıza takılmasını önleyemezsiniz.

Dahası, yönetim teknik ve metotlarınız  ”biat “ ve “ul’ul emre itaat” kültürü ile yetişmiş olan bu yüzde 50’lik kitleye “ileri demokrasi” gibi gelebilir. Fakat olaylar gösterdi ki diğer yüzde 50’lik kesime öfke, bıkkınlık, endişe ve korku igetirmiştir.

Ve bu yüzden çok değil, eğer yüzde 10’u bile öfke patlaması ve “ne olursa olsun, artık yeter” deme noktasında ise, bu ülke ve toplum durulamaz. Tepki ve tedirginlik devam edecektir.

Bir eylem biçimlerini dağıtsanız bile, her seferinde yeni bir metot bulup sürdüreceklerinden emin olun.

Son olarak şiir sever Başbakana, Urfalı Nabi’nin bir beytini hatırlatarak bitirelim:

Bir hadeng-i cangüdaz-i ahdır sermayesi

Biz bu meydanın nice çabük süvarın görmüşüz.

 

Ve Gezi Parkı eylemlerini eski bir halk deyimiyle özetlersek ;”kuyudan çıkan toprak, tekrar kuyuya sığmaz.”

18.6.2013

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star