Mustafa GÜNEŞ

BİLİM KORKAKTIR


Mustafa GÜNEŞ
11 Nisan 2013 Perşembe 15:01

İnsanoğlunun var oluş veya yaratılış hikâyesi üzerinde bir anlaşma yoksa da yeryüzüne yayılması konusunda hemen hemen anlaşma sağlanmış sayılır.

Var oluş ne biçimde olursa olsun, yayılmanın Kenya-Turkana Gölü ve Olduvai Vadisi üçgeninden başladığı üzerinde anlaşılmış durumda.

Yayılmanın genel olarak yılda ortalama 1Km. civarında olduğu ve oralardan Dünyanın uç noktalarına kadar yayılmanın 100 bin yıl gibi süre aldığı tahmin edilmektedir.

Fakat yayılma macerasında en çok eğleşilen yer, terminolojide “Bereketli Hilal” (Fertile crescent) olarak adlandırılan coğrafya parçasıdır. Bu alan; İsrail’in en Güney ucundaki Akabe Körfezi’nden başlayarak Kuzeye doğru Gâvur Dağları, Doğuya doğru Hakkâri, Zagros Dağlarını izleyip Basra Körfezi’nde son bulur.

Özetlersek bu alan, Mezopotamya ağırlıklı olmak üzere tüm Orta Doğu’dur. Fakat ilginç bir rastlantı olarak, Hilal’i çizen Toros ve Zagros sıra dağları ile Kürt Coğrafyası çakışacak kadar uyumludur.

Sonradan Mısır dışarıda kalmasın diye hilalin ucu biraz Batıya kıvırtılarak kapsamına Nil ve Mısır da alındı.

Açıktır ki, sürekli hareket halinde olan hiçbir kişi veya kitle, konup göçmede gerekli araçlar dışında bir araç türü, mimari, sanat ve bilim geliştiremez.

Kısaca icatlar, bilim, teknoloji ve felsefe ancak yerleşik toplumlarda bulunup geliştirilecek kurum ve kavramlardır.

Göçebe toplumlar genelde ya “hayvancı” ya  “talancı” ya da her ikisidir. Yani, ya hayvanlarını belirli bir coğrafyada iklim ve mevsime göre dolaştırıp gezer; ya da talancı ise sürekli at üstünde yeni yağma alanları araştırır, yakıp yıkar ve yağmalar. İcat edip geliştirdiği bütün aletler de bu işlerini görmeye yarayan, ok-yay, mızrak veya balta gibi pratik savaş araçlarıdır.

BİLİMİN DOĞUM YERİ: SUMER

İnsanlığın yeryüzüne yayılması sırasında, nasıl olmuşsa atalarımız, bu “Bereketli Hilal” denen mıntıkadan çok hoşlanmış ve uzun bir süre kalmak niyetiyle çullarını buraya sermeye karar vermişler.

İlk ve en uzun süre kaldıkları için de yerleşik topluma mahsus alet ve kurallar geliştirmek ihtiyacı doğmuş.

Bu ihtiyaçların ilk belirdiği yer Sümer Coğrafyası olacak ki, ilk icatlar da burada türemeye başlamış.

Bu süreç gittikçe yükselen icatlar helezonudur.

Yani bir kere bir “ihtiyaç nesnesi” bulunduğunda artık icat tik-takları vurmaya başlar ve her buluş diğerinin basamağı olarak ilerler durur.

Sümer’in uygarlığın ve bilimin başlangıç merkezi olmasının hikâyesi de tam olarak budur.

Bir ihtiyaç yeni bir ürünü, yeni ürün de yeni bir ihtiyacı doğurur. Ancak bu diyalektik sürecin bir de zıddını içinde taşıyan temel ve öz çelişkisi vardır: Her yeninin, kendini yok edici zıt dinamiğini de özünde taşıyarak türemesi…

Toplumsal gelişim tarihinin ilginç bir fizyolojisi tespit edilmiştir: Gezgin ve göçer kitleler aktif ve dinamik; yerleşik kitler ise pasif ve statiktir. Başka bir deyişle, her talancı-göçer ve dinamik toplum, bir gün yorularak çulu bir yere atıp yerleşik ve pasifleşirken; başka bir yerlerde yeni talancı-dinamik kitleler türer. Ve bu helezonik değişim her seferinde bir üst tekniğe adapte olarak sürer gider.

İşte Sümer’in hikâyesi de tam olarak bu mekanizmanın somutlaşmış halidir.

Atalarımızdan bir kısmının “yorulduk artık, burası da hoş bir yer, şurada bir kaç gün dinlenelim sonra bir çaresine bakarız” deyip sırtındakileri yere attıkları gün, insanoğlunun “medeniyet Hikâyesi”ni de başlattılar.

Bu kararın üzerinden kaç bin yıl geçti bilemeyiz. Ama işte sonunda kerpiç yapmayı, tuğlayı, hayvan evcilleştirmeyi, tekerleği ve yazıyı buldular. Sonra tarımı, sonra demiri…  Vb. bir birini izleyen süreçler…

Bu arada talancılar da boş durmayıp aranıyorlardı. Buluyor ve basıp yağmalıyorlardı.

Bunlar, Arabistan Yarımadasından çıkıp Okyanus sahilini izleyerek gelmiş başta “Araplar” olmak üzere  “Sami” ırklardı.

Böylece Tarihin ilk “Medeniyet Basan” talancıları onlar oldu.

İLK TERKEDEN BİLİMCİLERDİR

Tarih boyunca bilim adamlarının değişmeyen bir özelliği vardır. Bunlar insanoğlunun ihtiyaç duyduğu nesneleri icat eder, ancak laboratuarda kullanılacaklarını kullanır, gerisine toplumun kullanımına sunarlar. Sunmasalar bile toplum bir yolla alır ve hayatını kolaylaştırır.

Silah, bunun en somut örneğidir. Mucit, takıntılı veya dengesiz biri değilse, onu icadından ötesi ilgilendirmez.

Onun her yer ve zamanda aradığı tek şey uygun bir çalışma ortamıdır. Bilimin ürkek ve terk edici açmazı da bu noktada başlar.

Öte yandan, girdiği şehrin bolluğu, bereketi ve yağmalanacak ürünler dışındaki hiçbir özelliği yağmacıyı ilgilendirmez, ilgisini de çekmez.

O,  neyi nasıl alacağının telaş ve arayışı içindedir. Gözü bunlardan başka bir şeyi görmediği için, ne bilim adamını ne de laboratuarını görür.

Gördüğü tek şey arkadaşlarına kaptırmadan çarpabildiği kadar çapmak…

Böyle bir anda bilimcinin direnip durduracak hali olmadığına göre, yapacağı tek şey ortadan kaybolmaktır.

Hiç istisnasız bilimle uğraşan herkes aynı davranışı gösterir ve ortadan kaybolur.

Diğer yandan yerleşik hale geçen talancı, bu tip insanlara ihtiyacının olduğunu fark ettiğinde, artık iş işten geçmiş, onları kaybetmiştir.

Böylece Dünya Bilim merkezi ve Kaynağı olan Sümer Medeniyeti, Araplar ve diğer Sami ırkların yağma iştahı sonucu çökmüş; bölge de zaman içinde ilkelleşerek sıradan bir diyar halini almıştır.

Sonuç olarak, eğer bu yağmacı ve talancılar olmasa, bilimin ilk kaynağı olan “Sümer Medeniyeti” devam etseydi; belki de insanoğlu bundan bin yıl önce bu günkü teknolojiyi yakalamış, kendi doğal kaynaklarını kendi bulup ürettiği için, günümüz Dünyası da böyle vahşi bir tablo içinde olmazdı.

Bir diğer tuhaf durum daha var ki, binlerce yıl önce gelip buraları bu hale getirenler, bu gün en çok “ sömürülüyoruz” diye bağıranlardır.

14.9.2012

Mustafa Güneş /URFFA

 

 

 

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star