Şeyhmus ÇAKIRTAŞ

BİR MEDENİYET PROJESİNİN ANATOMİSİ


Şeyhmus ÇAKIRTAŞ
13 Haziran 2012 Çarşamba 18:03
Hasankeyf’e ilk olarak 1995 yıllında gittiğimde adeta büyülenmiş, binlerce yıllık kent kalıntılarına hayran kalmıştım. Benim için daha ilk anda, ovayla dağın keşiştiği Dicle  kıyısında kurulan antik Hasankeyf benzersiz bir yerdi. Anlatılması güç bir duygu beni Hasankeyf'e bağlamıştı. Zaman kavramı adeta yer değiştirmiş, ilk çağlar yaşadığım ana ışınlanmıştı sanki. Kendimi bir ilk çağ kentinde bulmuştum. Binlerce yıllık yapıların bir kısmı yıkıntı da olsa, müthiş bir ihtişamın izleri taşıyor, insan emeğinin yoğun olarak hissedildiği taş eserler, kayalara oyulmuş mağara evler, Dicle kıyısında adeta bir ilk çağ tablosu gibi duruyor, her taş ayrı bir emek, ayrı  bir incelik taşıyordu. Dicle ise bütün çağların nazlılığıyla  ama bir o kadar da deli dolu inadıyla akıyor ve Dicle’yi geçilir kılan köprünün ayaklarını yalayarak, yoluna devam ediyordu. Attığım her adım, dokunduğum her taş bana binlerce yıllık uygarlıktan haber veriyor; acılardan, savaş ve yıkımlardan dem vuruyordu. Zamanın durduğu benzersiz bir mekandı Hasankeyf. En derin acıların umuda  dönüştüğü, insanlığın henüz emekleme döneminde inşa edilen ama her seferinde savaş denilen illetin pençesinde can çekişerek, kendini yeniden var eden benzersiz bir yerleşim yeriydi. Yıllar içerisinde birkaç ez gidip geldim Hasankeyf’e. Her gittiğimde yüreğimden bir parça daha koptu. Ilısu Baraj  sularının altında kalacak olan antik kenttin yok olma süreci, her gün biraz daha belirginleşiyor,  ‘Hasankeyf yok olmasınç’ kampanyalarına karşın kent yavaş yavaş boğuluyordu. Her ne kadar baraj suları halen yükselmemişse de aslında yapılan müdahaleler, betonlaştırılan yollar, koruma adına zincirlenen alanlar bir özensizliğin ifadesi olarak boğulma sürecinin hızlandığını gösteriyordu. Her gün binlerce insanın ziyaret ettiği, aslında bir turizm cenneti olan Hasankeyf’e nerdeyse yüzyıldır tek kuruş yatırım yapılmamış, yapılan çalışmalar da kent sular altında kalacak diye yüzeysel yapılmış. Kentin tarihi çok eski olmasına rağmen, buranın 50-60 yıllık enerji politikalar için çok özenle seçildiği anlaşılıyor. İlk defa 1954 yıllında gündeme gelen Ilısu Barajı yıllardır tartışılmasına rağmen, çevrecilerin, tarihe sahip çıkanların bütün eleştirilerine rağmen hiçbir hükümet projeyi rafa kaldırma cesareti gösterememiş, uygulamak için yoğun bir çaba sarf etmiştir. Kapmayalar süreci geçiktirse de gerçek anlamda bir vaz geçirme süreci başlamamıştır. Uluslar arası finans kuruluşları zaman zaman projelerden çekilse de her seferinde yeni ortaklar, yeni yok ediciler devreye girmiş, projenin hayata geçirilmesine çalışılmıştır. Yani uzun lafın kısası Hasankeyf için yok olma süreci oldukça ince bir politikayla yıllardır devam ettiriliyor. Bu gün Hasankeyf’te kazılar yapan ekipler, her yeni uygarlık katmanı karşısında hayretlere düşüyor, buranın benzersiz bir yer olduğunu ifade ederek, projenin bir an önce durması gerektiği belirtiyor. Ancak hükümet Ilısu Barajını hayata geçirmek için çalışmalarını devam ettirek, Hasankeyf’in yok olmasını için geri  sayım yapıyor. Son olarak yapılan yasal değişiliklerle, bölge Kültürel Varlıkları Koruma Kurullarının kararları da bay bass edilmiş olundu ve merkezi kararların esas alınacağı duyuruldu. Bu şu anlama geliyor. Hükümet hiçbir bilimsel raporu esas almayacak, 1954 yılında hazırlanan projeyle yola devam edecek. Ne doğal yaşam, ne tarih, ne de demokrafik yapı dikkate alınacak. Her şey barajlar sistemine kurban verilerek, uzun vadeli güvenlik ve kâr temelli politikaları gerçekleştirme esas alınacak. Tıpkı Samsat’ta, Halfeti’de, Elazığ’da, Nevala Çori’de oldu gibi bir bütün olarak insanlık sulara boğdurulacak. Hasankeyf yıllarca değişik uygarlık adımlarının merkezi olmuş, binlerce ticaret kervanına ev sahipliği yapmış, bir çok ticaret yolunum keşişim noktasında, bu gün bile ihtişamından bir şey kaybetmeyen taş köprüyle Dicle’nin iki yakasını bir araya getirmiştir. Bu zenginliği, kültürel çeşitliliği ve stratejik bir alan olması, Hasankeyf’i her seferinde dış saldırıların hedefi haline getirmiştir. Tarihte en büyük saldırı ve yıkım Moğol ıstılalarıyla yaşanır. Bir ihtişam ve uygarlık merkezi olan Hasankeyf Moğolların saldırısı sonucu yanar, yıkılır, kent harabeye döner, ama yok olmaz.Savaşın yıkıcı etkisinden yıllar içinde, adeta kendi küllerinden yeniden doğarak, benzersizliğini yeniden yaratır. Hasankeyf taşıdığı medeniyet tacının kurbanı olmuş, Moğalların istilasında can çekişmiştir. Moğolların Asya’dan Avrupa içlerine kadar süren saldırıların bir çok nedeni olsa da, Moğolların inançları bu saldırıları daha bir ilginç kılar. Moğollar inançları gereği, yazının, kitabenin kötülük kaynağı olduğuna inanır. Bu nedenle saldırdıkları her yerde uygarlık adına ne varsa yakar, yıkar, kılıçtan geçirirdi. Bu gün artık Moğol Atlıları yok. Tarih sahnesinden çekileli asırlar oldu. Ama anlayışları  yeni ve daha modern araçlarla yoluna devam ediyor. Bir çok antik Kent bütün kültürel varlıklarıyla yok ediliyor.Güvenlik için, yüksek kâr için insanlar, toplumlar yerinden yurdundan ediliyor, doğa bir bütün olarak yok ediliyor. Yani Vandalizm olarak tanımlanan ve medeniyetleri yok eden anlayış dünyanın her köşesinde iş başında.Kah yağmur ormanları yok ediliyor, kah ekosistem kapitalist kârın çarkında dengesini kaybediyor. Bu gün başta ülkemizde binlerce kültürel varlık yok olmayla karşı karşıya. Tarihi değeri olan binlerce eser şu ya da bu şekilde çürütülürken, Hasankeyf gibi benzersiz yerler de barajlar yoluyla yok ediliyor. Hasankeyf sulara gömüldüğünde, Dicle de ölecek diyorum. Kendi suyunda boğulacak yani. Akıntısı duracak, sahip olduğu  eko sistem yıllarca bir dengeye oturmayarak, Mezopotamya genelini etkileyecek. Mevsimler değişecek, burada yaşayan canlılar habitatlarını terk etmek zorunda kalacak. Oysa Dicle nazlı akar hep. Tarihten bu yana Fırat’la arkadaştır.  Dağlarının suyunda şen şakrak, baharda deli doludur. Hasankeyf ise Dicle’nin rahminde kurulmuş kadimliğin timsalidir. Bu nedenle ölümleri de paraleldir. Peki neden Hasankeyf yok ediliyor? Başka bir yol, yöntemle enerji elde etmek mümkün olamaz mı? Olur elbette. Ama devlet denilen aygıt, ferman buyurduktan sonra durmak bilmez. Önüne geleni siler, süpürür. Ta ki gücünü durduracak bir engelle rastlayana kadar, ilerler. Bu nedenle sistem 1954 yılından bu yana bütün gücüyle bu projeyi hayata geçirmek istiyor, alanı suların altında bırakarak, başka alanları sulamak ve en çok da elektrik üretmek istiyor. Ben rakamların soğukluğunu anlatacak değilim. Ama Ilısu Barajı Türkiye Cumhuriyeti için bir prestij projesidir artık. Yıllardır gerçekleştiremediği bir prejtij projesi. Bu nedenle gerçeklere kulaklar kapalıdır. Gelmiş geçmiş bütün hükümetler bu projeyi sahiplenerek bitirmeye çalışmaktadır. Bu proje bittiğinde evet binlerce kilovat elektrik üretilecek, binlerce hektarlık alan sulanacak. Ya eko sistem? Ya orda ki insanlar? Ya binlerce yıllık tarih? Ya orda ki doğa ve canlılar ne olacak? Sadece sulara mı gömülecek ? Her şey baraj hayata geçirildiğinde bitecek mi? Elbette değil, yep yeni sorunlar hayatımızın bir parçası olacak, insanların acısı artarken, yeni çevre faciaları yaşanacak. Unutmayalım ki atom bombası da bir medeniyet projesiydi. Japonya’da kullanıldığında ne kadar medeni olduğu acı bir şekilde anlaşıldı. Şimdi hükümet her zamankinden daha aceleci davranarak, Hasankeyf’i sulara gömmek istiyor. Tıpkı Samsat, Newala Çori,Halfeti gibi. Şimdi sıra Hasankeyf’te. Yok artık. Bu kez dağa kazansın, insanlık belleği kazansın. Hasankeyf yok edilmesin. Kaç milyon dolara patlarsa da patlasın hükümet bu projeyi rafa kaldırıp,  Hasankeyf’e dokunmaktan vazgeçmelidir. Çünkü aklın yolu Hasankeyf’te kazanılacak paradan daha önemlidir diyor...

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık