Mustafa GÜNEŞ

DARBE DAVALARI ÇIKMAZI


Mustafa GÜNEŞ
30 Mart 2013 Cumartesi 15:21

Geçmiş darbelerle hesaplaşmak ve bir daha kimsenin darbe yapmayı düşünmemesi için başlatılan Sarı Kız, Ergenekon,28 Şubat ve Balyoz operasyonları ile yüzlerce general, subay, astsubay ve bunların sivil uzantıları tutuklandı.

Yaklaşık üç yıldır peş peşe, organizeli ve seriler halinde operasyon, on binlerce sayfalık fezleke ve iddianame hazırlanmış, halen de irili ufaklı operasyonlar serisine devam edilmektedir.

Dahası, toplumda bu operasyonların bitmeyeceği, her an yeni gözaltı ve tutuklamaların yapılacağı beklenti ve kanaati de yerleşmiş durumda.

ÜNLÜ CEZA MADDELERİ

Cumhuriyetin kuruluşundan beri Ceza Kanunlarının baş aktörleri olan ünlü 125 ve 146. (yeni TCK 302 ila 312 ) maddeleri bir gün bile uyutulmamış, kanunun en çok işleyen hükümleri olarak Türkiye Hukuk Tarihine girmişlerdir.

(Bu arda aynı içerikte de olsa, konu dışı diye, kuruluşta çıkarılan “Hiyanet-i Vataniye Kanunu” ile idam elden binleri tartışma dışı tutuyoruz.)

Nedir bu hükümler?

Bu hükümler, ülkeyi bölmeye teşebbüs (m125) ile Anayasayı ihlal, TBMM ve Hükümeti cebir kullanarak dağıtma veya iş görmez hale getirmeye teşebbüstür (m146)…

Cezaları da eskiden idam, şimdi ise ağırlaştırılmış müebbettir.

KİMLER YARGILANDI

Yakın tarihimizde bu maddelerden yargılanıp (!) hüküm giyerek idam edilen bazı önemli davalar şunlardır:

—Adnan Menderes ve arkadaşları,

—Albay Talat Aydemir ve arkadaşları,

—Deniz Gezmiş ve arkadaşları,

—12 Eylül Darbesinde yüz civarında solcu ve Kürt…

Kadere bakın ki Kenan Evren ve arkadaşları da idam ettirdikleri insanlarla aynı maddelerden yargılanmaktadırlar.

GÜNÜMÜZDE DURUM

Günümüzde de Ergenekon ve paralelindeki guruplar da gene aynı hükümlerden yargılanmaktadırlar. Bu davalar nedeniyle o kadar çok insan tutuklandı ki, onlara Silivri’de özel tutukevi ve yargılama salonları kurulmak zorunluluğu doğdu.

BU MADDELER NE DİYOR?

Madde metinlerini uzun uzun yazıp okuyucuyu sıkmamak için yalnızca anlamlarını yazmaya çalışalım. Madde hükümleri;  gerek bölücülük,  gerekse darbe amacıyla zor (cebir) kullanarak “teşebbüste” bulunan kişilere uygulanır. Kısacası devleti koruyan ceza kurallarıdır.

“CEBİR” ve “TEŞEBBÜS” ÜN ANLAMI…

Maddelere göre suçun oluşması için başarılması şart olmayıp eksiksiz olarak “teşebbüs”te, yani kalkışmada bulunmak yeterlidir. Çünkü zaten başarılırsa devlet ele geçirilmiş olacağından yapacak bir şey kalmaz.

Hükümlerin en tartışmalı kısmı “zor” (cebir) kavramının yorumlanmasında yatmaktadır. Hukukçular arasında en büyük tartışma ve anlaşmazlık bu kavramın yorumundan çıkmaktadır.

KULLANILAN ALETLERİN ELVERİŞLİLİĞİ

Bütün dünya hukukçuları tarafından kabul edilip üzerinde anlaşılmış kural şudur: Suçun oluşması için kalkışma sırasında darbecilerin elindeki silah, cihaz, imkân ve mühimmatın darbeyi gerçekleştirmeye elverişli olması şarttır.

Yani, iki kişi eline birer tabanca alarak TBMM’nin önüne gidip,”biz bu Anayasayı iptal edip meclisi dağıtıyor, kendi egemenliğimizi ilan ediyoruz!” Dedikleri zaman, sahip oldukları teçhizat bu işi başarmaya yeterli ve elverişli midir, değil midir? Mahkeme ona bakacak ve ona göre hüküm verecek. Genel hatları ile kural bu.

İKİ SOMUT OLAY

1-Adnan Menderes olayı:1960 darbesi yapıldığı sırada Menderes 10 yıllık Başbakandı ve hem hükümet hem de devletin bütün birimleri emri altındaydı. Menderes “Anayasayı İhlal” suçundan yargılanıp hüküm giydi.

İhtilal haklı mı haksız mıydı? Tartışmalarını ve duygusallığı bir tarafa bırakıp yakından baktığımızda, Menderes ve arkadaşlarının Anayasayı işlemez kılma, yani ihlal etme güç ve imkânları mevcut ve ellerindeki imkân ve araçlar bu işe elverişli idi. Dolayısıyla haklarında verilen hüküm tamamen “kanunun içeriğine ” (hukuka değil) uygundu.

Tekrar söylüyoruz. İhtilalin meşruluğu ve ahlakiliğini tartışmıyoruz. Olaya sırf kanun hükümlerine uygunluk açısından bakıyoruz. Elbette biz de ihtilalin meşru olmadığına inananlardanız. Fakat biz burada somut olguyu irdelemeye çalışıyoruz.

2-Deniz Gezmiş olayı: Deniz’le iki arkadaşı (Hüseyin ve Yusuf)  eyleme geçtiklerinde her birinin elinde birer 7.65 tabanca vardı. Yaptıkları bütün hareket de üç Amerikalı asker kaçırıp iki üç gün sonra serbest bırakmaktı.

Bilinçli ve özel olarak karşı görüşteki kişilerden seçilerek oluşturulmuş sıkıyönetim mahkemesindeki yargılanmaları(!) sonunda, mahkeme heyeti Denizlerin elindeki üç tabancayı Anayasayı işlemez hale getirip Meclisi dağıtmaya yeterli ve elverişli bularak idamlarına karar verdi. Hüküm jet hızı ile Yargıtay’la TBMM’den geçirildi ve hiç vakit yitirmeden uygulandı. Çünkü tanrıların acilen kurbanlara ihtiyacı vardı.

İşin aslı ise ,”sallandırın üç beş kişiyi, görün bakalım bir daha kimse bu işe kakışacak mı?” gibi klasik ve sosyolojiden bihaber ilkel ve barbar mantıktı.

((Bir başka iğrençlik de Süleyman Demirel’in Mahkeme başkanı Ali Elverdi ve Savcı Baki Tuğ’u bu kararlarından dolayı milletvekili yaparak ödüllendirmesiydi.))

İşte bu karar bırakınız hukuka aykırılığı, kanundaki “elverişlilik” kuralı gözetilmeden verilmiş Türkiye Hukuk tarihinin en yüz karası kararı idi. Tamamen ön yargı ve intikam içerikliydi. Mahkemeye göre, dünyanın sayılı ordusu, yüz binlerce polis ve jandarma teşkilatı tarafından korunan Cumhuriyet ve TBMM, üç tabanca ile dağıtılıp bütün o güvenlik birimleri esir alınabilirdi.

ERGENEKON

Şimdi asıl konumuz olan Ergenekon olayına bakalım:

Askerlik yapan herkes bilir ki askeriyede bir ranzanın yeri bile emir alınmadan değiştirilemez. Kendim de er olarak askerlik yaptığım için çok iyi bilirim. Klasik askeri fıkra olmuş ünlü “bidon nöbeti” hikâyesini askerlik yapmış olup da bilmeyen yoktur.

Diğer yandan Askeri Tarihimizin de bir anlamada darbeler tarihi olduğu yıllarca okullarda ders olarak okutulmuş, darbe günleri bayram olarak kutlanmıştır. Çok partili hayata geçtiğimizden bu yana her on yılda bir tekrarlanan darbe ve muhtıralarla büyüyüp bu yaşlara geldik.

Alt kademelerdeki her subay-ast subay çok iyi bilir ki üst komuta kademesi darbe veya muhtıraya karar verdikten sonra, kurmaylarına “plan hazırlayın” emri verir, onlar da aynı emri daha alt kademedeki ilgili birimlere iletir ve böylece emir en küçük birimlere kadar yayılıp plan çalışmalarına başlanır.

Muvazzafların hepsi buna öyle alıştırılıp şartlandırılmıştır ki, rutin işlerini yaptıklarına inanır suç işledikleri akıllarına bile getirmezler.

Üst komuta kademesi bununla da yetinmez, kendileri ile paralel düşünen gazeteci, bürokrat ve diğer sivil kesimlere de sosyo-psikolojik alt yapı hazırlatır.

İşin garibi, kimse de bu işlerden rahatsız olmaz ve her hazırlık ayan beyan yapılır. Çünkü yapılan işlem bir “ordu klasiği” dir ve bu klasik gereğince yeni bir darbe hazırlanmaktadır, hepsi bu. Klasik gerekçeler de bellidir “Cumhuriyet”,”laiklik” veya “vatanın bütünlüğü” “eşi benzeri görülmemiş bir tehlike altındadır!”

Ergenekon dâhil bütün bu girişimlerin de aynı sistem ve alışkanlıkla yürütüldüğünü uzaylılar dâhil, Türkiye’de yaşayan herkes bilir.

ÖNÜNE GELENİ İÇERİ ALMAK YANLIŞTI.

Darbe soruşturmaları başlarken toplumdan çok büyük destek alınmıştı. Çünkü toplum, artık rüştünü ispat ettiğinin, laiklik ve demokrasiyi benimsediğinin askeri kesim tarafından bilinmesini istiyor; askeriye de bir türlü kabullenmek, halkın büyüdüğünü görmek istemiyordu.

Kısaca, toplum artık kimsenin işine karışmasını istemiyor ve giderek de kızıyordu.

Onun için de soruşturma ve operasyonları destekliyor, başarıya ulaşılmasını istiyordu.

AMA NEREYE VE KİMLERE KADAR?

Toplumdan tam destek gördüğünü anlayan hükümet, aldığı bu rüzgârla emniyetin elini serbest bıraktı. Emniyet de bu serbestliğin tadını çıkarırcasına, İlk üst düzey operasyonlardan sonra bir türlü durmak bilmedi. Her sabah yeni dalgalar halinde; bu işe adı karışan, selam veren, aferin diyen herkesi; rütbesine, imkân, güç ve pozisyonuna bakmadan toplamaya başladı. Hatta giderek hükümete muhalif olan insanlara kadar yayıldı. Dahası, işin içine “cemaatin” intikam duygusunun girdiği yorumları yayılmaya başladı.

Albay, binbaşı, yüzbaşı, ast subay, memur, gazeteci, yetkili mi yetkisiz mi demeden binlerce insan toplandı. O kadar ileri götürüldü ki sonuçta toplumda yavaş yavaş tedirginlik ve vicdani rahatsızlıklar başladı.

İstisnasız herkeste telefonunun dinlendiği korkusu egemen oldu.

Hâlbuki herkes alt rütbedekilerin emirlere uyduğunu, üst komuta kademesindeki Genel Kurmay, kuvvet, ordu komutanları ve diğer generallerin aldığı bir kararı uyguladığını, bunlara karşı çıkmanın alt rütbedeki bir asker için mümkün olmadığını çok iyi bilir. Bildiği için de toplum,bu insanların derdest edilip götürülmesini içine sindiremedi.

Emniyetin gerekçesi ise, “kanunsuz emre uyulmaz” mealindeki genel ve yuvarlak hukuk kuralıydı. Oysa emniyet, askeri cihette bu ilkenin beş para etmediğini, askeri prensipte “ast”ın “üst”ün emirlerini sorgulama imkânının bulunmadığını çok iyi biliyordu. Bildiği için de soruşturmayı bu doğrultuda yürütüp generallerin altındaki kademelere indirmemesi gerekirdi.

Ama öyle yapmadılar. Yıllardır süren ve bir türlü bitmek bilmeyen bu furya, artık kendini baş mağdur olarak gören iktidar partisi ve nihayet bizzat Başbakanı bile rahatsız etmeye başladı.

Ancak buna rağmen bu yakalanma ve tutuklanmaları sonlandıracak yasal bir temel oluşturmadığına göre, demek ki döktüğü “timsah gözyaşları” imiş…

Öyle ki bu yazı yazıldığı sırada bile daha kimlerin götürüleceğini Allah bilir.

DAVA, İÇİNDEN ÇIKILMAZ OLDU

Elbette bunca insan yakalanır, on binlerce sayfa fezleke ve iddianame hazırlanır, binlerce ifade alınırsa dava karmaşıklaşıp uzar ve içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmaz olur.

Nitekim dördüncü yılına girildiği halde, davalar tam bir batağa saplanmış, binlerce aile mağdur olmuş, uluslararası nitelik kazanmış,”Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”ne taşınmış, Kürt Meselsinde olduğu gibi Türkiye gene hukuksuz bir ülke durumuna düşürülmüştür.

VE HÂKİMLERİMİZ…

Hep söylerim. Bu ülke, böylesine devleti kurtarmak şevkiyle dolu hâkimleri nasıl ve nerede yetiştiriyor, bir türlü akıl erdiremiyorum. Hâlbuki hâkimin asıl görevi devleti kurtarmak olmayıp “hukuku koruyup kurtarmaktır.”  Yazık ki,  devleti koruma anlayışının sürekli baskın gelmesi nedeniyle, bu güne kadar hukuk tarihine geçmiş ve uluslararası üne sahip bir hâkim çıkaramadık.

Daha başlangıçta, Polis ve iddia makamının bu kadar karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirdiği bu davanın mahkeme tarafından dengelemesi mümkündü.

Generaller ve onların seviyesindeki sivil ortakları dışında, bu kadar çok tutuklama vermeseydiler, polis ve iddia makamı da o kadar iştahla insan toplayıp getirmezdi. Büyük başlar hariç, gelenlerin tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldığını gören emniyet, prestij kaybetmemek için bir noktada dururdu.

SONUÇ

Tamamen haklı, demokrasiyi kesintisiz işletme amacıyla başlatılmış ve küçük bir azınlık hariç, toplumun çok büyük çoğunluğunun desteğini almış bu girişim, kontrolsüz bir yakalama ve tutuklama furyası ile karma karışık hale getirilmiştir.

Sonuçta davalar uzadıkça uzayarak içinden çıkılmaz hal alacak, beklenen adalet gerçekleşmeyecek ve çıkan kararlar da kimsenin içine sinmeyecek, tatmin etmeyecektir.

Yazık oldu.

 

29.3.2013

Mustafa Güneş /URFA

 

 

 

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star