Mustafa GÜNEŞ

DARBELER


Mustafa GÜNEŞ
10 Temmuz 2013 Çarşamba 09:47

Gerçekten işleyen bir demokraside ve halkın demokratik olgunluğu özümsediği toplumlarda darbe olmaz. Tarihte böyle bir örnek yoktur.

İnsanlık tarihinin en kanlı diktatörü Hitler bile başlangıçta seçimle başa geçmiş, ancak savaş şartlarını kullanarak diktatörlüğünü pekiştirmiştir.

Ki o tarihlerde ne dünyada ne de Avrupa’da henüz bu günkü anlamda işleyen ve olgunlaşmış bir demokrasi vardı. Yaklaşık 40 yıldır başta Avrupa olmak üzere bütün dünyaya savaş atmosferi hâkimdi ve 1.si bitmiş, 2.si yaşanıyordu.

Ama o kanlı savaş ortamına rağmen gene de Avrupa’da herhangi bir darbe yapılmamış, imkân buldukça seçimler yapılmıştı.

DARBE ORTAMLARI

Orduları veya silahlı grupları darbe yapmaya özendiren en önemli alt yapı toplumların bizzat kendileridir. Bir toplumda darbenin başarıya ulaşması için asgari şu sosyal şartların bulunması gerekir:

1-Toplumun temelinde farklı kesimlerin birbirilerine demokratik olarak katlanma ve tanıma kültürünün olmaması: Bunun yerine sürekli bir birinin zayıflığını gözetip boğazlamaya hevesli farklı dokudaki kitlelerin bulunduğu toplumlar darbelerin en iyi mayalandığı toplumlardır.

2-Eğitim seviyesinin çok düşük olması: Kişi başına 1-2 yıl eğitim ortalaması bulunan bir topluma toplum bile demek biraz zordur. Mesela Türkiye 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca harcanan onca çabaya rağmen henüz 4 yıllık eğitim ortalamasını ancak yakalayabilmiştir. Ve eğer dikkat edilirse buna paralel olarak darbe karşıtlığı da  topluma yavaş yavaş yerleşmeye başlamıştır.

3-Kötü ekonomik durum: Darbecilerin en iyi yoldaşı gelir dağılımındaki uçurumdur. Eğitim seviyesinin düşüklüğünden Sosyal sınıf ve tabakalar da yeterince şekillenip örgütlenemez. Böylece devletin ipleri de varlıklı ve tuzu kuru kesimlerin eline geçer.

Devlet yönetimi öyle taraflı ve adaletsiz bir hal alır ki, umutsuz kitlelerde “bu rejim (veya iktidar) gitsin de isterse yerine şeytan gelsin” mantığı hâkim olur. Bu öyle bir olgudur ki, bir kere toplumsal bilinç bu noktaya vardığında, darbe yapmak için büyük silahlı güçlere bile gerek yoktur. İyi ve organizeli bir çete dahi toplumdaki bu eğilimi arkasına alarak amacına ulaşır. Üstelik sonra geleceklerin daha kötü ve dehşet saçacaklarını bile bile bunu isterler.

Nitekim Ortadoğu ülkeleri bağımsızlıklarına kavuştuklarından bu yana hep bu tür darbelerin ardışık biçimde yapıldığı devletler olarak ün salmışlardır.

Hatta Arap Ülkeleri için bir zamanlar “erken kalkan darbe yapıyor” gibi bir deyim türemişti.

4-Farklı sosyal tabakaların bir biriyle boğuşma noktasına gelmesi: Darbecilerin yeme de yanında yat diyebilecekleri en iyi ortamdır. Çünkü eğer bu aşama önlenmezse varacağı yer iç savaştır ve hiçbir iç savaş tarafların anlaşması ile sonuçlanmamıştır. Ya biri diğerini belirli bir süreliğine bastırıp susturur, ya da mahallenin bir kabadayısı olaya el koyarak ve özellikle klasik  “bölünme” ve “dış güçler” fobisini kullanarak tarafların birbirine tanımak istemediği özgürlüğü hepsinin ellerinden alıp kendine biat ettirir.

5-İktidara karşı olan kitlelerin yönetime gelme umudunun bulunmadığı siyasi ortam: Yıllardır söylüyorum. Hiç bir sosyal öfke birikimi, iktidar karşıtı grupları iktidara gelme umut ve ihtimalinin bulunmadığı kadar tetikleyemez. Hele genel seçim sonuçları ile parlamentoya yansıyan milletvekili sayısı arasında aşılması mümkün olmayan uçurum umutsuzluk noktasında ise…

Toplumlar, dalgakıran perdeleri olmayan tankerler gibi bir sağa bir de hurra diye sola yatar, bir daha diğerine hiçbir umut bırakmayan bir siyasi sürüklenmeye girerse sosyal patlamayı da kendi ellerliyle tetiklemiş olurlar.

Oysa oyların dengeli dağılımı ancak demokratik kültür ve reflekslin yerleştiği toplumlarda görülebiliyor. İlkel toplumlarda toplumlar, kuş sürüleri gibi toptan bir sağa bir sola savrulduklarından denge bulamıyorlar.

6-Aynı lider veya partinin yıllarca iktidarda kalması: Bu durum hem bıkkınlık, hem liderde yıpranma, hem de toplumda bunlardan kurtulma hissini nefret noktasına getirir. Siyasi tarih pratiği göstermiştir ki, bir lider en çok 8–10 yıldan sonra yıpranır ve bıkkınlık verir. Demokratik refleksi gelişkin toplumlar buna meydan vermez değiştirir. Değiştiremeyen toplumlardaysa darbeciler sürekli fırsat kollar

7-Partizanlık: Lider veya partisinin sonsuza kadar yönetimde kalacağını anlayan taraftarlarda partizanlık ve yolsuzluklar öyle bir hal alır ki, daha bir gün önce partizanlıkla iş çevirmiş partililer bile başka bir gün partizanlıktan yakınır hale gelirler.

TÜRKİYE’DE DARBELER

27 MAYIS 1960

27 Mayıs 1960 darbesinde ilkokul son sınıftaydım. Darbe nedeniyle tatile birkaç gün erken girmiştik. O zaman şimdiki LİG TV gibi radyolar da ancak kahvelerde veya tek tük zengin evlerinde bulunurdu. Darbe öncesi günlerde de ülke kaos ve kargaşaya girmiş, insanlar kitleler halinde kahvelere yığılıp haberleri dinlerdi.

O çocuk aklımla ailede, köyde ve sokaklarda konuşulanları değerlendirmeye çalışırdım. Nerede devletle ilgili bir şey konuşulursa ağızlardan çıkan ilk söz “parti”ydi. Yani devlet, jandarma, polis, mahkeme veya hükümet sözü yerine “parti” sözü geçmişti. Her sorun partiye götürülür, il ve ilçe başkanları adeta birer Başbakan gibi davranır; hâkim, savcı, vali demeden her yere ve herkese direktifler verirlerdi.

ASIL TETİKÇİ SEÇİM SİSTEMİYDİ

Seçim sistemi hiçbir aklın ve vicdanın kabul edeceği gibi değildi. Bir il çevresinde bir oy fazla alan parti, o ilin bütün milletvekilliklerini alır, diğer partilere verilen tüm oylar çöpe giderdi. Tabi bu da binlerce hatta milyonlarca insan iradesinin çöpe gitmesi anlamına geliyordu.

Bu seçim kanununu 1950’de CHP iktidarda iken, Demokrat Parti’nin (DP) önünü kesmek için çıkarmış, fakat kazdığı kuyuya kendi düşerek seçimi kaybetmişti. Ardından iktidara gelen DP, seçim çalışmaları sırasında şikâyetçi olduğu bu barbar kanunu, üç seçim dönemi boyunca değiştirmemişti.

1954 ve 57 seçim sonuçları tam bir fecaatti.(Lütfen rakamları biraz dikkatle karşılaştırın.)

1954’de DP, %57’lik oy oranına karşı 502;CHP ise %35’e karşı sadece 31 milletvekili çıkarmıştı. Görünüşte çok partili demokrasiye geçilmişti. Oysa bu seçim sonuçları ile tek parti diktatörlüğü sadece el değiştirmiş oluyordu, o kadar. Böylesine ezici bir milletvekili dağılımıyla DP tam anlamıyla muhalefeti ezip geçiyor, mantıklı ve yararlı bile olsa hiçbir teklifleri kabul edilmiyordu.

Hele 1957 seçimleri yenilir yutulur gibi değildi. İki partinin ülke toplam oyları arasındaki yaklaşık 400 bin farka karşılık (DP %48 oran ve 4.372 bin; CHP ise %41 oran ve 3.753 bin oy) DP 424, CHP ise 178 milletvekili çıkarabilmişti. Neredeyse üç katı…

Milletvekili sayısındaki bu uçurum iktidara mecliste istediği gibi at oynatma fırsatı veriyor olsa bile, toplum tamamen ikiye yarılmış ve muhaliflerin iktidara gelme umudu hiç kalmamıştı. Toplumsal tabanda taraftarlık neredeyse yarı yarıya iken milletvekili sayısı üç kata yakın bir oranla yansıtılmıştı.

Bir tarafta iktidar partisinin kimseyi takmayan ve giderek hoyratlaşan otoritesi, diğer tarafta bu seçim kanunu ile iktidara gelme umudunu yitirmiş muhalefet ve arkasındaki umutsuz halk kitlesi.

Üstelik bütün ısrarlara rağmen DP bu adaletsiz seçim sistemini değiştirmedi. Her itirazda “bu kanunu siz çıkardınız” gibi bir cevap alıyorlardı. Oysa tek parti diktatörlüğüyle mücadele ederek iktidara gelmiş ve adını da “demokrat” koymuş bir partinin ilk yapması gereken iş, adil ve nispi temsile dayalı bir seçim kanunu çıkarmaktı.

Üstelik muhalefette olduğu dönemde, iktidara geldiklerinde ilk işlerinin bu seçim adaletsizliğini ortadan kaldırmak olduğunu vadeden parti, seçimden sonra üstüne yatmıştı.

Tıpkı Erdoğan’ın yıllarca yakındığı %10 barajının iktidara gelince üstüne yatması gibi…

Daha vahimi, adaletsizlik karşısında başvurulacak herhangi bir yargı mercii, bir Anayasa Mahkemesi de yoktu. Yani iktidar istediği kanunu Anayasa ve temel hukuk kavramlarına aldırmadan çıkarabiliyor ve hiç kimse bir şey yapamıyordu.

Böylece üniversitelerde öğrenci hareketleri ile başlayan olaylar giderek toplumun diğer kesimlerine yayılmış; Menderes hiç istemediği halde Bayar’ın baskısı ile Örfi İdare (sıkıyönetim) ilan etmek zorunda kalmıştı.

MENDERES ADİL BİR KANUNLA SEÇİME GİTMELİYDİ

Bütün siyasi bilimcilerin kabul ettiği gibi iktidar, 1957 seçimlerinde seçim kanunu değiştirerek “nispi temsil sistemi” ne geçseydi gene iktidara gelecekti. Fakat bu durumda mecliste eskisi gibi bir sayısal uçurum olmayacak, toplumun muhalif kesimi bir sonraki seçimler için umutlanıp demokratik mücadele yolunu seçecek, darbecilere gerekçe kalmayacaktı.

Bundan şunu söylemek istiyoruz: Hiç bir darbe altyapısının tamamını darbeciler düzenleyip yönetemez. Zaten sosyal olarak böyle bir imkân da yoktur. Darbe yiyenler de sütten çıkma kaşık değildir ve darbeye giden yolun taşlarının önemli kısmını da kendileri döşerler.

Yazık ki bu işin başoyuncusu Menderes’ten ziyade hiç kimseyi takmayan, tek derdi daha Milli Mücadeleden beri nefret edip rakip gördüğü İnönü’nün burnunu sürtmek olan, bir Cumhurbaşkanı’ndan öte parti başkanı gibi davranan ve ihtirası sınır tanımayan Celal Bayar’dır.

Menderes, sosyal huzursuzluğun tavan yaptığı 1960 yılının ilk aylarından itibaren Bayar’a defalarca seçim kanunu değiştirip yeni seçimlere gitmek istediğini söylemiştir. Buna karşılık Bayar, tarihe geçmiş o ünlü;

“Asla olmaz! Irmak geçilirken at değiştirilmez; bu olaylar bastırılmadıkça seçime gitmeni kabul etmem.” Anlamındaki sözünü söyler ve Menderes’e (aynen Gezi olaylarında Erdoğan’ın yaptığı gibi) karşı mitingler düzenlemesi direktifini verir.

555 K MİTİNGİ

Bu fikri kim buldu bilmiyorum. Ama iyi bir fikir olmadığı sonradan çok hazin bir şekilde anlaşıldı.

Hemen yoğun bir kampanya başlatılarak günlerce kod adı “555K” olan mitingin duyurusu yapıldı. Bu kodun açılımı;5.ayın,5.günü, saat 5’te Kızılay’ da buluşalım idi.

Ne yazık ki hükümetin bütün imkanlarını  ortaya koyarak organize edip düzenlediği miting, bir anda tersine döndü, toplanan kitle aleyhte tezahürat ve sloganlarla haykırmaya başladı. Durum o kadar kötü bir hal aldı ki, Menderes zor bela miting alanından kaçırıldı.

İşte bu olay sonun başlangıcı oldu ve zaten çok geçmeden 27 Mayıs günü Ordudan bir grup asker emir komuta dinlemeden ve Genel Kurmay başkanına rağmen darbe yaptı.

HER DARBE HOŞ VAADLERLE GELİR. AMA SONRA?

Sonraki sürecin tamamı Türkiye Tarihine kara ve iğrenç bir leke olarak geçti.

Sorgusuz sualsiz tutuklamalar, yaş kuru gözetmeden insan haysiyetine yakışmayan hakaretler, işkenceler ve illa da Yassı ada’daki yargılama rezaleti.

Yaz tatili nedeniyle köydeydik. Koca köyde yalnız iki evde radyo vardı ve biri bizdeydi. Her akşam saat 7’de mahkeme duruşmaları banttan yayınlanırdı. Babam radyoyu bahçeye çıkarır, yüzlerce köylü gelir önündeki bahçede mahkemedeki konuşmaları dinlerdi.

Menderes’in nazik ve saygılı sesine karşılık mahkeme başkanı Salim Başol’un otoriter ve hakaret dolu sesi hiç aklımdan çıkmamıştır.

O şartlarda toplumun darbeye karşı olanla olmayan kesimi hiçbir tepki göstermeden sonuçlarını kabullenmişti.

Şu var ki, hiç kimsenin idam kararlarını içine sindirip sevindiğini veya benimsediğini hatırlamıyorum.

İdam kararlarının okunduğu gece kimseden çıt çıkmadı. Herkes bozuk bir moral ve hayal kırıklığı ile sessiz sedasız dağıldı. Aynı sükûnet, burukluk ve teslimiyetin bütün Türkiye’ye egemen olduğunu büyüyüp aklım bastıktan sonra anlayacaktım.

SİYASİ İDAMLAR HER ZAMAN TOPLUMU YARALAR VE İZ BIRAKIR.

İdam Cezası öteden beri hukukçu, sosyal bilimci ve siyasiler arasında tartışılıp duran bir yaptırımdır.

Tamamen toplumların sosyal, kültürel ve demokratik seviyesiyle ilgili izafi bir yaptırımdır. Fakat uygulama açısından Türkiye ile Avrupa ve ABD arasında tam tersi ve zıt bir fark var. Türkiye’de ender rastlanan uygulamalar dışında, idamların tamamı siyasi davalarda verilip uygulanmış, ötekilerde tamamen tersine canilere ve seri katillere uygulanmıştır.

Bu yüzden Türkiye’deki idamların hepsi toplumun çeşitli kesimlerinde silinmez izler ve kin duygusu bırakmış, siyaseten idam edilenlerin istisnasız hepsi efsaneleşmiştir.

Menderes’in etrafında da “idam edilmedi, saklamışlar, hala yaşıyor, günü gelince geri gelecek “ efsanesi yayıldı ve yıllarca sürdü.(Ne hazindir ki Ahmet Kaya için de aynı efsane çıktı)

Buna karşılık örneğin ABD’de her yıl onlarca adli suçlu, cani ve seri katil idam edilirken kimsenin zihninde en ufak bir izi kalmamakta, tam tersine toplumun cezalandırma duygusu tatmin edilmektedir.

Kendim de siyasi nitelikteki idam cezalarının kesinlikle kaldırılmasından yana olduğum halde; caniler, tecavüzcü katiller ve seri katillere uygulanmasına çok karşı değilim. Şu kadar ki suçun hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ispatlanmış olması şartıyla…

İDAMLARIN İNFAZI ÇOK İĞRENÇ VE ALÇAKÇAYDI.

Belirttiğim gibi Türkiye’de Cumhuriyetten sonra binlerce insan siyasi amaçlarla idam edilmiştir ve bunların tamamı darbecilerin ödlekliği ve korkaklığının bir sonucudur. Hemen hepsi de toplum tarafından kahraman sayılmış ve etraflarında efsaneler yaratılmıştır.

Buna rağmen Ceza Kanununun ünlü 125 ve 146.maddeleri Cumhuriyetten beri hiç uyutulmamıştır

Bu maddelere dayanılarak Mendereslere verilen idam cezaları kadar, Deniz Gezmişlerin kararları da aynı içerikte siyasi ve alçakçaydı.

Ve ne hazindir ki bütün darbeciler her zaman böyle alçakça kararları verecek hâkimler bulabilmiş, bir tek yürekli ve onurlu hâkim üyelikten istifa etmemiştir. Belki öyle birileri çıkmışsa da biz duymadık.

Mendereslere idam cezası veren Salim Başol’la, Denizlere aynı cezayı veren Ali Elverdi’nin çocuklarına ve altsoylarına çok üzülüyorum. Ne kadar gerçek bilemem; ama içlerinde soyadını değiştirenlerin bulunduğunu duymuştum.

Tek tesellimiz idam cezasının bir daha geri gelmemek üzere tarihe gömülmüş olmasıdır.

Gerçi Başbakan’ın gönlünde yatan bir aslan olarak hala gözdeliğini koruyor. Ama iyi ki bunu yürürlüğe koyacak imkân ve güce sahip değildir; çünkü toplumun vicdanında da en azından artık siyasi idamların yeri kalmamıştır.

 

NOT: SONRAKİ YAZIMIZ 12 MART 1971 MUHTIRASI

 

7.Temmuz.2013

Mustafa Güneş/URFA

 

 

 

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık