Mustafa GÜNEŞ

DEVLET ROBOSKİ İÇİN ÖZÜR DİLEMEZ


Mustafa GÜNEŞ
31 Aralık 2012 Pazartesi 09:45

Geçtiğimiz gün, 34 Sivil Köylünün hayatını kaybettiği 28.Aralık 2011 günkü Roboski Saldırısının Birinci Yıldönümü anıldı. Bu dehşet olay yaşandığından beri, yüz binlerce insan, bıkmadan yorulmadan ve hiç kesintisiz, devletin özür dilemesi, olayın açıklığa kavuşturulması ve bombalama emrini verenlerin açıklanarak yargılanmasını istemektedirler.

Bunca gürültüye rağmen, Başbakan veya devletin herhangi bir kesiminden en ufak bir cevap veya bir şeyler yapıldığına dair bir açıklama yapılmamakta, her seferinde, “konu yargıya intikal etmiştir, yargı gerekeni yapacaktır,” sözü tekrarlanmaktadır.

ROBOSKİ BİZZAT DEVLETİN KARARIDIR

Bize göre bu kanıya varmamızı gerektiren belirtiler şunlardır: Her şeyden önce bu konuda devletteki  “genel suskunluk”, kimsenin aydınlatmaya yönelik istekli bir hareket içinde olmaması ve göstermelik bir yargısal işlemle yetinerek araştırmanın daha ileriye götürülmemesi.

KAYNAK “TEKELİ TABURU BASKINI”DIR.

Konuyla ilgilenen herkesin hatırladığı gibi, Haziran 2010’da sınırdaki Tekeli Taburuna düzenlenen baskında tabur büyük tahribat görmüş, 9 asker de hayatını kaybetmişti. Bu olaydan sonra basında ; “onca teknik imkâna rağmen, nasıl olur da yüzlerce teröristin tabura kadar yaklaştığı görülmedi?” Diye çok yoğun eleştiriler yapıldı.

Bu eleştirilere ilgi komutan:” Gelenleri gördük, top atışı da yaptık. Fakat bir karşılık verilmeyince onları “çoban” veya ‘kaçakçı’ sandık.” Anlamında bir açıklama yapınca, ortalık tamamen karıştı.

Basın–yayın organları bu açıklama üzerine inanılmaz bir gürültü kopardı:”Nasıl olur da kaçakçılara göz yumulur?“ babından her bir yandan saldırı başlatıldı. Öyle gürültü koparıldı ki, devlet cephesindeki her birim zor durumda kaldı.

Tabi enerjisini ırkçılıktan alan basının derdinin, ne hayatını kaybeden insanlar, ne de oradaki hayat gerçekliği değil, ırkçı nefret ve raiting olduğunu da bilmeyen yoktur.

DEVLET ORGANLARI PROBLEMİ ÇÖZÜYOR

Elbette bunca gürültü ve şamata üzerine, devletin ilgili birimleri o güne kadar göz yumdukları  “kaçakçılık” işini kesin bir çözüme kavuşturup sonlandırmak, devletin zedelenen onurunu kurtarmak adına bir seri görüşme ve toplantı yapacaklardı.

Tahminimize göre, sonunda da “öyle bir şey yapmalıyız ki, bir daha kimse katırına atlayıp karşı tarafa geçmeyi aklından bile geçirmesin” prensibinde anlaştılar.

Böylece uygun anını gözleyerek sonuç alıcı bir planı yürürlüğe koyma kararı aldılar.

Ne kadar görmezlikten gelirsek gelelim, seçilen köy, bildiğimiz kadarıyla  “korucuların” etkin olduğu bir köydü. Dolayısıyla korucu olmanın verdiği rahatlıkla serbestçe gidip gelebiliyorlardı. Açıkçası korucuya göz yumuluyor, arada korucu olmaya kesimler de istifade ediyordu.

Gene tahminimize göre alınan kararın mantığı şuydu: Eğer korucuları hedef alırsak herkes;  “korcuya bile böyle davranılıyorsa, bize neler yapmazlar!"korkusuyla bu işten cayardı.

VE BOMBALAR

Yetkiyi alan uygulama birimleri de kendilerine göre o geceyi uygun an olarak değerlendirip harekete geçti. Sonuç: Tamamen bilerek ve kararlı bir şekilde saatlerce süren bombalama ve 34 can.

NEDEN ÖZÜR YOK?

Kendim er olarak Edirne’de askerlik yaptım. Edirne, üç ülkenin ortak sınır şehridir. Hemen her gece karşılıklı ufak tefek silah atışı olurdu. Fakat kışla dönüşünde herkes attığı her merminin hesabını tane tane vermek zorunda idi…

Askerlik yapanlar çok iyi bilir ki “askeride” bir ranzanın yerini dahi emir olmadan kimse değiştiremez.

Peki, hem de komşu ülkenin sınırı içinde saatler süren böyle bir bombardımanı kim en üst birimden emir almadan gerçekleştirebilir?

Belli ki bu konu,  Genel Kurmay ve Milli Güvenlik Kurulu’nda aylarca tartışılıp bir karara varılmış, ilgili birimlere de uygun ortam sağlandığı takdirde yerine getirilime yetkisi verilmiştir.

Şimdi. Eğer tahmin ve akıl yürütmemiz doğru ise, tamamen “devletin bilgi ve emri dâhilinde gerçekleştirilmiş bir işlem için Başbakan veya devletin başka bir yetkili organı neden çıkıp ;” özür dileriz, bir yanlışlık oldu” desin ki? Hata diye bir durum yok ki ortada… Bilemediniz emir ve yetkinin icrasında fazla ileri gidilmiş olabilir.

Diğer yandan yapılan işin uluslar arası hukuk ve ilişkilerde izah edilecek bir yanı da olmadığı için, sahip de çıkamaz. Onun için de ,”yargıya verdik, tazminat da verdik, daha ne yapalım?” gibi gevelemelerle geçiştirilmeye çalışılacaktır ki başbakanın da yaptığı budur.

Dünyanın herhangi bir “totaliter” ülkesinin Başbakanı, görgü ve bilgisi altında yapılmış böyle kanlı bir eylem için nasıl bir açıklama yapacak idiyse, o da öyle yapmıştır: Ne sahiplenecek, ne de inkâr edecek, yuvarlak laflarla geçiştirmenin yolunu arayacaktır.

TEK KONUYA ODAKLANMAK NE KADAR DOĞRUDUR?

Şimdi de asıl meramımıza gelelim:

Bu ülkede neredeyse iki yüz yıla yakındır çözümlenmek istenmeyen bir Kürt Problemi, bunun sonucu olarak işleyen bir yara, tüten barut ve dökülen bunca kan var.

Ne katliamlar yapıldı, tek tek saymaya ne kimsenin hafızası ne de sayfalar yeter. On binlerce insan açıkça infaz edildi. Yüz binlerce insana işkence, tutuklama ve hükümler verildi. Ve daha ne zamana kadar devam edileceği de belirsiz…

“Roboski” olayı da bu olaylardan biridir. Ne ilktir, ne sondur ve ne de diğerlerinden daha ağırdır. On binlerin mağaralarda zehirlenip yakıldığı geçmişten gelen bir halkız.

Bize göre Roboski vahşeti bir yıldır işlene işlene dünyanın her yerinde gerekli yankıyı bulmuştur.

Şimdi demek isteriz ki,  elbette olay gündemde tutulmalı ve yeri geldiği her ortamda dile getirilmelidir. Ancak bir ölçüsünün olması gerekir. Her gün, her dakika ve her fırsatta tekrarlanan protestolarla sürdürülmeye çalışırsa iki tür yan etkisinin bulunması ihtimaline de işaret etmek isterim.

1-Herhangi bir demokratik araç çok sık kullanılırsa, toplumda kulak doygunluğu, sağırlaşma veya alışkanlık yaratır ve o araç etkinliğini yitirir, giderek körelir ve umursamazlığa dönüşür.

2-Sürekli aynı olaya vurgu yapılırsa, sanki diğer sorunlar çözülüp gündemden düşmüş, hak arayıcılarının elinde bir tek bu problem kalmıştır, gibi bir mantık öne geçerek yaygınlaşmaya başlar.

SONUÇ

Elde bir belge bulunmadan, sadece hayat pratiğimizle tahmin ettiğimiz bu süreç ve olgular karşısında kanaatimiz odur ki; bu sürecin içinde başından sonuna kadar Başbakan, MGK, Hükmet ve Üst Komuta Birimleri vardır. Onlar böyle bir senaryo düşünmüş, ama belki bu kadar ağır boyutta olacağını ön görmemiş olabilirler.

Yani mesela birkaç kişilik bir gruba yönelik ve bu kadar yoğun olmayan bir bombardıman veya müdahale düşünmüş, fakat alt birimler kantarın topuzunu kaçırmıştır.

Onlara da -bu boyutta yapılmasını istememiş olsalar bile- yapılanı kabullenmekten başka bir yol kalmamıştır.

Dolayısıyla Başbakanın bu umursamaz ve hırçın tavrı, Dünya ve Kürt Kamu Oyu önünde ne kabul, ne de inkâr edememek açmazı karşısında kalmasından kaynaklanmaktadır.

Kimse kendini suçlayacak beyanlarda bulunmayacağı için, asla bundan öte bir harekette de bulunup özür de dilemeyecek, asıl “emri verenlerin” hiç birini de açıklamayacak; olsa olsa birkaç alt rütbeli feda edilerek konu kapatılacaktır.

Kanaatimce, Dünya kamuoyu ve ülkedeki herkes kendince bir sonuç çıkarıp gerçeği anlamış ve öğrenmiştir.

Ölçüsüz  “tekrarların”,taraftar kitlede bile  “kulak doygunluğu” ve “sosyal sağırlık”a yol açmasından endişe ediyorum.

 

NOT: Ortada kutlanacak bir yeni yıl göremiyorum.

 

30.12.2012

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star