Mustafa GÜNEŞ

EMPERYALİZM?


Mustafa GÜNEŞ
17 Nisan 2013 Çarşamba 02:43

Çocukluğumuzun Türkiye’sinin durumu bu günkü Bangladeş’ten farksızdı. Yoksulluk ve yok denecek gelir seviyesi bir yana, bit, pire, her türlü haşarat ortalıkta cirit atıyor; verem başta olmak üzere, trahom, kızamık, sıtma, kolera kol geziyor, hemen her gün bu salgınlardan ölümler oluyordu.

DDT

Tam bu sıralarda piyasaya DDT adında  ağır kokulu ve sihirli  bir toz-zehir çıkmıştı. Öyle bir maddeydi ki, her türlü bit, pire, tarla faresi, sinek, hamam böceği, yılan, akrep, kör fare, tarımsal zararlı ve benzeri tüm haşarat için kesin çözümdü.

Kısacası nerede bir yaramaz ve zararlı hayvan türese, hemen bir avuç DDT, ya toz haliyle veya uygun oranda su ile karıştırılarak oralara serpilir, sorun halledilirdi.

Yıllar sonra kanserojen etkisi tespit edildiğnden üretimden ve piyasadan kaldırıldı.

ÇAĞIN DDT’Sİ EMPERYALİZM

Tabi hemen aklınıza , ”Emperyalizmle DDT’nin ne alakası var?”sorusu geldi.İzaha çalışayım:

Emperyalizm kavramı da tıpkı DDT gibi çıktı çıkalı, her başarısız halk, hükümet ve devlet,  her türlü sorunun neden ve kökenini arayıp çözüm üreteceğine, kolay yolu seçip bütün sorunların kaynağı ve suçlusu olarak “emperyalizm”i göstererek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır.

Hele Doğu ve özellikle Ortadoğu toplumları, geriliklerinin, yaşadıkları çağı kavramamışlılıklarının, ilkelliklerinin veya başarısızlıklarının nedenlerini araştırıp çözüm üreteceklerine, hiç zahmete girmeden her problemin baş sorumlu olarak gördükleri “emperyalizm”i tıpkı DDT gibi her sorunun üzerine serperek işin içinden çıkmaya çalışmaktadırlar.

Tabi ne kopartılan bunca velvele emperyalizmin umurunda, ne de sorunların kaynağı… Bu halklarla devletler de aynen futbol taraftarları gibi ha bire emperyalizme küfür ederek rahatlamakta, sorunlar da kimseyi iplemeden git gide ağırlaşarak ilerlemektedir.

BU EMPERYALİZM NE OLA?

Emperyalizm, serbest rekabet şartlarında işleyen kapitalizmde bazı firmaların aşırı büyüyerek daha zayıflarını tasfiye etmesi sonucu ortaya çıkan tekel, kartel veya tröstlerin aynı durumdaki bankalarla güçlerini birleştirerek ekonomilere hükmetmesidir.

Teknik ve mali sermayenin(finans kapital) bu şekildeki güç birliği, hem pazar bulma, hem de ham madde temini açısından firmaları kendi ülkeleri içine sığmaz duruma getirir. Böylece yeterince gelişmemiş ülkelere hem mal satmak, hem de doğal kaynaklarını ele geçirerek gerekli ham maddeleri elde etmek için mali ve askeri işgallere kalkıştılar.

Bunun en tipik örneği,  sanayi devriminde gecikmiş Almanya ve Japonya gibi ülkelerin, onlardan önceki emperyalist devletlerin paylaştıkları ülkelerin bir kısmını ele geçirme mücadelesiyle başlayan Birinci Dünya Savaşı ile 20 yıl sonra ilk savaşla tam kapatılamayan hesabın ikinci rövanş savaşıdır.

Toplamında yüz milyona yakın insanın öldüğü ve dünyanın adeta iki kere yerle bir edildiği bu savaşlara sosyalist terminolojide 1. ve 2. “Emperyalist Paylaşım Savaşı” denir. Bu açıdan bakıldığında emperyalizm, dünya tarihinin yarattığı en acımasız ve kan dökücü canavardır, diyebiliriz.

Buraya kadar emperyalizmin genel işleyişini çok kısaca izaha çalıştık. Peki, acaba bu sistem pratikte nasıl çalışıyor ve sömürdüğü ülkelerdeki yansımaları nelerdir ve nasıl işliyor? Biraz da ona bakalım.

 

PRATİKTE EMPERYALİZM NASIL İŞLİYOR?

Her iki savaştan sonra anlaşıldı ki silahla girip o ülkeleri hiçbir şey vermeden soyduğunuz zaman, hem milliyetçi duyguları geliştirerek o halkı kendinize düşman edip kurtuluş savaşlarını tetikliyor, hem de yoksullukla boğuşan insanlara bir şey satamıyorsunuz.

Anlaşıldı ki bu diyarlara ordu yerine, teknik ve mali sermaye ile girilirse;

1-Doğal kaynakları, kurulacak tesislerle yerinde işlenecek,

2-Aylaklık ve sefalet içindeki insanlara iş sahası ve ekonomik gelir sağlayacak,

3-Ora insanlarının satın alma güçleri yükseldiği için mallarını satacak pazar yaratmış olacak,

4-Gemiler dolusu işlenmemiş cevher taşıyacağına arıtılmış ve işlenmeye hazır madde taşınmış olacak,

5-Üretime kalifiye eleman yetiştirmek için eğitim birimleri kurarak bir anlamda cehaleti de tasfiye imkânı yaratacak,

6- Ve nihayet en önemlisi,  kendi ülkesinde ödediği yüksek iş gücü fiyatına karşılık ucuz iş gücü sağlamış olacaktır.

Fakat ne yazık ki emperyalist amcamızın bu pratik sonucu bulması için milyonlarca insanın ölmesi gerekiyordu.

Şimdi olaya biraz da “sömürülen” ülkelerin durumu açısından bakalım.

Örnek olarak da, bu gün için dünyanın en stratejik ve uğrunda en çok savaşılıp kan dökülen maddesi olan “petrol”ü ele alalım.

ORTADOĞU VE PETROL

Kaderin bir cilvesi olarak, dünyanın en büyük petrol rezervlerinin Ortadoğu’da olduğunu bilmeyen yoktur.

Bu madde milyonlarca yıldır bu ülkelerin altında durmakta, hatta kimi yerlerde dağlarından sızmaktaydı. Bu coğrafyaların üzerinden nice devletler nice imparatorluklar gelip geçti. Sümerler, başta Araplar olmak üzere tüm Sami ırklar, Pers, Roma, Eyyubiler, Bizans ve son olarak da Osmanlı İmparatorluğu…

Bunlardan Osmanlı hariç, diğerlerinin döneminde dünya gerekli teknolojiden uzak ve böyle bir maddeye de ihtiyaç olmadığından konu dışı tutuyoruz.

Bir tek Osmanlı’nın durumu bunlardan farklıydı. Osmanlı, bütün o debdebesine rağmen, çağın teknolojisini ıskalamış, ilkellik içinde ve ilkel metotlarla hayatta kalmaya çabalıyordu. Her ne kadar devlet merkezine yakın olan halkın, taşranın talan ve yağması sayesinde hayatları biraz normal idiyse de, petrol alanlarındaki halklar çok ağır sefalet, yokluk ve yoksulluk içindeydi.

Gerçi diğerlerine göre Mezopotamya’nın durumu, verimli tarım alanları sayesinde biraz çekilir gibiydi. Ama daha aşağıdaki çöl coğrafyasında yaşayan ve büyük çoğunluğunu Arapların oluşturduğu kesim tam olarak trajik haldeydi.

SICAK İKLİM İNSANLARI UYUŞUK

Sosyologlar, sıcak iklim insanlarının soğuk iklim insanları gibi ağır tabiat şartları ile mücadele etme zorunda olmadıklarından, onlar gibi enerjik, yaratıcı ve mücadeleci olmayıp uyuşuk, rahat ve tabiat şartlarına uyan bir yaşam biçimi geliştirdiklerini söyler.

Anlayacağınız gibi bu halklar, buralarda yaşamaya başladıklarından beri o petrol ayaklarının altında, hatta dağların eteklerinden sızarak katran gölleri oluşturmaktaydı. Öyle ki soğuk ve üşümek diye bir dertleri olmadığı için yakmayı bile akıl etmemiş, gerek görmemişlerdi.

Buldukları tek kullanım alanı, uyuz ve yara bere içindeki hayvanların yarasına veya kendi çatlak topuklarına sümekti.

OSMANLI DEĞERLENDİREMEYİNCE…

Mümkün olduğunca uzatmadan bundan sonraki süreci izaha çalışalım. Çünkü Osmanlı’nın parçalanmasının esas hikâyesi de tam olarak budur.

Bir yanda tam anlamıyla çağın dışında kalmış bir Osmanlı Devleti ve egemenliği altındaki topraklarda dünyanın en değerli maddesi var; diğer yanda ekonomisi petrol yüzünden çıkmaza girmiş, yana yakıla elde etmeye çalışan emperyalist devletler… Bir diğer uçta da bu servetin üstünde oturan ve hiçbir faaliyet içinde olmayan Araplar ve diğer halklar…

ARAPLARA FIRSAT DOĞUYOR

Yüzyıllardır Osmanlı egemenliğinden bıkıp kurtulmaya çalışan ve hayat şartları git gide ağırlaşan Araplar, emperyalist ülkelerin, “biz size bağımsızlığınızı ve petrolden elde edilecek zenginliği verelim, siz de bizi destekleyin ki Osmanlı’yı buralardan atalım” teklifini seve seve kabul ettiler.

Her ne kadar Osmanlı ve Türkler açısından Arapların bu tutumu ihanet ve “arkadan vurma” olarak görülüp değerlendiriliyorsa, Araplar ve diğer halklar açısından yüzyılların esaretinden kurtuluş, bağımsızlık ve özgürleşme olarak değerlendiriliyordu.

Gerçekten de olaya tarafsız ve objektif bakıldığında, Araplar ve öteki halkları bu tutumlarından dolayı haksız bulmak mümkün değildir.

ORTADOĞU ÜLKELERİ ARTIK BAĞIMSIZ

Sonunda Osmanlının kesin çöküşü ve yerine türeyen devletlerin belli bir geçiş sürecinde emperyalizmin yönetiminde bulunması için geçen süreyi saymazsak sonunda hepsi birer birer bağımsızlıklarına kavuştular. Sonuç olarak bu coğrafyada, Kürtler hariç,20 civarında bağımsız devlet kuruldu

Bu arada emperyalizm hiç vakit kaybetmeden buralara çok kısa sürede milyonlarca ton teknik ekipman yığarak; bir yandan petrolü yer yüzüne çıkarmış, diğer yandan boru hattı ağları kurarak belli merkezlere taşımış, rafineriler kurmuş, limanlar inşa etmiş, işlenmiş her türlü petrol ürününü dünyanın her yerine taşımaya başlamıştı.

REFAH SEVİYESİ YÜKSELİYOR

Bir yanda bunlar olurken, diğer yanda bu diyarların geçmişten gelen on binlerce yıllık yoksulluğu yavaş yavaş tasfiye oluyor, kent ve köylerin alt yapısı en modern biçimde kuruluyor, halkın gelir seviyesi yükseliyor, eğitim ve sağlık sorunları birer birer çözülüyor, ülkeler görülür biçimde kalkınıp gelişiyordu.

Gerçekten geçmişte onca çile ve sefalet içinde yüzen bu halklar günümüzde dünyanın en zengin ve bolluk içinde yüzen sayılı ülkeleri arasındadır.

( Bu arada, konumuz bu ülkelerdeki hukuksuzluk, zorbalık ve gelir dağılımındaki dengesizliği irdelemek olmadığı için bunlara değinmediğimizi, ülkelerin genel durumunu incelemeye çalıştığımızı belirtelim. Belki bunlara başka bir yazıda değiniriz.)

SÖMÜRÜ MÜ, NANKÖRLÜK MÜ?

İnsanoğlu çabuk unutur. Hele kitlelerin hafızası yok denecek kadar zayıftır. Kurtuluşlarının ve bağımsızlıklarının üzerinden bir kuşak geçen bu ülke halkları, bir zamanlar yaşadıkları sefil ve çaresiz hayatı çabucak unutup, mırıldanmaya, kaynaklarının sömürüldüğünü, emperyalistleri kovmak gerektiğini söylenmeye başladılar.

Böyle düşünmeye başladıklarından beri de bu bölge tekrar kaynaşma başladı; o gün bu gündür de devam ediyor.

BİRAZ DAHA YAKINDAN BAKALIM

Ukalalık yapmadan ve uzmanlık iddiasında bulunmadan; demokrasi, Marksizm, sosyalizm, emperyalizm ve ekonomi gibi kavramlardan hükmüm kadar haberdarım. Elbette emperyalizmin, hiç kimseye anası babası hayrına iyilik yapmadığının ben de farkındayım. Daha doğrusu hiç kimse kimseye bir karşılık beklemeden bu boyutta karşılıksız yardımda bulunmaz. Amerikalıların dediği gibi “her şeyin bir faturası vardır”.Ya da Türkçede söylendiği gibi  “her nimetin bir külfeti var.”

Bu nedenle, sırf karşınızdaki emperyalizmdir diye bu ülkelere sağlanan bunca imkân ve fırsatı da inkâr edemeyiz. Bunu görmek için emperyalizm girmeden önce hepsi de aynı durumda olan Habeşistan, Somali,  Suudi Arabistan ve Kuveyt’in bu günkü durumlarına bir göz atmak yeterlidir.

Kısaca, bir yanda binlerce yıl üstüde oturdukları servetten habersiz, sefalet içinde yaşayan topumlar, diğer yanda bu servete ihtiyacı olan firma ve devletler…

Şimdi:

Teorik ve ideolojik tahlil karmaşasına girmeden, normal bir esnaf gibi düşünelim: Elinizde çok değerli bir mal var. Ama onu işleyip faydalanma bilgi, güç, teknik donanım ve imkânınız yok. Bir gün biri gelip size,”gel anlaşalım; ben bu malı çıkarıp işlemek için gerekli altyapıyı kurayım, sonra da satarak kazancı bölüşelim” derse nasıl davranırsınız?

Ona;

“Yok arkadaş. Sen emperyalistsin. Ben senin beni sömürmene izin vermeyeceğim. Şimdilik daha toplu iğne yapmayı beceremiyorum. Önce onu yapmayı öğreneceğim, sonra gerekli bütün teknik araçları teker teker icat edecek, sonra da elimdeki bu malı çıkarıp işleyerek sana satacağım” mı dersiniz?

Yoksa normal bir esnafın yaptığı gibi pragmatik davranarak;

“Tamam, arkadaş, yapalım. Ama hissem şu kadar değil de şu kadar olacak.”Diye pazarlığa ve anlaşmaya mı oturursunuz?

İster adına emperyalizm, sömürücülük veya kolonyalizm deyin; ister uluslar arası ticaret deyin. Sonuçta aklın yolu, yapılacak olan ve yapılması gereken budur. Gerisi kimseye yarar getirmeyen bir ses curcunasıdır.

Sonuç olarak bütün teorik ve ideolojik kavram kalabalığına rağmen pratik ve pragmatik hayatın özeti budur.

Daha basit anlatımla bunu,mali imkanınız olmadığı için arsanızı kat karşılığı müteahhide vermek gibi düşünebilirsiniz.

İNSANLIĞIN ORTAK SERVETİ

Üstelik evrensel boyutta baktığımızda, her hangi bir değerin, bir halkın veya ülkenin kendi öz değeri ve serveti sayılabilmesi için, o değerin tamamen o halkın emek ve kültürü ile işlenip meydana getirilmiş olması gerekir.

Yoksa tamamen tabiatın eseri olan, insanlardan milyarlarca yıl önce var olmuş doğal kaynaklar üzerinde bütün insanlığın hakkı vardır ve kimsenin mutlak mülkiyetinde olamaması gerekir.

Elbette insanlığın bu günkü parçalanmış haliyle her ülkenin kendi egemenliğindeki coğrafyada bulunan doğal kaynaklar üzerinde bir takım söz ve kullanım hakları vardır. Ama bu kaynaklar esasta tüm insanlığın malıdır ve kimsenin kayıtsız şartsız ve mutlak mülkiyeti altında olamazlar, olmaması da gerekir.

Belki insanlık bu gün henüz bu evrime ulaşmamış olabilir. Fakat bir gün her ülke buna zorlanacaktır.

Yoksa ya o günler gelinceye kadar öyle veya böyle bir yol bulunup bu kaynaklar insanların faydalanmasına sunulacak;

Ya da Afrika ve Kızılderili kabilelerin saman kulübelerinden modern teknolojiye geçişi keşfedip bunları işleyinceye kadar evrimleşmelerini bekleyeceğiz ki insanlığın kullanımına sunulabilsin.

Sizce hangisi, ne dersiniz?

 

16.4.2013

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık