Mustafa GÜNEŞ

ENERJİ VE SORUNLARI


Mustafa GÜNEŞ
25 Haziran 2013 Salı 23:39

Enerji, genel olarak, bir iş yapmak için gerekli olan güç olarak tarif edilir. Normal olarak yeryüzünde bulunan her cisim, yerin çekim etkisiyle sabitlenir. Bu çekimin etkisi altındaki cisimleri hareket ettirmek istediğimizde, ona yerçekiminin kütlesine etki ettiği gücün üstünde bir güç uygulayarak hareket ettirmek zorundayız. İşte bu gücün adı enerjidir.

Hareket etme yeteneğine sahip her canlı enerji kullanmak zorundadır. Canlı varlıklar bu enerjilerini aldıkları gıdaların içindeki potansiyel enerjiyi kinetik’e çevirir ve böylece hareket etmiş olurlar.

Diğer yandan hayvanlarla insanlar arasındaki fark; hayvanlar tabiatı değiştirme yetenek ve zekâsına sahip olmadıklarından, evrim içinde vücut yapılarını tabiata uydurarak yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, insanlar tabiatı değiştirerek ortamı kendi yaşam şartlarına uydururlar.

İnsanlık açısından gelişmenin ve evrimin esas mekanizması budur.

İşte bu tabiatı değiştirme macerası, aynı zamanda değiştirmek için gerekli olan enerjiyi temin etmenin de macerasıdır.

Kısaca anlatacak olursak, insanlığın ve evrimin tarihi, enerji elde etmenin tarihidir.

Atalarımız, evrimin başında tabiatı değiştirmek için gerekli enerjiyi kendi bedenlerinden sağlıyordu. Evrim tarihinde en uzun süre kullanılan enerji kaynağı insan bedenidir. Antropolojiye göre ilk taş aletin bulunmasından hayvanları evcilleştirerek enerji amacıyla kullanmaları arasında geçen süre yaklaşık 3,5 ila 5 milyon yıldır.

İHTİYAÇ ÇÖZÜM BULDURUR

İnsan, evrimleşip geliştiği ve tabiatı değiştirip ihtiyaçlarını karşıladığı ölçüde rahat etmiştir. Yarattığı her rahat ortam yeni bir ihtiyacı doğurmuş, yeni ihtiyaç için yeni enerji kaynakları bulma zorunluluğu doğmuştur.

ENERJİ KAYNAKLARI

Bilim adamlarına göre yeryüzündeki her türlü enerjinin kaynağı “Güneş”tir. Yakıt olarak kullanılan odun, kömür, petrol, rüzgâr, su gibi enerji kaynaklarının tamamı, güneş ışınlarının taşıdığı enerjinin yeryüzünde kimyasal ve fiziksel dönüşümle kristalize olmuş biçimidir. Elektrik enerjisi ise, sayılan enerji kaynaklarının dönüştürülmesi ile elde edilir.

Güneşle doğrudan ilişkisi yok gibi gözüken nükleer enerji de sonuçta Güneş’in bir parçası olan Dünya’dan elde edilmektedir.

EVRENDEKİ ENERJİ MİKTARI SABİTTİR

Nasıl ki Lavoisier’ in madde hakkında açıkladığı “maddenin korunumu Kanunu”na göre evrendeki madde miktarı sabit ve yoktan var, vardan yok olmuyorsa; enerji de aynı kanuna tabidir ve yok veya var edilemez ancak dönüşür.

Kısaca tabiattaki her nesne bir enerji deposudur. Bütün sorun onu “potansiyel” biçimden “kinetik” biçime dönüştürmededir. Bu sorunlar çözüldükçe enerjiye dönüşmeyecek bir nesne yoktur denilir.

ENERJİ DÖNÜŞÜRKEN KAYBOLUR

Gene enerji kanunlarına göre hiçbir enerji kaynağı tam olarak başka bir enerji biçimine dönüştürülemez. Mutlaka bir kısmı ya dönüşemeden ya da bizim kullanamayacağımız başka bir enerji biçimine dönüşerek uzaya yayılır veya yerçekimi tarafından emilir. Üstelik bu kayıp sanıldığından çok fazladır.

İşte bu kural insanlığın enerji konusundaki en büyük problemidir. Yani her zaman bir işi yapmak için harcadığınız enerji aldığınız verimden çok fazladır ve önemli kısmı kaybolur.

Einstein, bir kilo kömürün tamamını enerjiye dönüştürebilseydik, bir yıl süreyle Newyork’u aydınlatırdı, demiştir.

Zaten enerjinin bu objektif kayıp durumu olmasaydı, o zaman mesela bir  petrol motorunu kullanarak daha fazla elektrik enerjisi elde eder onunla iki elektrik motoru çalıştırırdık.

Gene mesela suyu oksijen ve hidrojene ayrıştırarak hidrojeni yanıcı ve oksijeni de yakıcı olarak kullanır sonsuza kadar tükenmeyecek bir enerji elde ederdik. Ancak suyu ayrıştırmak için kullanacağımız elektrik enerjisi, elde edeceğimiz hidrojenin sağlayacağı enerjiden çok fazla olacağı gibi bir çıkmaz söz konusudur. Bilim merkezleri yıllardır hiç aralıksız bu konu üzerinde çalışmakta fakat henüz bir sonuç elde edememişlerdir.

DEVİR-DAİM MAKİNESİ (ERKE DÖNERGECİ)

Devir-daim makinesi, hiç enerji kullanmadan veya kendi ürettiği enerjiyi kendi kullanarak sonsuza kadar çalışan makine demektir.

Tarih boyunca pek çok insan bir koyup beş alınacak bir alet yapmaya çalışmıştır. Bunun hiçbir zaman mümkün olamayacağı bilimsel olarak tespit edildikten sonra, bu tür aletleri icat etmeye uğraşanların hemen tamamı ya zekâ özürlü ya da şizofren tiplerdir.

Öyle ki bir devir daim makinesi icat etmeye çalışmamış tek bir şizofren yoktur.

Geçtiğimiz yıllarda ülkemizde de ordudan emekli 7-8 general ve askerin kurduğu bir şirketle, “Türk’ün Üstün Zekâsı”nı Dünyaya gösterecek bir “erke dönergeci” (kendi kendine çalışan motor) icat Ettiklerini büyük bir şamata ile açıklayıp patent bürosuna müracaat ettiler.

Tabi bir daha da sesleri çıkmadı. Daha trajik olanıysa, bu tür insanlara yıllarca bir ülkenin güvenliğinin emanet edilmiş olması.

ENERJİ VE ÇEVRE

Günümüzde ulaşılan teknoloji seviyesi, beraberinde astronomik miktarda enerji ihtiyacı ve problemini de getirmiştir. Ne var ki bu enerjiyi elde ederken harcadığımız enerjinin çevre üzerinde yarattığı olumsuz etki endişenin ötesine geçmiştir.

ENERJİ ELDE ETME TÜRLERİ

Kuşkusuz enerjinin asıl tüketildiği alan, sanayi işletmeleridir. Sorun aydınlatma ve evsel kullanım için gerekli enerji olsaydı zor değildi. Öyle ki, Atatürk Barajı’ndan sağlanan enerjiyle Türkiye’deki tüm evlerin ihtiyaçlarını karşılayabilirdik.

Günümüzde esas enerji barajlardan, fosil yakıt denilen kömür, petrol ve nükleer santrallerden elde edilmektedir.

Ne yazık ki alternatif olarak sunulan rüzgâr, güneş, deniz gelgitleri, deniz dalgaları gibi tükenmeyen ve çevreci enerji türleri -kulağa çok hoş gelmekle birlikte- pratikte genel enerji ihtiyacının hesaba bile alınamayacak bir oranını karşılayabilmektedir. Üstelik çok büyük yatırım sermayeleri gerektiriyorlar.

TEMEL SANTRALLER VE SORUNLARI

1-Barajlar: Hiç kuşkusuz en verimli, çevreyi en az tahrip eden santral türüdür. Dünyada İlk hidrolik santral, ampulün icadıyla beraber (1879) bir İngiliz lordu olan Armstrong tarafından su değirmeni ilham alınarak yapılmıştır. Yayladaki evinin yamacından akan bir derenin önüne bent çekerek bir jeneratör kurmuş ve evini aydınlatmıştır.

Sonrasında bütün dünyada boyutları giderek artan bir baraj inşaatı furyası başladı.

Bu gün için dünyanın en büyük barajı Çin’de inşa edilen Üç Geçit Barajı’dır. Ürettiği enerji Atatürk Barajının yaklaşık 10 katı ve 15 nükleer santrale denk ( 22.500 MW).Bunun yanında bin yıllardır Çin’in önemli kesimini silip süpüren sel felaketlerini de bitirdi.

Öyle hayranlık verici bir eser ki, belki de çok uzak bir geleceğe kadar dünyada bir daha ondan büyüğü yapılamaz.

Barajlar, yerçekimi enerjisini en az kayıpla ve en düşük maliyetle elektrik enerjisine dönüştüren harika yapılardır. Kimi çevreciler bunların da çevreyi tahrip ettiğini iddia etmekteyseler de, arkasındaki göllerde oluşan canlı hayat, önledikleri sel felaketleri ve tarımsal sulama alanında sağladıkları fayda zararlarının çok çok üstündedir (Hasankeyf Barajı hikâyesini ayrı tutuyoruz ve aslında ayrı bir yazı konusudur).

Ne var ki hem her ülkeye nasip olmuyor, hem de artık bütün dünya su kaynakları hidrolik enerjiye çevrilse bile genel tüketimin çok ama çok altında kalıyor. Ayrıca barajların teknik ömrü de 100 ila 150 yıldır ve sonunda dolmaya mahkûm olmaktadırlar. Gerçi pratikte bu süre birkaç kat daha fazladır. Ama sonuçta bir gün gelip kullanılamaz hale geleceklerdir.

Mesela Türkiye’de artık baraj yapılmadık dere bile kalmadığı halde, çok fazla enerji açığı var. Dolayısıyla zorunlu olarak başka tür santral ihtiyacı dayatmıştır.

2-Kömür Santralleri: Çevreyi ve atmosferi en çok tahrip eden, hatta geri dönülmez yıkımlar yaratan santrallerdir. Türkiye’de 1970’lerde, “dışarıdan gelen petrol ve enerjiye bağımlı olacağımıza, kendi milli kaynağımız olan kömür santrallerini kuralım” diye çok yoğun bir kampanya başlatılmıştı.

Bu kampanya etkisiyle önce “Elbistan termik santrali” kuruldu. Elbistan Ovası’nın 30 metre altında 7 metre kalınlığında bir kömür tabakası tespit edilmişti.

Kurulan bu sistemle, önce üstündeki 30 metrelik toprak tabakası sıyrılıp bir yere yığılıyor. Ardından altındaki kömür çıkarılarak santrale taşınıyor ve öğütülüp yakılarak elde edilen buharla türbinler döndürülüp elektrik elde ediliyor.

Bir yandan tahrip edilen ova, bir yanda yakılan milyonlarca ton kömürün atmosfere saldığı karbondioksit, sülfür ve çevreye sinen kurum, ürkütücü ve korkunç bir görünüm vermektedir.

O güzelim Elbistan Ovası’nın durumunu açıklamaya trajedi kelimesi bile yetmez.

Gene mesela Muğla Yatağan’daki kömür santrali,   çevredeki ormanları isyan ettirecek derecede tahrip ediyor. Gerçekte tez elden kapatılmaları gerekir. Ne yazık ki yaratacağı açık kapatılmadan şimdilik mümkün görülmüyor.

3-Petrol ve Doğal Gaz Santralleri: Kömür santrallerine göre daha az çevre sorunu yaratan, baraj ve nükleer santrallere göre ise daha fazla kirleten santral tipleridir. Bunlardaki temel sistem de kömürlüdeki gibi suyun buhar haline getirip türbinlerin döndürülmesiyle elektrik elde etmektir.

Bu tip santraller petrol ve gaz kaynakları bol olan ülkelerde yaygındır. İthal gaz ve petrolle elektrik üretimi çok pahalı olup zengin ülkelerin başvurduğu bir santral tipidir. Bir diğer sakıncası ise tamamen dışa bağımlı olunmasıdır.

Ülkemizde de son yıllarda çeşitli ülkelerden çekilen doğal gaz boru hatları ile birkaç santral kurulmuştur.

Ancak evrensel boyutta düşünüldüğünde, yer altı kaynaklarının sınırlı olması gelecek açısından sürekli endişe kaynağı olmayı sürdürmektedir.

Bunun yanında özellikle denizlerde yeni kaynakların bulunması ile daha en az 300 yıla kadar dayanacakları tahmin edilmektedir. Bizim kanaatimize göre yeni alanlarla bu sürenin bin yıllara kadar da uzayabileceğidir. Ama sonuçta sınırlı kaynaklardır; bir gün mutlaka tükenecek ve elde ediliş maliyetleri giderek yükselecektir.

4-Nükleer Santraller: Uranyumun reaksiyonu sırasında açığa çıkan ısıyla elde edilen buharın türbinlere verilmesiyle elektrik üretilen santrallerdir.

Kuruluşu pahalı, ancak işletme giderleri minimum olan temiz ve çevreyi kirletmeyen santral tipidir. Bu santrallerin yarattığı en önemli problem işletme sırasında değil, atık duruma gelmiş radyoaktif maddenin saklanmasındadır. Tükenmiş hali ile bile yüzyıllarca radyasyon yaymaya devam eden bu atıkların çok özel şartlarda korunması gerekir. Bunun için yer altı dehlizlerinde veya okyanus derinliklerinde kalın beton bloklar içinde gömülmeleri ve sürekli kontrol ölçümlerinin yapılması gerekir.

Dünya üzerinde 440 civarında nükleer santral mevcuttur. Halen 40 civarında santralin de yapımı sürmektedir.

Ülkelere göre dağılımları:

ABD 104,

Rusya(32+8 inşada) 40,

Fransa 59

Japonya 55

İngiltere 19

Kanada 18

İsveç 10

İsviçre 5

İspanya 8

Ukrayna 15

İsrail 1

Türkiye ve birkaç yoksul ülke hariç, Ermenistan dâhil hemen her ülkede birer ikişer santral mevcut.

Dikkat edilirse Rusya ve Amerika gibi petrol zengini ülkeler bile petrol ve gaz santralleri yerine nükleer santrali tercih etmişlerdir. Gene dünya petrol devlerinden İran bile nükleer santral kurmaya girişmiştir.

Bunca santral arasında bir tek köhnemiş Çernobil Santrali faciası, güvenle çalışan yüzlerce santrale örnek gösterilemez.

Unutmamak gerekir ki tehlikesiz hiçbir sanayi kurumu yoktur.

En güvenlisi baraj olduğu halde bu güne kadar 5’in üzerinde barajın patlayıp çevreyi tahrip ve insanları yok ettiğini unutmamak gerek.

YALNIZ BİZİM SANTRALLER DÜNYAYI KİRLETECEK

Bütün bunları anlatmamızın sebebi, Türkiye, hidrolik enerji potansiyelinin neredeyse tamamını kullanmış, artık dereler üzerinde kurulan –gene çevrecilerin karşı çıktığı- HES’lere kadar yaymıştır.

Bütün bunlara rağmen eğer nükleer santrale geçilmezse yakın bir gelecekte yıllarca kapatılamayacak enerji açığıyla boğuşmak zorunda kalınacaktır.

Aslında şimdi bile geç kalınmıştır.2000 yılı başlarında Ecevit ve Hükümetinin basiretsiz tavrı olmasaydı bu gün en az iki santral devrede olmuş olacaktı.

Tekrar söyleyelim ki, elbette rüzgâr, güneş enerjisi, deniz dalgaları ve med-cezir santralleri hem -kulağa hoş gelen- çevreci, hem de tükenmeyen en temiz enerji kaynaklarıdır. Ancak altından kalkılmayacak yatırım giderleri ve yetersizlikleri nedeniyle sembolik olmaktan öteye geçmemektedirler.

Sonuç olarak yukarıda verilen sayısal örneklerden, Türkiye’nin de yüz yılımız içinde en az 5 nükleer santrale ihtiyacı var ve iki tanesi acildir. Hoşunuza gitsin, gitmesin…

Neyse ki geç de olsa ikisine başlanmıştır.

BİR KÜRT DEYİMİ

Kürtçede ,“Hur bajo, kur bajo û ga ne êşine” (tarlayı sık sür, derin sür ve öküzleri de incitme) diye bir deyim var.

Hem her türlü sanayi ürünü tüketecek, hem raflarda her türlü tüketim maddesinin bulunmasını isteyecek, hem evlerinizde her türlü konforu elektrikle sağlayacak, hem birkaç saat elektrik kesildiği zaman kıyamet koparacak, hem de yapılan santrallere karşı çıkacaksınız.

Tam Kürtçe deyimdeki gibi yani…

Kısacası, mantıklı ve fizibilite imkânı olan öneriler sunulmadığı sürece, enerji konusundaki hiçbir tezin hoş hayalden öteye geçmesi mümkün değildir.

 

23.6.2013

Mustafa güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık