Mustafa GÜNEŞ

ERDOĞAN-AKP VE CEMAAT


Mustafa GÜNEŞ
24 Kasım 2013 Pazar 07:36

Her şey MİT Müsteşarının ifadeye çağrılmasıyla başladı.

O zaman birkaç vazifeşinas ve işgüzar “emniyetçi”nin durumdan vazife çıkarma gayretkeşliği, topluma “cemaat operasyonu” gibi yansıtıldı ve uzun yıllardır cemaat’in tüm devleti ele geçirdiğine dair söylentilerin daha da kuvvetlenmesini sağladı.

2002 seçimleri kazanan AKP, ilk iş olarak kendi bürokrat şebekesini kurmak amacıyla yandaşlarını atamaya başladı. Aslında bu işlemler her iktidarın yaptığı ve yapması gereken normal bir işlemdi.

Ancak CHP ve Kemalist Muhalefet, klasik Kemalist anlayışları gereği, yapılan tüm alt ve üst düzey bürokrat atamalarının tamamı sanki cemaatin elemanlarıymış gibi şamata yapınca, toplumda da bütün bürokrasi -ve tabi bu arada devlet mekanizması- cemaatin eline geçmiş gibi bir algılamanın doğmasına neden oldu.

Böyle algılanmasının bir diğer nedeni de,  tamamı dindar olan bu atananların hangisinin cemaat, hangisinin “yandaş” olduğunu ayırt etmenin mümkün olmayışıydı. Dolayısıyla bu elemanların tamamı “cemaat”in hanesine yazıldı.

Böylece aslında AKP ve Erdoğan’a oranla hiç de büyük kitleleri kapsamayan cemaat, gücünün çok üzerinde bir üne kavuştu ve artık hangi taşı kaldırsan altından bir cemaat elamanın çıkacağı izlenimi oluştu.

KİMDİR BU CEMAAT?

Bildiniz gibi kısaca “Cemaat” denilen kitleyle, Said-i Nursi Talebeleri ve yandaşları kastedilmektedir. Eskiden “Nurcular” denirdi.

Bu cemaatin tarihi ve geçmişine bakıldığında, her zaman İslami kesim içinde sınırlı sayıdaki bir grubu ifade etmiştir.

En belirgin ve temel davranışlarıysa daima iktidarda veya güçlü olan partilere yanaşıp rahat etmek, bir kazaya belaya uğramadan kendi inançlarını sürdürmekti.

Bu tutumları Abdülhamit’ten başlayarak, İttihat Terakki, M.Kemal, Demokrat Parti(DP),Adalet Partisi(AP),ANAP, MHP ve son olarak da AKP döneminde hiç sapmadan sürmüştür.

Said-i Nursi, Doğu illerinde tanınıp ünlenince İstanbul’a gidip Van’da bir “üniversite”(Zehra Medresesi) kurmak amacıyla Abdülhamit’e ulaşmanın bir yolunu bulmuştu. Ancak o zaman daha genç olduğu için fikirleri Abdülhamit tarafından pek benimsenmemiş ve her muhalifine veya başından savmak istediği insanlara yaptığı gibi tedavi amacıyla onu akıl hastanesine koydurmuştur.

Serbest kaldıktan bir süre sonra bu kez de iktidarı ele geçiren “İttihatçılara” yanaştı. İttihatçılar, daha pratik davranarak Doğuda propagandalarını yapsın diye idealindeki İslam Üniversitesini kurma sözü vermiş, hatta başlasın diye bir miktar maddi destek de vermişlerdi.

Ancak araya giren 1. Dünya Savaşı ve Rusların bütün Doğuyu işgal etmesiyle sonuçsuz kalmıştı.

İttihatçıların dağılmasından sonra kurtuluş hareketini başlatan M.Kemal’e destek vermeye başlamış, hatta ilk Mecliste M.Kemal’i rahatsız eden bir konuşma bile yapmıştı. M.Kemal buna rağmen geçiş döneminde kendisine ihtiyacı var diye sesini çıkarmamıştı.

Çulunu sudan kurtarıp devesini düze çıkaran M.Kemal, Şeyh Sait ve diğer Kürt İsyanlarını bahane ederek Doğuda başlattığı sürgünler listesine onu da katmış ve herkesin bildiği sürgün dönemi başlamıştı.

Bu süreç 1950’de DP ve Menderes  iktidara gelinceye kadar devam etmiş, DP iktidarıyla sınırlı sayıdaki “talebeleri” ile 10 yıl kadar rahat etmişlerdi.

Nihayet 1960 darbesini göremeden vefat etti.

NURSİ’DEN SONRA

Elbette amacımız cemaatin tarihini yazmak değil,var olduğu günden beri kimlerle nasıl ilişki içinde bulunduklarını açıklamaya çalışmak olduğundan kısa tutmaya çalışıyoruz.

Nursi’nin vefatıyla epey bir sallantıdan sonra nihayet bu gün Hoca Efendi olarak tanınan Fetullah Gülen ’ de karar kılındı. Ancak Gülen’le Nursi arasında büyük bir fark vardı. Said-i Nursi köken olarak Kürt’tü ve uzun yıllar Kürt Dilinde bir üniversite/medrese kurmak istemişti.

Said-i Nursi biraz Kemalizm’in Kürtlere uyguladığı büyük katliam ve bastırma hareketinden etkilenmiş olarak ve biraz da -kendi anlatımıyla- kendini tamamen İslam enternasyonalliğine adayıp o güne kadar Said-i Kürdi olan adını değiştirerek Said-i Nursi etti.

Oysa Gülen Hoca onun talebesi ve bir İslam âlimi olduğu halde, Türk ve Türkçü yanı ağır basan, hatta Türk Milliyetçisiydi. O kadar ki Türklüğü ve Türk Dilini dünyaya yaymak derdiyle dünyanın her yerine okullar açma uğraşı tüm çabasıyla devam etmektedir.

ANAP’la içli dışlıyken de, sürekli partideki MHP’den gelme kişilerle ilişki içinde olmuş, ANAP’ın çökmesinden sonra kendine daha yakın olan “Milli Görüşçülerle” irtibata geçmesi gerekirken, onlara göre daha gelişme ve güçlenme gösteren MHP ile bağlantıya geçti.

YAŞASIN GÜÇLÜLER

Bundan sonrasında herkesin bildiği gelişmeler AKP’yi en büyük parti yapınca, kısa süreli bir tereddüt ve flörtten sonra AKP’ye geçtiler.

Yukarıdan beri anlattıklarımıza baktığınızda bu Cemaat, Kemalizm’in onları tamamen dışladığı zaman dilimini saymazsak, her zaman iktidarda ve güçlü olan siyasi kesimlerle temas içinde olmaya çalışmıştır.

HEDEFLERİ VE ULAŞMA METOTLARI

Metotlarının bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

--Organize oldukları günden itibaren, her zaman kurulu düzenden yana, içinde ve beraber olmak.

--Ne kadar kötü ve adaletsiz olursa olsun, kanunlara uymak, asla başkaldırmamak, asla her hangi bir demokratik direniş hareketi içinde olmamak...

Bu prensip, İslam’ın ünlü “bir Habeşi de olsa, size baş olan birine asla başkaldırmamak” hadisi emrince “ulul emre itaat” kaynaklıdır. Hep sadık kaldıkları bu kuralları nedeniyle ülkedeki bütün katliam ve vahşetlere ilgisiz kalmış, adaletsizliğe itiraz etmemişlerdir. İktidarla uyumlu oldukları sürece demokrasi gibi bir dertleri olmadığı gibi, başka grupların bu taleplerinden de rahatsız olmuşlardır.

--Her işin başının eğitim olduğunu, dolayısıyla gençleri ve çocukları eğitim aşamasında destekleyerek onları devletine ve dinine sadık yurttaşlar olarak yetiştirmek. Böylece yavaş yavaş bütün eğitim kitlesini ele geçirerek İslam devletinin temelini bunlar üzerine inşa etmek.

--Eğitimde olduğu gibi bürokrasinin de her kademesinde bulunup devletin karar alma noktalarını ele geçirerek uzun menzilde devleti ele geçirmek.

--Medya organları kurup yaygınlaştırarak etkin propaganda yoluyla toplumu etkileyip yanına çekmek…

--Ve sonuçta da tamamen her Müslüman’ın din kardeşi ama Türklüğün efendi olduğu bir “İslam-Türk Sentezi” devleti kurmak.

YANILGILARI

--Tarihte hiçbir devlet, eğitim ve bürokrasi yoluyla ele geçirilememiştir. Bunu, hiç bir şey bilmiyorlarsa bile, en iyi bildikleri “İslam Tarihi”ne bakarak  anlayabilirler.

--Devletler ya uzun süreli sandık iktidarı veya darbe ve devrimle ele geçirilir. Bütün bürokratik mekanizma elinizde olsa bile gerçek kanun yapıcının çıkaracağı bir kanun maddesiyle darmadağın edilir ve o bürokratlar kaçacak delik bulamazlar. Nitekim MİT Müsteşarının ifade alma olayında buna kalkışan koca emniyet-cemaat şebekesi bir gecede darmadağın edildi.

--Sistemden dertli ve zulüm çeken başka grupları yok sayarak ve onların desteklerini almadan, sırf kendi hücrelerinde sabah-akşam din üzerine sohbet ederek, kendi üzerine yumulup yalnızlaşarak devlet ele geçirilemez.

--Propagandanın, başka taraftarları yanınıza çekmediği, ancak kendi taraftarının başka taraflara gitmesini önleyip aralarındaki bağları güçlendirmeye yaradığı konusunda sosyologların hemen tamam hem fikirdir. Onun için bütün medya elinizde olsa bile propaganda yoluyla seçmenin çoğunluğunu yanınıza çekemezsiniz.

--Hoca Efendinin sabahtan aşama kadar radyo ve TV’lerde Amerika’dan irşat buyurduğu vaazlarını gene ancak ya kendileri ya da benim gibi meraklılar “acaba ne diyor “ diye dinler. Dolayısıyla bu yolla da seçmen kazanılıp devlet ele geçirilemez.

ERDOĞAN’IN AMACI NEDİR?

Sahip oluğu olağanüstü ekonomik güç ve imkanlarına rağmen, Cemaat’in çok abartılmış olan oy oranı yüzde 3’ler civarındadır.

Oylarının bundan fazla olduğunu düşünenlerin düşüncelerini gözden geçirmelerini tavsiye ederiz. Eğer daha fazla güçleri olsaydı Hoca Efendi’nin hiç tereddüt etmeden parti kuracağından emin olabilirsiniz.

Hoca Efendi klasik, “güçlünün içinde bulunup güçlü görünme” taktiğini gütmekte, böylelikle devletin imkânlarını kullanmaktadır.

Erdoğan, iktidarını pekiştirip sağlamlaştırmak için başlangıçtan son seçime kadar bütün söylentileri sineye çekti. O kadar ki toplumda bütün iplerin cemaatin elinde olduğu kanaatinin yaygınlaşmasına bile bile göz yumdu.

Ancak son seçimden itibaren durum değişti ve iktidarını pekiştirip mutlak otorite olduğunu herkese kabul ettirdi.

Şimdi sıra, Hoca Efendi’nin Humeyni gibi buyuran dini önder, kendisinin de o buyrukları icra eden sembolik Başbakan görüntüsünü yıkmak, sırtlarında taşıdıkları bu ağır yükten kurtulup o söylentilerin boş olduğunu ispata geldi.

Yapılmak istenen budur.

Göreceksiniz ki, çok yakın bir tarihte dediğini yapacak, bu söylenti ve yükten kurtulacaktır.

Cemaate gelince:

Hiçbir şey yapamayacaklar. Geçmişte olduğu gibi gene güçlünün içinde, ama bu sefer ıslah olmuş ve biat etmiş olarak işlerine devam edeceklerdir.

Çünkü Erdoğan, ne kadar kızarlarsa kızsınlar, oylarını başka partilere vermeyeceklerini, güçlünün yanında kalmaktan başka yollarının bulunmadığını çok iyi biliyor.

Ta ki AKP ve Erdoğan’dan daha güçlü biri gelinceye kadar…

Ve ne yazık ki görünür uzak gelecekte bile böyle bir ihtimal görünmemektedir.

Çünkü AKP artık varlığı kişilere bağlı olmayan kurumlaşmış bir siyasi partidir.

Çünkü şimdilik en az 30-40 yıl Türkiye Halkının yarısının kararı böyle…

 

24.11.2013

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık