Mustafa GÜNEŞ

İDAM CEZASI


Mustafa GÜNEŞ
13 Kasım 2012 Salı 10:38

Fransız yazar Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı kitabında 1775’de ağır suç işlemiş bir idam mahkûmun infazını anlatır.

Cezası, Dört ata bağlanacak, bir yandan da kerpetenle etleri koparılarak yaraların içine kızgın yağ ve eritilmiş kurşun dökülecek, sonra da parçalanan gövdesi ateşte yakılacaktır.

Paris’in Grev Meydanı’nda sabahla birlikte infaza başlanır. Atlar ha bire kırbaçlanmakta, görevliler her bir yandan kerpetenlerle etlerini koparıp kızgın yağlar dökerken, başında da bir rahip ona sürekli olarak Tanrı’dan kendisini bağışlanması ve acılara dayanması için dua ve telkinde bulunmaktadır.

Ancak bütün çabalara rağmen atların gücü mahkûmun kol ve bacaklarını koparmaya yetmemektedir. Bunun üzerine bacaklara birer at daha takviye edilir. Fakat gene de, eklemler bir türlü koparılamamaktadır. Atlar ters yönde hareket ettirilerek kol ve bacaklardaki kemiklerin kırılması sağlanırsa da kas ve sinirler kopmamaktadır.

Son çare olarak görevliler bıçaklarla omuz başları ve kalçala etlerini kemik dokusuna kadar çepe çevre kesmeye başlar, kesikler kemiklere kadar inince adam beş parçaya ayrılır. Geriye kalan kolsuz ve ayaksız gövde hala sağ, ancak baygındır. Bundan sonra kopmuş uzuvlar da üstüne atılarak canlı canlı yakılır. Yalnız yakma işlemi dört saat sürmüştür. Çünkü infaz kararına göre tamamen kül oluncaya kadar yakılıp, külleri savrulacaktır.

İşini garibi, adam bütün o işkenceler boyunca, çığlıklar ata ata rahibe tanrıdan kendisini bağışlaması için dua etmesini istemektedir.

Bütün bu işlemler meraklı seyircilerin huzurunda gece yarısına kadar sürmüş, sonuna kadar izlenmiştir.

PARALI SEYİR TRİBÜNLERİ

Fransız İhtilali boyunca ülkenin dört bir yanında yapılan yüz binlerce giyotin infazı, toplumda alışkanlık haline gelmiş, günümüz futbol maçları gibi alanları dolduran on binlerce seyirci önünde gerçekleşmiştir. İş öylesine çığırdan çıkmıştır ki, tıpkı Kırkpınar güreşleri veya panayır yerleri gibi seyyar satıcılar, yer kapmak için saatler önceden piknik malzemeleri ile gelen insanlarla kıyamet yerine dönmekteydi.

Bu işin halk tarafından böylesine ilgi görmesi üzerine, infazları daha yakından seyretmek isteyenlere ön sıralara kürsüler atılarak, parayla satılmaya başlanmış, bayağı bir gelir kaynağı olmuştu.

((Bu arada,  bir bilim adamının ölüme giderken bile bilim düşündüğünü gösteren inanılmaz bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim: O sıralar, giyotinle kesilen bir kafanın, kesildikten sonra 8–10 saniye görüp, düşünebildiğine dair bir inanç dolaşırmış. Kendisi de giyotine mahkûm edilmiş ünlü Kimyacı Lavazyer (Lavoisier) bunu fırsat bilip test etmek ister. Giyotine giderken bir dostuna,”başım vurulduğunda yüzüme dikkatle bak. Eğer efsane gerçekse gülmeye çalışıp gözlerimi iki kere kırpacağım” demiş. İnfazdan sonra arkadaşı, Lavazyer’in kesik başının gözlerini iki defa kırptığını söylemiştir. Bilim tutkusu böyle bir şey…))

O GÜNDEN BU GÜNE

Yazılanları iğrenerek okuduğunuzu biliyorum.Fakat  hepsi gerçek ve uygulanmıştır. Tabi bunlar “Engizisyon”da yapılanların devede kulağı…

Hatta o günden bu güne, bunca kitle iletişim aracına, bunca eğitime rağmen, infaz biçimindeki iğrençliği saymazsak, toplumların idam ve işkence arzusunda çok fazla bir değişme olmamıştır, diyebiliriz.

Üstelik uygar toplumla ilkel toplum arasında ,  “sallandırın üç beş tanesini, bakın bakalım bir daha yapan çıkar mı” mantığı, infaz biçimindeki “insanilik(!)” ten öte bir fark yoktur.

Yani ilkel toplumlar bu işin meydanda, törenle, mahkûma olabildiğince acı çektirilerek ve ibret olsun diye zamana yayılarak yapılmasını; sözüm ona uygar toplumlar da bu işin çok abartılmadan, daha az acı çektirilerek ve gözden uzak bir yerde yapılmasını ister.

Farkın hepsi bu kadardır.

Gerçi son 40–50 yıl içinde uygar toplumlar olarak kabul edilen tüm Avrupalılar idam cezasını kaldırdılar. Buna rağmen önemli kesimi ayıp olmasın, ilkel gözükmesinler diye kaldırmıştır.

Yani halklara bırakılsa her köşede bir darağacı kurulur.

İDAM GÖRDÜM

1959 yılıydı. Şehirde birinin asılacağı haberleri dolaşmaya başlamıştı. O zaman ilkokul 4. Sınıftaydım. Sabah merak içinde amcamla idamın yapıldığı alana gittik.

Kapıldığım dehşetten olacak, hiçbir ayrıntıyı unutmadım. Bu günkü Belediye binasının önünde kurulmuştu darağacı. İpte, ayağında siyah bir şalvar, zayıf, orta boylu, gençten bir adam, üstünde idam gömleği, boynunda kocaman bir ferman, boynu sağa doğru bükülmüş, dili bir karış dışarıda, yüzü mosmor, çırpınmadan olacak, ayakkabıları yere saçılmıştı.

Denildiğine göre suçu, hırsızlık sırasında kendisini yakalamaya çalışan bekçiyi öldürmekmiş. Maraşlıymış.

Etrafı askerlere çevrili, neredeyse Urfa’nın tamamı oradaydı. Akşama kadar öylece sergilendi.

Aynı gün ülke düzeyinde 7–8 idam şehir meydanlarında infaz edilmişti.

Gene aynı gün babasının intikamı için efsaneler yaratmış, sonunda da Urfa Belediye Başkanını öldürdüğü için yakalanıp idama mahkûm edilmiş Arap Reşo’nun oğlu, Mehmet Polat da Adana  şehir meydanında idam edilmişti.

Sonradan Mustafa Savaş Abimiz (aynı zamanda arkadaşı idi.) adına

“Mehmedim Aslan Mehmedim

Dağlarda ceylan Mehmedim,

Annem der Polat Mehmedim” adlı nefis türküyü yakacaktır.

Eniştemin hapsi dolayısıyla cezaevine ziyarete giderken çok sık görürdüm. Ona kıyamamış, avluya bakan hücreye koymuşlardı. Çok zayıf esmer, ince bıyıklıydı. Yiğitliğine hayran kalmayan yoktu. Aslında “kriminolojik” anlamda bir suçlu değildi. Yıkılası töreler onu böyle davranmak zorunda bırakmıştı. Türküdeki gibi:“Yazık oldu genç yaşına.

Bu idamlar meydanlarda infaz edilen son idamlar oldu.1961 Anayasası ile idamların kamuya açık alanlarda yapılması kaldırılmış, artık ceza evi avlularında uygulanacaktı.

Benim açımdan o gün de bu gün de çok iğrenç bir durum.

HER KIZAN İDAM İSTER

İnsanlar öyle garip yaratıklardır ki, bir yakını trafik kazasında ölen, bir eşyası çalınan veya bozuk bir mal satan bir esnaftan zarar görmüş hemen her kesin ilk istediği ceza “İdam” oluyor. Ve ortalıkta ,”Bunların hakkı idamdır, idam!”  diye bar bar bağırırlar.

Oysa aynı eylemlerden kendileri suçlansa, hemen mazlum postuna bürünerek, bin bir gerekçeyle bağışlanmalarını isterler.

İBRET OLMADIĞI KESİN OLARAK İSPATLANMIŞTIR

Ezelden beri idam cezaları “ibret” olsun, cezanın dehşetini görenleri suç işlemekten caydırsın diye uygulanması gerektiğine inanılmıştır.

Oysa tarih boyunca yapılan milyonlarca idama rağmen suçların her türlüsü işlenmeye devam etmiştir.

Bunun günümüzdeki en somut örneği 12 Eylül döneminde yapılan onca idama ve işkenceyle öldürülmelere rağmen, Kürt hareketi en ufak bir hız kesmediği gibi, insanlarda intikam ve öfke duygusunu daha da artırmaktan öte bir anlam ifade etmemiştir.

ASILANLARIN ÇOĞU EFSANELEŞİR.

En bilinen örneği Menderes, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamıdır. O gün mahkemelerce idam suçlusu olarak mahkûm edilmişlerdi. Hâlbuki bu gün o hükümleri veren hâkimler itibarsız, onlar birer efsane olmuşlardır.

Öte yandan birkaç adli suçlu dışında ülkemizde yüzyıllardır hemen tüm idam kararları “siyasi eylem ve kişiler “ hakkında verilmiş ve uygulanmıştır.

Bu da o siyasilerin fikirlerini benimsemiş kitleler üzerinde derin etkiler yaratıp, ülkedeki yargıç, yargı ve adalet duygusuna karşı olan güveni sıfırlamıştır.

BAŞBAKAN NE YAPMAK İSTİYOR?

Sürekli at üstünde mobil haldeki Arap, Türk ve Moğollar gibi uluslarda “hapishane” kavramı ve kültürü yoktur. Çünkü suç işleyen birini hapse atmak için bir yerlerde yerleşik olup, bina yapmış olmak gerekir.

Doğal olarak bu gibi toplumlarda böyle bir şeye yer ve zaman müsait olmadığı için, işlenmiş bir suçun anında cezası kesilip infaz edilecek ve yola devam edilecektir. İslam Ceza Hukukunda (ukubat) “hapis” cezasının bulunmayışı bundandır. Suçluya ya kısas, ya sopa ya da tazminat ödetilerek halledilir. Bu gün İslam’la yönetilen ülkelerdeki hapis cezaları, çeşitli içtihat ve kıyaslara dayanılarak yerleştirilmiştir.

Başbakan’ın durup dururken bu cezayı ortaya atması nedense aklımıza bunları getirdi.

Gerçekten eğer Başbakan, idam cezasını gündeme getirerek kafasındaki ileriye yönelik “Şeriat Hukuku”na bir altyapı yaratmak veya kitlelerin kulağını bu tür cezalara alıştırmak niyetiyle yapmıyorsa, ruhunun derininde çağı kavrayamamışlığını dışa vuruyordur.

KLASİK “AMERİKA’DA VAR”  ÖRNEĞİ

Her idam cezasından söz eden, ağzını açar açmaz Amerika’dan örnek verir. Ne hikmettir, Amerikan demokrasisini örnek almak akıllarına gelmez de, azılı Amerikan düşmanı İslamcılar da dâhil,  bütün idamcılar o konuda Amerika’ya özenir.

Kaldı ki Amerika’da da her eyalette idam cezası yoktur. Olanların da bizden çok önemli bir farkı vardır. Orada idam cezaları “canilere”,zevk için öldürenlere, psikopat veya seri katillere verilir. 1953’de  ünlü faşist Mc.Carty’nin  başlattığı “komünist avı” furyasında    karı koca Rosenberg’lere casusluk suçundan verilip infaz edilen cezayı sorgulayan bir yığın film çekilmiş, halen de tartışılmaktadır. Çünkü verilen hüküm siyasi nitelikteydi ve toplum nazarında masumdular.

Oysa bizde ,neredeyse  tüm idam kararları  “siyasi” nitelikli ve “devlete karşı suçlara(!)” verilmiştir.

Aslında kendim de teorik olarak bu tür canice işlenmiş suçluların idamına çok da fazla karşı değilim. Ama  “caydırıcı ibret” için değil; insanlara işkence ederek zevk için öldüren bir caninin toplumdan tasfiye edilmesi gerektiği için…

Fakat ülkemizde o tip suçlular Amerika’daki kadar çok sık rastlanan tipler değiller. Beş on yılda bir ortaya çıkan suçlulardır. Sırf böyle aykırı birkaç tip yüzünden, “idam cezası” uygulanan ülke olmak pek şık ve mantıklı olmasa gerek.

 

BİZDE ÖYLE Mİ?

Önce de belirttiğimiz gibi, ne yazık ki bizde tarih boyunca bütün idamlar “siyasi” amaçlı ve siyasi kişilere uygulanmıştır. Böyle olduğu için de idam edilenler efsane, kararı veren hâkimler itibarsızca tarihin çöplüğüne atılmışlardır. Hatta o hâkimlerin çocukları bile kimliklerini açıklamaktan utanır durumdalar.

Mesela;kim Salim Başol’un, Ali Elverdi’nin, Baki Tuğ’un soyundan geldiğiyle övünerek bu toplumda gezebilir?

İronik olan ise, bu siyasi cezalardan en ibret alması gereken kişilerin “hâkimler” olması gerekirken, bu kararları verenlerin tarih önünde düştüğü durumu bile bile, sonrakiler de siyasi konjonktürün etkisinde kalarak idam kararları vermeye devam etmişlerdir…

SONUÇ

Durup dururken idam cezasını ortaya atan Başbakan;

-Ya “şeriatı tartışma”  ön provası yapıyor,

-Ya siyasi kudretten baş döndüğü için,

-Ya da hastalığı nedeniyle aldığı ilaçların etkisiyle ne konuştuğunu bilmiyor.

Yok, eğer Öcalan için düşünüyorsa, geçmiş olsun. Çünkü kesinleşmiş bir mahkeme kararını hiçbir kanun değiştiremez. Gene çok iyi biliyor ki aleyhteki ceza kanunları “makabline şamil”olamaz (geçmişe yürütülemez) . Hatta mevcut davalar için bile uygulanamaz. Ancak şov yapmaya yarar.

Ama her hali kârda sonu iyi gözükmüyor.

Yakında Arşimet’in “euraka” sı gibi bir gece ,“ en kudretli diktatör benim!” diye sokağa fırladığını görürseniz şaşırmayın.

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star