Mustafa GÜNEŞ

İDRİS-İ BİTLİSİ


Mustafa GÜNEŞ
18 Ekim 2012 Perşembe 11:48

Yıllardır tekrarladığım ve galiba daha uzun süre de tekrarlanacak bir söz var: Bir halk için, tarihinin başkaları tarafından yazılmasından daha kötü bir kader yoktur.

Kimse 68 kuşağı Kürt Gençleri kadar bu sıkıntıyı ve kadersizliği yaşamamıştır.68’li yıllarda Kürt gençliği -irili ufaklı klik ve fraksiyonları saymazsak- esas olarak iki grupta kümelenmişti: Birisi DDKO diğeri de DEV-GENÇ.

Her ne kadar DDKO ‘nun kuruluş amaç ve faaliyetleri Kürt Halkının Hakları doğrultusunda idiyse de siyasi olarak “sol” ve hatta “sosyalist” çizgiye daha yakın ve çoğunun da içindeydi.

Aynı şekilde DEV-GENÇ hareketi içinde bulunan Kürt Gençleri de kendilerini “Kürt Devrimcileri” olarak tanımlıyorlardı. Aradaki “nüans” farklarına Muhsin Melik Yazısında değindiğimiz için hatırlatarak konumuza geçelim:

İsmail Beşikçi Hoca 1970’te yayınladığı “Doğu Anadolu’nun Düzeni” adlı kitabında, “Şeyh Sait İsyanı”nın “dini ve gerici içerikli” olup İngiltere’nin destek ve güdümünde olduğu olduğunu yazmıştı.

Hocamız,  birkaç yıl sonra bu görüşünün tamamen yanlış olduğunu,  Kemalist Devlet tarafından yayınlanıp sunulan dokümanların etkisinde kaldığını, ancak sonra gerçeğin tam tersi olduğunu gördüğünü, Şeyh Sait Hareketinin tamamen “milli” içerikli bir hareket olup hiçbir yerden destek almadan kendiliğinden gelişen bir hareket olduğunu, onun için kitabındaki o görüşlerin dikkate alınmamasını belirtmiştir.

Tam olarak, İsmail Hoca’ya yani gerçek ve onurlu bir araştırmacıya yakışan bir tutum… Bu münasebetle ona saygılar sunuyor, onunla aynı çağı paylaşmanın, tanışıp sohbet etmiş olmanın en büyük onurum olduğunu belirteyim.

Bunu anlatmamın nedeni, benim de içinde bulunduğum bizim kuşağın ezici çoğunluğunun,  İdris-i Bitlisi hakkındaki ( o dönem) düşüncelerinin de benzer olduğunu, benim de kendimce yanlış bulduğum bu kanaati düzeltmek istediğimi belirtmek içindir.

Bu çağdaki devrimci kafayla, 500 yıl önceki şartları, Kürtlerin coğrafi, demografik ve sosyal yapısını bilip anlamadan, sırf Kürt’ü insandan saymayan Kemalist ve Leninist kaynakların bize sunduğu bilgilerle ”İdris-i Bitlisi’nin  “hain” ve hatta “İblis-i Bitlisi” olduğuna inanmıştık.

Niye öyle yapmıştık?

Çünkü aklımızca sanki koca bir Kürt İmparatorluğu vardı da İdris bu İmparatorluğu Amasya’da Osmanlı’ya (Yavuz’a) satmıştı(!).Öyle inandırılmıştık.

“Kürtler ve Bırakuji”  yazımızda da belirttiğimiz gibi bu “lanetli coğrafya”, tarih boyunca, hiç kesintisiz,  kabına ve coğrafyasına sığmayacak kadar üremiş onlarca halk ve devletin ağzını sulandırmış bir coğrafyadır.

Ancak konumuz gereği çok geriye gitmeden o çağa kısaca göz atarak İdris’in,“İblis” mi   “Aziz” mi, yoksa dönemin şartlarına göre “reel politika” yürütmek zorunda mı kaldığını anlamaya çalışalım.

İKİ ATEŞ ARASINDA

Fakat İdris zamanına gelmeden önce, bölgeye hâkim olmaya çalışan “Karakoyunlu Devleti” ile Timur Oğullarının “Çağatay Devleti”nin savaş meydanı olarak kullandığı Kürdistan coğrafyasındaki trajik bir olayı anlatalım ki o devirdeki ortamın ve Kürtlerin ne durumda olduğunu anlayabilelim.

İki devlet de 15.yy’da bölgeye hâkim olma mücadelesi içindedir. Yıllarca kâh Karakoyunlu Orduları Erzurum’a kadar ele geçiriyor, kâh Çağataylar Diyarbakır’a kadar…

Bu gel-gitlerin kaç kere tekrarlandığını tarihçiler bile zor sayabilir. Ama her iki taraf da her seferinde Kürt Beylerine haber salıp kendilerinden yana tavır koyup yardım etmelerini istemektedir. Alanın tam merkezinde hem en büyük, hem de en güçlü Bitlis Emirliği bulunduğu için, en çok baskı bu emirliğe yapılmaktadır.

Tam iki katırın üzerinde tepiştiği karınca yuvası gibi…

Biraz üstün gelip bölgeyi her ele geçiren ,”niye gevşek durup bize yardım etmedin, niye ikili oynadın” diye Bitlis Emirliğini sıkıştırıp cezalandırmaya kalkışmıştır.

Gelin siz olun ve böyle bir açmazın içinden çıkın. Buradan bakıp o güne ahkâm kesmek kolay…

Sonunda da olan oldu, Zalimliği ve kan dökücülüğüyle tanınan Karakoyunlu Hükümdarı İskender’in baskın geldiği bir günde (sırf halkını korumak amacıyla politik davrandığı için) ikili oynadığını öne sürerek Bitlis Emiri (Şeref Han’ının da dedesi) Mir Şemseddin‘le bütün kurmaylarının boyunlarını Bitlis’in ortasında vurdurmuştur. İşte Kürdistan’ın o çağdaki somut gerçeği buydu. Üstelik Mir Şemseddin kendi eniştesi idi.

Bu olayı aklımızda tutarak Bitlisi’nin zamanına gelelim:

Bitlisi’nin babası Büyük bir İslam âlimi, devlet adamı ve Akkoyunlu Sultanının özel kâtibidir (bu günkü C.Başkanı Genel Sekreteri gibi). Babasının ölümü üzerine aynı görevi (Tebriz’de) kendi devam ettirdi. Bilgi ve zekâsıyla kısa sürede tüm çevre ülkelerde tanınıp aranan biri oldu. Nitekim sonradan bilgeliğini ve edebi kabiliyetini takdir için ona “Mevlana” unvanı verilecektir.

O sıralarda İran’da çocuk yaştaki (14) Safevi Hanedanın veliahtı Şah İsmail tahta geçmiştir. Genç, fakat bağnaz derecede dindar bir “Şii”, bir o kadar da  “Sünni” düşmanıdır. Aynı zamanda çok iyi bir şairdir. “Şah Hatayi” mahlasıyla şiirler yazmış, nefesleri hiç eskimeden bu gün bile “Alevi Cem Ayinlerinde” çalınıp söylenmektedir. Bu özellikleri ile bütün Anadolu Alevilerini cezbetmiş, bir kurtarıcı gibi yolu gözlenip adına nefesler söylenmiştir.

Şiirlerini   “Hatayi Divanı”nda toplamış, günümüzde de baskıları mevcut. Bir dörtlüğünü örnek verelim:

Şah Hatayi’m ölmeyince

Tenim turab olmayınca

Dost dosttan ayrılmayınca

Dost kadrini bilmez imiş.

İKİ HEDEFİ VAR

Şah İsmail’in iki hedefi vardır.

Önce, zaten Fatih’ten büyük darbe yemiş ve tükenmekte olan bir “Hanefi-Sünni” Devleti olan Akkoyunluları ortadan kaldırmak,

İkinci olarak da; Pasif bir görüntü veren 2.Beyazıt’ın durumundan cesaret alarak Anadolu’ya girip yolunu gözlemekte olan ve Sünni baskısı altındaki sahipsiz Alevi Kitlesini kurtarıp kendine bağlamak.

Birinci hedefi çok çabuk ve kolay gerçekleşti ve kısa sürede Akkoyunlu Devletini tasfiye edip Diyarbakır, Mardin’e kadar hâkimiyeti altına aldı. İkinci hedefi ise tam tersine Çaldıran hezimetiyle sonuçlandı…

İDRİS İSTANBUL’A GİDİYOR

Şah Ordusunun ilk elde Başkent Tebriz’e girmesi üzerine şehri terk eden Bitlisi,   ilkin Mekke’ye gitti, ardından da kendisi gibi dindar olan 2.Beyazıt’ın Saray’ına dâhil oldu.

Osmanlı Padişahı kendisine çok saygı gösterip maaş bağladı ve böyle bir bilginden yararlanmak gerektiğini düşünerek, ondan “Osmanlı Sultanlarının Tarihi”ni yazmasını istedi.

Üç yılda, 8 Osmanlı Sultanını anlatan, Farsça ve manzum şiir şeklinde 8 bin beyitlik (ki 16 bin mısra eder) “Heşt Behişt” (Sekiz Cennet) adıyla ilk “Ayrıntılı Osmanlı Tarihi”ni yazdı. Bir süre sonra da klasik “saray entrikalarına” dayanamayıp tekrar Mekke’ye gitti.

Sizce böylesine yetenekli ve bilge biri, yeteneklerini kendi halkına ait bir imparatorlukta, kendi halkı için kullanmak istemez miydi?

ŞAH İSMAİL KÜRDİSTAN’DA

Kürtler kadar İslam’ı yaşayan kaç kavim var bilemem. Ama her halde onlardan daha fazla yaşayanını bulamazsınız.

İşin garibi, İslam’a geçişi de en uzun ve en zor olan kavim de, gene Kürtlerdir. Yani her şartta dinine bağlı bir kavimdir. Bu bağlılıktır ki, İslam’a geçişlerinde de İslami kuralları en ince ve ayrıntılı şekilde uygulayan “Şafi Mezhebi”ni seçmişlerdir.

Şimdi, Sünnilik düşmanı genç ve fanatik bir hükümdarın ordusu “Şafii Sünni” bir diyara girerse neler yapmaz, bir düşünün.

Çok büyük ve beklenen bir katliam ve dursuz duraksız yağma yapıldı.

Elbette Kürtlerin de geçmişte içlerindeki Şiilere çok nazik davrandığı söylenemez. Zaten bütün  “nefret savaşları” böyledir. Fırsatını bulan bir öncekinden daha fazlasını yapar ve bu böyle tırmanarak sürüp gider.

Şah İsmail’in yaptığı zulüm ve yağma dayanılmaz boyuta varınca; biraz gevşetir umuduyla, hediyelerle birlikte “bağlılıklarını” arz etmek için sarayına giden Kürdistan Emirlerinden sekizine hakaret ederek zindana attırmıştır.

Diğer yandan Şah’ın bu hızlı başarısını gören Anadolu Alevilerinin de Şah’a bağlanma faaliyet ve istekleri arttı

Beyazıt zamanında geçen bu olaylar, Yavuz’u endişelendiriyordu.

YAVUZ VE İDRİS

Beyazıt’ın her konuda pasif davrandığını iddia eden Yavuz, bu olayları da gerekçesine ekleyerek babasını tahttan indirdi.

Tahta geçer geçmez de ilk işi, İdris’i Mekke’den getirtip tam yetkiyle Kürt beyleriyle temasa göndermek olur. İdris Amasya’da 30 kadar Kürt beyi ile toplantı yapar. Sonunda;

Birbirlerini karşılıklı tanıma, koruma ve destekleme; savaşta karşılıklı yardım ve asker takviyesi, Kürtlerin iç işlerinde serbestçe kendilerini yönetmesi, statülerinin babadan oğla veraseten geçmesi ve özellikle “Kızılbaş” ordusunun Kürdistan’dan atılması konusunda anlaşırlar.

Diğer yandan iddiaya göre Yavuz, İdris’e üzerine “Mühr-ü Hümayun” basılmış boş kâğıtlar vererek, dilediği Kürt Beyine dilediği makam ve serveti vermeye yetkili kılar.

Anlaşma yapıldı, prosedür aynen işledi ve Çaldıran Savaşı’yla Kızılbaş Orduları Kürdistan’dan atıldı.

((Ara Not: İran Sınırına yakın Kürtler bu gün bile Şii veya Alevi demezler. Onlardan Kızılbaş, Rafızî, Beşinci Mezhep, Çıra pıf gibi kelimelere hiç de hoş olmayan, nefret dolu anlamlar yükleyerek söz ederler. Yazık ki her din, insanlara kendini iyi gösterirken ötekinden de nefret etmeyi aşılar. Bu tutum, hiçbir din için değişmeyen bir kuraldır.))

Ardından anlaşma gereği Yavuz’un Mısır Seferi’ne 20’ye yakın Kürt Beyi askerleri ile beraber katılmıştır.

Bu anlaşma, iki tarafın da işine geldiği için, hiç ihlal edilmeden 350 yıla yakın  ayakta kalmıştır. Ne zaman ki 2.Mahmut Federal (eyalet ) Sistemi kaldırıp yerine merkezi hükümete bağlı valilikler kurdu, ipler de koptu ve Kürt İsyanları devri başladı.

KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI?

Şimdi açık yürekle tartışalım: Kürdistan Coğrafyası, (elbette Med İmparatorluğunun dağılmasından sonra)  Kürtlerin nüfusu ve arazinin fizik yapısı gereği hiçbir zaman köklü ve kapsayıcı bir devlet oluşturacak kadar kendi başına kalamamıştır. Her zaman Milyona varan orduların savaş meydanı oldu. Ve Kürtler varlıklarını koruma içgüdüsü ile sürekli dağlarına çekilme refleksiyle kendi üzerlerine kapandılar.

Bu şartlar altında siz İdris’in yerinde olsanız ne yapardınız? Sizi de ”Kırk katırla kırk satır”dan birini seçme zorunda bıraksalar nasıl karar verirdiniz?

Bir yanda inancına aykırı ve düşman bir devlet; diğer yanda aynı inancı paylaştığınız, aynı ibadeti birlikte yaptığınız bir devlet…

Bu kadar basit… Bu gün de aynı seçme şartlarıyla karşılaşacak olsalar Kürtlerin gene İdris’ten farklı bir tercih yapmayacaklarından emin olabilirsiniz.

Nitekim Birinci Dünya Savaşında da tekrar aynı tercihi yapıp İngilizler yerine Osmanlıyı tercih ederek, tarihlerinin son ve en büyük fırsatını gene “din” ve “Halife” uğruna tepmediler mi?

Üstelik teşekkür ve şükran beklerken,  Osmanlının yerine gelen “Cumhuriyet”in bitmez tükenmez inkâr, hayal kırıklığı, imha siyaseti ve 90 yıldır aralıklarla süregelen isyan ve savaş da ekstrası…

ÖZÜR BORCU

Sonuç olarak: Kendi adıma ve bu düşünceme katılan dostlar adına; gençliğimiz, cahilliğimiz, tarihten ve tarih bilincinden yoksunluğumuz nedeniyle Mevlana İdris-i Bitlisi hakkındaki yanlış kanaatimiz, hakkında kullandığımız “ihanet” ve “iblis” gibi terimlerden dolayı manevi kişiliğinden özür diliyor, hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

16.10.2012

Mustafa Güneş/URFA

 

Kaynaklar:

1-İ.H.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi c. 2

2-Hammer, Osmanlı Tarihi c.2

3-Şakir Epözdemir, İdris-i Bitlisi

4-Ayşe Hür, İdris… Radikal Gazetesi

5-Faruk Sümer, Karakoyunlular

6-İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni.

7-Hatayi Divanı


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star