Mustafa GÜNEŞ

İHTİYAÇ, ÖZGÜRLÜK VE İSMAİL BEŞİKÇİ


Mustafa GÜNEŞ
29 Ocak 2014 Çarşamba 15:52

İnsanlar, tarih boyunca özgürlükleriyle ihtiyaçları (ya da tüketim arzusu) arasında sallanan sarkaç gibi bir o başa bir bu başa gidip gelmiştir

Bir kâğıdın üzerine düz bir çizgi çekerek bir ucuna ihtiyaçlarımız, öteki ucuna özgürlüğümüz diye yazıp ikisinin arasına da kendimizi koyduğumuzu düşünelim.

İki uçtan hangisine yaklaşırsak diğerinden uzaklaşmak zorunda olduğumuzu görürüz.

Yani ne kadar özgürlüğe yönelirsek o kadar ihtiyaçlarımızdan; ihtiyaçlarımıza yönelirsek özgürlüğümüzden vaz geçmek zorunda kalırız.

Kim ki ihtiyacını asgari ihtiyaçlarla, yani hayatını sürdürecek kadar beslenme, örtünme ve barınmayla sınırlamışsa, o aynı zamanda dünyanın en özgür insanıdır.

Hiçbir güç böyle birinin ruhunu esir alamaz, baş eğdiremez ya da köle edemez. Bu insanların tarihteki en ünlü örneği “kinik felsefe”nin en büyük temsilcisi Sinoplu Diyojen’dir.

Cihana hükmetmiş koca İskender’e söylediği o ünlü sözü hepimiz biliriz. Yaşadığı fıçıdan bozma kulübesinin önünde güneşlenirken karşısına dikilip  ona “lüks hayat”  öneren İskender’in bütün vakar, kudret ve ihtişamını;

“Güneşimi kapatıyorsun! “ Sözüyle yerle bir etmiştir.

İskender bu sözden sonra artık ne yaparsa yapsın -hatta isterse bir kılıç darbesiyle başını vursaydı bile- bir daha o sözden önceki İskender olamazdı. O sözden sonra olan olmuş, “cihana sığmamış İskender”in otoritesi, ihtiyacını sıfırlamış olan Diyojen’in karşısında tıpkı filozofun ihtiyaç listesi gibi sıfırlanmıştı.

Aynı şekilde, hayatı boyunca sırtında bir fistanla ve hep yalınayak dolaştığı için tarihe “yalınayak filozof”  diye geçmiş Sokrates de kendisine para desteği vermeye kalkıp sarayında yaşamayı teklif eden Sparta Kralı’na;

“Eğer elimi paraya sürersem veya sarayında yaşamaya kalkarsam özgürlüğümü yitiririm ve artık özgür düşünemem Diyerek teklifini geri çevirmiş, baldıran zehriyle katledilinceye kadar, aynı şekilde  yaşamaya devam etmiştir.

İSMAİL BEŞİKÇİ

Onunla ilk defa 80’li yılların sonlarına doğru bilmem kaçıncı tahliyesinden sonra tanışmıştım. Üstünde hepsi de yıpranmış bir parka, bir kazak, bir pantolon bir de bir kasketi vardı.

İddiasız bir sesle konuşan, sesiz, sakin, orta cüsseli ama dev yürekli bir bilgeydi.

Hayatı boyunca bildiği tek eylem yazılarıydı. Ancak yazılarında o sükût ve sakin halinin tersine büyük bir kavgacı ve mücadele adamıydı. Yazılarındaki sertlik ve cesaretten yüreği titremeyen bir tek okuyucu bulunduğunu düşünemiyorum.

Devlet onu her yazısından sonra içeri atıyor, yıllarca hapsediyor, bırakıldıktan sonra gene aynı kararlıkla ve aynı sertlikte yazıyor, gene tutuklanıyor, gene bırakılıyor ve böyle sürüp gidiyordu.

Yıllarca süren bu periyot, nihayet bin yıllık “Türk Devleti”nin aczi ve yenilgisiyle şimdilik durmuşa benziyor ise de ne kadar süreceği belli değil.

Ancak ne kadar sürerse sürsün bu vuruşmanın galibi mutlaka Hoca olacaktır.

Çünkü Beşikçi Hoca, bu ülkede görebileceğiniz en tüketimsiz, en ihtiyaçsız bir bilgeydi. Böyle sade yaşadığı için de ister hapis, ister dışarıda olsun her şart ve ortamda özgürdü.

Hiç paraya ihtiyaç duymadı. İçerideyken karavana ile beslenip aynı elbiseyi giydi.

Tanıştığımız sırada bir yandan sohbet ediyor (benden Urfa hakkında bilgi alıyordu) bir yandan da bunları düşünüyordum.

Kim ona ne yapabilirdi ki?

En çok katledebilirlerdi. Ama hangi akılsız devlet bunu yapardı ki? Bu kez sonsuza kadar başına bir bela sarmış olacaktı.

Kurulduğu tarihten bu yana her problemini zorbalıkla çözmeyi temel prensip edinmiş bir devlet, Beşikçi Hoca problemini (!) çözme konusunda onu hapse atmaktan başka bir yola başvurmaktan korkmuştu.

Kısacası O, çağımızın bir Diyojen’i idi ve dünya özgürlükle demokrasi hareketi onun gibi “sıfır ihtiyaçlı” insanların sesiz çaba ve çileleriyle yoğrulup gelişmişti.

HİÇ FATURA KULLANMADILAR

Onun gibi bilgeler hiçbir zaman ihtiyaçları için fatura kullanmadılar. Ancak kendileri o kadar yüksek değerlere ulaştılar ki, hiçbir devletin serveti onlara verdikleri zararın faturasını ödemeye yetmemiş, yetmeyecekti.

HRANT’IN DELİK AYAKKABISI

Ne var ki Beşikçi Hoca konusunda tedbirli davranıp infazı göze alamayan devlet, Hrant Dink konusunda o kadar mantıklı davranamayıp yasama, yürütme ve özellikle yargı organları eliyle onun alçakça infazına zemin hazırladı.

İlginçtir.12 Mart,12 Eylül ve 91-95 infaz vahşetleri döneminde -yani yaklaşık 35 yıl boyunca- Beşikçi Hoca’yı infaz etmenin başlarına büyük bela olacağını düşünüp vazgeçen devlet, tam da  “ileri demokrasi” dedikleri dönemde Sevgili Hrant’ın infazını hazırlama basiretsizlik ve aptallığını göstermiştir.

Öte yandan bu alçakça infazın Dünya’da ve Türkiye’de yarattığı yankı, onun delik ayakkabılarının yarattığı yankıyla birleşince beklenenin çok ötesinde bir momentle bin yıllık Türk Devletini bir cüceye dönüştürmüştü.

O delik ayakkabılar, inandığı bir prensip uğruna kendi kişisel ihtiyaçlarını sıfırlamış bir bilgenin bu devletin tarihine bastığı kara bir mühürdü.

Kendini tarihe sığdıramayan Türk Devleti, bir çift delik ayakkabı altında bir haşarat gibi ezilmiş, çıkan “gırç” sesi bütün dünyayı  sarsmıştı.

Türk devleti bu mührün tarihinde bıraktığı fay yırtığını hiçbir zaman hiçbir aletle kazıyıp silemez, silemeyecektir.

TÜKETİM ARZULARIMIZ KÖLELİĞİMİZDİR

Sonuç olarak, içimizdeki tüketim arzusunun şiddet ve seviyesi, kendimizi köleleştirmenin şiddet ve seviyesiyle doğru orantılıdır.

Onlardan ne kadar uzaklaşır, çeşitlerini azaltırsak özgürlüğümüze de o kadar yakınlaşır, özgürleşiriz.

Ne yazık ki bütün bunları bildiğimiz halde,  hiç birimiz onlar gibi yaşamayı göze alacak yüreğe sahip olamıyoruz. Çünkü hayatı belirleyen teorimizin yetkinliği değil, pratiğimizdir.

Buna rağmen sözü, “siz siz olun yapabildiğiniz kadar sırtınızı ihtiyaç ve tüketim arzularınıza, yüzünüzü özgürlüğe dönük tutmaya çalışın”, diye bağlamak gerekiyor.

 

28.1.2014

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star