Mustafa GÜNEŞ

KLAUS SMİTH


Mustafa GÜNEŞ
23 Temmuz 2014 Çarşamba 10:18

Urfalılar onu Göbeklitepe’den bilirler. Oysa O,Göbeklitepe’yi keşfettiğinden çok daha önce Urfa’daydı. Kesin tarihi hatırlamıyorum. Ama 1985’li yıllarda henüz Atatürk Barajı inşaatı başlamadan yıllar önce genç bir “asistan doktor” iken, hocaları Prof. Harald Hauptmann başkanlığında Fırat Vadisi’nde su altında kalacak olan tarihi yerlerin kazısında çalışıyordu.

Onunla hiç yüz yüze bir tanışıklığımız olmadı. Ama Göbeklitepe Kazısını başlattığı 1995 ‘ten beri izlemekte, nerede ne zaman Göbeklitepe’yle ilgili bir makalesi, röportajı veya demeci çıkarsa kaçırmamaya çalışmışımdır.

Göbeklitepe’yi nasıl bulduğunu, nasıl kazı giderleri için Alman Arkeoloji Enstitüsü’nü ve Devletini ikna ettiğini yazmak hem bilgimiz hem de bu yazının amacı dışında olduğundan değinmeyeceğim.

Ancak o tepeye ilk gittiğinde hiç kiremit parçaları bulunmadığını görünce,  çok önemli ve Dünya Arkeoloji Tarihini değiştirecek bir keşifte bulunduğunu anlamıştı.

ALMANLAR VE ARKEOLOJİ

Şimdi biraz haddimizi aşarak, Almanların Anadolu ve Mezopotamya arkeolojisiyle olan ilgi ve çalışmalarından biraz söz etmek istiyorum ki Sayın Klaus Smith’in önemini daha iyi anlayabilelim.

Almanlar; dünya felsefe, bilim, sanat, teknoloji, tıp ve diğer bilimsel alanlara, sırf isimleri yazılacak olsa, sayfalar dolduracak şahsiyetler vermiş dünyanın en zeki ve yetenekli halklarının başında gelir.

Çok iğrenç hatırlatmalar yapsa bile, özellikle sanat ve estetik konusunda örnek olması bakımından değinmeden geçemeyeceğim bir konuyu hatırlatırsam ne demek istediğimi anlamış olacağınızı sanırım.

Hitler’in o vahşet, yıkım ve katliam döneminde bile, girdikleri ülkelerde taş üstünde taş bırakmadıkları halde tarihi, estetik ve sanat eserlerine özen göstermişlerdir. O dönemde, Germen Irkı’ndan başka ırkları düşük ve sanattan anlamaz ırklar olarak gördüklerinden, girdikleri her ülkenin ele geçirebildikleri bütün sanat eserlerini ülkelerine götürmüşlerdi.

Elbette bunları anlatmam yaptıklarını onayladığım anlamına gelmez. Ancak sanat ve estetiğe verdikleri önemin anlaşılması açısından da belirtmek gerekiyordu.

Bu kısa açıklamadan sonra, mümkün olduğunca kısaltarak Alman Arkeologların Türkiye’de yaptıkları önemli çalışmaları izaha çalışalım.

VON MOLTKE VE URFA KALESİ

II: Mahmut’un 1830’larda Yeniçeriliği dağıtıp yerine Alman Ordu Sistemini kurması üzerine, Türkiye’ye gelen Alman Eğitimci Yüzbaşısıydı. Doğu birliklerini eğitmek üzere Kürdistan’a gönderilmiş Batman’da Kürt İsyanı’nı bastırmaya çalışan Türk Birliklerine katılmıştı.

Haritacı olduğundan harita çıkarmak amacıyla Çermik dolaylarından Birecik’e kadar Fırat’ı bir salla geçerken bir yandan da bölgede görebildiği bütün tarihi eserleri de gezmişti. Sonunda Urfa’ya gelmiş, Urfa Kalesindeki bizim Nemrut’a ait olduğunu bildiğimiz meşhur mancınıkların üzerindeki yazıyı çözmüş ve bunun Kraliçe Şalmat hatırasına dikilmiş sütunlar olduğunu tespit etmişti.

Hatıralarını “Türkiye Mektupları” adı altında bastırmıştır. Sonradan Alman Genel Kurmay Başkanı olmuş ve aynı zamanda ölünceye kadar Dünyanın en saygın kurumlarından olan Alman Arkeoloji Enstitüsünün Fahri başkanlığını yapmıştı.

KARL SESTER VE NEMRUT

1880’li yıllarda Almanların inşa ettiği Malatya-Elazığ-Diyarbakır Demiryolu tren hattı inşaatına aşçı olarak gelmiş, yetenekleriyle şantiye şefliğine kadar yükselmişti. Şantiye şefi olduktan sonra, her fırsatta tarihi eserlere olan tutkusuyla bölgeyi adım adım dolaşmaktayken çobanların tarifiyle Adıyaman-Malatya arasındaki dağın zirvesinde Nemrut Tapınağını (Kommagene Kral Mezarları) bulmuş, Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne (AAE) müracaat ederek kaydettirmişti.

Bu gün Türkiye’nin en çok turist çeken bu eser, onun sayesinde dünya gündemine oturmuştur.

KARL DÖRNER VE NEMRUT KAZILARI

1936’lı yıllarda önceleri Anadolu Hattuşaş kazılarında bulunmuş, sonra da Karl Sester tarafından keşfedildikten sonra kendi haline bırakılmış Nemrut’ta (Kommagene) kazı yapmak için İskenderun’dan at ve katırlarla Adıyaman-Kâhta’ya gitmek üzere yola çıkmıştı.

Türkiye’nin o zamanki halini açıklamak bakımından söyleyelim ki, o dönemde Türkiye’de alçı bulmak mümkün olamadığından İskenderun’dan Nemrut Zirvesine kadar katırlarla alçı taşımıştı.

Aynı zamanda yol boyunca boş durmamış yolun ve bölgenin haritasını da çıkarmıştı.

Alçı, heykel ve yazıtların kalıbını almak için arkeologların en temel malzemesidir. Zirveye vardıklarında ilk iş olarak alçı taşı bulup alçı ocağı kurmuştu.

Dörner, kazılarında kırma taşlardan yığılmış tepenin altında Kral Mezarının bulunduğunu keşfetmiştir.

CARL HUMANN VE BERGAMA TAPINAĞI

Humann da Karl Sester gibi bir demiryolu mühendisi ve aynı zamanda arkeoloji tutkunuydu.1870’li yıllarda Batı Anadolu Demiryolu hattında İzmir dolaylarında çalışmaktadır. Bütün tutkusu Anadolu’ya gelmişken kitaplarda okuduğu ve dünyanın en büyük Zeus Tapınağı’nı bulmaktır. Bölgeyi adım adım gezip sondajlar yapar. Uzun aramalardan sonra Bergama Dağının eteğinde birkaç işlenmiş taş bulur ve bölgede sessiz sedasız kazı yapar, sonunda toprak yığınlarının altında bulur.

Zorlu ve uzun kazılardan sonra tapınağın platformuna ulaşır ve yıkıntıların hepsini açığa çıkarır. Taşlar tek tek numaralanır.Bütün taşlar kağnılar ve katır sırtlarında teker teker Ege Sahiline indirilerek Alman Savaş Gemilerine yüklenip partiler halinde Berlin’e götürülüp orada tekrar inşa edilir.

Bu gün onca savaşa ve yıkıma rağmen halen bütün ihtişamıyla ayaktadır.

H.SCHLİEMANN VE TRUVA

Amatör bir Alman Arkeologdur. Hayatı boyunca Homeros’un destanlarını okuyup ezberlemiş ve Truva’yı bulma sevdasına kapılmıştır.

Truva’yı bulması akıl almaz bir azim, çalışma ve zekâ örneğidir.

1870’li yıllarda, Destanda geçen yer, akarsu ve dağların tariflerini esas alarak bölgeyi adım adım gezmiş, ancak tariflere uyan bir akarsu bulamamıştır. Sonunda olayların geçtiği zamandaki akarsuların bu gün kurumuş ve yatak değiştirmiş oldukları anlamış, bu kez araştırmayı kurumuş su yataklarına yoğunlaştırıp bir tepe üzerinde karar kılıp kazıya başlamıştır.

Her seferinde aradığını bulamayıp daha derine inmiş nihayet Aralıklarla 20 yıl gibi inanılmaz bir kazı hikâyesi sonunda tam 9.katmanda Truva Kralı Priamos’un Hazinesi’ni bulmuştur.

Ne var ki bir gece yarısı bütün hazineyi yükleyip kaçmıştır. Bu gün her bir parçası dünyanın değişik müzelerinde, kimisi de özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.

EFES VE BİR ALAMAN MÜTEAHHİT

1978 yılıydı. İki arkadaş, arabayla bütün Akdeniz ve Ege’yi sahilden eski eserleri göre göre turluyorduk. Ecevit devriydi ve akaryakıt dahil her şeyin kıtlığı vardı ülkede… Sonunda o efsane şehir Efes’e vardık.

Şimdi bütün azametiyle ayakta duran Efes’in ünlü Selsus Kütüphanesi yarı harap halde, ama önünde kocaman, mavi renkli ve üzerinde Almanca yazılar bulunan bir vinç ve elemanlar çalışıyordu.

Bu yoklukta devletimizin böyle bir onarım işini sürdürmesi bizi epey duygulandırmıştı. Görevlilerden birine sorduk. Adam, bunu devletin yapmadığını, geçen yıl burayı gezen Müteahhit bir Alman Turisti Efes’in bu harap haline çok üzüldüğünü ve ülkesine gider gitmez bu vinci, elemanları ve para göndererek kütüphanenin ayağa kaldırılmasını istemişti.

VE KLAUS SMİTH…

Bildiğim kadarıyla, 1957’lerde Sultantepe Höyüğü kazısı İngiliz arkeologlar tarafından  yapılırken, 1960’lı yıllara kadar içinde Türk Arkeolog Halet Çambel’in de bulunduğu bir ekiple Urfa ve özellikle Haran Ovası’ndaki bütün höyükler teker teker tespit edilmiş, haklarında raporlar düzenlenmişti. Bu raporların içinde Göbeklitepe Höyüğü de vardı.

Sayın Klaus Smith’in  kitabından, makale ve röportajlarından anladığım kadarıyla, bir yandan Fırat Vadisi'nde  kazı yaparken bir yandan da höyükler hakkında tutulan bu raporları inceliyormuş.Göbeklitepe Höyüğünün bir dağın başında olması ilginç gelmiş.Çünkü höyükler genel olarak ovalık yerlerde bulunur.Yıllar içinde yapı  yıkıntı katmanlarının üst üste yığılmasıyla büyüyüp höyük halini alırlar.

Yani çevresinde hiç su kaynağı bulunmayan bir dağın başında böylesine büyük bir höyüğün oluşması genel höyük teorisine uymaz. Göbeklitepe Höyüğünün kapladığı alan yaklaşık 90 dönümdür ki bu bir höyük açısından inanılmaz bir alandır

İşte Klaus’umuz,Fırat vadisindeki kazıların sonuna geldiği ve artık Baraja su tutulmaya başlanacağı sırada o höyüğü görmeye gider.Detaylara  girmeden belirtelim ki gördüğü ilk manzara çevrede hiç kiremit kırıntılarının olmamasıdır.İlgilenenler bilir,tarihi kalıntı olan bir yerde kiremit yoksa otomatikman 9 bin 500  yıl geri gidilmiş demektir.

Kendi anlatımına göre o anda “neolitik çağa” ait büyük bir hazinenin üstünde durduğunu anlar.

Ondan sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden gerekli mali ve teknik desteği sağlayarak 1995’de kazıya başlar.

Sonrası malum. Fırat vadisinde geçen yılları saymazsak sırf Göbeklitepe’de geçen 20 yıl ve son gününe kadar hayatını adadığı bir kazı macerası…

Bu Sürede Xerabreş köylüleriyle kurduğu sevgi ve saygı diyalogu ayrıca anlatılmaya ve görülmeye değer.

TÜRKİYE VE TARİHİ ESERLER

Yukarıdan beri anlattığımız kazı ve eser hikâyeleri, Türkiye’deki eserlerin içinde bir molekül kadar hacim tutmaz. Dünya Medeniyet Tarihinin kaynağı olan Anadolu ve Mezopotamya’da ayağınızın ucuyla nereyi eşelerseniz mutlaka tarihi bir parça bulacağınız bir coğrafya…

Ne yazık ki göçebe kavimler, üzerine kondukları yerlerin tarihi ve kültür değerleriyle ilgilenmezler. Onların tek derdi nerede ne kadar yağmalanıp çapullamaya değer servet var, onu araştırıp çapullamak.

Tarihi eserlerle olan tek ilgileri, altında hazine olup olmadığından öteye geçmez. Nitekim yerleştikleri yerlerde yaptıkları ilk iş, tarihi kalıntıları kazıp hazine aramak ve güçlerinin yettiği taşları söküp ev ve ahır yapmak… O yüzden de yanına çullarını serdikleri her tarihi kalıntıyı darmadağın edilmişlerdir.

OSMANLININ SON DEMLERİ VE İON İDDİALARI

Osmanlının çürüme ve çöküş sürecine girdiği 18.Yüzyıldan itibaren ve özellikle Yunanistan Bağımsızlık Hareketinden sonra, Yunanlıların Ege ve Akdeniz’deki toprak iddialarına birer “mülkiyet karinesi” teşkil eden bu medeniyete ait eserlerin tahribine ve yabancı arkeologlarca sökülüp götürülmesine izin vermiş, adeta yağmalanmasına göz yummuştur.

Ancak Lozan’dan sonradır ki bu eserlere sahip çıkılmaya başlanmış, arkeoloji fakülteleri kurulmuş ve araştırılıp sahip çıkılmaya başlanmıştır.

İşte tam bu yıllarda Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihsel değerini çok iyi bilen Almanlar, çok geçmeden Türkiye’de Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün bir şubesini açmış ve araştırmaları hem bilimsel he de maddi olarak desteklemeye başlamışlardır.

Günümüz itibariyle Türkiye’nin tahminen 15- 20 yerinde kazı çalışmalarını sürdürmekte veya destek vermektedir.

DIŞARIYA GÖTÜRÜLEN ESERLER

Son yıllarda, zamanında Osmanlı Devleti tarafından kefere putlarıdır diye talan edilip yurt dışına götürülmesine izin verilen eserlerin ait olduğu yerlere getirilmesi kampanyaları başlatılmıştır. Ancak artık çok geç ve zor. Mesela Bergama Tapınağı’nın Almanya’dan sökülüp getirilmesi neredeyse imkânsızdır.

Tabi bir de şöyle düşünmek gerekir: O tapınak o gün sökülüp götürülmeseydi, akıbeti Dünyanın Yedi Harikası’ndan olan Artemis Tapınağı’ndan farklı olmayacaktı.

O muazzam Artemis’in yerinde bu gün suyla dolu bir çukur var. Taşlarının bir kısmı Ayasofya Kilisesi ve Cami yapımlarında, bir kısmı ahali tarafından kendi konut yapımlarında kullanılmış, kalanları da İngilizler tarafından sökülüp İngiltere’ye götürülmüştür.

Mevcut eserlerse ilgisiz ve harap haldedir. Ne yazık ki Türkiye’de o saygıdeğer Alman Müteahhidi kadar sanat ve tarih meraklısı iş adamlarımız da yok. Bizimkiler ancak, ihtiyaç olsun olmasın, ha bire Cami yapmaktadırlar.

Ne de olsa Caminin reklamı bir tarihi esere yapılacak masraftan çok daha fazla...

Oysa en azından Didim’deki o muazzam Apollon Tapınağı’nın mutlaka ayağa kaldırılması gerek

KLAUS ADINA ANIT DİKMELİ

Vefat haberini duyar duymaz, Onun Göbeklitepe’ye gömülmesi için girişimde bulunulmasını teklif ettim. Ancak ailesinin onu doğduğu köye gömülmesinde kararlı olduğu ve 25 Temmuz günü defin törenini yapılacağı açıklandı.

Buraya defin mümkün olmadığına göre hiç değilse O’nun adına uygun bir yere bir anıt dikilmelidir.

Bunu Büyükşehir Belediyemizden bekliyoruz.

Son olarak Sevgili Klaus, Urfa’da bulunduğun yıllar içinde seninle yüz yüze tanışma imkânımız olmadı. Ancak seni hep izliyor ve hep bir gün tanışırız diyordum.

Bu kadar erken gitmen büyük haksızlık!

Urfa ve Dünya Arkeoloji Tarihinin yeniden yazılmasına neden olan bu keşfiniz ve emeğiniz adına hatıranız önünde saygıyla eğiliyorum.

 

23.07.2014

Mustafa Güneş/URFA

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık