Mustafa GÜNEŞ

KÜRT LİDERLER (5) ŞÊX UBEYDULLAH


Mustafa GÜNEŞ
23 Eylül 2012 Pazar 18:37

Bedirhan,  tasfiye edilen son Kürt Mir’i idi. Osmanlının oyunu ile Bedirhan’ı terk edip Osmanlı tarafına geçen İzzettin Şir, mükâfat olarak Hakkâri Valiliğine tayin edildi. Kısa süreli bir valilikten sonra, işini bitiren Osmanlı onu valilikten azletti.

O da Osmanlının Kırım’da Ruslarla savaşta olmasını fırsat bilerek baş kaldırdı. Ancak Osmanlı’yı Rusya’ya karşı destekleyen İngilizler, konsolosları aracılığıyla İzzettin’e güvence vererek görüşme yapmak üzere Van’a çağırdılar. İngilizlerin sözüne güvenip Van’a gitti. Orada yakalanıp Osmanlı Kuvvetlerine teslim edildi ve öldürüldü.

Ardından yandaşı Van Emiri Mahmut Han da yakalanıp idam edildi.

Böylece Kürdistan’da “Emirlikler dönemi” fiilen kapanmış(1858) “Valilikler Dönemi” başlamış oldu. Yani Osmanlı yaklaşık 30 yıl süren bir mücadelenin sonunda dediğini yapmış,2.Mahmut’un kurmak istediği “Vilayetler ve Merkezi Devlet” sistemini yerleştirmiş oldu.

Aslında o sistem bu gün bile hiç değişmeden devam etmektedir.2.Mahmut’un Fransa’dan aldığı “İller İdaresi Kanunu”, ufak tefek değişikliklerle halen yürürlüktedir.

VALİLİKLER VE KÜRTLER

Şehir merkezlerinde tam hâkimiyet sağlayan Ceberut Osmanlı, Batı’daki gibi Kürdistan’da da bütün mıntıkaya hâkim olacağını sanmıştı. Ama bir şeyi unutmuştu: Kürtlerin inatçı ve özgürlükçü karakterini ve Kürdistan Dağlarını…

Kürdistan’da her türlü idari birim tamamdı. Fakat şehir merkezleri dışında hiçbir yerde devletin otorite ve kontrolü yoktu.

Mirler; bölge insanıyla aynı dili konuşan, aynı kökenden gelen kimseler oldukları için bütün aşiret, kabile ve ailelerin her türlü ilişkisini bilirlerdi. Onlardan habersiz kuş uçmaz, hâkimiyet alanlarının en derin ve sarp yerlerine ulaşma imkânına sahiplerdi. Bu da otorite, sükûnet ve denge demekti.

Onlardan boşalan otorite boşluğu, kırsal kesimde tam bir keşmekeş, talan, yağma ve boğazlaşma ortamı yaratmıştı.

TABİAT BOŞLUK KABUL ETMEZ

Tabiat için söylenen bu söz, sosyoloji için de geçerlidir. Birkaç kişi de olsa bir araya gelmiş insan kitlesi başıboş bırakıldığı zaman, kısa bir sürelik tanışma çekingenliğinden sonra ilişkiler yavaş yavaş tabiat haline dönüşür. Güçlü veya kurnaz olanlar, diğerlerinden faydalanmaya, üzerlerinde tahakküm kurmaya başlar. Zorbalığın zorunlu sonucu olarak da insanlar sığınacak birilerini arar.

İşte Kürdistan’da da insanlar, Mirlerden sonra meydana gelen otorite boşluğunu, geçmişte mirlerin yanında toplumu yöneten Şeyhler ve diğer din adamlarına yönelmeye başladı.

Bunlar arasında Şemdinanlı Şeyh Taha’nın oğlu Şeyh Ubeydullah, yüksek dini bilgisi ve etkileyici kişiliğiyle öne çıkmıştı.

Soy olarak bir Kürt Velisi, “Kadiri Tarikatı”nın kurucusu ve ünü bütün İslam Dünyasına yayılmış Şeyh Abdulkadir Geylani’ye dayandıklarına inanılmaktadır.

Toplumun lider bulma ihtiyacı yanında, Şeyh Ubeydullah’ ın öne çıkıp neredeyse tüm Kürdistan’da tek Lider konumuna gelişindeki ikinci ve en büyük etken, 1877-78 Osmanlı–Rus Savaşıdır. Rus Ordularının tüm İngiltere ve Avrupa ülkelerinin ayağa kalkmasıyla Yeşilköy önlerinde durdurulduğu, toplumun 93 Harbi dediği ve Türk Ordu Tarihinin en büyük ve unutulmaz travması olan savaş…

Osmanlı bu savaşın yarattığı kaosla boğuşurken, Kürdistan’da zaten derinlerinde bir türlü kurulamamış otorite boşluğuna, şehir merkezleri de eklenmişti. Diğer yandan Osmanlı, Rus Savaşı nedeniyle Kürt Aşiretlerinden meydana getirdiği kuvvetler birliğinin başına şeyhi Üniformalı Komutan olarak tayin edince otoritesi iyice pekişmişti.

Bu sırada, Avrupa ülkelerinin Osmanlı-Rus problemlerini çözmeye çalıştığı “Berlin Görüşmeleri” sırasında bölgede “Ermeni Devleti” kurulacağına dair yoğun söylentiler dolanmaya başladı.

Bundan etkilenen Kürt Aşiretleri, daha çok Şeyh’in etrafında toplanmaya başladılar. Böylece çok kısa zamanda hem komutan, hem dini lider, hem bütün Kürdistan’ın lideri oldu.

Özellikle dini liderlik konusunda Kürtler arasında “Halife Sultan”dan dahi önce geliyordu.

Bir yandan bu gelişmeler olurken, bir yandan da yakaladığı bu halk desteği ile Şeyh’in gönlündeki Kürt Milliyetçiliği duyguları da yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başladı.

Hele Ermeni Devleti kurulup Van Gölünün Güney kesimlerine kadar olan bölgenin Ermenilere bırakılacağı söylentisi üzerine, Milliyetçiliğini iyice ortaya koyarak yabancı misyonerlere,”gerekirse kadınları dahi silahlandırır gene bu işe engel olurum,” diye haber salmıştır.

Kürt Kuvvetlerine Komuta ettiği sırada Osmanlıdan alınan silahların önemli bir kısmını geri vermeyip kuvvetlerini güçlendirmişti.

Fakat derin “dini bilgisine” karşılık, dünyevi bilgiler konusunda da o kadar yetersizdi. Mesela Tahran’ın dahi hangi yönde olduğunu bile bilmeyecek kadar coğrafya bilgisinden yoksunmuş.

OSMANLIYA İSYAN

Bir kaymakamın bir köyü sert bir şekilde cezalandırması üzerine, artık Osmanlı otoritesini tanımadığını ilan etti. Musul’u ele geçirmeyi planlarken, kalkışması bir Bedirhani Şeyhi tarafından erken ihbar edildiği için başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak olay Sadrazamla Şeyh arasında Kaymakamın görevden uzaklaştırılması ile tatlıya bağlandı.

Anlaşılan o ki Osmanlı toparlanıncaya kadar Şeyh’le iyi geçinmeye çalışarak biriktirdiği milli enerjisini İran’a çevirmesini sağlamıştı.

Garip bir tesadüfle o sıralarda İran devleti de zayıf ve kötü durumda olduğu için İran Kürdistan’ında otorite boşluğu meydana gelmiş, Şiilerin Sünni Kürtler üzerindeki baskısı şeyh’e müdahale için gerekçe doğurmuştu.

İRAN’A GİRİŞ

Oğlu Abdulkadir’ in komutasında, 20-30 bin kişilik bir kuvvetle hiçbir direnişle karşılaşmadan Savac Bulak’a girdiler. Fakat gene neredeyse bir “Kürt Beyleri Klasiği” haline gelmiş olan  “dini katliam” yapmadan duramadılar. Gene din adamları katliam fetvası verdi. Ancak bu kez kurbanlar Şiilerdi. Tam anlamıyla bir yağmalama ve kadın-çocuk demeden binlerce Şii katledildi.

Katliam, bütün İran’da büyük tepkiye neden oldu. Bu taşkın hareket, kargaşa içindeki İran’ın bir araya gelip karşı saldırı gücü oluşturmasını sağladı.

Kürt birlikleri girdikleri her yeri yağmalıyor, rastladıkları Şiileri acımasızca katlediyordu.

Şu var ki, bu kez Hıristiyanlara karışmadılar. Şeyh, bu kez Ermeni ve diğer Hıristiyanlarla iyi geçinmiş, dayanışma içinde olmuştu.

Bu yağma ve katliamla Urmiye önlerine kadar geldiler. Direnmenin daha çok kana ve sertliğe gerekçe olacağını gören Urmiye yöneticileri, katliam yapmama sözü karşısında bir iki gün içinde şehri teslim edeceklerini bildirdiler. Bu teklif kabul gördü ve Kürt birlikleri Şehrin yakınında beklemeye koyuldu.Bunun tamamen zaman kazanmaya yönelik  manevra olduğunu görememişlerdi.

Yazık ki bu iyi niyet ve centilmenlik, Şeyh’in ve Kürt Kuvvetlerinin sonu oldu.

İKİLİ OYUN

Bir Kürt atasözü var:(Qıjık lı hevdu dıxın,lı ser bêdera xoce lı hev tên) “Kargalar kavga eder, barış şölenini Hoca’nın  harmanında verirler” diye.Eskiden beri geleneksel olarak (Suriye ve Irak yokken) Türkiye ve İran, kanlı bıçaklı olsalar bile, Kürtlerin en ufak bir hak talebinde bir araya gelirlerdi. Sonradan bunlara diğer ikisi de eklenince kare tamamlamış oldu.

Ve bu dörtlü; din, dil, rejim, mezhep, ırk, siyasi görüş ve felsefi inanç farkı gözetmeden, her daim Kürtler üzerinde bir araya geldi ve gelmekteler.

Çünkü Tanrı; Kürt denilen kavmi, gazabının kudretini sınadığı yeryüzündeki sembolü olarak yaratmıştı. Çünkü en iyi dindarlar onlardı; onun için onlar zamanın   “Eyüp”ü olmayı hak ediyordu.

Osmanlının hesabı şuydu: Kürt Kuvvetleri İran’a girdiği takdirde, hem ezeli rakibi İran güçten düşecek, hem Ubeydullah kuvvetlerinin büyük kesimi sınır dışına itilmiş olup güç yitirmiş olacak, hem de Ubeydullah sınıra yakın Şiileri temizleyerek sınırın öte yanında yüzü Osmanlıya dönük Sünni kitlelerle komşu olacaktı.

Fakat Kürt Kuvvetlerinin neredeyse hiç dirençsiz İran içinde ilerlemeleri, onları telaşlandırdı ve sınıra kuvvet yığmaya başladılar Diğer taraftan Urmiye’ nin teslimi için verilen süre içinde “İran Takviye Kuvvetleri” yetişti. Geriden Osmanlı Kuvvetleri, önden İran güçleri arasında sıkışan Kürt kuvvetleri iki ateş arasında kalarak bozguna uğradılar.

KLASİK SON

Gene diğer liderler gibi Şeyh de teslim alındı, gene onuruna dokunulmadan İstanbul’a götürülmek üzere yola çıkarıldı. Fakat Kürdistan’dan geçirilişi sırasında halkı tarafından bir kahraman olarak büyük tezahüratlar altında uğurlandı.

Bir süre İstanbul’da ikamet eden Şeyh Ubeydullah, bir yolunu bulup İstanbul’dan kaçarak Kürdistan’a döndü. Fakat toparlanmasına fırsat verilmeden tekrar yakalanarak bu kez ölünceye kadar kalacağı Mekke’ye sürgün edildi, iki yıl sonra da (1883) Mekke’de öldü.

Oğlu Şeyh Abdulkadir ise sonradan İstanbul’da Danıştay başkanlığı ve Ayan Meclisi Üyeliği (Senatör) yaptı. Fakat her zaman Kürt Milliyetçi Hareketleri ile temas halinde veya içinde bulundu.   Şeyh Sait İsyanı sırasında yakalanıp Diyarbakır’da İstiklal Mahkemesince diğer 47 Azizle birlikte idam edildi.

İstiklal Mahkemesinin başkanı ise M.Kemal’in sadık bendesi, Milletvekili, eski Yüzbaşı,  Kuva-i Milliye’ nin Urfa Teşkilat Başkanı ve Rewanduzlu bir Kürt olan Ali Saip Ursavaş’tı. Bu zat, öyle bir Türk ırkçısı, öyle gaddar ve rüşvetçi (hem rüşvet alır hem de idam cezası verirdi) biri idi ki, İstiklal Mahkemesi Başkanı iken safkan Türkler bile onun Türklüğünden korkuyordu. Hatıralarında (devşirme)Türklüğüyle övüne övüne bitiremez.

Bu zat, Mahkeme denen garabet süresince, başta Şeyh Sait olmak üzere, bütün tutuklulara öyle ağır hakaretler yapmıştır ki, yanında idam cezası hiç kalır. Yazık ki Urfa Belediyesi bu zatın adını bir sokağa vermiştir. Belki bir gün o yaratığı da yazarız.

SONUÇ

Görüldüğü gibi Türk Devletinin “Kürt Liderlerini Çekim Gücü “ devam etmekte ve klasik dram tekrarını sürdürmektedir. Fakat daha Cumhuriyet Türkiye’sinin Osmanlıyı arattığı günler ileridedir.

 

23.9.2012

Mustafa Güneş/URFA

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık