Mustafa GÜNEŞ

KÜRTLER, TÜRKLER VE LENİN


Mustafa GÜNEŞ
6 Ağustos 2012 Pazartesi 08:28

Kesinleşmemiş olmakla birlikte, Rusların Viking soyundan geldiği varsayılır. Evrensel boyutta bir devlet olarak tanınmaları ile Osmanlının Söğüt’e yerleşip devletleşmesi hemen hemen aynı tarihe rastlar.

Yıllar içinde Ruslar Moskova’dan, Osmanlılar (ve tabi Türkler) da Söğütten yayıla yayıla nihayet Kuzey Karadeniz’de burun buruna dayandılar.

Ve işte o günden bu güne Türkler, onların ünlü “sıcak denizle inme emeli” ni engellemek; Ruslar da gelip geçen onca yönetim sistemine rağmen, bu emellerini gerçekleştirmek için didişip durdular. Ve zaman içinde her iki tarafta nefret son noktaya ulaştı.

Gerçek şu ki, Merzifonlunun kellesine mal olmuş Prut Savaşında elde edilmiş kısa süreli bir başarı dışında, Ruslarla yapılan hemen her muharebe Türklerin yenilgisiyle sonuçlanmış ise de, Rusların kesin zafere ulaşması her zaman Avrupa’nın araya girmesi ile durdurulmuştur.

( Bu arada kaderin,   Rusya denilince her Türk’ün böbürlenerek anlattığı o iğrenç Katerina-Baltacı yakıştırmasını,3 yüz yıl sonra Çiller’le-Clinton’un 45 dakikalık baş başa görüşmesi ile eşitlemiş olduğunu da hatırlatalım. )

Kısaca bu gün de dâhil olmak üzere Türk  (Osmanlı) Devleti, tam 3 yüz yıldır bu coğrafyanın Doğu-Batı, Avrupa-Rusya(özellikle Sovyet)  ve İslam-Hıristiyan çelişkisini (şantajını) pazarlayarak ayakta kalmıştır.

 

1917 DEVRİMİ TANRININ TÜRKLERE LUTFÜ

 

Irkçı İttihatçıların (bilinen) Almanya ile bir olup dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunu tekrar ayağa kaldırmanın önündeki en büyük engel olarak gördüğü baş düşman Rusya’yı ortadan kaldırma hayali,”evdeki bulgurdan olma” ile sonuçlanmış, kendi imparatorlukları tuz-buz olmuştu.

İşte tam bu sırada kader imdada yetişmiş, Lenin önderliğinde başarılan “1917 Ekim (Oktobr) Devrimi” ile insanlık tarihi yeni bir evreye girmiş, Türklerin “makûs talihi” de gerçek anlamda o gün yenilmiştir.

Okuyucuyu sıkmamak adına sırada  olanları maddeler halinde yazıp asıl konumuza geçelim,

Ondan sonra;

-Zaten Yunan işgalinde olan Ege Bölgesine ek olarak Osmanlıya Wilson İlkeleri doğrultusunda Sevr anlaşması imzalatılıp Ermenilerle Kürtlere (küçük de olsa) devlet kurma imkânı sağlanmış,

-Osmanlı Devleti pratik olarak hem teslim alınmış hem de bütün coğrafyası kontrol altına alınmış,

-Türklere İç ve Kuzey Anadolu’da devlet kurma imkânı tanınmış ve

-Ve daha bir yığın ayrıntıyla İstanbul Hükümetinin eli kolu bağlanmıştı.

Gene tam o yıllarda,  Resmi/Kemalist tarihe göre, M.Kemal hariç, herkes vatan haini olduğu için, ölümü göze alarak kırık bir tekne (!) ile vatanı kurtarmaya Rusların boşaltmış olduğu doğuya gitti.

(Bu öyle bir şartlandırmadır ki kimsenin aklına, padişah vatan haini idi ise, M.Kemal’in beraberinde götürdüğü  “her mevkideki asker ve sivil makamlara emir verme” yetki belgesini kim mühürlemişti?” Diye sormak gelmez.)

M.Kemal ve arkadaşlarının ilk işi  Türkiye Komünistleri aracılığıyla yeni kurulan Sovyetler Birliğiyle temasa geçmek olmuştur.

Komünist Mustafa Suphi ve arkadaşları, Lenin’i kendi yanlarına çekmek için Rusya’ya gönderildi. Tezleri şuydu:

Eğer hareketleri başarıya ulaşmaz da Sevr Anlaşması yürürlüğe konulursa, yeni kurulan Sovyet Devleti ile emperyalist Avrupa komşu olacak ve bu durum daha 2 yaşındaki Sosyalist Cumhuriyet için tehlikeli olacaktı. Oysa bir küçük burjuva milliyetçisi olan Mustafa Kemal grubunun kazanması halinde -sosyalizme geçişi daha kolay- modern bir devletin kurulacağı konusunda ikna ettiler.

Zaten Lenin de daha savaş başlamadan önce, bu “emperyalist savaşa karşı olduğunu her ortamda ilan etmiş, bu konuda bir yığın makale yayınlamıştı. Devrimi başardıkları takdirde, hiçbir şart belirtmeden ordularını savaş öncesi sınırlarına çekeceklerini taahhüt etmişti.

Devrimciler savaş süresince Lenin’in “savaşa hayır, cephede kardeşlik” sloganını haykırmış, askerlere broşür dağıtmışlardı.

Devrimden sonra ise Lenin gerçekten sözünde durmuş, ilk işi ordularını savaş öncesi sınırlara çekmek olmuştu.

Bunun üzerine Diyarbakır sınırlarına dayanmış Rus Ordusu geri çekilmişti. Atatürk ve arkadaşlarının sırtından kalkmış böyle bir yükten resmi tarihin hiçbir yerinde tek satır yoktur.

Üstelik hiç sıkılmadan her yıl doğu illerinin düşman işgalinden “kurtarılışı” kutlanır.

Lenin, bu kararı ile Kürtlere devlet kurma hak ve imkânı tanıyan ve onlara uluslararası statü kazandıracak olan  “Sevr Anlaşmasını” yok etmiştir. Bu karar Kürt Tarihinin en büyük kırılma noktasıdır ve o gün bu gündür Kürt kanının akmadığı tek gün olmadı.

Hem de ünlü “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” tezinin sahibinin emriyle…

Gerçi Sevr’le Kürtlere tanınan alan küçük bir alandı. Ama sonuçta uluslar arası statüde Kürdistan Devleti olarak tescil edilmiş bir alan olacaktı. Bu statü bir kere kazanıldıktan sonra, ileride hem Ermenilerle, hem de nasılsa bölgeden çekilecek olan İngiltere ile görüşme ve pazarlıklar yapılabilirdi.

Kısaca, Sevr’in Gazi tarafından parçalandığı tezi, Kemalist borazancıların bir palavrasıdır.

Gerçi bu çekilme kararı Ermenilerin “Büyük Hayastan” hayallerini de yıktı. Ancak onlara Sovyet Toprakları içinde bir federe devlet verilerek (bu günkü Ermenistan) sorunları çözüldü.

Bundan sonra Lenin, Avrupa ile komşu olma korkusunun etkisiyle,  Kürt Milliyetçilerinin çırpınışlarına kulaklarını tıkamış ve M.Kemal’e;

(Fahir Armaoğlu’ndan Tarihçi Ayşe Hür’ün aktarmasına göre)

1-33 bin 275 Tüfek ve 57 milyon 986 bin tüfek mermisi,

2-327 makineli tüfek,

3-54 adet top ve 129 bin 500 top mermisi,

4-Bin 500 kılıç,

5-20 bin gaz maskesi,

6- 2 Destroyer (savaş gemisi ) ve

7- 10 milyon altın ruble göndermiştir.

Görüldüğü gibi “Kurtuluş Savaşı “ diye adlandırılan hikâye, tırpan-dirgen palavrasıyla değil, Lenin’in gönderdiği 58 milyon mermi sayesinde kazanılmıştır.

190 yıldır Kürt İnsanının her özgürlük direnişini her zaman “dış güçlere” bağlayıp suçlayan Türk Aydını (!), 90 yıldır yukarıdaki listeyi de Kürtler gibi yok saymıştır.

Bu silahlardan 600 tüfekle 1,5 milyon mermi de Urfa’ya gönderilip (Kürt asıllı bir Kürt Düşmanı, sonradan da Şêx Seidlerin cellâdı olan) Ali Saip’e teslim edilmiştir.

Siz hiç Urfa’nın Kurtuluş Destanlarında bu silahlardan söz edildiğini duydunuz mu?

Sonra neler olmuş, kısaca aktaralım. M.Kemal’in Ruslara kaydığını gören İngiltere ile Fransa, Türkiye komünizme kayamasın diye Yunanistan’dan desteğini çekip, Ankara Hükümetini muhatap alarak Türklerin meşru temsilcisi olarak tanıdı.

Yunanistan resmen komünist korkusuna kurban edilmişti. Yoksa onların güvencesi olmadan İzmir’i işgal etmeyi göze alamazlardı.

Kervanını düze çıkaran M.Kemal, Lenin ve Komünistlerle işi biter bitmez, karakterine yakışanı yapıp, Topal Osman denen tetikçisinin eliyle, Rusya’dan dönen Mustafa Suphi ve 14 arkadaşını diri diri Karadeniz’e attırmıştır.

(Bu arada JİTEM’in kökenini merak edenler, M.Kemal-Topal Osman ilişkisine bakabilirler.)

Görüşmeler sırasında meclisin ve milletvekillerinin evlerinin duvarlarına Marks’ın resimlerini astıran M.Kemal, işi biter bitmez, “komünizmin görüldüğü yerde ezilmelidir !” i hadis buyurmuştur.

KÜRTLER İÇİN SONUÇ

Bir halk için esaretten daha trajik olanı, tarihinin başkaları tarafından yazılmasıdır.

Bunu en burun sızlatıcı biçimde 68 kuşağı olarak bizden daha iyi yaşayan yoktur. Sosyalizmin dünyada parladığı o yıllarda, biz Kürt gençleri -Sosyalizmi de Kemalist çevirmen ve yazarlardan öğrendiğimiz için- hepimiz Lenin’e hayranlık duyuyor, Kürt ozanları da üzerine türküler yakıyordu.

Buna karşılık mitinglerde “Katil Amerika defol” diye sloganlar atıyorduk

Böyle bir ironi ancak Kürtlerin başına gelebilirdi.

Wilson İlkeleri ile bize devlet kurma hakkı tanıyıp sağlamış olan Amerik’ya küfür ediyorduk.

Öte yandan Sevr’i geçersiz kılarak devlet kurma hakkımızı gasp ettiren, sonraki yüz yıl boyunca (ve halen) da halkımızın katline yol açmış Lenin’e;

“Bir nakım ha bir nakım,

Çêyiya Lenin bir nakım

(Lenin’in iyiliğini unutmam),diye türküler yakıyorduk.

Çünkü bu tersine tarihi, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal ve onlar gibi kendini bize solcu/sosyalist olarak yutturmuş Kemalist Irkçılardan öğreniyorduk.

Bu zokaların farkına vardığımızda artık genç olarak tanımlanmayacak yaşlardaydık.

Buna karşılık Türk Devleti, Rusya ile her işini gördükten sonra, açtığı dostluk (köprü-ayı-dayı) parantezini kapatarak kaldığı yerden nefret ve düşmanlığına devam etmiştir.

Tabi kendi işleri söz konusu olduğunda, her türlü Makyavelist metodu kullanmaktan zerre kadar hicap duymayan Türk Aydınları; Kürt Aydınının en ufak bir çizgi dışılığını döneklik, ilkesizlik ve ahlaksızlık olarak nitelemekten çekinmemişlerdir.

ÖZET

Amerika ile ilgili yazımda Türkiye’nin Amerika’ya karşı “nankörce” davrandığın söylediğim için, alınan okurlar olmuştu.

-Peki,  yardım almak için gönderdiği 15 insanı işi bitince denizde boğduran birine ne sıfat verirsiniz?

-Kendi kurtuluşu için her yolu kutsal bilenler, neden aynı empatiyi "Kürt Kardeşlerine" göstermezler ve neden 190 yıldır gelip geçen bunca yönetim ve yöneticiye rağmen aynı inadı “veraseten” devam ettirirler?

-Ne gariptir, Lenin’in torunları Kürtlerden özür dileyeceklerine bu gün de mücadelelerine karşı aynı körlük ve sağırlığa devam etmektedirler.

Uzun yazıların okuyucuyu sıktığını biliyorum. Ancak benim de aradığım böyle uzun yazıları okuyan okuyuculardır. Çünkü onlar bilmek isteyenlerdir. Çünkü haberdar insan uyanık insandır.

Son olarak, Ruslara güvenilmeyeceği gerçeğini herkesten önce (yaşayarak) fark edip bütün eleştirilere rağmen bizleri uyaran Mele Mısto’nun  (Barzani) hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

2.8.2012

Mustafa Güneş /URFA

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star