Mustafa GÜNEŞ

ÖĞRENCİ EVLERİ


Mustafa GÜNEŞ
11 Kasım 2013 Pazartesi 16:14

Bir olayın evrim içinde, yavaş yavaş ve hissettirmeden gelişmesini anlatan eski bir halk masalı var:

Köylü kadın, cılız ve takatsiz doğmuş danasını emzirmek için her gün kucağında götürüp getirirmiş. Günler aylar boyunca götürüp getire getire, dananın büyüyüp tosun olduğunu fark etmemiş. Bir gün komşunun biri görüp hayretler içinde kadına sorunca o da şaşırmış ve kucağında koca tosunu fark eder etmez dizlerinin üzerine çöküp tosunun altında kalmış.

AKP döneminde de benzer bir dikta yedirilme sürecinden geçiyoruz.

Daha önceki yazılarımda değinmiştim. Diktatörlükler iki türlü gelir. Biri darbe veya kitlesel ihtilalle; diğeri de seçimle ve yavaş yavaş yerleşmeyle...

Darbe ve ihtilalle gelenlerine en iyi örnekler Arap ve Güney Amerika ülkeleridir.

Bir zamanlar özellikle Arap ülkelerinde öyle bir darbe furyası vardı ki,”sabah erken kalkan hükümeti ele geçiriyor” diye bir deyim yayılmıştı.

Bu tür darbeli diktatörlükler, hiç demokrasi olmayan veya gelişmemiş ülkelerde imkân bulur.

SEÇİMLE GELENLER

Seçimle gelen diktatörlükler, genel olarak demokrasisi gelişkin ve yerleşik toplumların bunalım çağlarına rast gelirler.

Sistemin işlemesi şöyledir:

Demokratik geleneği gelişkin bir toplum ekonomik kriz, savaş ya da büyük bir siyasi buhran sonucunda yönetilemez veya buhrandan çıkamaz duruma düşer.

Bu olayların tabii sonucunda siyaset mikro seviyede parçalanır, gelir dağılımında dengesizlik artar ve en önemlisi adalet sistemi adaletsizleşir. Toplumda umutsuzluk ve güven duygusu yok olur, ne kadar çabalarsa çabalasın hiçbir kurum ve parti toplumun güvenini kazanamaz.

…VE MEHDİ GELİR.

Bunalım zirve yaptığı noktada, toplumsal tarihin şaşmaz bir kanunu devreye girer: Bir kurtarıcı beklentisi…

İşte tam da bu sırada, nerden geldiği nasıl çıktığı anlaşılmayan, geçmişinde bir iki ufak çıkış bulunmuş biri etrafında inanılmaz efsaneler türemeye başlar.

Bunun en güzel örneğini Yaşar Kemal,”Yer Demir Gök Bakır” romanında işlemiştir.

Usta, bu romanında karlar altında her türlü iletişim imkânı kesik bir köyde “Taşbaş” adında birinin etrafında gelişen “kurtarıcı” efsanesini anlatır.

Tabi ne kadar bunalımda olursa olsun, demokratik kültürün yerleşik olduğu toplumlarda darbe yapmak veya ihtilal tetiklemek zor, hatta mümkün değildir.

Dolayısıyla kitleler o “efsane kişi” çevresinde toplanıp büyük kitlesel güç meydana getirerek onu ya eski bir partinin külünden veya yeni bir parti kurarak seçimle başa geçirirler.

SONRA AZAR AZAR DİKTA

Avrupa’da “Birinci Dünya Savaşı”nın yarattığı ağır yıkım ve getirdiği büyük bunalımdan sonra hemen her ülkede bu tür efsane kişiler türemiş, ancak kimi başarmış kimi başaramayıp yitip gitmiştir.

Bunları en tipik iki örneğiyse Hitler ve Mussolini’dir. İkisi de haklarında yaratılan inanılmaz efsanelerle seçimle Başbakan olmuştu.

Ne hikmettir etraflarında böylesine büyük efsaneler yaratılan bu tipler, toplumdan adlıkları destekle başlangıçta büyük ekonomik ve iç ve dış politika başarıları sağlar, toplumun gönlündeki yerlerini iyice pekiştirirler.

Özellikle 1933 te Başbakan olan Hitler, çökmüş ve tükenmiş olan Alman Devlet ve ekonomisini canlandırmış, 1918 Berlin Antlaşması ile eli kolu bağlanan Almanya’yı tekrar ayağa kaldırmış, birkaç yıl içinde antlaşmayı yırtıp fırlatmıştı.

Sonrasını bilmeyen yoktur. Beş yıl içinde bütün yetkiler, bütün devlet kurumları partinin eline geçmiş, tek muhalif nefes bırakılmamış ve Hitler’le NAZİ Partisinin 8 yıllık Dünya’yı kana vahşete bulayan dikta dönemi başlamıştı.

TÜRKİYE ve “AĞIR AĞIR ÇIKACAKSIN BU MERDİVENLERDEN”

Yukarıdaki cümle Ahmet Haşim’in bir mısrasıdır.

Cumhuriyet’in kurulması ve “laik”liğin ilanından sonra M.Kemal, Kemalistler ve ulusalcıların iki mantıksız inadından biri “Kürt”,diğeri de “dindarlar” sorunudur.

Kürt Meselesi kan ve vahşetle hala sürmekte, konu dışı olduğu için bir yana bırakıyoruz.

Dindarlar sorunuysa, dindarların sabır ve azmiyle yavaş yavaş emeline ulaşmıştır.

BAŞÖRTÜSÜ MİLAT

Başörtüsü sorunun geçtiğimiz günlerde çözüme kavuşması, dindar kesimin genel hayat çizgisinin “milat”ıdır. O güne kadar hep devletten istekte bulunurken mazlumu oynayan, kendi zulüm altındayken başka zulümlere anlayış ve empatiyle yaklaşan Türkiye dindarları, bu günden sonra artık egemen kitle olup -zulmün merkezi olan devlete egemen olma hesabıyla- artık “zulümkar” cenaha geçmiştir.

Ve artık "başı açık" kadınlar sorunu dönemi başlamıştır.

İstediği kadar inkar etsin, istediği kadar “endişelenmeye korkmaya mahal yok; ben hala eski benim” desinler. Onlar artık şanlı geçmişi zaferleri kadar zulüm ve katliamlarla dolu Türk Devlet Gemisinin kaptanıdırlar. İsteseler de istemeseler de artık zulmeden taraftadırlar.

Biber gazının sarfiyat miktarı bunun en iyi ispatıdır.

EN TADINI ÇIKARAN ERDOĞAN

Konumuza dönersek: Seçimle gelen efsane kişi ve partiler başlangıçta –Hitler de dâhil- çok nazik, adil ve hak yemezdirler. Rüşvet, yolsuzluk ve vurguncular ilk hedefleridir. El hak başlangıçta ezilmişlik ve itilmişliğin verdiği burukluk duygusuyla bu işlerin üzerine çok sert, hızlı ve tavizsiz giderler.

Hemen bütün birinci seçim dönemi böyle geçer

İkinci seçim dönemini sağlama aldıktan ve iyi bir galibiyetle pekiştirdikten sonra, “nerede kalmıştık?”Dönemi başlar.

Erdoğan buna “kalfalık dönemi” diyor.

İkinci dönemde, önlerindeki 4-5 yılı garantiye alan fedakâr ve çilekeş (!) partililer Hoca’nın “ biraz da biz ölelim ” evresine geçerler.

Ufak tefek ihalelerin, büyük ihalelere dönüşümü; kıyıda köşedeki arsaları kapatma, imar planlarını ıslah (!) etme ve yargı erkinin ele geçilip taraftar adliye kurma evresidir bu.

ÜÇÜNCÜ DÖNEM DİKTANİN PEKİŞMESİ

Bu gün için (“türban” konusunun çözümünden sonra) Erdoğan’ın “ustalık dönemi”dediği, bizimse “yumuşak şeriatçı dikta dönemi” dediğimiz dönemin aşamasındayız.

Bize göre toplumun 90 yıllık sarhoş yalpalamaları geçmiş, kendilerince ”İslami Demokrasi” çizgisinde karar kılmış ve daha önümüzdeki 20-30 yıl da bu çizgide kalacağı kesidir.

Toplumdan bu güvence alındığından hem Erdoğan, hem de ondan sonra gelecek olanlar artık “Seçilmiş Başbakan” değil, “Seçtirilmiş Diktatör”dürler.

Hepsinin de en derin emellerinde ülkeyi; çağa ve demokrat âleme yedirilebilecek ve aynı zamanda Türkiye’nin laik ve liberal kesimince hazmedilebilecek bir “Yumuşatılmış Şeriat Düzeni” ne geçirme evresi başlamıştır.

Cumhuriyetin 100. Yılına kadar bu iş bitirilmiş, hem “la dini” kesime, hem Kemalistlere, hem de bizzat M.Kemal’e gerekli cevap verilmiş olacaktır.

Öğrenci evleri bunun ilk pratiğidir.

Yavaş yavaş arkası gelecek, belki yüzüncü yıla kadar Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, bütün taşra ve üst mahkemelere laik ve doğal hukuk eğitimi yanında bir de medrese eğitimi almış hâkimler atanacaktır.

Kısacası “İslami Bıyıklı Valilerin” yanında bir de “İslami Bıyıklı Hâkimler” imiz olacaktır.

Özetlersek;

Öğrenci evleri olayı dindar iktidarın devleti ele geçirdiğinin ilk deklarasyonudur.

Köylü kadının danası gibi alıştıra alıştıra önümüzdeki 10 yılda arkası gelecek, Batı Dünyasına, dünya demokratlarına ve Türkiye’deki aydın, liberal ve laik demokratlara yedirilebilecek, yontulmuş, hazmedilebilir, kadife eldivenli az acılı bir “İslami Şeriat Demokrasisi”ne geçiş dönemi başlamıştır.

Ayrıca ortalıkta dolaşan,”Cemaat ve Hoca Efendinin yurtlarına karşı yapılmak istenen bir çökertme operasyonudur” martavalı tamamen bir “zoka”dır. Yutanlara selam olsun.

Hayırlı olsun.

“Ya Kürt Meselesi ve Süreç mi ” dediniz? O, 2123’te yani Cumhuriyetin 200.yılına belki…

 

11.11.2013

Mustafa Güneş/URFA

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star