Mustafa GÜNEŞ

RESSAM NİNE ŞEFİKA


Mustafa GÜNEŞ
11 Ekim 2012 Perşembe 21:56

Daha köyümüzde okul yapılmamıştı. Abimle ben ailenin en küçük üyeleriydik ve okul yaşımız geldiği için babamız bizi Urfa’da okula göndermişti. Ben okula başladığımda Ressam Nine benden 11 yaş büyük, köy hayatına göre gelinlik çağındaydı. Dört ablamın üçüncüsüydü. İki büyüğün gelin oluşlarını bile hatırlamıyorum. O da ikinci sınıfın yaz tatilinde gelin oldu. Bir yıl sonra da en küçüğü Malazgirt’e gelin gitti.

İstisnasız bütün köy evleri kerpiçtendi. Hemen her yıl iç duvarlar badana (çerpek) edilirdi. Badana, bir kazanda biraz tuz katılarak eritilmiş kirecin içine bir süpürge daldırılıp duvarlara vurulmasıyla yapılırdı. Hali vakti yerinde olanlar tavanı bile yapardı. “Çerpek” in iki faydası vardı. Hem gaz lambasının yetersiz ışığını yansıtarak içerinin aydınlanmasını sağlar, hem de haşaratları uzun süre uzak tutardı

Gel gör ki kışın duvarlarda nemin artmasıyla kâğıt inceliğindeki kireç tabakaları ufak adacıklar halinde pıtır pıtır dökülür, altından duvarın siyah rengi gözükmeye başlardı.

Daha ilkokula yeni başlamış olan beni kolumdan tutarak o “siyah adacıkları” gösterip gözlerini kısarak teker teker yorumlamaya başlardı:

—(Bınêre Mıstefa…) Bak Mustafa, derdi. Bak bu bir eşek, bak bunlar da koyunlar, bak bu da çoban. Bak bu bir dağ, bu da yolu. Bunlar da atlar, bu bir kervan. Bak bu da kervancı. Belinde de kılıcı. Bak bu da bir kadın, bunlar da iki çocuğu…

Beyaz kireç fonunun arasında oluşmuş her siyah adacığı bir şeylere benzetir, yorumlardı. Ben de o lekelere mal mal bakar, hiçbir şey anlamadığım halde anlamış ve şaşırmış gibi yapar,”heeee” derdim.

Köyde büyümüştük. Köyümüz (Mecrihan)İpek Yolu üzerinde, bucak (Nahiye) merkezi ve Türkçe ile haşır haşır neşir bir yer olduğu için çat pat Türkçe kelimeler öğrenmiş, ancak tek harf bile tanımıyordu.

Üstelik 30-40 yıl sonra anlaşıldı ki gözlerinde ileri derecede “astigmat” varmış. Şekilleri yorumlar ve bir şeyleri incelerken gözlerini kısması ondanmış.

Tabiatın ona görme kusurlu ama ressam kabiliyetli gözler verdiğini o köy ortamında kim bilebilirdi? Üstelik bilseler ne fark ederdi ki?

Çok sürmedi, birçok Kürt kızı gibi amcası oğluna verildi. Fakat zoraki değil, biraz da destansı bir sevgiyle yapılmış bir evlilikti.

Bilmeyenler için söyleyelim ki, bir Kürt kızının aşk ve evlilik konusundaki tek hak ve yetkisi, amcası oğluna olan tercihini açıklayabilmesidir. Hatta “dotmam-pısmam” aşkının sızmadığı  “Kürt Stranı”(türküsü) yok gibidir. Bundan ne kimse gocunur, ne de kınanır. Ek olarak, aradan geçen 55 yıla rağmen sevgilerinin hala aynen devam ettiğini de belirtelim.

Yıllar sonra da kocasının işi gereği önce Diyarbakır’a gittiler, sonra da Urfa’ya yerleştiler.

Resim konusunda o kadar yeteneksizdim ki, bu gün bile  “Cin Ali” dahi çizemem. Köyde oldukları sürece, doğru dürüst kalem tutmasını bilmediği ve iyi de görmediği halde, resim ödevlerimde bana yardımcı olurdu. Bu durum bana ve aileme çok normalmiş gibi gelirdi. Yani ben, herkesin ablasının ona resim dersinde yardımcı oluğunu sanırdım. Neyse.

Yıllar sonra kocası emekli oldu, çocukları yuvadan uçtu ve artık evde (klasik) yalnız ikisinin kalma süreci başlamıştı.

Bir gün bir kutu boyalı kalemle bir deste mektup kâğıdı alıp üzerlerine resim yamaya başladığını duydum. Doğrusu ilkin yadırgadım ve “nereden çıktı şimdi bu yaşta resim yapma işi” diye düşündüm.

Fakat sonra bunun “bastırılmış bir kabiliyetin zaman içindeki irade dışı isyanı ve patlaması ” olduğunu anladım.

Resimleri, belki de gözlerindeki arızadan dolayı, derinliksiz ve perspektifsizdi. Fakat resimle biraz ilgilenmiş olanlar, bunların resim kabiliyeti olan birinin elinden çıktığını anlardı. Sağdan soldan özendirme sözleri duymaya başlayınca, TV’lerden Resim programları izlemeye başlamış, yağlı boya ve fırçalar almış, bez tuvaller yaptırıp tablolar çizmeye başlamıştı.

Başladığında yaşı 65’lerdeydi. Bir patlama yaşıyor, durmadan peş peşe boyuyordu. Yavaş yavaş duyulup tanındı. Ardından Urfa Kültür Müdürlüğü ilgilenip ona sergiler düzenledi, TV’lerde haber konusu oldu.

Fakat resimleri hala derinlik ve perspektifsizdi.

Ancak hemen her tablosunda çok zengin ayrıntılar vardı. Artık gözlük de takmaya etrafını iyice görmeye başladığı için tablolarda da daha ince ayrıntılar gözükmeye başlamıştı.

Bir ara bu işten anlayan birileri ona perspektif dersi almasını önermiş, o da arayışa geçmişti. Sonunda bir üniversite hocası ısrarla vazgeçirmiş. Herkesin perspektif resim yaptığını, onun resimlerinin “naif ve orijinal” olduğunu, böyle doğal, hiç eğitim almamış ve okul görmemiş ressamların fazla bulunmadığını, bu şekilde yoluna devam etmesi gerektiğini söylemişti.

((Bu arada, bir zamanlar usta müzisyenlerin benzer sözleri, nota dersi almak isteyen Tatlıses’e de söylediklerini de belirtelim))

O da bu fikre uyarak resim yapmaya devam etti. Ünü her tarafa yayılmış, her köşeden sergi teklifleri gelmeye başlamıştı. Ankara, İstanbul gibi merkezlerde bir yığın sergi açtı. Kaç yabancı ülke elçiliğinin “kültürel faaliyet” çerçevesinde kendisine sergi açtığının sayısı bilinmiyor.

“Ressam Nine” olarak tanınmıştı.

Ancak zaman içinde hastalıklarla boğuşmaktan önce resim yapmayı bıraktı, sonra da tamamen kendi üzerine kapandı.

Şimdi O bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde, aile ünitenin kapısında, elinde kalan kimi tabloları da bir odada boynu bükük bekliyor…

Tek dileğimiz bu yaşına kadar kimseden bir tas su bile istememiş “Ressam Nine”mizin elden ayaktan düşmemesidir.


YORUMLAR
  • yorum2015-02-18 17:19:46hdhdhd hhdhd

    bir sayfa dolusu hikaye anlatmışsınız iyi hoş da bir de ninenin adını yazaydınız....

Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık
urfa / şanlıurfa / şanlıurfa haber / urfanatik / urfa star