Mehmet FARAÇ

SABAHIN MAVİ KARANLIĞINDA BİR DÜĞÜN!.


Mehmet FARAÇ
6 Kasım 2012 Salı 14:38

Adına “Ferhat” denilen o devasa araç, yıllar boyu toprağın derinliklerinde büyük bir gürültüyle çalıştı da, ne yazık ki kimse sesini bile duyamadı!.. Tıpkı “Şirin”e ulaşmak isteyen Ferhat gibi dağları delip durdu... Davul çalarcasına, halay çekercesine!..
Yerin yüz metre altındaydı ve bir köstebek gibi bıkmadan usanmadan, enerjisi tükenmeden toprağı eşeleyip duruyordu... Kaya demeden, taş demeden, mermer demeden...
Mezopotamya’nın bağrında yüzyıllardır birbirine hasret iki sevgiliyi birleştirme kavgasının belki de en cesur ve en pervasız unsuruydu o... Üstelik bir o kadar da ürkütücü!..
Bizler bir kova suya hasret yaşamlarımızda, bir kentin kaderini, bir ovanın insafına terketmeye hazırlanırken işte o “Ferhat”, yüzbinlerce insandan habersiz, tüm enerjisini iki sevgilinin kavuşması için harcayıp duruyordu!..
Dünyanın belki de en coşkulu düğünü için yeraltında çırpınan o araç, teknoloji harikası bir tünel kazma makinasından başka bir şey değildi!..

Dağı değil çağı delmek!..

Yakından çok gördüm onu... Kocaman bir grayderi andırırken; kolları ve doğaya kafa tutan elmas dişleriyle, toprağın karanlığına pençe atan bir canavar gibi çalışıyordu...
Susuzluğa, kuraklığa, çaresizliğe sanki bir insanın öfkesiyle isyan ederken, Atatürk Barajı ile Harran Ovası arasındaki 52 kilometrelik mesafede çabalayıp duruyordu...
İnsanoğlunun su kanalları açmak için kazma kürek kullanmasından yüzlerce yıl sonra, teknolojik zekanın olağanüstü bir ürünüydü o...
Ferhat uğraştı, didindi, direndi ve sonunda başardı... Yıllar boyu toprağın altında geçitler açmak için verdiği mücadeleyi kazandı... O müthiş araç, Atatürk Barajı’ndan Harran Ovası’nın girişine kadar olan mesafede, yerin 100 metre altında devasa bir tünel açtı...
Ferhat, insanlık tarihinin doğayla mücadelesindeki görevini başarıyla yerine getirmişti...
“Dağları değil, çağları deliyoruz” sloganının kahramanı olan o araç, yüzyıllardır birbirine ulaşamayan bereketin ve kuraklığın unsurlarını sonunda biraraya getirecek muhteşem bir yol açmıştı...

Kuraklığın cenderesinde!..

Gazeteciliğe henüz başladığım dönemlerde, Ferhat’ın müthiş mücadelesine hep tanıklık ettim... Ve onun yeraltından bir tünel açma kavgasının en güçlü aktörü olduğunu gözlemlerken, kuraklığın yenileceğine ilişkin umudumu da hiç yitirmedim...
Çünkü Urfa’nın suya en çok hasret çeken Kötüler Mahallesi’nde; kuraklığın yarattığı cenderenin iki önemli gerekçesi vardı; Susuzluk hem hastalık demekti hem de çaresiz bir ölüm!..
Çünkü o mahallede, yüzlerce insan kuraklığın tarımı engellemesi nedeniyle, kaçakçılık yollarına düşmek zorunda kalıyordu... Ferhat yalnızca bir nehirle bir kıraç ovayı kavuşturmak için değil, o mahalledekilerin ekmeği ve geleceği için de çalışıyordu!..
Ferhat’ın yeraltındaki direnişini işte bu kaygılar yüzünden de dikkatle izleyip durdum... O kazacak, Harran ve Fırat buluşacak, kuraklık ve yoksulluk da ebeddiyen yok olacak...
Sonunda adına “Urfa Tünelleri” denilen o devasa geçit hazır hale getirildi... Bundan tam 17 yıl önce, kentin kurtuluş yıldönümüne denk gelen bir 11 Nisan sabahı sevgililerin buluşacağının haberini aldık...

Beyaz bir güvercin gibi!..

Sabahın alaca karanlığında, birkaç gazeteci bir araca sıkıştık ve tarihin en büyük düğününe sahne olacak topraklara ulaştık... Orası Fırat Nehri’nin, Harran Ovası’nın başlangıcına döküleceği noktaydı...
Dağların arkasından bir beyaz güvercin gibi süzülecek olan umudu beklercesine, hepimiz tünelin o karanlık ağzına odaklandık...
Ellerimizdeki fotoğraf makinaları, titreyen parmaklarımızın heyecanıyla manzarayı net görmekte güçlük çekerken, ne nefes almak ne de gözlerimizi kırpmak istedik...
Bekledik... bekledik... bekledik... Zaman, tarihin dikenli yollarında bize inat molalar vermişçesine oyalanırken, kanımızın Fırat gibi kaynadığı gençlik çağımızda, sabırsızlığımıza yenilip durduk...
Az sonra, daha önceleri hiç hissetmediğimiz bir serinlik yüzümüzü yalayıp geçti... Güneşin henüz yüzünü göstermediği anlarda, Fırat’ın suları, Ferhat’ın açtığı yolda utangaç bir damadın titreten heyecanıyla geliverdi...
Düşünebiliyor musunuz; binlerce yıldır birbirine uzak olan bir nehirle bir ova işte o an, sabahın mavi karanlığında kucaklaşmak için adeta birbirine odaklandı...

Gerdeğe girmiş sevdalar!..

Fırat’ın suları, tünelin ağzından süzülerek ilk damlaları Harran Ovası’nın bakir ve kıraç topraklarına düştüğünde, hani insanın yüreğine bir sevda ateşi konar ya, işte öylesine bir iz bıraktı bizlerde... Bir pınarın bir esmer tene akışı gibi!..
Heyecandan deklanşöre basmakta güçlük çekerken, o müthiş kavuşmanın her saniyesini kaydetmek için çırpınırken heyecandan kaybettik kendimizi!..
Ve tünelin ağzına kadar koşarak, kanaletlerin kenarından Fırat’ın sularıyla birlikte yavaş ve nazlı biçimde; onu ürkütmeden, onu adeta yüreklerimizle alkışlayarak izlemeye başladık...
Fırat, Harran’ın topraklarına döküldükçe coştu, coştukça yürüdü ve toprağın çatlaklarına sevda kaynakları yaparak ilerledi...
Binlerce yıldır suya hasret kalmış bir toprağın bağrına buz gibi bir suyun dökülüşü nasıl bir çığlık yaratırsa, sevgilisini nazlı bir gelin gibi bekleyen Harran da, Fırat’ın damlalarına kavuşunca adeta titredi...
Harran, kahverengi teninin çaresizliğiyle bağrında ovalar yatan kollarını Erzincan dağlarından süzülen sulara açtığında, gerdeğe girmiş sevdalar gibi heyecan yarattı...
O gün Güneydoğu Anadolu topraklarını tarımsal sulamaya açacak olan GAP’ın en önemli ünitesi olan Harran sulamalarının başlangıcı sayıldı...
Ve biz Urfa’nın çocukları, o sabah yüzyılın düğününe tanıklık etmenin heyecanıyla, Harran ve Fırat’ı sevdalarıyla başbaşa bıraktık..

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık