Mustafa GÜNEŞ

SURİYELİLER


Mustafa GÜNEŞ
16 Temmuz 2014 Çarşamba 00:55

 

Geçtiğimiz günlerde Maraş’ta halkın bir kesimi, Suriyeli Mültecilere tepki gösterisi sırasında olay çıkardı, polisle göstericiler arasında resmen çatışma çıktı ve yaralananlar oldu.

Maraşlılar açıkça Suriyeli Mültecileri kentlerinde istemediklerini bağırdılar.

Tabi Maraş’ın geçmişinde de benzeri sabıkalar bulunduğundan bizim yaştakiler veya siyasetle ilgilenenler için pek sürpriz olmadı.

1979’da üstelik Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu bir hükümet döneminde ayaklanan Maraşlılar, resmen Alevi katliamı yapmış, bu gün dahi  kimsenin  sayısını tam olarak bilemediği, ancak 500 dolayında olduğu söylenen  insan, soykırım amacıyla yaşlı-çocuk-kadın demeden boğazlanmıştır.

O zaman olayları yorumlayanların pek çoğu, kentin adını temize çıkarmak adına, katillerin dışarından geldiği gibi yorumlarla açıklamaya çalışmışlardı.

Oysa bu yaşa kadar edindiğimiz sosyoloji diyalektiğine göre, çelişki özdedir ve öz içindeki zıtlar çatışma ve ayrışma kıvamına gelmedikçe dış etkenlerin çatışma-ayrışma sürecine çok fazla bir etkisi yoktur. Dış etkenler ancak hızlandıran veya yavaşlatan etki sağlarlar.

Yani bir sosyal hareket toplumda taban ve yer bulmadıkça asla zorlama ve suni tetiklemelerle çatışmaya dönüşemez.

Eğer yaşadığımız bu ülkeyi tanıyorsak, Erzurum, Trabzon, Rize ve Maraş gibi illerin sosyokültürel dokusunda bir hoşgörüsüzlük, bir katlanma ve tahammül zaafı bir feveran ve ajiteye gelme kültürü hakimdir.

Bunun en iyi örneği, hemen her ramazanda bu illerimizden oruç tutmayan kimi insanlara saldırı, linç girişimi ve hatta cinayet haberleri duyulur.

Onun için deriz ki, Suriyelilere gösterilen son tepkinin Maraş’ta olması bizi şaşırtmamıştır. Nitekim Urfa, Antep, Hatay gibi şehirlerimizdeki Suriyelilerin sayısı Maraş’takilerin onlarca kat fazla olduğu halde bu illerimizde böyle tepkiler gösterilmemiştir.

AVRUPA’DA TÜRKİYELİLER-TÜRKİYE’DE SURİYELİLER

Aslına Maraş’taki bu tepkiye, bir bakıma, Türk Toplumunun Asya’dan gelen şifresinde mevcut, ancak yüz yıllardır devletin eğitim ve propagandayla silmeye çalıştığı “göçebe-yağmacı” kültürün arada bir gaz kaçırmasıdır, diyebiliriz.

Mesela büyük çoğunluğu Türkler olmak üzere, 7-8 milyon Türkiyeli tam 50 yıldır Avrupa’nın değişik ülkesinde yaşamakta, orada yüz binlerce işyeri yüz binlerce mülk almış,500 civarında cami yaptırmış oldukları halde, Türkiye’de birkaç bini geçmeyen emekli Avrupalı, Akdeniz ve Ege’de birer yazlık aldı diye; ,

-“Topraklarımız yabancılara satılıyor, ülke elden gidiyor!” diye hemen her gün şamata çıkarılmakta, bir tek kilise veya başka bir dini ibadethane yapılmasına izin verilmemektedir. Hatta bırakın Gayrimüslim ibadethaneleri, kendi Alevi vatandaşlarının Cem Evi açmasına bile tahammül gösterilmemektedir.

GASPÇI KÜLTÜR

Çünkü her ne kadar bin yıldır yerleşik hale geçmiş, yağmacılıktan üretim kültürüne geçmiş olsalar da, esas dokuda mevcut gasp ve yağma kültürü bütün bastırılmışlığına rağmen, bir türlü silinmemekte, arada bir kaçak vermektedir.

Gaspçı Kültürün en belirgin ve temel özelliği, zerre kadar empati taşımaması ve canı istediği şeyi yapmanın yalnız kendi hakkı olduğuna, kendisi dışındakilerin ancak ona istediğini vermekle mükellef olduğuna, çünkü Tanrının onu özel yarattığına inanmasıdır.

Onun için de kendisi, canının çektiği her diyara gidip yerleşebilir, mülk edinebilir, işyeri açabilir ama başkası gelip onun ülkesine yerleşemez, hiçbir hak talep edemez.

İşte Suriyelilere gösterilen ve ileride başka illerde de uç vermesi beklenen tepkilerin altında yatan psikoloji kısaca budur.

VE SURİYELİLER

Urfa’ya iltica etmiş Suriyelilerin -ki Türkiye’deki en büyük kitledir diyebiliriz- gözleyebildiğimiz sosyal dokusuna baktığımız zaman, pek çoğunun “siyasi mülteci “ olmadığı, oradaki şartları fırsat bilip Türkiye’ye sıvışmış Çingeneler, dilenciler, asalaklar ve biraz da iş arayan tipler olduğunu görürüz.

Tabi bunlar mülteci kamplarında kalıp şartların düzelmesinden sonra gitmek için değil, tamamen yerleşip burada yaşamaya geldikleri için kamplarda kalmamakta; çarşı, Pazar ve mahalleleri adeta işgal etmiş durumdalar.

Öyle bir noktaya gelindi ki, insanlar resmen dilencilerin elinden adeta sokağa çıkmaya çekinmekteler.

Tabi hoş olmayan bu durum, ister istemez, insanlara bıkkınlık vermekte, öfkelenmelerine ve bir an önce geri gitmelerini istemelerine neden olmaktadır

KÜRT MÜLTECİLER

Yaşı 30’un üzerinde olanlar hatırlar. Birinci Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında Saddam’ın bütün gücüyle Güney Kürdistan’daki Kürtlerin üzerine yürüyüp resmen bir soy kırım başlatması üzerine yüz binlerce Kürt insanı Türkiye sınırına dayandı. Türkiye önce kayıtsız kalıp kabul etmek istemediyse de sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Biliyorum. Şimdi bana gene milliyetçilik yapıyor diyecekler olacak. Ama dünya âlem gördü ki gelenlerin bir teki dahi dilenmedi, çarşı pazarda insanları rahatsız etmedi. Büyük vakar ve disiplin içinde kendilerine tayin edilen alanlarda yaşamını sürdürmeye çalıştı, bir Allahın kuluna rahatsızlık vermedi.

Çünkü onlar yüz yılların mücadelesi içinde yetişmiş bir halkın üyeleriydi ve neden buralarda bulunduklarını çok iyi biliyorlardı.

Yıllarca kaldılar, şartlar düzelip dönmeleri gerektiğinde de gittiler. Bir teki dahi “burası oradan güzel ve iyidir, burada kalalım”, demedi.

TÜRKİYE HALKI, SURİYELİLERİ DE ÖYLE OLACAĞINI SANDI

İşin gerçeği ,Türkiye Halkı başlangıçta Suriyelileri de aynen Kürt Mülteciler gibi görüp düşünmeye başladı. Ancak çok kısa sürede bunların Kürt Mülteciler gibi olmadığı, pek çoğunun yukarıda saydığımız amaçlara giriş yaptığını anlayınca, hem bir halka duyulan saygı-sevgi yitirildi, hem de hayal kırıklığı yaşadı.

SURİYE KÜRTLERİ İLTİCA ETMEDİ

Diğer yandan büyük baskı ve katliam tehdidi altında bulanmalarına rağmen Rojava Kürtlerinden (Suriye Kürdistan’ı) tek kişi veya aile gelmemişti. Bunu gören halk gelenleri daha da kuşkuyla karşılamaya başladı. Öyle ki bırakın oradakilerin gelmesini, Türkiye’den destek ve mücadele için gitmeler bile başladı.

Hatta son birkaç gündür IŞİD vahşilerinin Kobani’ye karşı başlattığı saldırı nedeniyle Suriye sınırına on binlerce Kürt yığılmış, karşıya geçmeye çalışmaktalar.

İSYAN VE DİRENÇ HALKI

Peki, neden Kürtler kaçmak yerine topraklarında kalmaya ve direnmeye devam ederken, Suriye Arapları tersine bir kaçış davranışı gösteriyorlar?

Bunun sebebini halkların yetişme ve yaşama kültüründe aramak gerek. Tarih boyunca Kürtlerin coğrafyalarına saldırmış orduların nüfusu neredeyse Kürtlerin toplam nüfusundan fazla olmuştur. Bu vahşi kader karşısında Kürtler her zaman iki yoldan birini seçme zorunda kalmıştır.

-Ya, teslim olup yok olmayı, köle olmayı ve asimile olmayı kabul edeceklerdi;

-Ya da dağa çekilip özgür yaşam ve varlığını koruma uğruna ilkelleşmeyi seçeceklerdi.

Elbet bir halkın tamamının aynı davranışı göstermesi beklenemezdi. Bir kesimi teslim olmayı seçerek eriyip yok olmayı kabullenmişken, önemli kesimi de dağa çekilerek mücadeleye, savaşmaya ve var olmaya devam etmiştir.

İşte tarihinde ve dokusunda böyle genler taşıyan bir halkın mültecisi de, köylüsü de hatta dilencisi, gewendesi bile belli bir vakar içinde davranmak refleksinde olur.

Ancak bilmenizi isterim ki, açıklamaya çalıştığım bu tutum ve tepki yalnız Kürtler için değil, tarihi mücadele içinde geçmiş bütün halklar için böyledir.

ARAPLAR

İslam İmparatorluğunun çökmesinden sonra Araplar, hep pasif bir hayat tarzı geliştirmiş, neredeyse bin yıl boyunca gazveci bir devletin gazvesinden pay alarak yaşamaya alışmış bir halk tipi geliştirmişlerdir.

Diğer yandan, Osmanlı hakimiyeti altına geçirilen yaklaşık beş yüz yıllık süre içinde devlet olma ve bağımsız yaşama duygularını önemli ölçüde yitirmiş,Osmanlının son demlerinde de  bağımsız yaşama  ve devlet olmaları kendi iç dinamikleriyle değil,  ancak Avrupa Emperyal Devletleri tarafından sağlanmıştır. Bu devletlerin çekilmesinden sonraki hayatlarıysa sayısız askeri darbe ve diktatörlük zinciriyle geçmiş bir halkın mücadele ve direnç özeliğinden söz etmek mümkün değildir.

Bir de buna “ovalı” ve ”sıcak ilklim “in yarattığı pasif ,uyuşuk ve miskin yaşam tarzını eklerseniz, varılacak sonuç bundan başka türlü olamazdı.

SONUÇ

Sonuç olarak, iltica durumları yıllar alsa bile, böyle devam edemeyeceği kesindir. Akıbet bir gün yurtlarına dönecek veya gönderileceklerdir.

Bizden beklenen, bu insanların hepsinin tufeyli ve yüzsüz tipler olmadığını, bunların ancak belli  bir kesiminin bu niyetle ülkemize geldiğini bilerek onlara tahammül, sabır ve insanca davranmak gereğidir.

 

16.7.2014

Mustafa Güneş-URFA

 

 

Not: Dilencilik hakkında 2 yıl önce yayınladığım bir yazının adresini veriyorum.İlgilenenler oradan okuya bilir.

 

http://www.urfahaber.net/yazar/dilencilik-814.html

 

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık