Mustafa GÜNEŞ

TANIDIĞIM MUHSİN MELİK


Mustafa GÜNEŞ
1 Ekim 2012 Pazartesi 06:38

Aşağıdaki yazıyı kaç yıl önce yazdığımı hatırlamıyorum. Hep bir yerde yayınlamak istedim, sonra gene vazgeçtim. İçinde bazı arkadaşların yadırgayabileceği “isotçu”, gibi terimler geçtiği için yanlış anlaşılmaktan çekindim. Bu aralar yayınladığımız yazılardan bazılarının dostlarca beğenilmesinden cesaret alarak, biraz ekleme ve düzeltmeyle aşağıya ekledim.

Ancak başlığa bakıp Muhsin Kardeşin hayatını yazmaya cesaret ettiğimi düşünmeyin, sakın. Sadece uzun dostluk yıllarımızdan bir iki hatıramı aktarmak istedim, o kadar.

 

MUHSİN HAKKINDA BİR KAÇ SATIR

 

Bu satırları, bu güne kadar hep siyasi yönü öne çıkarılmış arkadaşımızın biraz da olağan insan yönünün bilinmesini düşünerek yazdım.

Bir de sağlığında yaşadığımız,“bunu yazıp ne kadar ‘ince balanslı’  bir isotçu olduğunu her kese duyuracağım “,diye takıldığım bir isot “fıkra-olay”ı vardı. Ancak kalleşliğe uğradıktan sonra anlatırsam yanlış anlaşılır diye bu güne kadar yazmadım. Fakat yıllar sonra hangi dost meclisinde anlattımsa bunu yazmam önerildi. Bu gün yazıyorum, umarım yanlış anlaşılmam.

TANIŞMA

Onunla 1973’de Akçakale’de TÖB-DER’den dostum, onun da amcazadesi olan Öğretmen Ali Melik’in evinde tanışmıştık. Ben memur, o da ziraat öğrencisiydi. Bir de onunla aynı okuldan, gene amcası oğlu ve ortak dostumuz İzzettin Melik vardı.

İkisi de Urfa’da yaşıyor ve halen çok iyi dostuz.

Kendisi DDKO’ cu (Devrimci Doğu kültür Ocakları), ben de Dev-Genç sempatizanı ve sosyalisttim.

Tanışır tanışmaz, hiç vakit kaybetmeden 68’li olmanın “raconu” gereği, derhal ülkeyi kurtarma yöntemleri ve “süreci” üzerine “devrimci temelde” tartışmaya giriştik.

Aslında  “sol” görüşe yakındı. Ama çok da fazla sosyalist ve solcu değildi. Kürt meselesine daha yakın ve çözümcü baktığı için solla ilgileniyordu. Ona göre Türk Devleti yüz elli yıldır Kürt Halkının bütün haklarının üzerine oturmuştu. Bu hakların geri alınması hangi siyasi görüşle sağlanacaksa o yol denenmeliydi.

Ben de ona  “sosyalist bir Kürt” olarak; ülke probleminin yalnız Kürt Meselesi olmadığını, sorunun evrensel olup kapitalizmle sosyalizm arasındaki genel ve temel çelişkinin çözümünde yattığını belirttim. Zaten bu aşamada sosyalizmin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”, gibi bir ilkesi vardı. “Sosyalist Devrim” gerçekleştiği takdirde; hem tüm Türkiye Halkının, hem de Kürt Halkının bütün sorunlarının kökten çözüleceğini, yalnız Kürt Problemi öne çıkarılarak mücadele edilirse faşist ve şoven unsurların bunu ırkçı amaçla sömürüp Türk ve Kürt halkını birbirinden uzaklaştıracağını, söyledim.

((Tabi o zaman daha Lenin’in Kürtleri nasıl harcadığını, sosyalizmin sanki ilahi bir irade ile sırf Kürtlerin doğal haklarına kavuşmasını önlemek için yeryüzüne indirildiğini bilmiyorduk. Ağzımıza bir “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” sakızı vermişler çiğneyip duruyorduk. Tarihini başkaları yazarsa ne bekleyebilirsin ki? ))

Yıllar sonra kader, ikimizi de CHP, SHP sonunda da HEP (Halkın Emek Partisi) de bir araya getirdi.

Yaşanan vahşi süreç, aynı amaç fakat ayrı referanslardan yola çıkan ikimizi aynı safa çekmişti. Onun için de ne zaman bana “ takılmak” istese;

—Gördün mü Mustafa Kardaş, “Milli Mesele” dedin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” dedin, “sosyalizm” dedin, ama sonunda dönüp dolaşıp bizim yolumuza geldin. Diye takılırdı.

Ben de ona;

—Haklısın Bıra. Ama sizin de klasik metotlarınız somut sonuç vermeyince siz de bizim “sosyalist devrimci metodumuza” geldiniz. Böylece orta yerde buluştuk, derdim.

Gerçekten de sonuçta Kürt Halk Hareketinin lokomotifliğini Dev-Genç kökeninden gelenler üstlenmişti.

Yani ikimiz de haklıydık. Evrim ve gelişmeler bizi ortak yürümeye yöneltmişti.

O haklıydı; çünkü bu devlet “süre gelen tutum ve davranışıyla” en demokrat, en hümanist insanın bile sinir sistemini bozarak zorla “Kürt” ediyordu. Nitekim sonunda yüz binlerce “Kürt devrimci sosyalist”i bu noktaya yöneldi.

 

TANIDIĞIM MUHSİN

Başta belirttim. Ne hayatını, ne siyasi çizgisini anlatmak amacındayım. Sadece yaşadığımız bir iki anıyı aktarıp ileride hayatını yazanlara birkaç satırlık (belki) katkıda bulunmak istedim.

O’nun kıskandığım üç özelliği vardı:

Birincisi;

Kimse asla onun öfkelendiğini, sükûnetini bozduğunu görmemiştir. Kim onu bir gün bağırırken gördüğünü söylüyorsa yalan söylüyordur. Onu tanıdığım 20 yıl içinde asla böyle bir olayını ne duydum ne gördüm. Hep sakindi ve en sert eleştirileri dahi nazik bir ses tonuyla yapardı.

Belki de bu sükûneti ona kıyanların da sinirini bozduğu için o alçaklığı yaptılar.

İkincisi:

Bir “Ferhat” kadar milli duygularına bağlıydı. Ondan daha derin milli duygu taşıyan biri var idiyse o da gene Muhsin Melik’ti.

Üçüncüsü:

Dürüstlüğünün yanında Yunus Emre  “eğri odun”  kalırdı. Bu konu üstünde biraz durmak isterim:

Baraj Gölü altında kalacak arazilerin fiyatını belirleyen, “ Değer Tespit Komisyonu Bilirkişisi” idi.

Binlerce arazi parçasına değer tespitinde bulundu. Kendim de 5 yıl Milli Emlak Memurluğu ve Mal Müdürlüğü yaptım. O tür “Değer Tespit Komisyon”larında neler döndüğünü çok iyi bilirim. Özellikle Türkiye’nin ilk büyük barajı olan Keban Barajının inşaatı sırasında ne skandallar yaşandı, o dönemi yaşayanlar bilir. Üstelik o barajın alanı bizim barajının çeyreği kadardı.

Muhsin’in başında bulunduğu ekip, çok basit bir mantıkla hareket ederek değer biçiyordu. Diğer üyeleri ikna ettiği için kimse itiraz etmeden sisteme uyuyordu.

— Bu işi nasıl kavgasız patırtısız hallediyorsun?”Diye sorduğumda, bana şöyle söylemişti:

—Bıra, istimlâk edilen bu araziler yalnız arazi olarak su altında kalmıyor. Bu insanların bütün geçmişi, mezarları ve yurtları da kalıyor. Oysa ovadakilerin hem hayat şartları yükselecek, hem de arazileri onlarca misli değer kazanacak. İşte bunları düşünüp değer biçiyoruz. İstiyoruz ki bu parayı alan hak sahibi, gidip ovadakilerle aynı standardı sürdürecek bir arazi alabilsin. Demişti.

Onun için istimlâk işlerinde genel olarak vatandaş biçilen değeri az bularak mahkemeye giderken, Muhsin’in değer biçtiği araziler de tam tersine, çoğunda devlet değeri fazla bularak mahkemeye giderdi. Ayrıca mahkemenin bilirkişi olarak tayin ettiği başka davalarda çok iyi değerler takdir ettiğinden epeyce ünlenmişti.

Fakat bir yandan da fiyatları örnek teşkil etiği için, avantalarına engel olduğu bazı kişiler ,”Arazileri su altında kalanlar Kürt oldukları için Muhsin Melik arazilerine çok fazla değer biçiyor” diye söylenti çıkarıyorlardı. Hiç umurunda olmadı bu söylentiler. Hiç yelken indirmeden devam etti.

Komisyonlarda bulunduğu süre zarfında da kimseye avanta kaptırmadı.

Kimi kamu görevlileri vardır ki ona “uygunsuz teklif”te bulunmayı aklından dahi geçirmezsin. Bunların en başında geleni Muhsin’di.

Ekonomik olarak pek rahat olmadığı bir sır değildi. Seçim kampanyasını ne zor şartlarda yürüttüğünü bilmeyen yoktur. Oysa milyarları götürerek hem seçim kampanyasını rahatça yürütüp, hem de çocuklarına “evladiyelik” bırakması için hafiften bir kaş oynatması yeterdi. Gene de kimse ona en ufak bir imada dahi bulunmaya cesaret edememiştir.

GURBETTE VURULMAK DAHA ZOR

Kalleş tuzaktan 15–20 gün önceydi. Bir sabah Parti Binası önündeki (Şeker Bank’ın önü) kaldırımda karşılaştık. Üstünde kısa kollu gömlek ve elinde de küçük el çantası vardı. Daha önce birkaç alçakça girişimde bulunmuş, başaramamışlardı. Biraz sitem ettim:

—Bıra bu ne haldir? Bu kadar tedbirsizlik olur mu? İnsan hiç değilse bir ceket giyer, beline bir şey takar, boş değilim izlenimi verir. Biliyorum faydası yok diyeceksin, ama belki kullanma fırsatı doğar? Dedim.

—Ne yapsam boş Mustafa Kardaş. Bu itler kafasına koymuş yapacaklar. Şimdi kalkıp saklanarak onları gururlandırmak bana yakışır mı? Dedi.

—Nasıl bu kadar eminsin?

Anlattı;

—“Bak, dedi. Geçenlerde bu teşebbüsleri görüşmek için Emniyet Müdürü beni çağırdı. Gittim, bir şeyler konuştuk. Ayrılacağım sırada, baklayı çıkardı. Urfa’yı terk etmemi, yoksa infaz edileceğimi, çünkü listede birinci sırada olduğumu, buna engel olamayacağını söyledi. Dinledim ve hiçbir şey demeden yanından çıktım. Koridorda yürürken TEM’ den olduğunu tahmin ettiğim  “kotlu” biri bana yanaştı ve pervasızca , “nere giderseniz gidin kurtulamazsınız, sizi tek tek bulacağız,” diye açıkça söylenip uzaklaştı.

Doğrusu, Müdürün yanından ayrılırken bir yerlere gitmeyi düşünüyordum. Ama o polisin böyle korkusuz ve pervasız tavrından sonra anladım ki karar ve emir devletin merkezinden çıkmıştı. Meğer müdürün beni ikazı, beni kollamak için değil, bir belayı başından savıp başka bir yere havale etmek içinmiş.

Ben de şöyle düşündüm; gene en iyi korunacağım yer kendi memleketimdir. Valla gurbet ellerinde vurulmak daha çok ağırıma gider, kardaş. Ne yaparsa yapsınlar onlardan korkmadığımı bilmeliler.”Dedi.

Kilitlendim, boğazım doldu, ağzımı açamadım. Sarılıp ayrıldık.

Ben final sınavları için Ankara’ya gittim. Sınavlara gömülmüş, çevreden bağlantıyı kesmiştim. Ancak gömüldüğü haberini duydum. Cenazesine de yetişememiştim. Hala o utanç ve burukluk içindeyim.

 

BİR İSOT HATIRASI

Son olarak onunla yaşadığımız ve unutamadığım hoş bir “fıkra-olay”ını ona söz verdiğim gibi anlatacağım:

Bana göre her Urfalı (acı sever anlamında)“isotçu” doğar. Ama büyüyünce isotçuluğu baki kalmak üzere, çeşitli dünya görüşleri edinir.

Muhsin’le ben de her Urfalı gibi isotçu idik. Ama biz çok biraz fazla isotçuyduk.

Öyle ki, Urfa İsotunun acısı artık bize kar etmediği için, ağzımızı yaksın diye  ”süs biberi” kullanıyorduk. Ancak o zaman şimdiki gibi öyle kolay bulunmadığından, Akdeniz İllerinden getirttiğimizi söylersem isotçuluğumuzun derecesini anlayın.

Bu konuda inanılmaz dayanışma içindeydik. Hangimizin eline geçse diğerine ulaştırırdı.

HEP’ in Kuruluş Gecesi Ankara Erşan Otelde yemekli bir toplantıyla yapıldı. Koca salon tıklım tıklımdı. İkimiz de Urfa kurucu üyelerindendik. Masada 7–8 kişiydik; onunla ben yan yana oturuyorduk.

Bir yandan konuşmalar yapılıyor, şiirler okunuyor; bir yandan da yemekler servis ediliyordu. Herkesin önüne “fiks mönü ” tabağı konuyor, üstüne tek biber konmuş ama ottan beter.

Şansa bak ki, acı yemediğini bildiğim bir arkadaşımızın önüne konan tabakta-nasıl olmuş, nerden karışmışsa- uzunca bir süs biberi gördüm ve acıklı bir eda ile yüzüne baktım. Durumu anlayan arkadaş, biberi bana doğru uzatıp;

—Ne boyun büktün? Zaten acı yemediğimi biliyorsun, al! Dedi ve bana doğru uzattı.

Ufacık biberin bana doğru gelişini seyreden Muhsin’in hüzünlü yüzü anlatılamaz. Biberi aldım ve kendisine döndüm;

—Bıra, dedim. Bu gurbet elde hiçbir Urfalının Urfalıya yapamayacağı bir iyilik yapıp sana bu isotun yarısını vereceğim.

—Esseh mi? Dedi.

—Vallah.

—İki gözümsen heval. Ama o zaman uzunluğuna böl ha! Dedi. Masadan çıkan toplu kahkaha bütün salonu susturmuştu.

Alçaklar! Nelerimize kıydılar…

 

Son olarak ona ve onun gibi canlarımıza kıyan veya “vur” emri veren güdüklere sesleniyorum:

Elbet bir gün bir yerde sizin de vaktiniz gelip ölürsünüz. Ne siz yaptığınızla gururlanabildiniz, ne de evlatlarınız sizsinle övünebilecek. Köstebekler bile arada deliklerinde kafa uzatırlar. Ama siz bir çukura atılıncaya kadar hep saklanacaksınız. Çoğunuz emekli olduğunda kendi memleketine bile dönecek cesaret ve yüze sahip değilsiniz.

Muhsin’in kıyamete kadar halkının bağrında ve dilinde yaşayacağından emin olduğum kadar; sizlerin de bir büyük şehrin kenar mahallesinden kimsiz, kimsesiz, belki de belediye ekiplerince bir çukura atılacağınızdan eminim.

Ve Sevgili Muhsin, sana Can Yücel’in Deniz için yazdığı şiirin bir mısrasından sesleniyorum:

“Aşk olsun çocuk sana aşk olsun,

Acıyorsam sana anam avradım olsun

Sen tanıdığım en yüce gönüllü insansın. Geciktim diye beni bağışlayacağından eminim.

Buluşmak üzere…

Mustafa Güneş/URFA

 

Hükmümce O’na bestelediğim, fakat daha notaya yazdıramadığım “sıtran”ın sözlerini aşağıda veriyorum

MUHSİN BIRA

 

 

Tu Ferhad'ê Kurdatiyê                              Kürt’lüğün Ferhat’ısın sen

Nav nişanê serkftiyê                                Zaferin sembolüsün sen

Tu dıjmınê bın destiyê                             Esaret düşmanısın sen

Muhsin Bıra Muhsin Bıra                          Muhsin Kardaş,Muhsin Kardaş.

 

Muhsin bıra Muhsin Bıra                          Muhsin Kardaş, Muhsin Kardaş,

Hesreta te lı kevırâ                                 Hasretini taşlar çekmez

(Hesreta te weki çiya)                             (Hasretin dağlar gibi)

Rabe bıra, were bıra                              Kalk kardaşım gel Kardaş kardaşım

 

Welat ava nabe bê te                              Ülke imar olmaz sensiz

Tekoşin nameşe bê te                             Mücadele yürümez sensiz

Çareseri nabe bê te                                 Bulunamaz çözüm sensiz

Muhsin Bıra Muhbin ıra                           Muhsin Kardaş, Muhsin Kardaş.

 

Gırêdan                                                                (Bağlantı)

 

Em bê te man wuha nabe                         Böyle olmaz kaldık sensiz

Ruha bê te bu xerabe                              Urfa viran oldu sensiz

Hêviya te ne lezke rabe                            Tez ol da gel bekliyoruz

Muhsin Bıra Muhsin Bıra                           Muhsin Kardaş, Muhsin Kardaş.

 

Gırêdan                                                              (Bağlantı)

 

(Notasını yazdırdığımda internet ortamına vereceğim)


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık