Mustafa GÜNEŞ

TOPLUMLAR VE LİDERLER


Mustafa GÜNEŞ
3 Temmuz 2013 Çarşamba 09:14

Birkaç gün önce “Başbakan Artık Eskidi” başlıklı yazımızda Başbakanın durumundan ziyade, toplumlardaki “liderlik” kurumunu anlatmaya çalışmış, Taksim Olayları nedeniyle de Başbakanın durumuna değinmiştik.

Anlaşılan bazı okurları yazının içeriğinden çok, başlığı ilgilendirmiş olacak ki yazdıklarımızı sırf başbakana karşı yazılmış olarak yorumlamışlar.

Doğrusu daha Belediye Başkanlığı zamanından Başbakanı pek sevemedim. Dokusundaki lumpen ve narsist yapı hep beni itmiştir. Belki yazının başlığı isabetli değildi. Ama yazının içeriğinin Başbakanla doğrudan ilgisi  yoktu.

Ülkemizdeki Siyasi tartışmalar içerik ve kalite olarak futbol takımı taraftarlığı anlayışıyla sürdürüldüğü için, bu tür tartışmaları ne sever, ne de yaparım. Yazılarımızı izleyenler bilir ki elimizden geldiğince bazı konularda aydınlatıcı ve bilgi verici olmaya gayret edilmiştir.

Sözünü ettiğimiz yazının belki biraz uzun olması, belki da anlatım noksanlıkları nedeniyle meramımızın iyi anlaşılmadığını düşünerek liderlik konusuna tekrar değinme ihtiyacı duyduk.

LİDERLER KİME GEREKLİDİR

Liderlik, demokratik olgunluğa erişmemiş toplumlarda ortaya çıkan bir kavram ve kurumdur.

Geçmişte hemen her toplumun kendine göre lideri vardı. İlk çağlardan itibaren değişik unvanlarla anılırlardı. Kimi toplumda büyücü, kiminde hükümdar, kiminde de belli olayların yarattığı kahramanlardır.

Monarşik devletlerdeki hükümdar, kral, padişah ve sultanlar da başlangıçta lider olarak ortaya çıkar sonradan hanedan biçimine dönüşürler.

İLK CUMHURİYETLER

“Fransız İhtilali”yle ABD’nin kuruluşu iki yıl arayla aynı yıllara denk düşer. Her iki devlet de cumhuriyet rejimini seçtiler. Ancak Fransa’da Cumhuriyetin kurum olarak yerleşmesi 60-70 yıllık bir süreç almışken, Amerika’da Cumhuriyetle demokratik yönetim aynı anda işlemeye başlatılmıştır ve o gün bu gündür hiç kesintisiz devam etmektedir. Fransa’nın demokratik sisteme geçmesiyse çok sancılı ve uzun yıllar almış, ancak nihayet 2.Dünya Savaşından sonra rayına oturmuştur.(Farklı oldukları için,antik çağ cumhuriyetlerine değinmiyoruz)

İngiltere‘deyse devlet biçimi krallık olmakla birlikte, demokratik yönetim çok daha köklü ve eski tarihlere uzanır.

Bu ülkelerin demokrasi geçmişine baktığımız zaman, kurum olarak iyice yerleştiği döneme paralel olarak efsane liderlerin de artık görünmez ve anılmaz olduğunu görmekteyiz.

Gerçi Amerika’da Washington, Jefferson veya Lincoln; İngiltere’de Churchill gibi liderler birtakım efsaneler yaratmışlardır. Ancak bunların hepsi de kutsal birer lider olmaktan öte, toplumun saygı duyduğu  kahramanlardır.

Hiç birinin sonsuza kadar kutsal kabul edilip tartışılmayan her hangi bir eseri, ilkesi veya amentüsü yoktur.

DEMOKRASİLERDE KURUMLAR VARDIR

Bu günkü Avrupa ve diğer gerçekten demokratik ülkelerde “kutsal ve tartışılmaz” nitelikte liderler bulmak mümkün değildir. Çünkü demokrasilerde partiler, sendikalar, mesleki kurumlar ve dernekler gibi tüzel kişilikler etkindir ve her kes bu kurumlar içinde gerekli demokratik haklarını savunur. Lider olarak bilinen kişi ise o anda kurumun başındaki kişidir ki, yeri ve zamanı geldiğinde çekilir, yerine yenisi geçer.

Bazı toplumsal bunalım dönemlerinde kimi kişiler öne çıkar, karizmasıyla toplumu bunalımdan selametle geçirir ve elbette o ülkenin tarihine de geçerler. Ama hiç biri sonsuza kadar kutsanacak bir pozisyona sahip değildir. En çok yeri geldiğinde saygıyla anılan insanlardır, o kadar.

Kısacası bu tür toplumlarda demokratik kurumlar sonsuza kadar kalıcı, insanlar ise gelip geçidir.

“KUTSAL LİDER” İLKEL TOPLUMUN ÜRÜNÜDÜR

Çok uzağa gitmeden, çevremizdeki Doğu toplamlarına bakalım: Ülkemizden başlayarak Atatürk, Cinnah, Saddam, Kaddafi ve Hafız gibi isimler, yıllarca toplumlarının başına çöreklenmiş, kurtarıcı olarak ortaya çıktıkları halde sonradan toplumu dondurmuş, boğmuş ve fasit çemberlerde dolandırıp durmuşlardır.

Bir kısmı değişik biçimlerde tasfiye edildikleri halde, bir kısmının ruhu halen o toplumları çizdikleri kalıplar içinde tutmaya devam etmektedir. Ne var ki bu toplumlar yeterli demokratik olgunluğa erişmedikleri için, düşürülen veya ölen liderin yerine gelenler, demokratik metotlarla gelmişler gibi göründüğü halde zaman içinde onları da lider yapmışlardır.

Ne yazık ki bir toplum gerçek anlamda işleyen bir demokratik olgunluğa erişmedikçe bu fasit çember de kırılamayacaktır.

TÜRKİYE’DE DURUM

Cumhuriyet, padişahlık bakiyesi bir toplum üzerine inşa edildiği ve kurulduğu dönemde toplumda demokratik bir kültür bulunmadığından, her şey M.Kemal’in kişiliği eksenine oturtuldu.

Milli mücadele azim ve arayışında olan bir toplumda elbette bir lider (veya komutan) öne çıkacak ve topluma önderlik edecektir. Ama işte o kadar. Ondan sonra eğer toplumda siyasi ve sosyal kurumlar etkinse düze çıkıldığında inisiyatif tekrar bu kurumlara geçecek, lider de yaşamını saygın ve tarihe geçmiş biri olarak sürdürüp günü gelince göçecektir.

ATATÜRK

Ama Atatürk’ün durumu öyle olmadı. Padişah kültüründen gelen bir halkın padişahı unutması için çevresinde öyle efsaneler yaratıldı ki, önce hatadan münezzeh kutsal kişi, ardından sonsuza kadar “ulu önder” ilan edildi.

Uzun arayışlardan sonra Atatürk soyadı verildi. Adına şiirler, destanlar, oratoryolar ve romanlar yazıldı.

Alt tarafı Millet Meclisinde okunan ve tamamen kendi siyasi görüşünü ifade eden, kendini dünyanın merkezine oturtan “nutuk”u, değiştirilemez, tartışılamaz ve aksi iddia edilemez bir kutsal metin yapıldı.

Kendi bildiğince aktardığı bazı tarihi olayları çarpıttığı halde, yanlışlıkları ortaya konulacak yerde, tarih değiştirilerek kitaplar öyle hazırlandı.

Bazıları daha ileri giderek ona peygamber, hatta tanrı sıfatı bile verdiler. Kimileri işi “bize peygamber gerekmez, Atatürk peygamberimiz ‘nutuk’ da kitabımızdır” demeye kadar götürdüler. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek sayıda heykel ve posterleri ülkenin her yanına dikildi.

“Bu ülkeyi mutlaka baştanbaşa Türk ve laik edeceğiz” diye koyduğu ilke/emir ve vasiyet, hala bu ülkenin başını ağrıtmaya devam etmektedir.

Kimse, bu vasiyet ırkçı ve yanlıştır deme cesaretini bile gösterememiştir. Bu sakat görüş 90 yıldır devlet felsefesi ve politikası olarak inatla sürdürülmeye çalışılmakta, Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülke iskân ve isyanlarla boğuşup durmaktadır.

İşin garibi bu sorumluluk da hep “dış güçler” e ihale edilmeye devam etmiştir; tıpkı şimdi Başbakanın yaptığı gibi…

ŞEREF KİTABI

CHP’nin Cumhuriyetin 15.yılında ve daha sağlığında, yayınladığı “Şeref Kitabı”ndan birkaç yazı ve şiir örneği verirsek işin ne boyutlara vardığını daha iyi anlarız. İşte bazı örnekler:

Ona yurdun her ferdi canından daha fazla bağlı.

Bir milleti şerefe, erkinliğe, saadete kavuşturan

Sade sevilmez ona tapılır.

Biz de Atamıza öyle bağlıyız ve tapıyoruz.

Onun adı anıldıkça kuvvetleniyoruz.(s.36)

XXXXX

Ufukta sonsuzluğu çizen kudretli bir el,

Göklere yükseliyor ilâh gibi bir heykel,

Bu varlığın önünde bir dakika dize gel,

Bu taş daha kutsîdir o kâbenin taşından.(s 19)

XXXX

Selânikten yüceldi ilâhların bir eşi;

Doğuşuyla kararttı gökte sanki güneşi

Bütün millet bir olup sarılmalı silâha,

Kurtulmak, kurtarmakta hacet yoktu Allaha!(s.44)

XXXX

İçten gelen hislerle, seslerle söylüyorum:

«Bir Atatürk uğruna dünya yansın» diyorum.(s 46)

 

Ne yazık ki bu anlayış halen tüm eğitim sistemine hâkim ve halen milyonlarca insan bu anlayışıyla eğitilip şartlandırılmıştır. Maazallah bir heykelini yerinden oynatacak olursanız kıyamet kopar.

O’nun ölümünden sonra bu kez de “Milli Şef” unvanı ile tahta İnönü oturtuldu. Ardından sırasıyla Menderes/Bayar, Ecevit, Erbakan, Türkeş ve nihayet R.Tayyip Erdoğan… Her birinin etrafında efsaneler yaratılıp bir unvan, bir kutsallık verildi.

Bir hakkı teslim etmek gerekir ki, “Rahmetli Özal” bunların hemen hepsinden daha yetenekli ve ileri görüşlü olduğu halde, asla kendini kutsallaştırma ve efsaneleştirme yoluna gitmedi. Onun için de her anıldığı ortamda, halkı mutlaka göbek adıymış gibi“rahmetli” ön adıyla anar.

DEMOKRASİDE KUTSAL LİDER OLMAZ, PARTİ BAŞKANLARI OLUR.

Dünyada en oturmuş ve en olgun demokrasinin işlediği Amerika’ya baktığımızda, seçimlere partilerin belirlediği başkan adayları girer, kazanan 4 yıl başkanlık yapar, Anayasa gereği ikinci bir şans verilir, kazandığı takdirde bir 4 yıl daha yapar ve köşesine çekilir.

Eğer çok vazgeçilmez kişilik ve yeteneği varsa, yeteneklerini (mesela Clinton gibi)  ülkesine yararlı faaliyetlere yöneltir.

Amerika seçim tarihi boyunca asla bir başkan ezici bir çoğunlukla seçilmemiştir. Zaten gerçekten demokratik reflekse sahip toplum tam da böyledir. Her seçimde muhalif ve yenilen partinin de iktidar imkânı bulacağı bir denge gözetilir.

Gene eğer dikkat ederseniz, Avrupa’nın bütün liderleri de aynı durumdadır. Bir tek İtalya ve Berlusconi istisnası var. Zaten İtalya’nın da toplum olarak bizden pek farkı yok.

TÜRKİYE DE ARTIK KURUMLAŞMALIDIR.

Anlatmaya çalıştığımız, Türkiye’de 90 yıldır hep liderlere bağlı particilik ve siyaset yapılmaktadır.

Fakat artık partilerin kurumlaştığı ve liderlerin de belli bir süre başkanlık veya başbakanlık yaptığı bir döneme giriyoruz, girmemiz gerekir.

Artık liderlerin Ecevit gibi titreye titreye yürüyecek hale gelinceye kadar post çürütmemesi gerek.

Çünkü her lider fanidir, eskir ve miadı dolar. Hele ki bu günkü medya ve iletişim ortamında…

Sayın R.Tayyip Erdoğan da başlarken kendini üç dönemle sınırlamıştı. Ama fanatikleri ve AKP öyle bir hava yarattılar ki, sanki o giderse ne parti kalır, ne de Türkiye...

Allah’ın hiçbir Başbakana/lidere nasip etmediği 11 yıllık bir güç ve iktidar dönemi geçirdi. Kendini bağladığı sürenin dolmasınaysa 1 yıl kaldı.

Bir meleği bile böylesine uzun bir süre mutlak güçle donatırsanız, keyfi hareket etmeye, vaz geçilmez olduğuna inanmaya ve yakın çevresinin yalakalığı ile etrafı kırıp dökmeye başlar. Bir de buna zaten sert ve kibir olan karakterini eklerseniz artık hiç önünü alamazsınız.

İnsanlık tarihinin en kanlı diktatörü Hitler dâhil, tarihteki hiçbir diktatör, siyasi hayatına diktatör olmak niyetiyle başlamamıştır. Çevresini saran diktatör yaratma çetesi onu yavaş yavaş diktatör eder.

Erdoğan’ın etrafında da o kadar çok efsane üretildi ki, hiç de azımsanmayacak bir hayran grubu onu “Mehdi” ilan etmeye kadar götürdü.

Ayrıca hastalığından dolayı aldığı ilaçların etkisi ve on bir yıllık yorgunluğun yarattığı davranış sapmaları, ruhsal olarak da gerginliğine neden oluyor. Bunun sonucunda da her tarafı azarlayıp kırıp döküyor.

Hayranları ne kadar inkâra ve görmezden gelmeye kalkışırlarsa kalkışsın, Başbakan’ın durumu ne psikolojik ne de siyasi olarak iyi.

Bence onu sevenlerin daha fazla yorulmasına ve yıpranmasına müsaade etmemek gerektiğini anlamaları gerek.

AKP ARTIK YERLEŞİK BİR KURUM

Sonuç olarak, AKP’nin artık yerleşik bir kurum olduğunu ve daha uzun yıllar bu ülkenin kaderinde söz sahibi olacağını anlayıp ona göre yeni başkan adayları hazırlamaları gerek.

Bu, hem ülkenin demokratik olguluğu açısından, hem de partinin kendi geleceği açısından çok önemli bir yol ayırımıdır.

Siyasi çizgilerini paylaşmadığım, hatta karşı olduğum halde, objektif siyasi ve sosyal gerçeklik açısından AKP’nin artık bu ülkede kalıcı bir kurum olduğunu hatırlatmak isterim.

Siyasi çizgisine karşıyım; çünkü bana göre AKP, ırkçıların “Türk-İslam Sentezi” görüşünün “İslam-Türk Sentezi”ne dönüşmüş versiyonundan başka bir şey değildir.30 yıldır bu ülkeye adeta musallat olmuş Cemil Çiçek’le Melih Gökçek’in geçmişlerine bakanlar bu tezimi daha iyi anlar.

Son olarak hatırlatırız ki, lidere bağımlı bu tutumlarını sürdürdükleri takdirde, Ecevit’in partisi gibi “lider gitti, parti bitti” kaderinden kurtulamazlar.

 

01.07.2013

Mustafa Güneş/URFA


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık