Mehmet FARAÇ

Umudun sıcak yollarında!


Mehmet FARAÇ
15 Aralık 2012 Cumartesi 16:37

SİLİVRİ-  Alaca karanlıkta Silivri’ye doğru yola çıkarken aklımda tek bir sözcük vardı; dört duvar arasında özlemi çekilen “özgürlük...” İnsanın tüm bedeni tutsak olsa da, dillerde en kolay çığlık atan sözcüktür “özgürlük...”
Vatan ve ulus açısından kaygılarımız olsa da, bizler özgürdük yollarda... Kalemimize kelepçe vurulmak istense de, yüreğimizdeki umutla özgürdük...
Peki ya içeridekiler?..  Peki ya “terörist” damgası vurulan vatanseverler?..
İşte onların duruşmalarını izlemek, adaletin tecellisini görmek için düşmüştük yollara... Sabahın karanlığında çıktığımız yol, özgürlük bekleyenlerin yoluydu... Buz gibi havada, sımsıcak bir yol... Umudun, yüreklerdeki ateşi ısıttığı bir uzun yol!..
Otomobilin camında, tenimizle kavga eden soğuğun hüzünlü izleri olsa da; güneş, umudumuzu ısıtacak bir ışık gibi imdadımıza yetişiyor... Güneş bu, adı üstünde aydınlık... Güneş bu, ne de olsa taşıdığı aydınlıkla kocaman bir umut...
Silivri Cezaevi’nin yakınlarına ulaştığımızda ise yüzlerce aracın otoyolda uzun bir konvoy oluşturduğunu görüyoruz... Yüzlerce bembeyaz otobüs ise ten yakan bir soğuğun bağrında; uçsuz bucaksız yeşil tarlaların kenarına bir umut zincirinin halkaları gibi dizilmiş...
Onlar işte umudu getirmişler... Sımsıcak yürekleri Silivri’ye ulaştırmışlar... Duyarlı, dirençli; yüreklerinde özgürlük besleyen cumhuriyetin evlatlarını taşımışlar... Ankara’dan, İzmir’den, Adana’dan, Mersin’den, Bandırma’dan, Trabzon’dan gelmişler... Vatanseverlere kucak açanları, vatanın her köşesinden getirmişler...

Silivri’de bir müthiş çadır!..

Silivri’deki mahpusluk yerleşkesinin çevresinde iki yapı dikkat çekiyor... Biri lojmanların hemen önüne inşa edilen devasa bir cami... Hemen karşısında ise derme çatma bir çadır ile çevresindeki küçük kulübeler...
Çevrede bırakın bir sosyal tesisi, insanların su alacağı bir büfe, ihtiyaçlarını giderecekleri bir tuvalet bile yok!.. Silivri demokrasisi bu olsa gerek!..
Yüzlerce insan işte caminin karşısındaki o ünlü çadırda birbirine yaslanarak, başlarını birbirinin omzuna koyarak ısınmaya çalışıyor... Çadırlara giderken sağ tarafta duran Atatürk büstünün kaidesinde şunlar yazıyor:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır...”
Büstün karşısında ise küçük bir alanda anı ormanı düzenlenmiş... Bir çam fidanının üzerindeki küçük pirinç tabelada “Atatürk” yazıyor...
Bir umut çadırı o... Girişinde kırmızı zeminde, kocaman beyaz harflerle yazılmış bir yazı da duruyor:
“Özel görevli mahkemeler kapatılsın, yurtseverler serbest bırakılsın.”
İmece yoluyla ayakta tutulan o çadıra girenler ellerindeki poşetleri görevlilere teslim ediyorlar... İçinde çay, şeker, su, pasta ve börek olan poşetler...
Silivri duruşmalarını izlemek için gelenlerin nefes aldığı o çadır yalnızca bir barınma, toplanma ve ısınma yeri değil, en önemlisi     Hıdır Hokka ve arkadaşlarının inatla yaşattığı bir dayanışma merkezi...
Kimi ararsanız işte o çadırın içinde ya da çevresinde... Sanatçısı, gazetecisi, yazarı, çizeri ve özgürlükleri kısıtlanmış aydınların, siyasilerin, askerlerin anaları, babaları, eşleri, evlatları... Ve bu satırları yazarken yanı başımda Oktay Yıldırım’ın umutla ve hüzünle bekleyen anne ve babası...

Çatlak avuçta gözyaşı!..

Silivri’deki dünkü duruşmaya on binlerce insan gelmişti... Yollar tıklım tıklım, cezaevinin çevresi hıncahınç insan doluydu... Seyyar satıcılar bölgeyi panayır yerine çevirmişti...
Binlerce insanın ellerinde Türk Bayrakları ve Atatürk posterlerinin olması, Silivri tepkisinin ve direncinin merkezinde hangi duyarlılığın olduğunu anlatmaya yetiyordu...
Bir grup CHP milletvekili de Silivri’deydi... Kalabalığın arasından Dilek Akagün Yılmaz ve Refik Eryılmaz ile CHP’nin İzmir İl Başkanı Ali Engin ile ayaküstü sohbet edebildik... Bazı milletvekillerini ise uzaktan görebildik...
İşçi Partisi’nin Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, kalabalığın coşkusundan mutluydu... Kalabalık arasında CHP, İşçi Partisi, Halkın Kurtuluşu Partisi, Eğitim-İş, TGB ve ADD’nin flamaları dikkat çekiyordu... TGB Genel Başkanı İlker Yücel’in konuşması kitleleri heyecanlandırıyordu...
Duruşma salonuna girmek ise neredeyse olanaksızdı. Binlerce insan, askerlerin oluşturduğu bariyeri zorlayıp durdu. Askerlerin sıktığı biber gazı bile slogan atan kitleyi dağıtmaya yetmedi...
Bazı milletvekilleri, gazeteciler ve avukatlar da salona girememişti... Tarık Akan, Rutkay Aziz ve Bülent Kayabaş gibi duyarlı sanatçılar da gazdan etkilenmemek için çaba harcıyordu... Onlar yandaş televizyonlardaki rantın yerine Silivri’de gaz yemeyi tercih etmişlerdi!..
Çember sakalıyla herkesin dikkatini çeken yaşlı bir amca da duruşma salonunun kapısına kadar gelebilmişti. Tokat’tan geldiğini belirten Abdülaziz Özbakır adlı o yaşlı adam, “Bir yakınınız mı tutuklu” sorusuna aynen şu verdi:
“Yakınım, akrabam yok içeride... Vatanseverlerim var içeride... Tokat’tan gece bindim otobüse, onları görmek için geldim buraya...”
Sözlerini tamamlayamıyor yaşlı adam... Ağıt boğazına yapışıyor, çatlamış avuçlarıyla gözyaşlarını siliyor...

Direnci büyüten gün...

Sabahın erken saatlerinden itibaren duruşma salonunun önü ve çevresinde yurttaşların tepkilerini, umutlarını gözlemlemeye çalışırken şu gerçek tüm çıplaklığıyla sözbirliği etmişti; “Bu davalar siyasi davalar... Çünkü içeridekiler cumhuriyeti seven, savunan insanlar...”
Ancak Silivri’de tüm gün süren temaslarımda şunu da net biçimde görebildim; 5.5 yıldır süren bu davada yurttaşların sabrı artık tükenmek üzere...
Silivri çadırının çevresindeki plastik sandalyelerde, kaldırım kenarlarında, arabalarının içinde gün boyu umutlu bekleyen insanlar, her an duruşma salonundan umut verici bir haberin gelmesine odaklanmışlardı...
Avukatların salona alınmaması, duruşmaya ara verilmesi, bazı dosyaların Ergenekon davasıyla birleştirileceği şeklinde duyumlar, insanları öfkelendirmekten öteye gidemedi...
Umut dün de ne yazık ki Silivri’nin kapısında kaldı, özgürlüğün duvarların ötesinde kalması gibi...
Olsun, on binlerce insanın soğuk havanın sıcak yollarında oraya kadar gelmesi bile direncin büyüdüğünü göstermeye yetiyordu... Söyler misiniz; direnç değil midir ki umudu besleyen, eninde sonunda özgürlüğü kucaklayan?..

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık