Duygu SUCUKA

Yörük Kadının Günlüğü


Duygu SUCUKA
4 Ağustos 2015 Salı 15:33

Kadın olmak zor. Kadın olmak meşakkatli. Kadın olmak çok yorulmak, çok çalışmak demek toplumumuzda. İstisnalar, sözümüz dışındadır.

 

Bir süredir Toroslarda yaşayan Yörüklerle ilgili çalışma yürütüyoruz. Onların yaşamları, kültürleri, üretimleri, sorunları ilgi alanımızda.

 

Çalışmalardan ilkini Mersin’de, Mersin Üniversitesi ve Mersin Büyükşehir Belediyesi ile birlikte gerçekleştirdik. O çalışmanın sonunda “Yörüklerle İlk Buluşma” başlığı altında işlemiştim konuyu köşemde.

 

İkinci çalışmamızı ise, 29 Temmuz 2015 günü, kışın Torosların Akdeniz tarafında, yazın İç Anadolu yamacında, Konya civarında yaşayan, bilhassa Sarıkeçililer diye bilinen Yörüklerin mekânlarına giderek gerçekleştirdik.

 

Sabahın ilk hızlı treniyle Konya’daydık. Oradan öteye bize destek veren Seydişehir Kaymakamlığı çalışmalarımızı oldukça kolaylaştırdı. Malum, kolay değil günübirlik Ankara’dan Toroslara gidip Yörüklere misafir olup orada toplantı yapıp geri dönmek. Kaymakam Tuncay Sonel grubumuzu ilk ağırlayan kişiydi ve her daim olduğu gibi, misafirperverliğiyle gönülleri bir kez daha fethetti.

 

Çadır toplantımıza bizzat katılarak destek veren Bozkır Kaymakamı Mustafa Demir ise bu çalışmaları Bozkır’a da taşımamız konusunda istekte bulundu. İç Toroslarda yaşayan Yörükler Konya’nın Bozkır ve Seydişehir yöresinde yoğunlaşmış bulunuyorlar.

 

Yörük yaşamını yerinde inceleme amacıyla yaptığımız bu çalışmamız için Seydişehir Yöresi, Aktepe Mevkii, Boyalı Köyü civarındayız. Burada, içinde üç ailenin yaşadığı, Şükrü Karadayı’nın çadırına konuk olduk. Toplantının düzenlenmesine katkı sağlayan Göç Eden Sarıkeçililer Derneği Başkanı İbrahim Yagal, buradaki yaşam konusunda bize detaylı bilgiler sunmaya çalıştı.

 

***

Kara çadır, kıl çadır, en sembolik haliyle duruyor karşımızda. Meşe ağaçlarından küçük bir topluluğun altına kurulmuş. Çadırdan çıkanlar ve dışarıda olan Yörükler karşılıyor bizi. İçlerinde hiç kadın yok. “Kadınlar nerede” diye soruyoruz hemen, içgüdüsel olsa gerek. “Ötede, davar sağıyorlar” cevaplarını alıyoruz. Torosların eteklerinde, bodur ağaç topluluğundan oluşan bu yeşil dağlarda, doğayla iç içe yaşamak çok keyifli ve sağlıklı olmalı. Bir o kadar da zor ve mahrumiyet dolu. Doğa yeşil, hava güzel, oksijen bol ama her şeyden önce insanın elinin altında bir su kaynağı yok. Onu da taşıma suyla hallettiklerini anlatıyorlar.

 

Kara çadırın yanında duran otomobil arabalar, taşınma zamanı kullandıkları kamyonet, etrafa dağılmış keçi sürüleri ve yabancıları gördükçe yattıkları yerden gürleyen çoban köpekleri. İşte manzara bu. Hepsi de ağaç topluluklarının altında, gölgeleniyorlar. Çünkü vakit öğlen üzeri ve hava Temmuz ayının son günlerinin sıcağında.

 

Bizi karşılayan beylerle hoş beş ettikten sonra hemen etrafı görüntülemeye, keçilerin arasında dolaşmaya başladık. Ve keçi sağan kadınların arasına girdik. Sağılacak keçiler, ağılımsı, tel örgüyle çevrili bir yere doldurulmuşlar, tek tek sıradan alınarak sağılıyor sonra dar kapıdan dışarı salıveriliyorlar. Her bir keçinin memesi ancak birkaç kez sıkılıyor ve çok az süt elde ediliyor. Piyasadaki keçi sütü azlığı ve çok değerli olmasının nedenini burada daha iyi görüyoruz. Bu hayvanlar, doğada, temiz havada, bol oksijende besleniyor ve organik ürün veriyorlar. Onlarca keçi sağılıyor ancak bir kova süt elde edilebiliyor. “Çok az olduğu için satamıyoruz, ancak kendi ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz, peynirimizi yoğurdumuzu yapıyoruz” diyorlar.

 

Keçi sürüleri içinde, Honamlı denilen damızlık keçilere tek tük rastlanıyor.

 

Keçi sağmak, davar gütmek. Yörük dünyasında tabirler genellikle böyle. Aynı hayvandan bahsediyorlar ama sağarken keçi, otlatırken davar denmesi birer deyim haline gelmiş. Kadınlarla epeyce sohbet ettikten sonra onları keçi sağmakla baş başa bırakıp çadıra dönüyoruz.

 

Sofra kurulup saç kavurmalar gelinceye kadar çadırdaki sohbet devam ediyor. Bir ara sağma işini bitirip çadırın yanına dönen kadınların arasına gidip sohbet ediyoruz, bir ara da 11 yaşındaki Halil’le biraz ilerilere açılıp fotoğraf çekiyoruz. Yani çadırda erkekleri, dışarıda kadınları, bir de çocuğu dinliyoruz.

 

Çadırdaki sohbetten;

Bu yörede Manavlı (Manavgat), Bozahmetli, Sarıkeçili, Antalyalı Yörükler yaşıyor. Tepenin arka tarafı, yani Akdeniz yamacı Manavgat yöresi. Her Yörük boyundan grupların bulunduğu iki il var, Adana ve Antalya. Hayvanlar etraftaki göletlerden sulanıyor, kendileri için de yakınlardaki sarnıçlardan, traktör arkasında tanklarla su taşıyorlar. Keçideki küpe sayısına göre devletten teşvik alıyorlar. Burada sürü, kurt kapması ya da hastalık sonucu telef olabiliyor. Yakın günlerde, bir gecede kurt kapması sonucu 25 tane hayvan ölmüş. “Kurt iner, onlarca hayvanı öldürür ama yemez, içlerinden yiyeceği sadece bir tanedir” diyorlar. Bu da ayrı bir trajedi olsa gerek.

 

200’ün üzerinde Sarıkeçili ailesinin iskân için başvurduğunu, bunlardan 86 hanenin kabul edildiğini belirten Sarıkeçili temsilcileri, eğitim-sağlık başta olmak üzere her türlü yaşamsal sorunları nedeniyle yerleşik hayata geçmeyi tercih ettiklerini söylüyorlar. Yerleşik hayata geçme başvurusunda, bir günlük geçici sigorta yaptırmış olsalar bile bunun elenme nedeni sayıldığını, bu haksızlığın giderilmesi gerektiğini vurguluyorlar.

 

Yaptıkları evlilikler genellikle iç evlilik ama sakat doğuma pek rastlanmıyor. Bu konuyu Güneydoğu Göçerlerinde de böyle görmüştük. Sosyolojik bağlamda incelenmesi gerekli bir detay.

 

Çadırın dışındaki, kapı büyüklüğünde güneş paneli dikkatimizi çekiyor. Buradan elektrik üretiyorlar. Çadırın içinde televizyon ise alt başta yerini almış, onları uygar dünyayla buluşturuyor.

 

Taşlardan oluşmuş ocak üzerinde pişmekte olan saç kavurma dikkatimizi çekiyor. Misafirleri için öğlen yemeği hazırlığındalar. Bu işin başında bilhassa erkekler görev almış.

 

 

Kadınları dinliyoruz sonra;

Bizde diyorlar, esas çoban kadınlardır. Erkekler de günlük şehir ihtiyacını görüyorlar. Kadınlar davar güder, ekmek yapar, keçi sağar. Sabah beşte kalkar kahvaltı hazırlar, anne ve oğlağı ayırır, sonra davara gider (otlatma), geldikten sonra öğlen yemeği, bir saat dinlenme, sonra keçi sağma, tekrar davara gitme (yaylım), hava kararıyorken evde olurlar, davar uykuya geçer, kadınlar sağılan sütü işler. Sütü işlerken önce makineden geçirip yağı alır, kalan sütü peynir yapar. Akşam iş bittiğinde uyku zamanı gelmiştir, gece 11-12 gibi uyurlar. Uyku bize kıttır diyorlar. Göç zamanı, göç yollarında keçi sağılmıyor, oğlak emiyor sadece. Bahar zamanı zor oluyor çünkü ekinler falan var, zarar verince ceza geliyor.

Böyle anlatıyor Yörük kadını, günlüğünü.

 

Bir de Yörük çocuk Halil’e kulak veriyoruz.

Çok sağlıklı ve oldukça uyanık duruyor. Cin gibi derler ya işte öyle Halilcik. Çok da sevimli. 11 yaşında. Okula gidiyor ama göç zamanlarında telafi edemiyor, eğitim açığı yaşıyor.

Söylediklerini onun şivesiyle vermeye çalışsam da pek tutturamamış olabilirim. Bir hızla, bir şevkle anlatıyor ki başını okşayıp sevmemek elde değil:

“Şimdi burdan göccemizde, arabanın içine lazım olanları goyyoz, kalan eşyayı burda tanıdıklara bırakıyoz. Yolda giderkene akşam oldumu çadırlarımızı gonduruyoz, gece birimiz ikimiz davarın önüne yatıyoz, davar bölünmesin diye, davar bölündü mü toplamak zor da ondan, sabah oldumu da başka yurda gonuyoz.”

 

***

Biz bu ülkedeki tüm üretici kesimleri seviyoruz. Yörükleri de. Onların kültürlerinin korunması, üretimlerinin desteklenmesi, yaşamsal sorunlarına eğilmekten geçer. Ve bu kazanımlar bize gerek toplumsal gerek kişisel manada artı değer olarak döner.

 

duygusucuka

04.08.2015

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik







Yukarı Çık